
Orhan Yaşar*
Kâbe’de ilahi bir coşku ve zevkle, ruhun en ince derinliklerinde yaşanarak, tefekkür, zikir, huşu ve huzu’ içerisinde bulunarak yapılan; Cenab-ı Hakkın peygamberlerine yaptırdığı, meleklerini her zaman vazifeli kıldığı ve ilahi tecellilerin yaşandığı tavaf; ziyaret etmek, Kâbe’nin etrafını yedi kez dönmek anlamlarına gelmektedir.
Dünya Güneş’in etrafında dönerek vazifesini yaptığı gibi nurdan azim bir kafile de yerin altı ve üstü arşa kadar nurani bir sütun olan Kâbe’nin[1] etrafında hiç durmadan tavafını yapmaktadır. Bu kafilenin halkalarını peygamberler, evliyalar teşkil ettiği gibi diğer bir halkasını da melekler, cinler ve daha bir başka halkasını da Müslümanlar teşkil etmektedir.
Hac yapmaya gücü yeten bütün Müslümanlara Rabbü’l-Âlemîn:
“وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ (…dünyanın bu en kıdemli Mabedini bir kere daha tavaf etsinler.)”[2] buyurarak onları Mescidü’l-Haramına çağırıyor. O davet içerisinde tavaf gibi haccın bir rüknünü haccın kabulüne mecbur ediyor.
Tavafın kendisine ait manevi değerleri vardır. Ayrıca o, idrak edilerek yaşanılması gereken bir ibadettir. Bu sebeple bir Müslümanın tavafın manevi hususiyetleri ile ilgili bilgi sahibi olması gerekir. Biz burada kısa da olsa tavafın manevi değerleri ile ilgili bazı açıklamalarda bulunacak, sonra da o manevi değerlere sahip olunarak yapılacak tavaftan bahsedeceğiz.
Tavafın manevi değerleri
Tavafın manevi kuvvetlerinden birisi, hacda olduğu gibi arştaki Beytu’l-Ma’mur’a karşı tavaf eden meleklerden tutun da Kâbe metafında tavaf eden cemaat-i uzmanın amelleri hatta itikatları dahi ittihad ediyor. O cemaatin icma ve tevatürü tavafta bulunan her bir kişinin sözüne bir hüccet ve bir bürhan oluyor
Ayrıca tavafın kendine ait öyle bir sürekliliği vardır ki, Hz. Âdem (A.S) ile başlayıp kıyamete kadar devam edecek olan bir ibadettir. Tavaf, Mekke’ye gelen herkes için hangi niyetle ve hatta her ne vakit gelirse gelsin ilk yapması gereken en faziletli vazife olarak rivayet edilmiştir.[3] Bu nedenle Kâbe, namaz vakitleri hariç her gün Müslümanlar tarafından tavaf edilmektedir. Aynı zamanda arştaki Beytu’l-Ma’mur’un etrafında sürekli olarak melekler dönmektedirler.[4]
Tavaf hasenatı itibariyle her zaman ilahi tecellilere mazhar olan öyle bir ibadettir ki, Allah Teâla taifelere her gün altmış rahmet indireceğini va’d etmiştir. Nitekim Beyhâkî'nin zikrettiği, İbni Abbas (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste; Nebî aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ, Beyt'ini tavaf edenlere her gün yüz yirmi rahmet gönderir. Altmışı tavaf edenlere, kırkı namaz kılanlara, yirmisi de Kâ'be'ye bakanlaradır.”[5]
Tavaf, Hacerü’l-Esved’le başlayıp yine Hacerü’l-Esved’le biten bir ibadettir. Hacerü’l-Esved cennetin yakut taşlarından olup, kıyamet günü haşr olur. Görür iki gözü ve konuşur dili vardır. Hak ve doğrulukla kendisini dünyada istilam edenlerin lehinde şehadet eder.[6] Çünkü Peygamberimiz buyurmuştur ki: “Andolsun ki şu Hacerü’l-Esved kıyamet günü gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde (mahşere) gelecek ve onu hakkıyla istilâm eden (yani Allah'a itaat ve Resulüne tabi olmak üzere ziyaret eden mümin) kimseler lehine şahitlik edecektir.”[7]
Tavaf manevi değerleri çok yüksek olan Kâbe’de yapıldığı için tavaf yapmak isteyen kişi tavafın manevi mahiyetini idrak ederek Mekke’ye gelmesi lazımdır. Bu manevi hazırlıklardan birisi kalbinde Kâbe’nin azameti hissinin vücuda gelmesidir. Onun için Kâbe’yi görmek, “Rabbi’miz bizi görüyor ve bize rahmetiyle muamelede bulunacaktır” düşüncesini idrak etmektir.
Kâbe, o muazzam beyt mahşer gününde telli duvaklı bir gelin gibi haşr olur. Dünyada kendisini ziyaret edenleri perdelerine yapışmış bir şekilde yürüyerek cennete girer. Onun, beraberindekileri de cennete götüren bir şefaatçi[8] olduğu tavaf sırasında hatıra getirilmelidir.
Tavafın manevi hazırlıklarından birisi de kalbinde tazim, korku, ümit ve muhabbet hislerinin vücuda gelmesi için kendisi ile birlikte tavaf eden meleklere benzemek düşüncesidir. Bu melekler ki, her zaman arştaki Kâbe-i Muazzama’nın hizasında olan Beytu’l-Ma’mur’u tavaf ederler.[9]
Manevi hazırlıklarını yapan kişi artık yol boyu kazanmış olduğu manevi değerleri kaybetmemek için niyetlerini ve hareketlerini onlara bina ederek fikir ve zikir yapmaya devam eder. Çünkü kalp tekrarlardan oluşan teceddütlerle kuvvet bulur. Kendisi Rabbisinin razı olacağı manevi değerleri taşıyan bir kul olarak bu manevi değerleri yaşantısında da göstermeye gayret eder. Bu durumunu Mekke'ye varıncaya kadar devam ettirir. Eğer Hac veya Umre niyetiyle Mekke’ye gelmiş ise mikat mahallerinde ihrama girip, iki rekât namaz kılar ve yol boyunca ihram yasaklarından kaçınarak telbiye ve tehlil getirir. Mekke’ye varınca artık niyetlerine dahi dikkat eder. Çünkü İbni Mes’ud’dan şöyle rivayet edilmiştir: ‘Mekke dışında hiçbir beldede fiilden önceki niyetinden hesaba çekilmez. İbni Mes’ud bu rivayetin devamında şöyle demiştir. Kul, Mekke’de bir günah işlemeye niyet ettiğinde bile Allah Teâla onu cezalandırır. Hatta bu hususta Ömer bin Hattab’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rekiyye’de yetmiş günah işlemem, Mekke’de tek günah işlememden daha sevimlidir.”[10]
Tavafa başlarken
Mescid-i Haram’a varınca kendisi nurdan azim bir kafileye dâhil olmak için Peygamberimizin yaptığı gibi Mescid-i Haram’ın selam kapısından huzû, huşu, edep ve vakar içerisinde girer. Manevi azameti içerisinde tevazu ile görünen Kâbe’yi görünce kendi zayıflığını ve mahlûkatın aczini düşünüp bütün mahlûkatın azamet-i İlahiye karşısında bazılarını secdede, bazılarını rükûda, bazılarını da tavaf ederken ibadet yaptıklarını hayal eder. İstihsan, hayret ve muhabbet içinde Allahu Ekber der. Maddiyattan tecerrüd ile melek misal haliyle “La ilahe illallah” der. Rabbu’l-Âleminin büyüklüğünü, kusursuzluğunu ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedaniye olduğunu âleme ilan eder.[11] Gözyaşları içerisinde Rabbine iltica edip teslim eder. Kendi ihtiyaçlarını dile getirerek şükür ve senayla aktar-ı arzın Rabb-i Azimi ünvanıyla Rabbine dua eder.[12] Çünkü bilir ve bilmeli ki; onun sesini dinleyen, derdine derman yetiştiren, merhamet eden, kudreti her şeyi kuşatan; bu büyük dünyada kendisini yalnız bırakmayan; Kerim olan bir Rabbi var, kendisine bakar, ona emniyet verir. Hem kendisinin ihtiyaçlarını yerine getirebilir ve kendisinin düşmanlarını uzaklaştırabilir.[13]
Kendisi azim nurani kafile içerisinde tavaf yapmaya hazır bir vaziyette, Kâbe’nin karşısında Rabbinin huzurundadır. Bu kişi şerefli bir Kâbe’yi ziyaret etmektedir. Çünkü en makbul ve en şerefli Kâ’be ziyareti, kişinin kalbini Rububiyet-i İlahiye[14] huzurunda hissederek yaptığı ziyarettir. Nitekim bu hususta büyük velilerden Bayezid Bistami haccı nasıl yaptığını şöyle anlatmıştır: "İlk hacca gidişimde Ev'i (yani Kâ'be'yi, Beytullah'ı) gördüm, Ev Sahibi'ni göremedim; ikinci gidişimde Ev'i de, Sahibi'ni de gördüm; üçüncü gidişimde sadece Ev Sahibi'ni gördüm. İbadetler de dâhil olmak üzere, her yerde ve her zaman Allah'ın tecellilerini, rızasını, muhabbetini ve iradesini görmek haccın esas amacıdır. Bu hali kazananlar kâmil insanlardır
Şimdi Peygamberimizin yapmış olduğu gibi tavafa namaza başlar edası içerisinde bulunarak niyet edilir. Çünkü Peygamberimiz (S.A.V) “Beytullah etrafındaki tavaf, namaz gibidir…”[15] buyurmuştur.
Nasıl ki, namaza niyet ve tekbir ile başlanırsa aynen onun gibi tavafa niyet ettikten sonra avucunun ayasını Hacerü’l-Esved’e yönelerek eller kaldırılıp tekbir alınır ve “La ilahe illallah denir.”[16] Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tavafa Hacerü’l-Esved’den başlarken ellerini kaldırıp tekbir almış, dua etmiş ve tavafına başlamıştır.[17]
Şayet mümkünse Hacerü’l-Esved öpülür ve el ayası sürülür. Çünkü Hacerü’l-Esved’i öpmek veya el sürmek sünnet sevabı kazandırır. Müslümanları incitmekten sakınmak ise vacip sevabını kazandırır. Rivayete göre bir adamın şöyle dediğini duydum: Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Ömer'e hitaben şöyle dedi: "Ey Hafs'ın babası! Sen güçlü bir adamsın, güçsüze eziyet etme! Rüknü (Haceru' l-Esvedi) sakin (kimsesiz) görürsen, istilâm et,(ellerini hacer-i esved’e doğru kaldırarak tekbir getirme). (Allahu ekber, de ve yürü!)" [18] buyurmuştur.
Tavafa, Kâbe sol tarafa alınarak başlanır. Tavaf esnasında tesbih, hamd, tekbir ve tehlil gibi zikirler ile meşgul olunur.[19] Çünkü Peygamberimiz buyurmuştur ki, “Tavaf esnasında konuşmayın[20], sürekli Allah Tealayı zikredin. Tekbir getirin. O’na hamd edip Kur’an okuyun. Sükûnet ve vakarla, huşu ve tevazu içinde yürüyün. İnsanları sıkıştırmayın ve Kâbe’ye mümkün olduğu kadar yaklaşın.”[21]
Allahu Ekber gibi bâkiyat-ı sâlihat ünvanını taşıyan Sübhanallah, Elhamdülillah ve Lâ ilahe illallah kelamları ibadetin hülasası hükmündedir. Bu kelamların kısa da olsa manalarının bilinmesi oldukça faydalıdır. Çünkü tavaf namaz gibi huşu içinde yapılan bir ibadettir. Tavaf’ta bu manaları tefekkür etmek huzuru artırır. Çünkü Peygamberimiz: “Beytullah etrafındaki tavaf, namaz gibidir. Ancak bunda konuşabilirsiniz. Öyle ise, kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.” [22] buyurmuştur.
Evden, Kâbe’ye kadar manevi hazırlıklarını tefekkür ve zikir ile meşgul olup tamamlayan her bir Müslüman tavaf edenlerin arasına karışıp Ka’benin etrafında dönmeye başladığında his ve duyguları tavafın manevi atmosferine girer. Çünkü mümin tavafa niyetiyle manen ve hayalen iki cihandan geçip, maddi kayıttan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, umum aktar-ı arzın Rabb-i Azîmi ünvanıyla (herkesin kabiliyeti nisbetinde) Rabbine müteveccihtir. Tavafın bu niyetine zikir, fikir ve duygularla Rabbine karşı yönelmek büyük bir saadet olduğu için herkes Kâbe’ye bu büyük nimete ulaşmak için gelmiştir. Bu nedenle her bir mümin adeta bir Allahu Ekber’le Rabbine yönelerek öyle ifadeler söylemek ister ki, kitap yazılarına bile girmeyen öyle hisler yaşar ki, sözlerle dahi ifade edilemeyen, ilahi feyizler içerisinde tavafına devam eder. Tavaftan mümini ayıracak hiçbir sebep yoktur. Çünkü herkes Kâbe’ye bu manaları yaşamak için gelmiştir. Tavaf eden her bir müminin ibadeti milyonlarca müminin tasdik ve şehadetlerine iktiran halindedir. “Allahu Ekber, la ilahe illallah” gibi mukaddes kelâmlardan müminlerin kalben zevk ettikleri mâ-i hayatı tavaf ibadeti esnasında her bir mümin feyz alarak içer. Alınan feyz ve bereketler sayesinde his dünyası bir dalga halinde coştukça coşar. Zikirler, dua ve niyazlar tavaf eden her bir müminin diliyle ifade edemediği kalbin manaların bir tercümesidir. Bu nedenle müminler o mukaddes kelamların zikrine daha çok ehemmiyet verip, tefekkürünü arttırarak devam eder. Kalp itikad içinde bir vazifenin ifa edilmesinden neşet eden neşe içinde cennet âlâ bir manevi haz içine girer. Bu nedenle müminler tavaftan hiç ayrılmak istemez. Yorgunluk ve bitap içinde de olsa iştiyak ve muhabbetle tavafına ısrarla devam eder. Aynı Mevlana Hazretlerinin döndüğü gibi metafta Kâbe’nin etrafında zikirle meşgul olup Rabbine müteveccih olarak dönmek arzu eder.
Ubudiyetten feyz alan her bir müminin bir an için de olsa Kâbe’den ayrılmayı düşünmesi sıkıntı verir. Bu nedenle buradan ayrılmayı zihnine dahi getirmek istemez. Bütün kuvvetini şu bulunduğu zamana hasrederek tavafına devam eder. Hususan hacdaki tavafla meratib-i külliye-i rububiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i ulûhiyet ve şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devair-i ubudiyet ve meratib-i kibriya ve ufk-u tecelliyatın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i rububiyeti "Allahü Ekber", "Allahü Ekber" ile teskin etmeye çalışır. Çünkü hacc bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyede bir ubudiyettir.[23] Bu nedenle hacda sürekli Allahu Ekber denilmesinin sırrı budur. Müminler hacc ile yaşanan tavafta bir vecd ile kalplerinde öyle halet bulur ki; hislerinin dile gelip Rabbine müteveccih olup ifade edebilme arzusunu taşır. Fakat her bir mümin bilir ki benim öyle bir Rabbim var ki içimden geçen en gizli halleri dahi bilir ve işitir. Rabbü’l-Âleminin ulûhiyetinin izharına karşı; za'f içinde aczini, ihtiyaç içinde fakrını ilândan ibaret olan ubudiyet[24] ile zikir içinde müminler tavaflarına devam eder.
Her yıl iki milyondan ziyade insanın hacc maksadıyla Kâbe’yi tavaf yapmak için gelmesi müminlerin aklına Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin dört yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle yapıp ve emrettiği tavaf gelir. Tavafta yaşanılan ilahi tecelliden dolayı kalpleri Rablerine yönelmiş, istek, dua ve yakarışlarının semavatta ittifak ve ittihadları manen ve hayalen müminlerin zihinlerinde dolaşır. Müminleri manen ve maddeten bir araya gelmesine vesile olan hacc ve umre gibi farz ve sünnet ibadetlerin kıymet ve değerini ders veren Resullullah’a olan minnettarlıkla binlerce kez söylemek niyetiyle salat u selam getirir. Getirilen her bir salat ve selamla kazanılan manevi huzurla umum Peygamberlerin seyyidi ve göklerde tavaf eden meleklerin Peygamberi Hz. Muhammed (A.S.M)’ın manevi değerini herkes derecesine göre idraki içerisinde tavafın manevi atmosferini hissetmeye çalışır.
Ruhun soluduğu tavaf
Bu azim tefekkür ve zikirle birlikte, tavafa devam ederken dikkat edilmesi gereken bir husus da Hz. İbrahim (A.S)’ın makamını geçtikten sonra gelecek olan hatim[25] bölgesinin dışından tavaf yapmaktır. Çünkü peygamberimiz hatim (Hicr-i İsmail) bölgesinin Kâbe’den olduğunu belirtmiştir.[26] Dolayısıyla hatim içinden geçilerek yapılan bir şavt geçerli olmayacaktır. Bu durumda şavta, yeniden Hacerü’l-Esved’ten başlamak veya mümkünse yanlış gelinen yerden geri dönülerek şavta devam edilir.
Tavaf’ta her bir şavt için peygamberimizin yaptığı dualar mümkünse okunur. Yoksa huzu’ ve huşu içerisinde bakiyat-ı salihat ünvanını taşıyan kelamların manaları düşünülerek yapılan zikirler daha faziletlidir.
Tavaf’a Kâbe’nin manevi havasını ruhun en ince derinliklerinde soluyarak yaşayabilmek için zikirdeki manaları ve tavafın manevi mahiyeti düşünülerek devam edilir.
Tavaf Kâbe’nin kapısına doğru gidilerek yapıldığından hatimden sonra gelen Rükn-ü Yemani istilam edilir. Çünkü Peygamberimiz Kâbe’nin iki köşesini istilam etmiştir.[27] Bunlardan birisi Hacerü’l-Esved diğeri de Rükn-ü Yemani’dir. Peygamberimiz (S.A.V) ve Hz. İbrahim (A.S) de Rükn-ü Yemani’de Rabbena duasını okumuştur. Biz de onlara iktidaen Rabbena duasını okuyoruz. Peygamberimiz (S.A.V) Rükn-ü Yemani’nin manevi değeri hakkında Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın rivayetine göre: "Rükn-i Yemani 70 meleğe emanet edilmiştir. Kim (onun yanında):
اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْعَفْوَ وَالْعَافِيَةَ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا َسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ َسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ "Allahım! Senden af, dünya ve ahirette âfiyet diliyorum. Rabbimiz! Bize dünyada ve ahirette de iyiyi ver ve bizi cehennem azabından koru!" diye dua ederse o melekler "âmin!" derler." buyurmuştur.[28]
Birinci şavt Hacerü’l-Ecved’i istilam ederek tamamlanır ve aynı zamanda ikinci şavta başlanır. Her bir şavtta da o nurani halkadaki manevi birlikten gelen tevhid anlayışıyla Kâbe’nin etrafında dönmeye devam edilir. Adeta her bir şavta miracın manevi basamakları gibi nefsi muhasebeler ve ilahi tecellilerin tefekkürüyle sürekli olarak manevi terakki içinde bulunma gayreti içerisinde olunur. Tavafın yedi şavtı ilahi bir emir olup muhakkak ki ibadetlerde taabbudilik esastır. Fakat tavaf gibi pek çok hikmetleri bulunan bir ibadetin de elbette ki yedi sayısında da birçok hikmetleri vardır. Muhammed Hamidullah şu tespitte bulunmuştur: “Bildiğimiz gibi bir tavaf yedi turdur. Eski devirlerde, insan zamanı ölçmek istediğinde haftanın yedi gününü seçmiştir. Bir haftada yedi gün vardır. Sekizinci gün hiç bir zaman gelmez ve yedi gün, devamlı olarak birbirini tekrar eder. Şu halde yedi sayısı, devamlılığı temsil eder. Biz Allah'ın Evini (Kâbe’yi) bekçi olarak muhafaza etmek istediğimizde, bunu devamlı olarak yapmamız lazımdır. Bu imkânsız olduğu için yedi şavtla kasdedilen mana sürekliliktir.”[29]
Hac ve Umre gibi Say’i olan tavaflarda ızdıba yapılır yani ihram elbisesinden sağ kol dışarıda bırakılır ve ilk üç şavtında ızdıba ve Remel yapılır yani hızlı koşulur. Çünkü Peygamberimiz, müminlerin müşriklere metanetlerini göstermek için böyle yapmıştır.[30] Geriye kalan dört şavt normal yürüyüşle devam edilir. Şavtların sayısı yediye tamamlanınca birinci tavaf bitmiş olduğundan artık ikinci tavafa geçilmez. Çünkü her bir tavaftan sonra iki rekât namaz kılmak vaciptir. Peygamberimiz tavaftan sonra iki rekât namazı Hz. İbrahim makamında kılar ve iki rekâtlık tavaf namazının birinci rekâtında Kâfirun suresini diğer rekâtında ihlas suresini okumuştur.[31]
Tavaf namazını kıldıktan sonra Peygamber efendimizin yapmış olduğu gibi Zemzem suyundan içilir. Çünkü Peygamber efendimiz zemzem suyunu içmiş ve içtikten sonra “Şüphesiz o mübarektir, içenleri, doyurur, hastalara şifa verir.”[32] buyurmuştur. Hem Peygamberimiz başka bir hadisinde de, “Zemzem suyu, hangi niyetle içilirse o şey içindir. Eğer şifa niyetiyle içersen, Allah sana şifa verir. Eğer doymak için içersen, Allah seni doyurur.”[33] buyurmuştur.
Bundan sonra kişi tekrar Kâbe’nin yanına mültezem denilen yere vararak duaların makbul olduğu yerlerden biri olduğundan dolayı dua etmeye başlar. Yapmış olduğu hata ve günahlar için istiğfar ile manevî temizlenmek için, hadiste ve Kur’anda gelen makbul ve me’sur dualarla duasını tamamlar. Çünkü Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İbni Abbas’tan (Radıyallahu Anh) rivayet olunduğuna göre demiştir ki: "Mültezem denilen yer Rükn ile kapı arasında yer alır. Herhangi bir kimse orada Allah'tan bir şey istememiş olsun ki, mutlaka isteği verilir."[34]
Sonra imkân buldukça tavafına devam eder. Çünkü İbni Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her kim Ka’be’yi elli sefer tavaf ederse annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir.”[35] Bu sebeple mümkün olduğu kadar çok tavaf yapmak gerekir.
Beytullah’taki vazifelerini bitirince Mescid-i Haram'dan çıkarken arkasını Kâbe’ye vermemesi, Beytullah'tan ayrılmaya üzülüp ağlaması ve çıkıncaya kadar geri geri gitmesi gerekir.
Manevi değeri çok yüksek olan tavafla insan maddeden manaya, şekilden ruha intikal edip gönlüne Ka’be’yi yükleyerek Mekke’den ayrılır. Yüklendiği sadece Beytullah değildir. Allah aşkı, Peygamber ve sahabe sevgisi, bütün Müslümanların derdiyle hemhal olma gibi nice duygular yüklenmiştir. Allah’ın evinden kendi evine dönerken “Biz Allah içiniz ve yine Allah’a döneceğiz”[36] şuuru ve idraki içerisindedir. Aslında bu dönüş Allah’a yapılan bir dönüştür. Firak ve vuslatı aynı duygu yoğunluğu içerisinde hisseden Müslüman, kulluk şuuruna ermenin bahtiyarlığını yaşayarak Ka’be’ye olan manevi yolculuğunun bilincini kazanmış olarak evine döner.
* Öğretmen.
[1] Nursi, Said, Muhakemat, Birinci Makale, Birinci Mesele, s. 57; Şualar, 14. Şua, s.507.
[2] Hacc, 29.
[3] Buharî, C 1, s. 219, Müslim, C. 1, s. 405; Merginânî, Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir, el-Hidaye, Hac bahsi, Terc. Ahmed Meylâni, Kahraman Yayınları, 1983.
[4] İmam Gazali, İhyauUlumi’d-Din,Kâbe'yi Tavaf Etmek bahsi, Bedir yay., İst., 1973, c. I, s. 763-764.
[5] El-Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid, Seyyid Sabık, Fıkhu’s-Sünne, Tavafın Fazileti bahsi, Pınar yay., Türkçesi: Tayyar Tekin, İstanbul, 1992, II. basım, c. II, 128.
[6] Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anhümâ)'ın merfu bir rivayeti de şöyledir: "Haceru'l-Esved ve Makam, cennet yakutlarından iki yakuttur. Allah celle celâluhu, onların nurunu örtmüştür. Eğer örtülmemiş olsalardı, meşrikle mağrib arasını aydınlatırlardı." İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 5/458. Bkz. Rudani, Cem’ul-Fevaid (Büyük Hadis Külliyatı), İz Yayıncılık: 2/164.
[7] İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadîste şöyle anlatılmaktadır: "Bu taşın gören iki gözü, konuşan bir dili, iki de dudağı vardır. Kendisine hak üzere istilâmda bulunanlar lehinde kıyamet günü şahitlik yapacaktır." İbn Mace, İstilamu'l-Hacer 27; Müstedrek, I/457; Sa'atî, XII/27. Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde Haceru'l-Esved'in kıyamet gününde Ebu Kubeys tepesinden daha büyük bir şekilde geleceği belirtilmektedir.
[8] İmam Gazali, İhyauUlumi’d-Din, Beyt'in Kâbe'nin ve Mekke'nin Fazileti bahsi, Bedir yay., İst., 1973, c. I, s. 688, Irâkî aslına rastlamadığını kaydeder.
[9] İmam Gazali, İhyauUlumi’d-Din,Kâbe'yi Tavaf Etmek bahsi, Bedir yay., İst., 1973, c. I, s. 763-764.
[10] Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtü'l-Kulûb (Kalplerin Azığı), c. 3, 4. Bölüm, Haccın Fazilet Ve Adabı bahsi, Terc. Muharrem Tan, İz yay., İst. 2004, s. 372-387. Rekiyye, Mekke ile Taif arasında bir beldenin adıdır.
[11] Nursi, Said, Şualar, İkinci Şua, Birinci Makam, Birinci Meyve s. 9.
[12] Nursi, Said, Sözler, Onaltıncı Söz, Dördüncü Şua, s. 199.
[13] Nursi, Said, Mektubat, 24. Mektub, Birinci Zeyl, 4. Nükte, s. 302.
[14] Nursi, Said , Şualar, Onbirinci Şua/Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası, 233.#455871-455889
[15] Tirmizi, Hacc,112; Nesai, hacc, 136. Bu hadisi Tîrmizî (no. 960), Kitab ismi ve hadis no zikredilmeli Kuteybe an Cerir an Atâ b. es-Saîb an Tavus an İbn Abbâs senedi ile tahrîc etti ve hadisin sadece bu tarikten merfû olarak geldiğini, başkaları tarafından yine Tavus tarikiyle İbn Abbâs'ın sözü olarak rivayet olunduğunu söylemiştir. Rudani, Cem’u’l-Fevaid (Büyük Hadis Külliyatı), 2. c. , s. 121, İz Yayıncılık, İst., ts.
[16] Gariptir, Beyhakî, c. 5, s. 79'da kaydedildiğine göre Abdullah İbn-i Ömer (R.A.) Hacer-ül Esved’i istilam ederken bunu söylerdi. Merginânî, Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir, el-Hidaye, Hac bahsi, Terc. Ahmed Meylâni, Kahraman Yayınları, 1983.
[17] Müslim C. 1 S. 400. Kitab ismi ve hadis no zikredilmeli Merginânî, Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir, el-Hidaye, Hac bahsi, Terc. Ahmed Meylâni, Kahraman Yayınları, 1983. Saîd İbnu Mansûr'un kaydettiği bir rivayette şöyle denir: "(İbnu Avf, tavafyaparken) rükne geldiği vakit halkın izdiham ettiğini görürse, Haceru'l-Esved'e yönelir, tekbir getirir, dua eder sonra tavafına devam ederdi. Şayet boş bulursa istilâm ederdi."
[18] Rudani, Cem’ul-fevaid, Büyük Hadis Külliyatı, İz Yayıncılık, 2/120.
[19] Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali, s. 369.
[20] Nesâî'nin bir başka rivayetinde şöyle buyurulmuştur: "Tavaf sırasında az kelâm edin. Zîrasizler namazdasınız.” Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları5/482.
[21] Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh) anlatıyor: "Bir adamın şöyle söylediğini işittim: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh)'a: "Ey Ebu Hafs, sende fazla kuvvet var. (Haceru'l-Esved'i öpeceğim diye) zayıfa eziyet vermeyesin. Rüknüboş görürsen yanaşarak istilâm et, değilsetekbir getirip geç" dedi. Sonraadam şunu söyledi: "Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in bir adama şunu söylediğini işittim:"İnsanlara fazla kuvvetinle eziyet verme."[Rezîn'in ilâvesidir. Bu rivayeti Şâfiî hazretleri Müsned'inde (2, 43) kaydetmiştir. Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde, hadisi bizzat Hz. Ömer rivayet eder (1/23). Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/471.
[22] Tirmizi, Hacc,112; Nesai, Hacc, 136.
[23] Envar neşriyat sayfa 199
[24] Envar neşriyat sayfa 125
[25] İbn Abbâs radiyallahu anh'dan, dedi ki:"Ey insanlar, söyleyeceklerimi benden iyi dinleyin, benim sizi iyi dinleyebileceğim tarzda da bana söyleyeceklerinizi dinletin! Sonra gidip, İbn Abbâs bunu dedi, şunu dedi, demeyin. Kim Beyt-i şerifi tavaf ederse, Hıcr'ın arkasından doğru tavaf etsin. Oraya sakın "hatîm" demeyin. Çünkü cahiliyette kişi yemin edip samimiyetinin göstergesi olarak kamçısını ya da pabucunu ve yahut okunu oraya bırakırdı." [İkisi de Buhârî'ye aittir.]Bkz. Buhârî (Menâkıbu'l-Ensâr, 27, IV, 238), Rudani, Cem’ul-fevaid, Büyük Hadis Külliyatı, , İz Yayıncılık: 2/124.
[26] Tirmizi, Hacc, 876. Hz. Âişe (r.anha)’dan rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ka’be’ye girmeyi ve orada namaz kılmayı çok arzu ederdim. Rasûlullah (s.a.v.) elimden tutarak beni Hicr denilen yere soktu ve şöyle buyurdu: “Ka’be’ye girmek istiyorsan Hicr’de namaz kıl çünkü orası Ka’be’den bir parçadır. Kavmin, Ka’be’yi yaparken malzeme eksikliğinden dolayı Hicr’i Ka’be’den ayırdılar ve ayrı bir yer haline getirdiler.” (Buhârî, Hac: 42; Müslim, Hac: 70) Tirmîzî: Bu hadis hasen sahihtir. Alkame b. ebî Alkame; Alkame b. Bilâl’dir.
[27] “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (tavafın) her şavtında rukn-i Yemânî ve Haceru'l-Esved'i istilâm etmeyi terketmezdi." [Ebu Dâvud, Menâsik 48,; Nesâî, Hacc 156,.]
[28] İbn Mace, Sünen, Kitabu’l-Menasik, had. no. 2957, Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 8/171-174, İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, c.17, s. 389.
[29] Hamidullah, Muhammed, İslam Müesseselerine Giriş, Trc. İhsan Süreyya Sırma, Beyan yay., İst., 1992, s. 35.
[30] İbn Mace, Sünen, Kitabu’l-Menasik, had. no. 2950- 2953, Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 8/159-161.
[31] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr , 5/56. (Buhari) Cabir (r.a.) dan yapılan rivayete göre, Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz Makam-ı İbrahim'e gelince şu ayeti okudu: "Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin" Sonra da iki rek'at namaz kıldı. Fatiha'yı, Kul Ya Eyyühe'l-kafîrun suresini ve Kul huvallahu ahad suresini okudu. Sonra Rükne döndü, istilam etti. Sonra da Safa tepesine çıktı.."
[32] İbn Mace,Sünen, Menasik, 78. Cabir hadisini aynı zamanda İbn Ebi Şeybe, Beyhakî, Darekutnî ve Hakim tahric etmişlerdir. el-Münzirî ile Dimyatı ise bunu sahih demişlerdir. İbn Hacer de hasen demiştir. Ancak isnadında Abdullah b. Müemmil bulunuyor ki bu zat zayıftır. Bkz. Mizanu’l-İ’tidal, 2/510. Bu babta Ebu Davud'un Ebu Zer (r.a.) den yaptığı bir rivayet bulunuyor. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Zemzem mübarektir. Şüphesiz bu su, aç olanın gıdası, hasta olanın şifasıdır."
[33] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 5/99.
[34] Said b. Mansûr ve Beyhakî rivayet etmişlerdir. Bkz Muvatta, Hacc 81, (1, 424).
[35] Tirmîzî, Sünen, Hac, Bölüm 41, had. no. 866.Bu konuda Enes ve İbn Ömer’den de hadis rivâyet edilmiştir. Tirmîzî: İbn Abbâs hadisi garibtir. Muhammed’e bu hadis hakkında sordum şöyle dedi: Gerçekten bu hadis İbn Abbâs’ın kendi sözü olarak rivâyet edilmiştir.
[36] Bakara, 156.


.png)



























