
Tarih boyunca yönetim şekilleri ve iktidar uygulamaları, toplumların kaderini belirlemede büyük rol oynamıştır. Baskıcı ve keyfi yönetim anlamına gelen, ayrıca toplumsal, bilimsel, siyasi ve kültürel alanlarda derin etkiler bırakan istibdat düzenine karşı çıkanlar, 19. Yüz yılda sahneye çıkarak bir arayış içine girdiler.
Aslında istibdadı iki şekilde ele almak mümkündür. Birincisi: İlmi istibdat, ikincisi ise, siyasi istibdat… Said Nursi konuyla ilgili olarak önemli tespitlerde bulunduktan sonra istibdat düzenini tarif etmeye çalışır: “İstibdat, yani otoriter ve baskıcı rejimler, şeytanın gaddar bir pençesine benziyor” diyerek, “Son din olan ve nazik, nazenin olan İslam, özü itibarı ile bu tarz bir yönetim anlayışını benimsemiyor, onaylamıyor. Nitekim Dört Halife döneminde bu baskıcı ve keyfi anlayış fiilen bitirilmişti. Lakin dört halifeden sonra zamanın ruhunun da yardımı ile maalesef istibdat yeniden dirildi ve bu medeniyet asrına kadar hüküm sürdü.”
Bediüzzaman Said Nursi, İstibdat ve Meşrutiyet kavramlarına açıklık getirerek Münazarat adlı eserinde, “İstibdat nedir, Meşrutiyet nedir?" sorusuna şu cevabı verir: "İstibdat tahakkümdür, keyfi muameledir, güce dayanan bir zorbalıktır, tek bir kişinin görüşüdür, kötü yönde kullanılmaya uygun bir zemindir, zulmün temelidir, insanlığın mahvedenidir. Sefalet derelerinin en dibine insanı yuvarlaktan ve âlem-i İslam’ı zillet ve sefalete düşüren ve düşmanlığı uyandıran, aynı zamanda İslamiyet’i zehirlettiren hatta her şeye sirayet ile zehrini atan o derece bölünmüşlükleri Müslümanlar arasına sokup Mutezile, Cebriye, Murcie gibi dalalet fırkalarını doğuran istibdattır.”
Her ne kadar günümüzde bazı çevreler siyasi istibdada, II. Abdülhamid dönemini işaret etseler, “1878 yılında başlayan istibdat dönemi kesintisiz 30 yıl boyunca sürer ve 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilan edilmesi ve Mebuslar Meclisi'nin toplanması ile sona erdiğini” deseler de Said Nursi, bunu çok eski tarihlere kadar götürür ve bilimsel istibdada değinerek “ İstibdad-i ilmi” (Bilimsel baskı) deyimini kullanır.
Said Nursi, konuyla ilgili olarak şu tespitlerde bulunur: “Evet taklidin pederi ve istibdad-ı siyasinin (siyasi baskının) çocuğu olan bilimsel baskıdır ki, Cebriye, Rafıziye, Mu'tezile gibi İslamiyet’i müşevveş, yani bilinmez ve karmakarışık hale sokan fırkaları doğurmuştur.”
Nitekim başta Mutezile olmak üzere farklı fırkalar, Üstadın deyimiyle siyasi baskı ve onun çocuğu olan bilimsel baskı tarafından ezilmeseydiler ve dışlanmasaydılar, bugün İslam toplumları bu kadar cahil kalmayacaklardı. Çünkü bugün itibariyle aşırı gittiklerinde ehl-i dalalet sayılan o fırkaları -ki bazı aşırı düşüncelere sahip olsalar da- başta ilim ehli olmak üzere fazilet erbabı idiler. Nitekim hak ehli olarak bilinen ve sayılan bugünkü Ehl-i Sünnet müntesipleri, hem dil ve hem çağdaş düzeydeki bilim ve içtihat konusunda Mutezile imamlarına çok şey borçludurlar.
Üstad, hassas olan noktaya, Sünuhat'ta, Muhakemat’ta ve Hadisler hakkındaki 24. Söz ve 19. Mektup gibi risalelerde bu etkileşim meselesini dile getirir. Nitekim aşırı bir Mutezile âlimi olan Zamahşeri'nin görüş ve düşünceleri, Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından bugüne kadar benimsenmiş ve halen de kullanılmaktadır.
İslam âleminde bazı dönemlerde serbestçe ve açıkça düşünce ve siyasi ideolojiler, tartışma konusu yapılmadığından, Ehl-i Sünnet diye bilinen kitle içinde, adı konulmamış gizli bir Mutezile, Müşebbihe ve Cebriye fikirleri var olagelmiştir. Kafaların içi, bir sinema makinesi ile perdeye aktarılsa, bu müzmin ve gizli hastalıklar açıkça görünecek ve müşahede edilecektir.
Bediüzzaman, Cumhuriyet ve Meşrutiyet’in İslam ile çelişmediğine işaret ederek “Şeriat, insanları diğer insanların keyfi tahakküm ve baskısından kurtarıp, sadece Allah’a kul yapan ilahi bir rejimdir. Şeriatın özü istibdat rejimleri ile bağdaşmaz.” der.
Said Nursi’nin, Divan-i Harb-i Örfi’de (Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi) Sokrat tarzında yaptığı savunmada, hizmetlerini ironi yaparak “cinayet” şeklinde nitelendirerek bunları bir bir sayar ve sözü İstibdat ve Meşrutiyete getirdikten sonra,bu kavramlara bir parantez açarak şöyle der: "İKİNCİ CİNAYET: Ayasofya, Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklar ile şeriatın ve müsemma-yı Meşrutiyetin münasebet-i hakikiyyesini şerh ve teşrih ettim. Ve istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki: Şeriat âleme gelmiş ta istibdadı ve tahakkümü mahvetsin.”
Said Nursi, konuyla ilgili bir benzetme yaparak Hazret-i Süleyman ve mührünü örnek göstererek insanları ikna etmeye çalışır: “Yani istibdat yırtıcı bir dev, Meşrutiyet ise Süleyman, şeriat da Süleyman’ın mührüdür. Asıl hükmetmesi gereken Süleyman iken, oysa ifrit, Süleyman’ın yüzüğünü parmağına takıp tahtına oturmuştur. Meşrutiyetin adil eline yakışan, o ilahi parlak kılınca, istibdadın ve her türlü diktatörlüklerin pis ellerinin ulaşıp ilişmesine ve şahsi menfaat ve garazlarına o mübarek meşrutiyeti lekelemelerine kesinlikle müsaade etmeyiniz." Der.
Konuyla ilgili hükmünü veren Bediüzzaman: “İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse Halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tabi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar hayduttur. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; sanat, marifet, ittifak silahıyla cihad edeceğiz.”
Siyasi İstibdat olan II. Abdülhamid rejimi hususunda tüm İslami şahsiyet ve âlimler karşıydılar. Başta Bediüzzaman, Mehmet Akif, İzmirli İsmail Hakkı, Baban-Zâde Ahmet Naim ve benzeri zatlar, rejime ve Sultanın idare biçimine karşı tavır almış ve herkes kendi çapında bir mücadele yürütmekteydi. Hatta Meşrutiyet ilan edildiğinde Mehmet Akif, sevincini açıkça ifade ediyordu:
“Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdat
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd”
O dönemde ifrat ile tefrit arasında gidip gelenlere karşı Said Nursi orta bir yol izlemek suretiyle aşırılıktan ve karşı aşırılıktan kaçındığına dair şu ifadeleri oldukça büyük bir anlam ifade etmektedir. “Hükümete hücum edenler, bazıları “Haydo, Haydo” derlerdi, bazıları “Haydar Ağa, Haydar Ağa” derlerdi; ben “Haydar” derdim, şimdi de “Haydar” diyorum vesselâm…”
Said Nursi, İstibdat rejimine karşılık o da Namık Kemal gibi hep hürriyet rüyasını görür: “İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesit (tutumlu) mesleği bana gösterdi. Hem, ta o vakitte, meşhur Kemâl’in “Rüyâ’sıyla uyandım.”
Namık kemal, ne diyordu?
“Ne efsunkâr imişsin ah, ey didar-ı hürriyet;
Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten.”
Münazarat isimli eserinde, söyleyeni meçhul bir Arap Şairinden hürriyet ile ilgili Arapça bir kıta aktarır:
“Büyük bir Pınarı fışkırtmak istedim.
Büyük bir nehrin oluşmasına çalıştım.
Bir ceylan gözlüyü beğendim.
Hûri gibi güzel ve özgür
Hürriyeti övdüm.”
Soru ve cevap şeklinde düzenlenen Münazarat isimli eserinde: “Osmanlının Hürriyet ve Meşrutiyet sistemine geçmesi, nasıl bütün İslam dünyasının özgürlüğünün başlangıcı ve sabahı olabilir? Bu hiç mümkün değil!" şeklindeki soruya cevaben Said Nursi: “İki açıdan bizim hürriyetimiz, İslam dünyasının hürriyetinin başlangıcı olur. Birincisi. Osmanlıdaki istibdat ve saltanat yönetimi, Asya kıtasındaki diğer bütün milletlerin hür olmalarına karanlıklı bir set çekmiş idi. Hürriyet ziyası (aydınlığı) o muzlim (karanlık) perdeden geçemez idi. Ki gözleri açsın, kemalatı (güzellikleri) göstersin. İşte bizdeki istibdat seddinin yıkılması ile Hürriyet mefkûresi Çin'e kadar yayıldı ve yayılacak.”
Bediüzzaman, hayatı boyunca hiçbir zaman ümitsiz olmamış ve Müslümanları daima ümitli olmaya çağırmıştır. Müslümanların dayanak ve kaynaklarının son derece güçlü olduğuna işaretle yeis, yani ümitsizlik ile öldürülen manevi gücünü diri tutmaya çalışmıştır. Bu diriliş, "İslam dünyasında kaynayan hürriyet fikrinden destek alarak Müslümanlar üzerine çökmüş olan umumi ve manevi istibdat perdelerini parça parça edecektir" şeklinde ümit vaad eden düşüncelerle Müslümanlara aksiyon aşıladı.


.png)























