Risale-i Nur projeksiyonları

Eklenme Tarihi: 06 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 24 Temmuz 2017

Risale-i Nur’un günümüze ve geleceğe ışık tutan ve yolu aydınlatan Kur’ani yaklaşımının akıl fenerimizin önünü açan projeksiyonlarını maddeler halinde kısa kısa açmak istiyoruz.

Bu özetleri açmaya, geliştirmeye ve yeni takviyelerle zamane aklının anlamasına sunmaya bir mani yoktur. Zamanın ruhuna hitap eden ve hep istikbale ait çözümlemelerle ruhun, aklın ve kalbin selametine iman dürbünü ile ferahlık veren bu tefekkür hazinesi, geride bıraktığı 122 yıllık bir aksiyonla geleceğin inşası için hala en taze şekliyle iman ve tecdit hareketi olma vasfını ve nüfuzunu koruyor.

Bir nebzecik bu projeksiyonlara maddeler halinde değineceğiz:

1-Risale-i Nur, kainata ve dünyaya Allah hesabına "Mana-yı harfi" olarak bakar. Hedefi ve maksadı Allah'ın rızasıdır.

Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur. Kezalik iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir. Kezalik ef'al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah'ın hesabına olursa, tecelliyata ma'kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.” (Mesnevi-i Nuriye, 259)

2-Risale-i Nur bir dava değildir. Müellifi Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesiyle "Bir dava vekilidir."(Şualar, 270) Dava ise Kur'an’dır. Risale-i Nur’un misyonu ise "Kur'an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu bütün dünyaya izah ve ispat etmektir." (Tarihçe-i Hayat, 69)

3-Risale-i Nur’un esas gündemi iman ilmidir. "Bütün mesaisini bunun üzerine teksif etmiştir" Çünkü bu asırda esas hücum ve saldırı iman esaslarınadır. Bu saldırı ilim ile yapılmaktadır. Materyalist ve Allah'ı inkar eden ve Batı’dan çıkıp İslam toplumlarını manevi işgal altında tutan inkar fikirleri karşısında Risale-i Nur "nurani müdafaa"da bulunmuştur.

“…elimizde nur var, topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nurânî müdafaadır.” (Tarihçe-i Hayat, 596)

4-Risale-i Nur hizmeti, "müspet iman hizmeti"dir.

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahiye göre sırf hizmeti imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiye'ye karışmamaktır. Bizler âsayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz” (Emirdağ Lahikası, 630)

Menfiliğe kapalıdır ve asla tasvip etmez. Manevi ve maddi asayişi sağlayan bir tarzdır. Bunu, Risale-i Nur tarihi göstermektedir.

“Zâhirde zararlı gibi görünen şeyler, hakikatte nimettir. Zahmette rahmet vardır. İman hizmeti uğrunda başımıza ne gelse hayırdır. Biz başımıza geleceği düşünmekle mükellef değiliz, hizmet-i Kur’âniye ile mükellefiz” (Tarihçe-i Hayat, 677)

Bediüzzaman ile talebeleri hayatları boyunca maruz kaldıkları iftira, zulüm ve tecritler ile hapishanelere ve baskılara rağmen bu hizmet metotlarını asla bozmamışlardır. Provokasyonların oyunlarını ise her zaman bozmuşlardır.

5-Risale-i Nur’un yapılanma şekli "Hakiki kardeşlik vasıtaları" içinde gelişen ihlas ve uhuvvet esaslı münasebetlerdir. Ferdin iman ve irşadına dönük faaliyetlerdir.

“…mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.” (Lem’alar, 277)

Bunun için bir araya gelinmekte ve risale dersleri yapılmaktadır. Bu faaliyetler aleni ve herkese açık bir zeminde nur medreselerinde v.b mekanlar ile ev ve salonlarda gerçekleştirilmektedir. Risale-i Nur müzakereleri açıktır, ilgilisi dahildir ve davetlidir.

6-Risale-i Nur hizmetlerinin işleyişinde istişare üzerine kurulu bir faaliyet şekli söz konusudur ve“…meşveret ve istişare esastır” (Emirdağ Lahikası, 23)

Onların işleri aralarında istişare iledir.” (Şura, 42/38)

İstişare, ilahi bir emirdir ve Risale-i Nur hizmetlerinde Bediüzzaman'ın da uygulamaları ile kendisini bağladığı ve talebelerine de bu usul ve esaslarla hareket etmelerini ısrarla vurguladığı bir tatbikat şeklidir.

7-Risale-i Nur cemaati/cemaatleri, merkeze Risale-i Nur’u koyar.

Manevî bir elektrik olan Resail-in Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmağa vebaşka üstadlardan taallüm edilmeğe ve müderrisînin ağzından iktibas olmağa muhtaç olmadanherkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir,kendi kendine istifade eder,muhakkik bir âlim olabilir.” (Şualar, 843)

Alışılmış cemaati geleneklerde olduğu gibi belirleyici ve kurucu şahıs ve devamında gelen bir silsile ve otoriteye bağlı değildir. Her kes, iddiasını ve hizmet yaklaşımlarını Risale-i Nur üzerinden delillendirir.

8-Risale-i Nur bir şahıs ve zümre hareketi değildir. Cemaati oluşturan unsurlarda insana engel teşkil edecek hiç bir beşeri tasnif, aidiyet, ırk ve ülke ekseni söz konusu değildir. Birinci derecede "İman cihetinde kardeşimiz" olan herkese hitap eder.

Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir.” (Kastamonu Lahikası, 304)

Ayrıca bütün insanlığı da imana davet etmek üzerine kitap okuma, anlama ve müzakere ile imanın takviyesi üzerine kurulu gündemiyle insanlara sunar.

9-Risale-i Nur, iman ve Kur'an davasını, bu çağın ihtiyacına göre çözümler. Bunu “Üstad-ı hakikîKur’ân’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur” (Mesnevi-i Nuriye, 16) yaklaşımıyla yapar.

Risale-i Nur, metotlar geliştiren ve kendine özgü bir terminolojisi, kavramlar haritası, önceliği ve tefekkür dokusu ile tecdit inşası olan bir eserdir.

Risâle-i Nur, “tasavvurdeğil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 324)

Medeni muhatap arar. Muhtaç olanlara ve ihtiyaç duyanlara hitap eder. "Müşteri aramaz." (Emirdağ Lahikası, 285)

“Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir.” (Divan-ı Harb-i Örfi, 13) yaklaşımıyla galip gelme yolu, medenilere ikna ile meselesini anlatmaktan ve ona hakikati sunmaktan ibarettir.

10-Risale-i Nur hizmetlerinde, nebevi/peygamberi metotlar esastır.

“...bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın...” (Tarihçe-i Hayat, 846)

Tebliğin günümüze hitap eden metot ve tarzlarını Kur'an ve sünnet üzerinden inşa eder.

“…mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur’ân’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir..” (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 98)

Sonuç planlamaz. Sadece vazifesini yapar. Allah'ın vazifesine karışmaz.“…insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef’allerinde, Cenâb-ı Hakka ait netâici düşünmemek gerektir.” (Lem’alar, 228) Yani, muvaffak olmak veya olmamak, yapması gereken vazifeye dahil değildir. O Allah'ın vazifesidir.

“…Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlisdir…” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 263)

Sonuç odaklı değil, süreç odaklıdır ve yüksek sorumluluk altında olmayan nur talebelerini ikaz eder.

11-Risale-i Nur talebelerinin asli görevi insanların imanını kurtarmak ve taklidi olan imanı tahkiki yapmaktır.

Bediüzzaman, “Hakaik-i imaniye, herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksat olmak ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nur’a hizmet etmek en birinci vazife ve medâr ve merak ve maksud-u bizzat olmak lâzımdır.” (Tarihçe-i Hayat, 367) sözleriyle Risale-i Nur’a talebe olmanın önemini belirtmiştir. Çünkü“…bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır. (Tarihçe-i Hayat, 600) Bu ise, ancak Risale-i Nur yoluyla gerçekleştirilebilir ve “Risale-i Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolayı Risale-i Nur’dadır.” (Tarihçe-i Hayat, 350)

“…iman-ıtahkikîise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor…” (Kastamonu Lahikası, 36)

Cenab-ı Hakk insanı kendisini tanıması (marifetullah) ve kendisini sevmesi (muhabbetullah) için yaratmıştır. Bu nedenle insanın en yüksek mertebesi ve makamı marifetullahtır. İnsanın elde edebileceği en yüksek saadet ve nimet ise yine marifetullah içindeki muhabbetullahtır.

“…bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır.” (Mektubat, 318)

Risale-i Nur talebelerinin görevi ise marifetullah ve muhabbetullah kapılarını açacak okumalarla, iman ve ubudiyet/kulluk şuurunu arttırmaktır.

İslami meseleleri, bilhassa imana ait konuları izah ve ikna şeklinde ispatlamaktır, delillendirmektir.

Bu sayede “Binler, belki yüz binler talebelerin şirket-i maneviye-i uhreviyelerine hissedar olup, kendi işlediği hayırlar ve iyilikler cüz’iyetten çıkıp küllileşecektir.” (Tarihçe-i Hayat, 601)

12-Risale-i Nur’da ruhban sınıfı yoktur. Cemaati geleneğinde ve Bediüzzaman’ın hayatında ve birlikte hizmet şeklini/tarzını inşa ettiği ağabeyler ve diğer nur talebelerinde de imtiyazlı bir temsil, üst komuta veya otorite anlamında bağlayıcı kişilik hakimiyetine dayalı bir sistem yoktur.

Biz Kur’ân şakirtleri…, burhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz.” (Hutbe-i Şamiye, 16)

Herkes izah, ispat ve ikna gücünü Risale-i Nur üzerinden delillendirmek zorundadır. Bunun dışına çıkan tutum ve uygulamalar genelde kabul görmediği gibi, bağlayıcı bir değeri de yoktur. Şahıs ve kişilik tasarrufu ve kendince oluşturduğu bir mizaç ve küme olarak görülebilir.

Risale-i Nur, kendisini okuyan herkesin ve mensubunun hareketleri üzerinden sorgulanamaz. Kendi metinleri, müellifi ve saff- ı evvel uygulamaları üzerinden düşünmek ve değerlendirmek gerekir.

13-Risale-i Nur, maddi bir organizasyon değildir. Beraberliğin esası manevi sığınma, birlikte imanların takviyesi, amelleri güçlendirme ve kardeşliği tesis etmektir.

Maddi unsurlar ve ihtiyaç olan asgari şartlar ile masrafların karşılanması için, rıza esasına dayalı aidiyet duygusu ile ve herkesin kendi takdir ve talebine göre katkı yaptığı bir usulü vardır. “Tevekkül, kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem” (Mektubati 19) diyen Bediüzzaman’ın karşılıksız hediye almaması ve ömrü boyunca "iktisat ve bereketle" yaşaması, son derece kıtlık ve tasarruf içindeki hayatı ve istiğnası ile eserlerini bile para ile alması, maddi önceliğin ve para gücünün asla belirleyici olamayacağı hususunda son derece duyarlı bir icra ve tarzı hatırlatmaktadır.

14-Risale-i Nur, dikey bir yapılanma ve ast üst ilişkilerine dayalı otoriter bir hiyerarşiyi asla kabul etmez.

"Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-resul ıstılahatı var…Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi'l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir” (Lem’alar, 271).

Mensupları, müminler ve insanlar arasındaki en güçlü bağı, muhabbettir. "Biz muhabbet fedaileriyiz." (Divan-ı Harb-i Örfi, 37) parolası ile hareket ederler. Beraberlikte "Ref-i imtiyaz" (Divan-ı Harb-i Örfi, 19) üzerine kurulu birliği sağlayan bir temellendirmeye bağlı eşitlik ve özgürlüğü baz alır. Yani insanların iradelerine değer verir, onların akıllarına hitap eder, kararlarını baskılamaz. Risale diliyle "Akla kapı açar, ihtiyarı elden almaz." (Sözler, 457)

15-Risale-i Nur, amme vicdanına ve efkar-ı ammeye duyarlıdır ve“…dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve …bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye” (Şualar, 163) çalışır.

Toplumsal istişareye açıktır. "Milletin imanına hizmet" (Tarihçe-i Hayat, 576) ettiği için elbette onun birliğine, kardeşliğine, ayırıcı unsurları ayıklamaya çalışır.

“…cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur.” (Tarihçe-i Hayat, 784)

İman bağını esas alacak bir duyarlılıkla, ana cemaati "İslam cemaati" olarak görür.

"Cemiyetin selameti"ni, güvenlik ve esenliğini baz alan toplumsal okumalara duyarlı ve onun ayrışmaz ve ayrıştırmaz parçasıdır.

16-Risale-i Nur, müellifine imtiyaz tanımayan, müellifi Bediüzzaman’ın da eserini yüzlerce defa okuyarak kendisini talebesi gördüğü bir Kur'an tefsiridir.

Tefsiriki kısımdır:Birisi,malumtefsirlerdir ki, Kur’ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyan ve izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’ân’ın imanî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve ispat ve izah etmektir. Bu kısmın pekçok ehemmiyeti var. Zâhir malûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir mânevî tefsirdir.” (Şualar, s. 638)

"Kur'anın manevi bir mucizesidir" ki (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 89) bizi Kur'an öğrencisi yapıyor, ona bağlıyor. "Dünya zevki namına bir şey bilmiyorum." (Tarihçe-i Hayat, 784) diyen bir müellifin şahsi eseri olmadığını ve tamamen kesbi olmayan, vehbi bir ilmin sünuhat kabilinden ilahi bir ikramı ve sofrası olduğunu ifade eder.

17- Risale-i Nur, maziyi veri olarak alır, çağın/bugünün günceli ile birlikte hakikatin ölçüleri ile Kur'an ekseninde yeni anlam ve yorumlarla geleceğe ait bir çerçeve verir.

Kur'an insana geçmişi iyi öğrenmesini, şimdiki zamanı en verimli şekilde değerlendirmesini ve gelecek için ümitvar olmasını tavsiye eder. (Nisa Suresi, 123)

Said Nursi'nin, zamanın metafizik gerçeği hakkındaki yorumların yer aldığı bir risalesinde geçmiş ve geleceğin Gaybalemine, hâlin (şimdiki zamanın) ise Şuhud alemine ait olduğu ifade edilir. Bu bağlamda istikbalin şimdiki zamana doğru geldiğini ve buraya uğradıktan sonra geçmiş zamana gittiğini söyler (http://www.risaleinurenstitusu.org).

“…seyr-i ruhaniyle zaman-ı mazikıt’asına girip, ebnâ-yı cinsimiz olan, ebnâ-yı maziyle seyyale-i berkiye-i tarihiye ile muhabere edeceğiz. O mağrib-i ihtifânın köşesinde vukua gelen hâdisâtı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız.” (Muhakemat, 67)

Çerçevenin vakalara göre içini doldurmak, kendi fıtrat ve mizacına adapte etmek ve değişen kültür ve coğrafyalara göre hakikatin ruhunu incitmeden zamanın ruhuna mutabık/uygun/senkronize gelen çözümü/paketi sunmak/uygulamak bize düşüyor.

“Sonra dönüp gelmek üzere olan ebnâ-yı cinsimizi ziyaret ve istikbal için saâdetinfecr-i sadıkını uzaktan görmek ve göstermekle maşrık-ı istikbale müteveccih olarak, şimendifer-i terakkîye ve tevfik denilen sefine-i sa’ye bindiğimizle beraber, ellerimizde olan burhanın misbahıyla, o bidayeti karanlık görülen, fakat arkası gayet parlak olan zamana dahil olacağız.” (Muhakemat, 67)

18-Risale-i Nur; siyasi, sosyal ve kültürel dinamiklere ve değişen şartlara imandürbünüyle bakar.

Bediüzzaman’ın neden iman üzerine yoğunlaştığını açıkladığı şu ifadeleri dikkat çekicidir;“Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.” (Tarihçe-i Hayat, 784)

Said Nursi, içinde yaşadığı toplumun en önemli sorunlarına Kur’ânî çözümler sunarken, insanların pençesine düştükleri en büyük hastalık olan imansızlığa karşı “dini tevhid inancını” merkeze almıştır. Yani “ben merkezli” bir toplum yerine, “Kur’an merkezli” bir toplum oluşturma yönünde büyük gayretler sarf etmiştir. Çünkü insanın kendisiyle, bilimle, çevresiyle, ailesi ve toplumla münasebetlerinde ortaya çıkan sorunlar hep bu yüzden çıkmaktadır. (Atilla, Yargıcı, Risale-i Nur ve Çağın Sorunları, Köprü, Bahar 2000)

"İlcaat-ı zaman" ve "mukteza-yı hale mutabık" yeni tavır ve dönüşümlerle yenilikler geliştirir.

“…hem âlim-i muhakkik olmalı, ta ispat ve iknâ etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, ta muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i muknî olmalı, ta muktezâ-yı hâl ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylesin. Ve mizan-ı şeriatle tartsın.”(Divan-ı Harb-i Örfi, 54)

Risale-i Nur, "acz ve fakr"içinde bir halet-i ruhiye ve nefis terbiyesi ile "şefkat ve tefekkür" esasları ve buna dayalı metot ve yaklaşımlarla bakar.

“Der tarîk-ı acz-mendi, lâzım âmedçâr-çiz/Acz-i mutlak,fakr-ı mutlak,şevk-i mutlak,şükr-ü mutlak.” (Barla Lahikası, 111)

Risâle-i Nur ekolünün temel karakteristiğini oluşturan;

Acz yolu; kusur ve noksanın nefse ait olduğunu kabul etmekle; bu bilinçle Allah’ın en sevgili kulu olma derecesi olan mahbubiyete çıkabilir.

Fakr yolu; haz ve hırsla istenilen şeylerde nefsini ve kendini unutması; ölümde ve hizmette öne atılmasıdır.

Tefekkür yolu; benliğini bırakıp, kendinin bir hiç olduğunu keşfederek, Sanî-i Zülcelâlin isimlerine ayinedarlık etmektir.

Şefkat yolu; acz ve fakrını görüp, kendinde bulunan güzelliklerin ve yetkinliklerin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini bilmektir (http://www.risaleinurenstitusu.org)

19-Risale-i Nur, bireyin hukukunu esas alan "adalet-i mahza" ölçüleri içinde Hazret-i Ali'nin hilafet çizgisindeihlas-ilim-cesaret timsali o nebevi verasetin mana ve ruh iklimini baz alır. O ulvi yolculuğu önümüze koyar. Saltanat/siyaset/iktidar/idareye ikinci hatta üçüncü derecelerde bakar, bakarken de prensipler verir ve aktif olmaz.

Adalet-i mahza-i Kur’âniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.”(Mektubat, 671)

Demek oluyor ki, bir insanı yaratmakla bütün insanları yaratmak nasıl ilâhî kudret için fark etmiyorsa; ilâhî adalet için de, bir insanın hukuku bütün insanların hukuku kadar kıymetlidir. Ve o hukuku çiğneyen bir kimse, bütün insanlara zarar vermiş gibi olur. Nur Külliyatında meseleye orijinal bir yaklaşım daha getirilir. Bir mü’minin güzel sıfatları masum insanlara, kötü sıfatları da cani insanlara teşbih edilerek,adalet-i mahzabu sıfatlar âlemine tatbik edilir. Buna göre bir insanın bir tek sıfatı masum olsa, bütün sıfatları da cani olsa, o tek sıfatın hakkı diğerleri yüzünden zayi edilemez. (http://www.sorularlarisale.com/printarticle.php?id=12204)

Bir fert için, bütün ülke ve memleket söz konusu olsa bile onun isteği dışında hukukunun toplum yararına/maslahatına çiğnenemeyeceğini esas alır

Bu nevi adalette, her kesin hukuku korunmaktadır. Hiç kimse zulme uğramamaktadır. Kimse kimseye feda edilmemektedir. Bu noktada, hakkın büyüğü küçüğü olmadığı gibi, büyük hak için küçük haklar feda edilmez. (http://www.karakalem.net/?article=2096)

20- Risale-i Nur, "adalet-i izafiye" olarak ifade edilen, toplumun/topluluğun selameti için fert feda edilir görüşünün siyasi uygulamalarını ve maslahatçı gerekçelerini fikir ve prensip olarak kabul etmez.

“Adalet-iizafiyeise,küllünselâmeti içincüz’ü feda eder.Cemaatiçin, ferdin hakkınınazara almaz.Ehvenüşşerdiye birneviadalet-iizafiyeyi yapmaya çalışır. Fakatadalet-imahzâkàbil-i tatbikise,adalet-iizafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.” (Mektubat, 86)

Bu adalette, tam bir adaletten söz edemeyiz. İlahi hukukun uygulanamadığı durumlarda, söz konusu olur. Adalet-i izafiyenin uygulanması, yapılan işlemin, nispeten, İlahi hukuka uygun olduğu anlamına gelir. Asıl olan İlahi adaletin uygulanmasıdır. Ancak, İlahi adaleti uygulamak için, insan, bazen aciz kalabilmekte ve gerçek adaleti tahakkuk ettirememektedir. Bu gibi durumlarda, zulüm anlamına gelememek kaydıyla, nispi adaleti uygulayabilmekteyiz.

Adalet-i mahzanın uygulanması mümkün iken, izafi adaletin uygulanması halinde, artık nispi de olsa bir adaletten söz edemeyiz. Bu durumda, bir zulmün varlığı söz konusudur. (http://www.karakalem.net/pfFormat.asp?article=2096)

Risale-i Nur, saltanatçı, Emevi, Abbasi ve sonrasında kurulan Müslüman topluluk ve idarelerinde yaşanan bu uygulamaların hakiki adaleti incittiğini ve zulme kapı açtığını belirtir.

Günümüze kadar süren Hazret-i Ali ile Hazreti Muaviye metotlarındaki fark ve izdüşümleri günümüzde de karşılık bulmakta ve esasında yaşanan bir çok sıkıntının idari-siyasi-sosyal sebebi de burada aranmalıdır.

21- Risale-i Nur’da, "sanat ve maharet" idarede/siyasette esastır. Liyakat ve ehliyetin ihtiyaç olduğu konularda dindar ve işin ehli biri yoksa kriter olarak uzmanlığa göre tercih ve istihdamı kabul eder.

“…salâhatve mehareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur‑u kalb ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyleyse, ya maharettir veya salâhattir. San’atta maharet ise müreccahtır.” (Münazarat, 31)

Salahat sahibi olup mahareti yeterli olmayanların görevlere talipli olmalarını ve tarafgirlik duygusuyla ve tercihiyle oluşan çatışma alanlarını bu sebeple kabul etmez.

İnsan kaynağının ehliyet ve liyakate göre yönetimde görev almasını belirtir. Dinle siyaset, dinle ticaret, dinle cemaat ilişkilerinin ve dengelerinin de buna göre ele alınması gerekir.

Bu bakımdan bir insan, hangi sahada ihtisas yapmış ve kabiliyetini hangi sahada geliştirmiş ise o sahada söz sahibi olmalı ve kendisine o sahada görev verilmelidir. Dinimizde işi ehline vermek çok mühimdir ve İlahi bir emirdir. (http://www.mehmedkirkinci.com/printarticle.php?id=389) Cenab-ı Hak,“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arsında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa Suresi 4/58) ayetiyle vazifeyi ehline vermeyi buyurmaktadır.

22- Risale-i Nur, evrensel ölçekte ve uluslararası işbirliğinde Avrupa'nın olumlu yüzü ile işbirliğini önerir. Bunun dini, ilmi, insani ve sosyal gerekçelerini ve esaslarını ortaya koyar.

Dünya sükuneti ve barışı işin, Avrupa'nın olumsuz yüzü olan ve onu baz alarak birinci/olumlu yüzünü göremediğimiz alanlara ve ortak değerlere dikkat çeker ve onları gün ışığına çıkarır.

Avrupa ikidir: Birisi: İsevînin din-i hakikîden ve İslâmiyetten aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum.” (Mesnevi-i Nuriye, 199)

Bu anlamda, eski ve yaşanmış tarihi bazı gerçeklerin, karşılıklı olarak geçmişte çatışmaya sebep olan bazı meselelerin günümüzde geçerliliğini kaybettiğini belirtir.

Medeniyet, insanlığın ortak eseridir. Buna rağmen Hıristiyanlığın malı olmayan medeniyeti ona mal etmek, İslamiyet'in düşmanı olan gerilemeyi de İslamiyet'e dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir (Sünuhat, 80). Yeryüzündeki tüm kemalat, medeniyet ve terakkinin kaynağı semavi dinlerdir ve peygamberler eliyle gelmiştir. İslamiyet'in zuhuruyla insanlık alemi cehaletten kurtulmuştur. Felsefe ve hikmetin içinde görünen fazilet, umumun menfaati gibi insani esaslar, İslam güneşinin doğmasıyla beşeriyetin fikir ve kalbine aksetmiş, gecesini nurlandırarak aydınlatmıştır. Fen ve sanat da bundan istifade etmiştir. (Tarihçe-i Hayat, 140)

Batı’dan gelen fen ve sanata İslamiyet'in malı olarak sahip çıkan Bediüzzaman, bunların tevhid ile yoğrularak, Kur'an'ın bahsettiği tefekkürle ve Cenab-ı Hakk'ın kainata dercettiği kanunlar nazarıyla değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Böylece, bu yeni sanatlar vasıtasıyla ileriye doğru harekete geçilecektir. İslam dünyasının kalkınması için medeniyetin yeni fenlerine ihtiyaç vardır. Fen ve dinin birbirine dost olması sağlanmalıdır. (Divan-ı Harb-i Örfi, 135)

23-Risale-i Nur, tasavvuftan tefekküre geçen ve tasavvufla birlikte tefekkürü esas alan yeni bir çağın/çağların cevabıdır.

Risale-i Nur'a göre, bütün varlık alemi bir tefekkür levhasıdır. Şuur sahibi varlıkların yaratılışından maksat da, tefekkür vazifesinin yerine getirilmesidir. Alem iki daire ve iki levha şeklinde ele alınır;

"Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i rububiyet ve gayet musannâ, murassâ bir levha-i san'at. Diğeri, gayet münevver, müzehher bir daire-i ubudiyet ve gayet vâsi, câmi bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman." (Sözler, 316)

Risale-i Nur, Kur'an kitabı ile kainat kitabının birlikte mütaalasını ilim ve hikmetle yapar. Cenab-ı Hakkın hakim isminin tecellileri bağlamında kainat kitabı ve yeryüzü sayfaları ile diğer bütün varlıkların Allah'a delil olan gözlemleri üzerinde durur.

Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.” (Münazarat, 76)

Kalbin akılla koalisyonu sonucu,din ile ilimin sentezi ve mezc olmasımümkün olur.

“Risale-i Nur, şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzuhla ispat edemediği en muğlâk meseleleri, gayet basit bir şekilde, en âmi avam tabakasından tut, tâ en âli havas tabakasına kadar herkesin istidadı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda, şüphesiz ikna edici ve yakinî bir şekilde izah ve ispat etmesidir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 337)

"Delil ve akıbet" kriterleri ile her şeyin menşei ve başlangıcı ile sonuçları arasında "izah ve ispat" üzerinden muhakeme ve mukayese ile değerlendirir.

24-Risale-i Nur’un evrensel vizyonu İttihad-ı İslam’dır. İslam Birliği’dir.“İttihad-ı İslâm, şarktan garba, cenuptan şimale mümted bir meclis-i nurânîdir(Rumuz, 9) ki insanlık ailesinin sükunetini ve barışını da orada görür.

Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar.” (Emirdağ Lahikası, 424)

Batı’nın da menfaatine uygun çözümün bu olacağını belirterek zamanla bunu kabulleneceklerini belirtir.

Evet, o ecnebîlerin canavarlar gibi yaptıkları muâmele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve ittihâd-ı İslâm cereyânını da hızlandırmıştır… İnşaallahü Teâlâ, cemâhir-i müttefika-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlâhîden kuvvetle ümit ve niyaz ediyoruz.” (Sözler, s. 722)

Bediüzzaman, insanlığın düşmanı olan bozguncu kuvvetlere karşı ittifak noktalarını arar.

“…şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhanileriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor.” (Emirdağ Lahikası, 265)

Bediüzzaman, İttihad-ı İslam’a giden yolda evrensel ölçekte inkar etmeyen ve İslam’a yakın siyasi ve sosyal pozisyonları olan Batı’nın pozitif yüzü ile ve bilhassa "Hazret-i İsa'nın dindar ruhanileri" ile ortak noktalar üzerinden giderek bozguncu/ifsat ehli/"zındıka komitesi" ne karşı "dünyanın sulh ve selametini" hedefler.

25-Risale-i Nur, eğitim modeli olarak aklın, vicdanın ve ruhun senkronize olacağı mektep, medrese ve tekke üç geni üzerinde durur. Bu bileşenler, fonksiyonel beraberliği sağlayacak şekilde formülüze edilmiştir.

"İslâmiyet hariçte temessül etse, bir menzili mektep, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü’l-küll, biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı meşîd-i nuranî timsalinde arz-ı dîdar edecektir. Ayna kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü’z-Zehrâ dahi o kasr-ı İlâhîyi haricen temsil edecektir." (Münazarat, 80)

Aklın ispat arayışı ile ilim cephesinde mantığı/belağatı/muhakemeyi/ispatı esas alan bir düşüncenin kalbin vicdani sorumlulukla dini bir terbiye ve ilimle tefekkürü kazanıp bu ikisinin mezc edilmesi, çağın birlikte düşünme ve ortak noktalarda tevhitle düşünme melekesini kazandırır.

İman tesis eden ve hidayet temin eden bu beraberlik, modern Batı karşısında ve geri kalmış Doğu karşısında İslam'ın yeniden konumlanma ve kıymetinin anlaşılmasını sağlar.

26- Risale-i Nur, toplumun huzuru için kendini sorumlu bilen müellifinin ve talebelerinin şehadetiyle "Biz, asayişin manevi muhafızlarıyız." (Tarihçe-i Hayat, 812) der ve devam eder “Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.“ (Emirdağ Lahikası, 631).

Toplumun güvenliği ve sükunetini, muhabbet ve teşebbüs gücünü önemser. Kavga, husumet ve ayrılıkçı hareket ve ayrışmalardan uzak durduğu gibi talebelerini de uyarır. Bunun doğurduğu ve ilerleteceği derin yara/hastalık olarak "ihtilaf"ı ifade eder. Onun gözünde “Sebeb-iihtilâf, hâkim-i zâlim olan cerbezedir. Fikr-i tenkit ve bedbinliğe istinad eden cerbeze, daima zâlimdir.” (Tuluat, 5)

Buna karşılık "ittifak vasıtaları"nı öne çıkarır.

“…bizi bu kadar düşürüp i’lâ-yı kelimetullaha mâni olan ve cehalet neticesi olan muhalefet-i şeriattır. Ve zaruret ve onun semeresi olan sû-i ahlâk ve harekettir ve ihtilâf ve onun mahsulü olan ağraz ve nifaktır ki, ittihadımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.” (Hutbe-i Şamiye, 52)

27- Risale-i Nur, muhatabı şeytan da olsa, ikna ve müzakere yolunu açık tutar. Şeytanın ve onun temsili durumundaki bütün söz ve davranışlar ile nefis olarak insanda tezahür eden belirtilerinin şüphe/şirk/şikayet/inkar ifade eden sorularını sordurur ve Risale-i Nur külliyatında bunlara cevaplar verir.

“…şeytanların icadı, terakkiyât-ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû-i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûp olmakla, “Şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı.” (Lem’alar, 141)

Son derece ispat ve iknaya dayalı bir mukayese ve karar kalitesini sağlayacak bir ilmi zeminde hadiseyi bütün yönleri ile muhtemel soru ve şüpheleri tek tek ele alır.

“…Ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâtırâtını tart.” (Lem’alar, 161)

Eliminasyon yoluyla, iddiaların asılsızlığını ortaya koydukça sağlam delille doğru kanaat oluşturur.

Risale-i Nur, bu yönüyle Avrupa'nın kendi gururunu okşamak için bilimle baskıladığı Doğu toplumlarına ve İslam'ın tazeliğini ilimle sunamayan Asya toplumlarına nefes aldırır.

28- Risale-i Nur, hürriyet, teşebbüs ve icat üzerine kurulu bir mutluluk medeniyetini ve onun yaşanacağı donanım ve altyapıyı temsil eden saray benzetmesi ile tarif eder.

“…Mâzinin sahrâlarında keşmekeşliğinize sebebiyet veren her birinizdeki meylü’l-ağalık ve fikr-i hodserâne ve enaniyet, şimdi istikbalin saadet-saray-ı medeniyetinde fikr-i icada ve teşebbüs-ü şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılâp edecektir.” (Divan-ı Harb-i Örfi, 33)

Risale-i Nur, Osmanlı'nın son döneminde en geri kalmış bölgeden/doğudan, hatta en uç noktadan/sınırdan bir kesit alır. Hakkari’'nin Beytüşşebap aşiretinde kalkınma modeli anlatır. Onlara "müteşebbissiniz" diye şevk verir/motive eder. Bir ülkenin kalkınma dinamiklerinin özgür fikirler, bireyin girişimi ve inovasyon olarak icat ve keşifler olacağını söyler ve onları teşvik eder.

“… Kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz. Ta ki, şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında namus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılıçlarınızı, fen ve san’at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur’âniye cevherinden yapmalısınız” (Divan-ı Harb-i Örfi, 422).

Bu şekilde medeniyetin mutluluk sarayında yaşayabileceklerini belirtir.

Bu vizyon/tasavvur, bu gün hala geçerliliğini ve tazeliğini korumaktadır ve geleceğe ufuk tutan bir projeksiyondur.

29- Risale-i Nur, kadın üzerine kurulu bir şefkat ve üretkenlik zekasına dikkat çeker. Risale-i Nur’un dört esasından biri olan şefkati, en iyi yaşayacak ve yaşatacak olanları "şefkat kahramanları kadınlar" olarak belirtir.

“…Kadınlar şefkat kahramanı bulunmasından, hattâ en korkağı da kahramancasına ruhunu yavrusuna feda eder.” (Emirdağ Lahikası, 416)

Bu, aynı zamanda anne, eş, evlat gibi sorumlulukları olan kadının ailenin çekirdeği olma vasfıyla birlikte toplumu inşa edecek evlatlarında rahmi/yuvası/şefkati/kucağı olan bir anne meziyetidir.

Hem Kur’ân, merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder-tâ hevesât-ı rezilenin ayağı altında, o şefkat madenleri zillet çekmesinler; âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler.” (Sözler, 550)

Ayrıca kadınların İslam terbiyesi ile medeniyetin zararlarından ve gayr-i meşru hallerinden kurtulmalarının yönünü gösterir, ikaz eder ve tehlike sinyallerini verir.

Bir de medresesinin adını Zehra koyarak, Medresetüzzehra ismiyle, öğrenme ve ilim iklimine bir hanım ismi vererek onların hem doğurgan, hem müşfik hem de yuva kurma vasfının bir karargahı olarak ilim iklimini tarif eder.

Câmiü’l-Ezher’inkızkardeşi olan, “Medresetü’z-Zehrâ” namıyla dârülfünunu mutazammın pek âli bir medresenin Bitlis’te ve iki refikasıyla Bitlis’in iki cenahı olan Van ve Diyarbakır’da tesisini isteriz.” (Münazarat, 126) der.

Oldukça munis, yumuşak, özgürlüğü yaşayan, evladına karşı sevgi dolu bir anne gibi algılamak mümkün ilim ortamını ve üniversal bahçeleri/ortamları/kampüsleri/külliyeleri.

Aradığı böylesine sıcak, sevgi ve şefkatle bezenmiş, doğurgan/inovatif ve kuşatıcı bir öğrenme alanıdır.

30- Toplumun katmanlarından biri olan ve en çok saygıyı, vefayı ve desteği hak eden ihtiyarlar için ayrı bir risale yazar ve onların gündemini, kendi hayatının çileli ve bir o kadarda ihtiyarlatan örnekleri üzerinden verir.

Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firak ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyade sarstı.” (Lem’alar, 355)

İmanla kabre hazırlayacak ve ölümün mahiyetini doğru bilecek ve ihtiyarlığına sevinip, yalnızlığına merhem olacak ve çevresiyle birlikte sabır ve şükür içinde ibadet ve huzurla geçecek tevekküllü bir hayatın farklılıklarından bahseder.

“Hâlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük bir rica ve en kuvvetli bir ziyadır. Bu rahmeti bulmak, iman ile o Rahmân’a intisap etmek ve ferâizi kılmakla Ona itaat etmektir.” (Lem’alar, 356) der.

Onlara teselli verir. Manevi destek olur.

“…Aczve zaafın tam zamanı da ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır.” (Lem’alar, 362) diyerek farklı bir bakış açısı geliştirir.

Günümüzde yaşlılarla ilgili gelişmelerin ve kamu birimlerinin daha yeni yeni kurulduğu düşünülürse, bir çok evladın büyüklerine/yaşlılarına ve ebeveynlerine karşı sınavını geçemediği bu endüstriyel çağın bunaltıcı havasında ihtiyarları düşünmek, onları gündem yapmak ve kendi hayatıyla özdeşleştirir gibi yüksek bir aidiyet ve empati/diğergamlıkla çerçeveler oluşturmak başlı başına incelenmeye değer bir konudur. İleride herkesin karşılanacağı bir durak olacağı için şimdiden hazırlanmanın şuurunu vermektedir.

31- 1892'de Bediüzzaman ilmi ünvanını alan Said Nursi, 2014'e dek gelen 122 yıllık yürüyüşünde Risale-i Nur ile en başından beri çağın temel özelliğini/karakterini/beklentilerini/gerçeğini hürriyet ve hürriyet etrafında oluşan insani bir hayat ve eşitlik, teşebbüs, hak ve hukuk sistemini dikkate verir.

Nitekim savaşlar yüzyılı diyebileceğimiz 20. yüzyıl ve öncesi 19. yüzyılın tortuları ve çağın hala eşiğini tam yakalayamadığı temel hak ve özgürlükleri besleyecek iman ve ahlak inşası 21. yüzyılda da hala kalkınmış ve geri kalmış coğrafyaların önceliği ve çözüm arayan birinci gündemi olarak önümüzde duruyor.

Bunu sosyal, siyasi, kültürel, ekonomik, toplumsal veya bireysel talepler ile buna direnen veya statükosunu korumak isteyenlerin bunalım ve çalkantılarıyla oldukça değişken ve dinamik yakın siyasi tarihte daha fazla görmekteyiz.

Risale-i Nur ise,“… içinde bulunduğumuz asrın değiştirdiği hayat şartları ve yeni bir dünya nizamı ve görüşü karşısında îmanın tahkim ve takviyesi ile feveran eden hamiyet-i İslamiyenin manasıdır; …bu milletin mazisine mütenasip kahramanlığı, yüksek îman ve ahlakı izhar etmesi işaretidir.” (Tarihçe-i Hayat, 45)

Risale-i Nur, istibdadın yadigarı/evladı olan bu dayatma ve diktatörlüklerin ve gaspların irade ve akıl ve bütçeleri fakirleştiren talanların çözümü olarak hürriyet ve hürriyete vasıf kazandıran iman üzerinde durur.

“İmandan gelen hürriyet-i şer’iye iki esası emreder: …tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek, ve zâlimlere tezellül etmemek... hürriyet-i şer’iye Cenâb-ı Hakkın Rahmân, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.” (Hutbe-i Şamiye, 36)

Kimlik, aidiyet ve coğrafi kültürlerin çatışma alanı olan ve sınıfsal kavgaların temelini teşkil edecek şekilde kurgulanan hegemonik sistem ve rejimlerin temelindeki toplumsal hafızanın özgürlük ve inanç içinde kabullenici standardına Batı medeniyetinin uygun olmayışı, İslam medeniyetinin de kendi miras yedileri yüzünden değerinin anlatılamaması/anlaşılamaması yeniden inşa süreçlerinin gecikmesine neden olmaktadır.

32- Risale-i Nur, Adetullah olan ilmi esaslar ve ilimle yapılan keşif ve öngörülerle kılavuzluğun, hayatı tanzim edici gelişme ve yeni buluşların kainat kitabından alınma birer şeriat kaidesi olduğunu belirtir.

Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var: Biri ihtirâ’ ve ibdâ’ iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icad edip eline veriyor. Diğeri inşa ile, san’at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor;...” (Lem’alar, 316)

Allah'ın irade sıfatından gelen bu icat/inşa/ faaliyetleri ve yaratılış kanunları çerçevesinde fıtrata dayalı öğrenme ve keşfetme ile Allah'ın esma tecellilerini öğrenmiş oluyoruz.

Kelami olan ve kelam sıfatından gelen Kur'an'ın kainat ile beraber okunması ve birbirini beslemesi ve ilahi esasların şuur, kaide ve sınırlar/hadler ile uygulamada ilmin kaşif karakteri bir birini tamamlar.

“Bukâinat nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitap gibi, bir sergi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden Sâniine ve Kâtibine ve Nakkaşına delâlet eder…” (Şualar, 774)

33- Risale-i Nur, "Ey oğul!" diye başlayan bir irşad geçmişinden farklı olarak "Arkadaşlarım" diyen bir mürşid ve öğrencilerine "Ders arkadaşlarım" diyen bir Üstad şeklinde hitap-muhatap zeminini geliştirmiştir.

Risale-i Nur geleneğinde, herkes talebedir:"Nur Talebesi". Kendi malı gibi risaleyi bilip, hayatının birinci ve vazgeçilmez görevi yapan Nur Talebesi.

Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki:Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin.”(Mektubat, 479)

Ayrıca kardeş kategorisi var. Risale okuyan,amel eden ve günahlardan kaçınan.

“Kardeşin hassası ve şartı şudur ki:Hakikîolarak Sözlerin neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir.”(Mektubat, 479)

Birde dost dairesi var. Taraftar olan, bid’alara ise uzak duran.

“Dostun hassası ve şartı budur ki:Kat’iyen Sözlere ve envâr-ı Kur’âniyeye dair olan hizmetimize ciddî taraftar olsun; ve haksızlığa ve bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın; kendine de istifadeye çalışsın.”(Mektubat, 479)

Risale-i Nur’un bu üç dairesi birbirini besler,takviye eder. Ancak, nasip/kısmet/takdir/tercih/dua ve istihdam/intihap derecesine göre oluşan hizmet ve sorumluluk ile vazife kategorileri mevcuttur. Bunlar ayrışan kategoriler değil elbette. Çünkü iman hizmeti yine "hayatın mütedahil daireleri"/iç içe dairelerişeklinde yaşanmaktadır.

Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi,her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâzîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir.”(İman ve Küfür Muvazeneleri, 217)

34- Risale-i Nur, dünyada yaşanan hakikatleri bir gerçek olarak görür ve kalben bağlanmamak şartıyla dünyayı "ahiretin mezrası"/tarlası(Sözler, 851) olarak değerlendirir. Gayret,himmet,teşebbüs ve çalışmayı, "İnsan için emeğinden başkası yoktur"(Necm, 53/39)hakikati çerçevesinde ele alır."Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz"(Hutbe-i Şamiye, 50)kuralını ortaya koyar.

Dünya algısı,"ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmamak"(Mesnevi-i Nuriye, 173) üzerinde dengelenmiştir.

"Dünyayı kesben terk etmemek"(Mesnevi-i Nuriye, 166) anlayışıyla,fiilen ve çalışma enerjisi açısında aktif olmak ve kendi fıtratına uygun çalışmak ve üretmek esastır. Ama "dünyaya kalben bağlanmamak"(Mesnevi-i Nuriye, 166) üzerinden dünyalı olma, dünyada yaşama ve dünya gerçeği içinde kendini konumlandırmayı esas alır.

Dünyayı bir misafirhane olarak görür, kalbini bağlamaz, "mesleğinde fani" olmayı yeğler. Sanatında mahir, amelinde salih olmayı teşvik eder.

35- Risale-i Nur, bu çağın üstünlük ve geçerlilik değerleri olarak gördüğü "fen ve sanat" ile "mantık ve belağat"(Sözler, 357) üzerinde durur.

Davasını ve iddiasını doğru anlatmanın zeminini "her şeyin ulum ve fünuna döküleceği ahir zamanda.." gerçeği ile tespit eder.

Ulûmve fünûnun en parlağı olan belâğat ve cezâlet, bütün envâıyla âhir zamanda en merğub bir suret alacaktır. Hattâ, insanlar kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silâhını cezâlet-i beyandan ve en mukavemetsûz kuvvetini belâğat-i edâdan alacaktır.”(Sözler, 357)

Buna göre "belağat-ı eda ve cezalet-i beyan" üzerinde durur. İletişimin,birbirini anlamanın,müzakerenin, fikir alışverişinin veortak aklın öne çıktığı ve hayatın birlikte düşünme ve yönetme alanının gittikçe yatayda genişlediği bir zamanı ve sonrası olarak istikbali etüt eder.

Bu yüzden, muhakemenin doğru bir ifade ve beyan ile hakikatin süzgecinden ve muvazenenin/dengenin ölçeğinden geçmesini önemser.

36-Risale-i Nur, kainatın seyyahıdır. İyi bir gözlemcidir. "Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır."(Şualar, 147) diyerekyola çıktığı Ayetü’l Kübra eserinde Bediüzzaman,bilim kurgunun "iman sineması"nı kurar.Metinlerin görsel akışını ve beş duyu ile işitircesine,dokunurcasına,görürcesine,kokusunuve tadını alırcasına zihin,akıl,kalp,duygu,ruh ve vicdan cihazlarını harekete geçiren bir tefekkür yolculuğu ile imanın tahkiki zeminini tahkik eder ve muhakkik birer talebe sıfatını kazandırır.

Risale-i Nur, nakil ve şahıs bilgisi ve otoritesi üzerinden kendini ifade eden bir eser değildir. Kainatla hemhal olmuş bir idrakin müşahedeleri ile temaşa ve tetkikle ilerleyen derin okumalarla Allah adına görmeye çalışır.

Risale-i Nur, kainat laboratuarının laborantıdır. Muvazene, nizam, intizam ,kudret, hikmet ve adalet üzerine yaratılışın varlıklar dünyasındaki tecellilerine odaklanır.

37- Risale-i Nur, İslam'ın ve insanlığın birliği için, iki temel kavramdan yol çıkar. Bunlardan birini "tearüf" olarak ifade eder. Marifetin kapısını açacak bir anahtar gibidir tearüf.

Tearüf/bilişmek, zamanın, geçmiş ve geleceğin,kabiliyetlerin,talep ve arzın birbiri ile buluştuğu, tanıştığı, "telahuk-u efkar" ve "müzademe-i efkar" ile "hakikat çekirdekleri"nin toprağa düştüğü birer ittifak ve ittihad tohumudur.

“Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz.”(Mektubat, 450)

Çağımızda, bilişmek/tearüf sistemi, bilişim çağının anakarakterine hakim olan hakikatin en önemli unsuru ve metodudur.

Diğer temel kavram ise "teavün"dür. Hak medeniyetinin,hakikat avcılığı ve birlikte düşünmenin ve tearüfün/bilişmenin hayat içindeki tezahürü ve birlikteliğin kimyası teavün/yardımlaşmadır.

Bu mütemadiyen çalkanan inkılâplar ve tahavvülâtlariçinde vücudunu ve hizmetini ve zîhayat ise hayatını muhafazaya ve vazifesini yerine getirmeye çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teavünhakikati görünüyor.”(Şualar, 194)

Muavenet ehli olmak, yardımsever ruhların vasfıdır. Sosyal denge ve toplum huzuru ve adaletli bir toplum inşası ancak yardımlaşma/teavün ile mümkündür.

Bu iki kavramın beraberinde doğurduğu ve yeni bir süreci tetikledikleri ve sürdürülebilir seriler ürettikleri kavramları da vardır.

Tearüf ile muarefeyi başaran insanlar "ittihad-ı efkar" düzeyine çıkarlar. Bir mertebe kazanırlar. İttihad-ı efkar/fikir birliği, katılımcı yönetim, adaletli bölüşüm, aynı amaç ve hedefe hizmet etme ve ortak alanları çoğaltma ile İslam birliğine/ittihad-ı İslam”a götürecek yolun en önemli kilometre taşına ulaştırır.

Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ıİslâmdır.” (Divan-ı Harb-i Örfi, 38)

Ulaşılan bir başka çıta ve erişilen yeni ve yüksek mertebe ise "Siyaset-i Aliye-i İslamiye"dir

İşte İslam’ın yüksek siyasetine erişmenin ve bunun şuuru ile hayatı ve yönetimleri siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan insani bir zeminde icra etmenin temel kılavuzu ve yol haritası burada saklı. İslam'ın esası ve onun dünyadaki ve ahiretteki "yüksek siyaseti"nin farkındalığı ile beşeri hallerimizi tanzim ve düzenleme noktasına taşıyan bir çerçeve.

İslam ülkelerinin henüz bu akıl olgunluğuna ve müzakere ahlakı ile siyaset üstü bir "İslam siyaseti" icra mevkiine ulaştıkları söylenemez. Daha ziyade bunu sağlayacak temel ilke ve prensipleri deklare edip uygulamamalarından kaynaklanan sefaleti ve dayatmacı ve diktacı yapılarını görüyoruz.

“Haccın bahusus taarüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zeminihzar etti.”(Sünuhat, 44)

Ortak yönetime dönüşemeyen işbirliklerinin stratejik değer üretemediği ve İslam'ın asli ruhuna yeterince hizmet etmediği ortadadır.

Diğer yandan teavün/yardımlaşma ile birlikte "teşrik-i mesai"/işbirliği ve ardından "maslahat-ı vasia-i içtimaiye"/geniş sosyal faydalar noktasına kadar gittikçe hayatın bütün kılcallarına yayılacak uygulamalar ve yaşanmışlık avantajı ile birbirini takviye eden ve çeşitlenen hizmet projeleri ile birlik ve gelişim çizgisinin nereye varacağını siz düşünün Ve nasıl muazzam sonuçlarla İslam'ın büyük iddiasını ispatlayacağını.

Birbiriyle yardımlaşmayı ve yakınlaşmayı ve beraberce hayatı inşa etmeyi bir zorunluluk olarak görenler,ancak işbirliğine ihtiyaç duyarlar.

“…Emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi, o iştirak-i a’mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur her birinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir.”(Lem’alar, 275)

İşimiz birlik ise, iş birliği kaçınılmazdır.

Ama yardımlaşmaya yatkın olmayan,bu konuda "İslam'ın idare/siyaset/beraberlik esaslarına" sahip olmayan,daha gerisinde bunu sağlayacak ortak fikirlere/birlik fikrine ve fikirlerin birliğine,bire dönüşecek tevhidi beraberliğe hazır olmayanlar,zihni inkişafı nasıl gerçekleştirir?

Bu ana ve kök katmanlardan beslenmeyen ve gelişmeyen bir sonuç ne kadar kalıcı olur?

38- Risale-i Nur, Mekke'nin imanını inşa etmeye,iman ilmini inkişaf ettirmeye ve ilmin keşiflerine iman feneri ile yol göstermeye çalışır.

Medine hayatı ve hayatın Medine’si için en birinci asli yatırımın iman esasları ve bunu "iman-ı tahkiki" ile ortaya koyan bir çekirdeğin toprak altında çürüme,inkişaf,inşa ve filizlenme sabrını ve mahviyetini ve diz çökme teslimiyetini Rabbimizin terbiye edici hususiyetleri ile ortaya koyar. Kur'an ve sünnet ışığında yol alır.

“…İmanıkurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolayı Risale-i Nur’dadır.”(Tarihçe-i Hayat, 350)

İman, ubudiyet, ahlak ve fazilet üzerine kurulu bir hakikat ve ona talipli olma cehdini öncelikle derç eder.

Risale-i Nur’un dersleriyle halkın mühim bir kısmının ilim, iman, ahlâk ve fazilet bakımından terakki ettiği herkesçe malûm olduğu gibi, resmî zatların ikrarıyla da sabittir.”(Tarihçe-i Hayat, 573)

O yüzden iman-hayat-şeriat silsilesi ve sıralaması içinde devrelere/evrelere ve tekamülün ruhi/akli/vicdani/fıtri basamaklarına değer verir. Tedrici olan tekamülün fıtratlarda makes bulmasını sağlamaya çalışır

39- Risale-i Nur, "tevhid-i kıble" metodu ile arayışını,tercihini,referansını ve faniliği bakileştirecek yöntem ve esaslarını belirlemiştir.

Tevhid-i kıble, “Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma.”(Tarihçe-i Hayat, 173) demektir.

Tevhid-i kıble, hedef birliği noktasında müellifi Bediüzzaman'ın şahsında arayışın,hatta ikilemlerin tercih kavşaklarında ve "ruhi inkılab"ın sonrasına tekabül edensürecinde selef-i salihinle olan bağını ve bağlılığını bir mürşit tercihi ve akli/kalbi tatmin zemini ve sürekliliği olarak görmektir.

Tatminin şahsi olmadığı, asrı tatmin edecek bir reçetenin doktoru olarak hastalıkların, teşhislerin, tedavilerin merkezine ve esasına ve çağın ağır bunalımları ve şeytani desiseleri karşısında sarsılmaz,söndürülemez ve kendini koruyan bir eser olacağı ve bu eserinde ilahi ferman ve kelam-ı kadim olacağına yönelik "tevhid-i kıble" ile ikmal bulan ve kemale eren "hakiki mürşid"e vasıl olma halidir,

Bu muhtelif turukların başı ve şu cetvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’ân-ı Hakîmdir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâmürşid de ve en mukaddes üstad da odur.”(Tarihçe-i Hayat, 173)

Risale-i Nur ve müellifinin dayanak ve istimdat açısında en orijin alanda ve en orijinal çözümlerde çağın ruhuna nüfuz etmesini sağlamıştır.

Risale-i Nur, parça tesirli nüfuzu,Kur'an’dan medet alan ve sadece onu merkeze koyan sünnetle birlikte Allah ve Resulü’nü model rehber yapan bir asr-ı saadet kumaşı ve bizi o asrın saadetinden günümüze taşıyan tazelikteki taze fikirlerle "taravettar semereleri" ile besleyen muhteşem bir eser ve hakikattir.

42- Risale-i Nur, nakillerle ve üzerinde çalışılmış, işlenmiş mevzuların tartışma ve tarafı olma yönünde bir içerikle ilgilenmemiştir. Kur'an’ı merkeze koyarak günümüz insanının öncelikli ihtiyacı olan iman üzerinden diğer mevzulara izah ve ispat getirir.

Orijinal bir yaklaşım ve mukni bir izah ortaya koyar.

Risale-i Nur, "neşarkın ulumundan ne de garbın fünunundan alınmış bir eser değildir." (Kastamonu Lahikası, 250) Kendine has bir üslubu ve konu işleyişi vardır.

Kur'ani zeminde ve literatür kullanmadan, müellifin istifade edeceği kaynak eser bulundurmadan doğrudan tefsir olarak yazılmıştır.

Günümüzün "makale yazma teknikleri" üzerinden "bilimsel" bir sorgulama ile Risale-i Nur’u değerlendirmek ve form/şekil, bazı araştırma usullerini merkeze koyan bir yaklaşım ve metodoloji ile bakmak ve yorumlamak, eserlerin ruhundan ve içeriğinden uzaklaştırdığı gibi Risale-i Nur’un farkını ve mahiyetini anlamamak sonucuna götürür.

Risale-i Nur’un yazılış/telif şartlarını hatıralarda ve risale metinlerinde okumaktayız;

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri öyle müşkül ve ağır vaziyetler altında Risale-i Nur Külliyatını telif ediyor ki, tarihte hiçbir ilim adamının karşılaşmadığı zorluklara mâruz kalıyor…Yüz otuz parça olan Risale-i Nur Külliyatının telifi, yirmi üç senede hitama eriyor…Risale-i Nur’un telifi ve neşriyatı, şimdiye kadar misli görülmemiş bir tarzdadır…Risale-i Nur’un telifi ve neşriyatı, şimdiye kadar misli görülmemiş bir tarzdadır.”(Tarihçe-i Hayat, 201-203)

43- Risale-i Nur, "Hayat-ı içtimaiye ve beşeriye" konusunda sosyal hayatın temel dinamiklerini ve toplum hayatının vazgeçilmez değerlerini belirtir. Müslüman bir toplumun hassasiyetlerine öncelikle vurgu yapar. Beşeri hayatın ihtiyaçları içinde manevi hayatın önceliğine dikkat çeker.

"Nafi sanatlar" ile topluma hizmet eden beşeriyeti, İslam'a ve değerlerine yakın görür. Medeniyet inşasının önemli amilleri olarak değerlendirir.

"Beşeriyet muktezası" insanlığın "medeniyet-i am" adına ve insani bir medeniyet algısı ile evrensel doğruların parçası olan insanları ve toplumları kendine/İslam'a yakın görür

Toplum hayatı, risalede belirtildiği şekliyle aşağıdaki prensiplerle hayat bulmalıdır;

1-Merhamet

2-Hürmet

3-Emniyet

4-Haram ve helali bilip haramdan çekilmek

5-İtaat etmek

Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit bu beş esası temin edip, hem âsâyişin temel taşını tesbit ve temin eder.”(Kastamonu Lahikası, 297)

44- Risale-i Nur, devlet/hükümet meselelerini, teknik, hatta bir aygıt gibi görür. Dini bir öncelik ve dindar bir insan üzerinden değil de, önceliği hürriyet ve adalet olarak değerlendirir. Elbette salih insanların yönetimde sorumluluk almaları ve dinin hayata yansımasında yardımcı olacak hükümetten/devletten taleplerini söyler. Ancak, eğer maharet problemi varsa, öncelikli ehliyet ve hürriyet kapasitesi ve yeterlilik problemi varsa, sırf din ve dini söylemin üzerinden avantaj elde eden siyasete karşıdır.

“Hakikat-i İslâmiyebütün siyâsâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.”(Hutbe-i Şamiye, 33)

"Din adına siyaset olmaz" derken, "din mukaddestir ve umumun malıdır" diyerek tahsis ve tahdit kabul edemeyeceğini belirtir. Hangi sıfat ve isimlendirme ile olursa olsun dini tarif ve tanımların ötekileştirici olarak kullanılması ve taraftar temininde siyaset/ticaret/hükümet/grup v.s. tasnif alanlarına dahil edilmesi, dinin maksat ve ruhuna karşı ciddi bir tahrip ve zarardır.

45-Risale-i Nur, ene/ben/ego ekseninde insanı nefsine mahkum eden, ona sanal kişilik aşılayan, gurur ve kibire götüren, Rabbini unutturan heva ve heves odaklı bir hayat tarzını sorgular. (Sözler, 724)

Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onunla keşfeder.”(Sözler, 725)

Şeytanın bir şubesi olan nefis üzerinden ve insanın içinde var olan "lümme-i şeytaniye"(Lem’lar, 152) üzerinden kurgulanan menfilikleri/olumsuzlukları deşifre eder. İnsan tanımını ve ona yüklenen anlamları, asli vazife ve sorumluklarını belirtir.

Modern psikolojinin Batı medeniyetini pompalayan ve nefse güç/kuvvet yükleyen ve enaniyeti şişiren eğitim modelleri, psikolojik sapmaları ve felsefi çarpıklıkları, insan ve kainat ilişkisi içinde Kur'an’dan mülhem hakikatlerle açıklar. Günümüz insanının bu travmalarını ve kendine/menfaatine/egosuna yelken açtıran fırsatçı ve bencil huysuzluğunu alır daha insani bir zemine oturmasına yardım eder.

46- Risale-i Nur, Doğu ve Batı dünyası için bir köprüdür. Hakikatin iki tarafa yansıyan ve Kur'an medeniyetinden mülhem doğrularını birleştiren, kubbenin çatısını ve taşıyıcı sistemine bağlı karşılıklı taşlarını yerleştiren bir sistemin gaye-i hayalini/tasavvurunu/vizyonunu inşa etmektedir.

Doğu’nun kalbi ile Batı’nın aklı, hakikatin merceğinde okunmakta ve ona göre tasnif edilen ve safiyeti hakikatle örtüşen alan/konu/düşünce/akım/ekol ve toplumsal dönüşümler yeniden vizyona girmektedir.

“Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı.”(Sünuhat, 38)

AB ile İslam Birliği’nin ortak çalışma alanları, Orta Asya ile Arabistan’ın ortak stratejileri, Uzak Doğu ile İslam medeniyetinin tarihi kesişmeleri v.s. gibi birçok köprüleme yapmaktadır. Hakikati geçiş zemininde ulaştırma ve yakınlaştırıcı doğrularla Kur'an ekseninde tecdit ve tefekkür yaşatma ameliyesi, "Batı’nın inkişaından"(Sünuhat, 37) çıkacak yeni medeniyetin hakikat yüzü olacaktır.

47- Risale-i Nur, uluslararası ve "kökü dışarıda" (Tarihçe-i Hayat, 633) olan küresel ölçekte "zındıka" ve "ifsad"(Tarihçe-i Hayat, 633-634)) komitesi dediği bozguncu kuvvete dikkat çeker. İstanbul'un işgalinde, "Dessas İngiliz"in "şeytan-ı ins, şeytan-ı cinniden aldığı derse binaen der ve dedirtir"(Hutuvat-ı Sitte, 8) dediği altı adımda, altı temel fitne tohumunu anlatır. Müslüman toplumu nasıl ikna etmek için algı yönettiklerinden ve herkesin farklı zaaflarını nasıl kullandıklarından bahseden "hutuvat-ı sitte" adlı eseri ile son yüzyılda yaşayacağımız siyasi, sosyal, ekonomik çalkantıların dünya olgularında ve fitne merkezlerinde nasıl pişirilip önümüze koyulduğunun işaretleri vardır.

Bunun için istihbarat, güvenlik ve bilim üzerinden medya ve hükümet organlarını yanına alarak ahlaki çöküntüyü ve "sefahat-ı mutlaka"(Tarihçe-i Hayat, 515) içinde isyan ve inkarı doğuracak ekonomik yetmezliklere ve maddi çöküntüye ve yoksulluğa sokacak organizasyonları yapıyorlar.

“Kimi(nin) hırs-ı intikamını, kimi(nin) hırs-ı câhını, kimi(nin) tamahını, kimi(nin) humkunu, kimi(nin) dinsizliğini, hatta en garibi, kimi(nin) de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.”(Hutuvat-ı Sitte, 6)

Der ve dedirtir; altı şeytani hamlenin makul gibi görünen ve iç kamuoylarında sömürgeyi bile neredeyse makul gibi gösteren ifsat komitesinin altı mesajı:(Hutuvat’ı Sitte, 8-10)

1-“Siz kendiniz de dersiniz ki: Musibete müstehak oldunuz. Kader zâlim değil, adalet eder. Öyleyse, size karşı muameleme razı olunuz.”

2-“Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”

3-“Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana razı olunuz.”

4-“Sizi idare eden ve bana muhâsım vaziyetini alanlar—ki Anadolu’daki sergerdeler(i)dir—maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”

5-“İrade-i Hilâfet, siyasetimin lehinde çıktı.”

6-“Bana karşı mukavemetiniz beyhudedir. Müttefikiniz beraberken yapamadığınız şeyi şimdi nasıl yapacaksınız?”

İşte bu "zındıka komitesi"nin ve "ifsad komitesi"nin Türkiye versiyonu, Bediüzzaman'ın tabiriyle "şubesi" 20. yüzyılın başlarında girdiğimiz savaşlar, kurtarıcı cunta hareketleri, etnik kışkırtmalar ve örgütlenmelerle Osmanlı'nın çöküşü ile hızlanan Batı hegemonyasının "İngiliz dessaslığı"(Hutuvat-ı Sitte, 383-384) üzerinde inşa edilen "cebri, keyfi, küfri"(Tarihçe-i Hayat, 515) rejimin payandaları ile oluşturuldu.

Lozan'ın içyüzü, bu konuda "üçlü mekanizma"nın rol paylaşımında ne denli iştahlı olduklarını göstermektedir. Uzunca izah ve tahlilini tarihçilere bırakırken, "Din öldürülecektir." etrafında dönen tezgahın beyan edildiği Büyük Doğu'nun makalesi,Emirdağ Lahikası'nda kendine yer bularak günümüze ışık tutmaktadır.

48- Altı desise-i şeytaniye’nin "Kur’an tilmizlerini ikaz için yazılması"(Mektubat, 567) ile gündemimizin birinci sırasını oluşturması gereken ve ehl-i imanla nur talebelerinin en zayıf nokta ve halkalarını belirten şeytani desiselerin makro hedefleri ile bireye indirgenmiş somut adımlarını görmekteyiz.

Bunlardan;

a-"Hubb-u cah"(Mektubat, 587) dediği, dünya ve makam sevgisinin oluşturduğu zafiyetlerle, yetkiye talipli olma, rekabete girme, kazanma ve mevki sahibi olmaya yönelik her türlü hamle gücüne bulunan gerekçelerdir.

“İnsanda, ekseriyet itibarıyla, hubb-u cah denilen hırs-ı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şeref denilen riyâkârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î, küllî arzu vardır.”(Mektubat, 587)

Hırsına yenik düşmenin sonunda savrulmaların yaşandığı süreçte kişinin şeytani desiselere nasıl alet olduğu ve hizmetine zarar verdiği görülmektedir.

b-Korku hissi, insanları gemlemek ve otorite yapı karşısında riyakarlaştırma ve hakikat ehlini yalnız bıraktırıp izole etme ve müstebit kuvvetlere ve cereyanlara yakın tutupürkütmek, soğutmak, korkutmak ve evham vermek gibi telkin ve propaganda oyunlarıyla insanlara "zarar göreceksin, bu kadar ileri gitme, sıkıntılı bir döneme giriyoruz, biraz geride dur, böyle yaparsan terfi edemezsin, herkese eşit dur, grubuna ve yakınlarına öncelik verme"(Mektunat, 590) gibi farklı algı ve duyarlılık alanlarını işletip insanları tedbir adı altında tavize hazırlar.

c- Milliyet hissini okşayarak ve ötekileştirici söylemlerle bilhassa Bediüzzaman üzerinden denenen "Said Nursi Kürttür, siz Türksünüz"(Mektubat, 596) gibi ayrıştırıcı söylemlerle, kutsanan ırkçı davranışlarla tersini tukaka eden bir davranış, alt kültür ve algı oluşturulmaktadır. Şeytani desisenin ırkçılık versiyonu son yüzyıldır bütün İslam dünyasını ve Müslümanları kasıp kavurmaktadır maalesef.

“Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir.”(Mektubat, 596)

Ne yazık ki ne Türkler, ne Araplar ve ne de diğer kavimler hala bu zararı telafi edecek ve kardeşlik düzleminde eşitlik ve özgürlük temelli bir model ve uygulamayı siyasi ve sosyal zeminde gerçekleştiremediler.

d-Bir başka nokta "tamah"(Mektubat, 593) dediği maddi menfaat, para ve imkan düşkünlüğü, servet edinme zaafiyeti ve cimrilikle gelen şeytani planların desiselerle kandırma ve hükmetme senaryolarıdır.

“…Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukàbil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazan vesile olur. O pis hırsla, gazabı İlâhîyi kendine celb eder ve ehl-i dalâletin rızasını celbe çalışır.”(Mektubat, 595)

e-Yine "enaniyet"(Mektubat, 603) cihetiyle ilim, siyaset, makam, bilgi, imtiyaz, geçmiş avantajlar ve v.b. vasıflara sahip bilhassa ilim ehlini içine düştüğü "benlik" algısında mümince olmayan merkezci ve otoriter bireyci ve şahıs merkezli kümelenmelere vesile olan istibdat yadigarı gurur ve enaniyetten beslenen hatta risaleyi bile kalbiyle sevdiği halde aklıyla itiraz edecek bir kıskançlık ve rekabete götüren hal ve tutumlardır.

“…etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, ene‘yi kabul etmiyor, nahnü istiyor. “Ben demeyiniz, biz deyiniz” diyor.”(Mektubat, 603)

Mühim alimlerin risaleye talebeliğinden sonra onları bekleyen en büyük handikabın zamanla risaleye karşı tutum geliştirme ve kendi şahsi mahsulatını onunla yarıştırma ve hatta "soğuk bir muaraza"(Mektubat, 605) ile ihlası zedeleyici davranışlara ve kendini kıymetlendirirken risaleyi kendince kendine eşitleyecek hal ve tutumlara girmesidir.

“Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder—tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.”(Mektubat, 605)

f-Bir de hizmet ehlinin "tenperver ve tembellik"(Mektubati 605) hallerinden yararlanılmasıdır. Hem tembelliğini/rahat olma arzusunu hem de çalışkanlığı/üretkenliğini ehl-i dünya alır bir menfaat ve fırsat karşılığında çalıştırarak onu dünyevileştirir. İman hizmetine ayıracağı bütün zamanını alır ve onu böylece etkisizleştirir.

“Onlar, öyle desiselerle, onları hizmet-i Kur’âniyeden alıkoyuyorlar ki, haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar, tâ ki hizmet-i Kur’âniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da dünyanın cazibedar şeylerini gösteriyorlar ki, hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin.”(Mektubat, 605)

"Biz yapmasak kim yapacak, daha kötüsü olur, bize ihtiyaç var, iman ve memleket için yapıyoruz" gibi masum gerekçelerin zamanla karşımıza bambaşka fırsat makineleri gibi insan bozması menfaat yapılarını çıkardığını görmekteyiz.

49-Risale-i Nur, çağın dört temel hastalığı üzerinden iman zafiyetinin ve insan bunalımının duçar olduğu problemlere teşhis koyar, gündemine alır. İnsan tanımının bu zaaf alanlarının nasıl şeytani desiseler ve insanın zayıf halkaları üzerinden şişirildiğine dikkat çeker.

Bu hastalıklar;

a-Birincisi Yeis'tir. Ümitsizliktir. Bediüzzaman "seretan" olarak tanımladığı kanser hastalığına benzetir ümitsizliği. “Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye’se düşer.”(Mesnevi-i Nuriye, 90) Ümitsizlik, imanı kemiren, teşebbüsü öldüren, ruhu sıkan, hayatı felç eden ve gayret ehlini düşmanına yediren bir zehir gibidir. Zihni ve beyni, akıl ve kalbi felç eder. Menfileştirir ve muhalif, gayr-i memnun bir ruh haline münekkit bir hastalığa sebebiyet verir.

b-Diğer bir hastalık ise gururdur. “…Gurur ile, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır.” (Mesnevi-i Nuriye, 91) Varlık algısını ve malikiyet vehmini kendine ait görüp ve gururla sahiplenme ve hakiki sahibini görmezlikten gelen inkar ve nefsin arzularına boyun eğen bir halin tercümesi olarak gurur nefsi şişirir, patlatırcasına şişirir, pişirir ve sonra patlatır.

c-Ucb hastalığıdır ki, iyi insanların ameline ve güzel davranışlarına güvenerek düştüğü hatalar ve yanlış davranışlar zinciridir. “…a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar.” (Mesnevi-i Nuriye, 90) Halbuki "iyiliği Allah'tan kötülüğü kendimizden bilme” "hususunda daha çok terbiye almaya ve kul olma şuuruna ve hakiki sahibi olan Allah'a ait olarak her şeyi anlamaya ve algılamaya ihtiyaç vardır.

d-Son olarak "Su-i zan"da bulunmadır. “Sû-i zan, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.” (Mesnevi-i Nuriye, 92). Menfisi varken müspetini düşünmeme, husumet ateşini yakma ve fitne tohumlarına dönüşecek kötü kanaatler ve zanlar yürüterek bölünmeye/ihtilafa sebebiyet veren ve muhabbeti kıran hallerdir.

Çağın bu vebalı haline karşı zihni ve kalbi ıslah ve tamir zemininde Risale-i Nur bu hastalıklara teşhis koyduktan sonra tedavi yöntemlerini de zararın içinde tarifle göstermektedir.

- Reklam -