
Ahmet Emin DERNEKLİ’nin Konya Ağabeyleri Paneli konuşmasıdır
Selamün aleyküm.
Allah’ın rahmeti, bereketi hepinizin ve hepimizin üzerine olsun.
Burada ağabeylerimizin Konya ağabeyleri hakkında içten ve ruhtan gelen manevi terennümatının dile dökülen şekli hepimizi başka âlemlere götürdü. Dolayısıyla ben fikren düşündüğüm şekliyle değil de şu anda program dışı bazı aldığım notlardan, hatıralardan ve izlenimlerden bahsedeceğim.
Sene 1967 Zübeyir ağabeyden Risale-i Nur tanıtımımda ilk işittiğim cümle şöyle bir cümleydi, onu arz etmek istiyorum. 1967 yılı 2 Kasımında edebiyat Fakültesinde Malatyalı bir kardeşimiz Selahattin Şireli’nin teklifi üzerine Süleymaniye medresesine gittik. Eyüp (as) kıssasından bir nükteyi Mustafa Ekmekçi okudu. Yanında Eyüp Ekmekçi ağabey de vardı. Bunlar manevi kardeşler. Selahattin Şireli bir yerde, ben de rahlenin yanındayım. Birinci Nükteyi bitirdikten sonra şöyle bir soru sordu: “Anlamadığımız kelimelerin parantez içerisinde manası yazılmış olsaydı acaba daha iyi olmaz mı?” Aynen anlatıyorum.
Eyüp ağabey de taze olarak Zübeyir ağabeyden işittiği şu cümleyi nakletti:
“Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ‘Bir manaya kaç kelime kullanılır?’ öyle bir lügat yapmak istemiştir. Fakat bunu eserinde gerçekleştirmiştir. Anlamadığımız bir kelimenin eş anlamı ya cümle içinde veya paragraf içerisinde veya konu içerisinde geçmektedir. Eğer konu içinde geçmiyorsa konunun mantıki üslubundan o kelimenin manasını çıkarmak mümkündür.” Biz de mantıkçı olduğumuz için “demek ki lügat ihtiyacı yokmuş” diye sevindik.
1968 yılı sonunda Galip Gigin ağabeyin Haseki’deki evinde çalıştık. Daha sonra 1969 senesinin sonlarına doğru Koca Mustafa Paşa Esekapı semtinde, meşhur Tevruz apartmanı son katında, Zübeyir ağabeyin tensibi ile 5-6 kişilik özel tedbirli umuma açık olmayan bir tashih hizmeti için yer tutuldu. Hüsnü Tafralı ağabey Risale-i Nurun lügat ve indeksi üzerinde çalışmaları ve hassas gayretleriyle birlikte bizler de Eyüp Ekmekçi, Ahmet Emin, 27 lakaplı Ömer Çiçek ve Ahmet Tanyel olarak birlikte kaldık. Yalnız oraya bazı şahıslar geliyordu. Neşriyat işiyle ilgili bir veya iki kişi. Orada kaldığımızı da hiç kimseye söylemiyorduk. Filan ağabeyin yanında kalmak diye bir kavramı biz kabul etmiyorduk. Daha sonra bu durumu Sungur ağabey “birlikte hizmet ettiler” ifadesiyle dile getirmiştir.
Üstadın hizmetine girişi nasıl oldu?
1949’da Üstadımız Zübeyir ağabeyi İstanbul’a gönderiyor. Çeşitli rüesalarla görüşüyor. Elleri öpüleceklerin ellerini öpüyor. Üstadın mesajını veriyor ve ilerde İstanbul’da yapacağı hizmetler için biraz ön hazırlık yapıyor. Ben bilirim o yılları. Yani biz çocukken Zübeyir ağabey 49’da gelmiş. İstanbul çok tenha idi. Treleybüsler çok sakindi. Zübeyir ağabey bir koltuğa oturuyor. Yanına bir bayan gelince kalkıyor. Bu gibi meselelerden çok rahatsız olunca 30-40 sayfa ağlayarak Üstada bir mektup yazıyor. “Aziz Üstadım yanınızda bir kulübecik dahi olsa ona razıyım.” Bu mektubu Üstad okurken ağabeyler anlatmış: “Sen nasıl ağlayarak yazmışsın, Üstad da okurken ağladı.” Ve üstadın yanına geldiğinde Üstadımız ona şöyle demiş. “Zübeyir ben seni hizmetime kabul edeceğim. Bir şartla bu Bediüzzaman’dır, büyük zattır, şöyledir, böyledir, bir makam sahibidir diye niyet eder ve düşünürsen kabul etmiyorum. Bu ihtiyar, hasta, garip bir insandır, ben onun için hizmet etmeye niyet ediyorum diye kararın varsa, kabul ediyorum. 24 saat düşün cevap ver.” Zübeyir ağabey kapıdan çıkıyor. Şek manası gelebilir diye hemen geri dönüyor: “Böyle böyle, bu niyetle hizmet edeceğim” diyor. Üstad, “Tekrar düşün” diyor. “Sabah namazından sonra niyetimi söyledim ve Üstadın yanında kalırken ağlayarak, gözyaşıyla Üstadla namaz kıldım. O zaman fıkıh kaidelerini bilmiyorum cebimden mendilimi çıkarıp da burnumu silemedim. Üstadımın üzerini de kirlettim” diye bu konuyu bu şekilde kendisi anlatmıştı.
Zübeyir ağabey, “Ben yeniyim, kısa kolluya biz atlet derdik, yaz günü, acemiyiz, adap bilmiyorum. Üstadın odasına girdim çıktım. Üstad dedi ki, ‘Kardeşim Zübeyir üşüyeceksin.’ Allah Allah sıcakta niye üşüyeyim? Ben terliyorum. Üzerime bir şey almamışım. Çıktıktan sonra anladım ki, Üstadın yanında böyle kısa dolaşmak adaba muhaliftir. Onu düzelttim. Yine o günlerde Üstad Hazretlerinin pencerenin dış bölümüne serinlemesi için konulan yemeği almak için uzandığında Üstad Hazretleri ‘Kardeşim dikkat et. Düşeceksin.’ dedi. Allah Allah ben ayaktayım. Buradan alıyorum. Nasıl düşeyim? Sonradan fark ettim ki, adaba muhalif olarak sırtımı Üstada karşı dönmüşüm. Üstad bu gibi hataları düz demezdi, latife ile derdi. Şimdi hatırıma geldi Üstad Hazretlerinin geneldeki tüm davranışı tevazu ve mahviyetledir. 15 günde bir şiddet gösterirdi.” Olumsuz bir şey hayale gelmeden evvel önünü kesme olayı pedagojide de vardır. Aynen anlatıyorum. Kendimden bir şey katmıyorum: “Anaokullarına bahçe kapısının önüne demir paspas koyarlar. Hâlbuki çocuk onu atlayarak geçer, ayakkabılarını silmez. Fakat binanın içine geldiği vakit binanın girişine konulan paspasa siler. Evvela hayaline gelir. Sonra tatbik eder. İşte Üstadımız da bizim hayalimize ihlası, sadakati kıracak bir şey gelmeden tedbir olarak dünyevi basit bir şeyi bahane eder, şiddet ve hiddetle ders verirdi. İçimizden Üstada karşı hiçbir olumsuz bir his geçmemesine rağmen ‘Abukat gibi nefsini müdafaa ediyorsun’ derdi. Böyle Üstad latife yapardı.
Odası açık olduğundan Zübeyir ağabeye soru sorardım. O da, “Her zaman gel sor” derdi. Tarihçe-i Hayat ve Lahikalardan kıyamete kadar ömrümüz olsa hangi olaylarla karşılaşmamız muhtemelse anlayamadığımız her şeyi sormaya çalışırdık. Hatta Tahir ağabeye sorardım. “Liselilerin, üniversitelilerin ve gençliğin Risale-i Nura celbedilmesi için Üstadımızın tatbikatında gördüğünüz uygulamalar nelerdir?” Tahir ağabey, “Siz Zübeyir ağabeye sormadınız mı?” “Sorduk.” “Hah bana sormayın” derdi. Bu şekilde bizi Zübeyir ağabeye sormaya teşvik ederdi.
Hem Sungur ağabeyin, hem Abdullah Yeğin ağabeyin, hem de Zübeyir ağabeyin üçünün ifadesi; “İki defa külliyatı düz okuyun, üçüncü defasında lügatlere bakarsınız. Sungur ağabeye de bir zaman hatırlatmıştım. Hoşuna gitti. 1968 senesinde Sungur ağabey söyledi. Belki Üstaddan bir cümle olabilir. Aynen tekrarlıyorum: “Kardeşim Risale-i Nuru iki def düz okuyun, üçüncüsünde lügatlere bakarsınız. Ta ki Risale-i Nurda geçen kelimat-ı kudsiyeye ruhumuz ünsiyet peyda etsin.” Bizim ruhumuz daha kelimeye alışmamış ki, manaya geçelim. Bu noktayı da bir hatıra olarak arz ettim. Üçüncüsünde zaten lügate bakmak ihtiyacı kalmıyor. Dördüncüsünde okurken şunu tavsiye etti. Dikkat buyurun bu üç okumada asla ve kat’a kesinti olmayacak. Sadullah Nutku ağabeyin tıbbî bir tavsiyesi var: “24 saat uyumadığımız zaman ikinci gün tamamlamamız lazım. Külliyattan dersimizi okuyamadığımız zaman ikinci gün o eksiği bitirmemiz gerekiyor.”
Ağabeyler, hanımefendiler, herkese tavsiye etmiyorum ama bu samimi cemaate tavsiye ediyorum: “Bir cümleyi okuduktan sonra kardeşim başını yukarı kaldır. Hatırına ne geliyor diye düşün. Sakın kendini zorlama. Bir kelime olsun. Hemen ikinci cümleyi oku, başını kaldır, ‘Hatırımda ne kaldı?’ de. Sakın kendini zorlama. Paragraf geldi, bittikten sonra tekrar kaldır, ‘Hatırımda ne kaldı?’ de. Konu, nükte veya nokta bitti. Tekrar başını kaldır. ‘Hatırımda ne kaldı?’ diye tekrarla. Böylece bir sene okursan ne işitirsen hep manası hatırında kalır.” Evet ben tatbik ettim ve öyle oldu. Risale-i Nura hayatını veren insanların bu şekilde uygulamalarında çok faydalar var.
Şimdi çok ince noktalardan arz edeceğim. Zübeyir ağabey güzel bir şeyi 1970’li yıllarda anlattı. Bu şu andaki hizmetin ve istikbale bakan hizmetin tatbik yönüdür. Hatıra anlatmak için değil, uygulamak için konuşuyoruz. Şimdi dairemiz daire daire haline geldi. Her daire arasında uhuvvetkarane, muhabbetkarane muamele etmek, kendi dairesine çekmeye çalışmamak, başkasını alarak rekabetkarane hizmet etmemek. Aynen ilaç değil mi şimdi bu?
Şimdi vekillik konusunu arz edeceğim. Zübeyir ağabeye Emirdağ Lahikası II’de “Mutlak vekil” diye geçen mektuptan sorduk. “Mutlak vekil ne demek?” ağabey dedim. “Kardeşim vekillik hizmetkârlıktır, hamallıktır, taarruz olur, bir yerde kitap bulunur, ‘O kitap benimdir’ diye sahip çıkılır, mahkemeye gidilir, müdafaası yapılır” dedi. Bazı ev derslerine gittiğinde kütüphanede kitabı gördüğü vakit, hatt-ı Kur’an’la “Zübeyir’e aittir” yazıyor. “Ağabey ne yapıyorsun?” Derdi bazı kardeşler. Ev sahibine derdi: “Bir taarruz olursa benim olduğunu söylersiniz. Ben emaneten size verdim.” Burası çok vurucu bir cümle, “Eğer benden ‘Üstadın vekiliyim, şuyum, buyum, bunlar istikbale bakıyor. Bundan sonra beni dinleyiniz’ diye bir söz duyarsanız Doktor Macid’le Mehmet Akay’a vasiyet ettim, bir şırınga vurun öldürün, hakkımı helal ediyorum. Katil olmazsınız. ‘Biz şuyuz, buyuz, bundan sonra cemaat bizi dinleyecek demek’ bir maraz-ı ruhidir.” demişti.
Bir de çok enteresan bir soru var. Cenab-ı Hak sordurmuş bu soruyu. Çok uzun olduğu için burada anlatmaya vakit yeterli değil, hiç unutmam saat on birle iki arası geçen ayaküstü bir sohbette şöyle bir soru sordum: “Peki ağabey biz sizleri göremediğimiz zaman ileride karşılaşacağımız hadiseler içerisinde nasıl hareket etmemizi bize tavsiye edersiniz?” Kader yani. “Biz sizleri göremeyiz” deyince bütün Üstadı gören ağabeyleri ihtiva eden mana olmuş sonradan. Ben saygı olarak “biz, siz” makamında konuştum. Aynen şöyle dedi: “Kardeşim bir hadise olduğu vakit, sorarsın; Üstadımızın zamanında böyle bir hadise olmuşsa Üstadımız ne buyurmuş veya Risale-i Nurda ne yazmış? Üstadın yazdığı veya dediği varsa o ameli işlersin. Üstad dememiş ve kitapta yazmamış, aynen söylüyorum Zübeyir de dese ‘Ben Üstadı dinlerim’ dersin.”
Bir gün, “Ağabey! İki saat konuşuyoruz. Dinliyorlar.” dedim. Süleymaniye medresesine o zaman gelenler oluyordu. Tabi otururduk rahleye iki saat konuşurduk. Çocuk, bir üniversiteli genç dahi olsa, iki saat de olsa dinliyorlar. “Okurken konuşuyum mu, konuşurken okuyum mu?” diye sordum. Aynen şöyle dedi: “Kardeşim okuduğunda dinliyorlarsa okursun, konuştuğunda dinliyorlarsa konuşursun. Dinlemiyorlarsa ne konuşur, ne okursun.” O zamandan beri çok rahatım.
O iki buçuk seneye yakın dershanede bulunmak nimetinin çerçevesi içerisinde diğer kardeşlerimiz de şahit, el birliği ile tevazu ve mahviyetle hepimiz çalıştık. Bütün bu hatıralara diğer arkadaşlar da muttalidir, biliyorlar. Biz emir sigasıyla bir konuşma kat’a ve asla duymadık.
Konya’dan anlatayım. Bu sonradan hatırıma geldi. Liseliler gelirdi. Onlara derdi ki, “Sizler masumsunuz. Masum yaştasınız. Benim bu yaşta günahlarım var. Siz benden üstünsünüz. Onun için benim sizin ellerinizi öptükten sonra derse başlamam lazım. Yoksa feyiz alamayız.” diye birer birer o liseli gençlerin ellerini öptükten sonra derse başlardı. Ve bize tavsiyesi, “Üç yaşındaki bir çocuğa dahi meyl-i tefevvuk hissi ruhunda ve kalbinde hissetmemek”ti. Daha söyleyecek çok şey var.
Siirtli terzi ağabeyimizin evimdeyim. Daha yeniyim. Bu elbiseyi sana giydiren kişiye, “Nerede bu güzellik?” dersen küfran-ı nimet edersin. Evet, “Benim gibi güzel var mı?” desen alamet-i gururdur. Bunun vasatı, “Evet güzelleştim. Bana ait değildir. Giydiren ustaya aittir.” demektir.
Rüyada Resulullah (asm) Efendimiz ilmi, nur olarak üç tarzda beyan etti. Daha sonra Zübeyir ağabey aynen şöyle dedi: “Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Risale-i Nuru üç temel esas üzerine bina etmiştir. Bir, imani bahisler, imani bahisleri okuyanlar ehl-i salât ve ehl-i takva olur. Müdafaaları okuyanlar, davasının müdafaası ile mücehhez olur. Lahika mektuplarını okuyanlar da karşılaşmış oldukları hadiseler içerisinde nasıl hareket edeceklerini bizzat Risale-i Nurdan öğrenirler.”
Cenab-ı Hak öğrenmeyi, anlamayı, ihlas ve samimiyetle yaşamayı cümlemize nasib eylesin. Amin. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.


.png)



























