
Prof. Dr. Himmet UÇ
Bütün sanat ve estetik sistemlerinin merkezinde insan vardır. Her sanat insan hesab edilerek meydana getirilir, güzelliğin unsurları bir sanat eserinde insanın anlayacağı bir seviyede gerçekleştirilir. Bediüzzaman insanın bu güzellikler karşısındaki şuurlu duruşunu insan âleminde iki daire ve iki levha anlatımı ile ortaya koyar. “Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız insan âleminde iki daire ve iki levha vardır.
B i r i n ci Daire Rububiyet dairesidir
İkinci daire ubudiyet dairesidir
Birinci Levha hüsn-i sanattır
İkinci levha ise Tefekkür ve istihsandır.” (Mesnevi 31)
Bediüzzaman bunu celal, cemal ve kemal karşısında insan olarak bir başka şekilde izah eder. Azamet, güzellik ve yetkinliği insanın nazarı seçer ve bunların karşısında tavır alır. Burada anlatılan ise insan yeryüzüne gelip düşünen bir çağa gelince karşısında bir faaliyet görür, bütün canlılar yaratılıp, ihtiyaçları karşılanıp, hayatları devam ettirilir, bu terbiye veya rububiyet dairesidir. Bunun karşısında şuurlu bir bakan, seyirci ve mütalaa eden lazımdır, bu da bir tek insandır. Oradaki eylemleri yorumlayan hassalar ile donatılmıştır. Onları sanatçılar gibi ilim gibi görüp yorumlar yapabilir ama din, sanat ve ilmin gibi değil o eylemlerin sahibine eylemler ibadet ile mukabele etmeyi ister. Bu da ubudiyet yani eylemi kabullendiğinin tasdiki demek olarak ibadet ile cevap verir.
Bu rububiyet faaliyetleri, eylemler sanat kurallarına göre cereyan eder. Herkesin rızkı verilir ama verilen rızıklar mesela meyveler hepsi sanatlı ve renkli, kokulu ve insanın ihtiyaçlarına cevap verir şekilde yaratılmışlardır, hem ihtiyaç hem de sanat levhasıdırlar, nasıl Picasso’nun resmi bir sanat levhası ile Allah’ın yarattığı her şey yerine göre ihtiyaç ama yerine göre bir levha bakıp yorumlanan bir tablodur, levha aynı zamanda tablodur. Resim sanatı asırlarca soyut resime kadar kâinatın bu tablolarını resmetmiştir, resim sanat ise aslı daha harika bir sanattır. Ama sanat asıl tabloyu değil onun kopyasını sanat olarak almış bir nevi şirke düşmüştür. Hüsn-i sanat, güzel tablo karşısında insan bir beğenen, tablonun özelliklerini düşünen ve yorumlayan, beğenen, istihsan edendir. Bu kurgu sanatın kurgusudur, Bediüzzaman kurguyu tanrısallaştırır ve işin içine insan ve Allah münasebetlerini katar. Estetikteki bu tablo yorum, beğeni kurgusunun boşluğunu görmüş oraya ilahi yorumu ve beğeniyi koymuştur.
Rububiyet ve güzel sanat görüntüsünün karşısında duran insandır, bu insanın en mükemmel temsili prototipi de peygamberler ve Hz Peygamberdir (ASM).
Peygamberimizin varlığını güzel sanattan hareketle yapar. Güzel sanat ile peygamberimiz arasında bağlantı kurar. Kâinat denilen bu güzel sanat levhasının yorumu insana aittir, en iyi yorumlayan da Peygamberimizdir. Böyle güzel bir sanat levhasını ancak onun gibi mümtaz güzelliklere sahip olan bir peygamber temsil edebilir, güzelliği okuyabilir.
Reşhalar bahsinin sonundaki bu estetik bahis tamamen estetik kelimeler üzerine kurulmuştur, bilinçli bir metindir.
Kainatta görülen güzel sanatlar dahi peygamberimizin risaletine, tebliğ görevini üstlenmesine ve icrasına delildir, şahittir. Zira şu zinetli, süslü sanatlı varlıkların cemali güzelliği, sanat güzelliğini ve zineti, süsü gösterir. Yani bu güzellikleri seyreden sanat güzelliğini ve süsü görür. Sanat da budur zaten: Güzelliği görmek ve yorumlamak. Bediüzzaman estetiğin temel taşlarını ve iki mukabil dairesini genel anlamda yorumlar. Buraya kadar dini bir terminoloji yok, sadece estetik terminoloji var, bütün yorumlarında olduğu gibi, önce genel ve dünyevi teori daha sonra dini idhal eder.
Sanat ve suret güzelliğin iki göründüğü yer. Sani yani sanatçı bir şeyi güzelleştiriyorsa onda güzelleştirme isteğinin olduğunu gösterir. Güzel bir tabloyu, güzel bir mimari eseri yapan mimar veya ressam eserini güzelleştirmişse güzelleştirme isteğinden dolayıdır. Eserini sevmeyen ona güzellik kazandırmak, sanat ve güzellik, suret ve güzellik vermez.
Bediüzzaman eserlerinde özellikle sanat ve estetik metaforlarını kullanır, sanat, mimari, şehircilik, saray mimarisi, edebiyat ve edebiyatta şekiller, anlatım tarzları tıp, felsefe, tarih, metaforları kullanır. Metaforik konuşmak çok zor bir iştir, zorun da zorudur. Çünkü bir konuyu anlatırken metinler arası denilenden çok öte bahsin diğer ilimlerdeki benzer yönlerini, müşabih durumlarını gören bir deha ancak metaforik konuşur. Ne olurdu böyle adamlardan bir grup insan olsaydı gece gündüz bunları konuşsaydık. Dar düşünceli ama kendini allame sanan garabet adamlarla ne olur ki... Yeni üniversiteyi bitirmiş adamın altına sıfır araba ver, sonra onunla konuş, böyle biriyle yakında konuştum, böyle adamları nasıl yetiştiriyoruz, bunlarla ne olur dedim. Üzüldüm. Köyden yeni gelmiş adama süit oda ver kendini Eflatun sansın. Denetim yok, mal kimlerin elinde kalmış.
Onun metafor zenginliği anlatımda kuru bir standart belirlediğinden değil, çok yönlü müşahitler denebilecek şekilde metaforlar kullanmasından ileri gelir. Anlatım zenginliği filozoflarla kıyaslansa hepsinden çok çeşitli alanlarda metaforlar kullandığı için hepsinden daha zengin bir anlatımı vardır. Bugün dünyadaki okunmasının nedeni de bu metaforlarının çeşitliliğinden kaynaklanır. Metaforla konuşmak öteden beri büyük anlatıcıların âdetidir. “Filozoflar, Platondan bu yana, aksi halde kararsız olacak felsefi sistemlerini bir temele oturtmak ve kararlı hale getirmek için mimari mecazlara ve metaforlara tekrar tekrar geri dönmüşlerdir. Descartes şehir planlamacısı metaforunu sağlam bir düşünce binası yaratmanın modeli olarak geliştirirken, Hegel bilginin sistemli mimari bir şey olması gerektiğine inanıyordu. Hegel’in kendi inşa ettiği görkemli binanın gölgesinde kalan bir kulübede yaşadığını söyleyerek Hegel’le alay eden bir mesel yazmış olan Kierkegaard bile mimarlık metaforunu kullanmıştır. Bugün mimari terimler felsefi ve kuramsal tartışmalarda her zaman hazır ve nazırdır. Platondan yola çıkılarak geliştirilmiş olan metafiziğin altını oymaya çalışan harekete yapıbozum adını vermemiz hiç de rastlantı sayılmaz.” (Kojin Karatani, Metofor olarak Mimari, 53)
Bediüzzaman konunun gereğine göre mühendislik, mimari metaforlar kullanır, tıbbi metaforlar kullanır. Bediüzzaman da metaforlar çok derin bir kültür felsefesi araştırmasıdır. Gelecek nesiller bunu bulacaklar, biz kabirden seyrederiz inşallah. Siyasetin ve etnik tartışmaların odağına itilmiş ve konuların kabaca gözden geçirildiği ve piyasa yapmak için sarfedilen sözler aldı ortamı. Ahmet Altan, “Kitaplarımı okumadan eleştirenler var” diyordu, onun kitaplarını okumadan ilkokul çocuklarının muktesabatına göre bakan yazarlar. Bekleyelim derinlikli yorumları, ama dışarıdan bakmayınca içerde kalanın kapısı yok dışarı çıksın üstelik bazıları içerde kalmayı marifet telakki ediyor. Araştırmacı, Bediüzzamancı az. Medrese uleması klasik disiplinle Bediüzzaman’ın eserlerinin üstünde kendini projektör görüyor, Bediüzzaman klasik disiplinlerin dar dürbünlerine sığmaz bir adam, nereden anlasın. Bediüzzaman medreseyi, tekkeyi, felsefeyi, kelamı, kuru bilimi, daha neler neleri aşmış bir yeni disiplin ve anlatım. Onun anlatımının seleften farkını anlatacak babayiğit üslubcular ve âlimler lazım. Bütün ilimleri nakleden değil, hâlbuki ilim çok defa sentezlemeden nakildir, Bediüzzaman ilimleri bir teknede hamur gibi yoğurup ortaya yeni bir disiplin çıkarmış.
İnsan bu kadar güzel ve sanatlı yaratıldığına göre, onun Sanii yani sanatlı yaratıcısı onu çok seviyor demektir. Çünkü onun sanatına itina edilmiştir. İnsan sanatlı yaratılmış canlıların en çok yönlü ve en garibi, farklısı olduğundan yaratılış ağacına bir şuurlu meyvedir, sonuçtur. Bütün kâinatın meyvesi ise meyve ağacın bütün heyetini gördüğü gibi insan da bütün âlemi gören ve yorumlayan bir şuura sahiptir. Külli bir şuuru koca kâinatı tamamen yorumlayacak bir şuuru olduğundan o kâinatı ve insanı yaratan sanatlı yaratıcının muhatabı da odur. Kâinat denilen bu büyük ve çeşitli ilimlerden yapılmış varlığı yorumlayacak insan onu yorumlayacak bir mahiyette yaratılmıştır. Yani kâinat denilen sırlar hazinesi ancak insanın maddi manevi bedenine yüklenen anahtarlar sayesinde olmuştur. Burada evren ve onu anlayacak insan arasında bir denklik vardır. O koca evrenin en büyük muhatabı ve yorumlayıcısı oradaki sanatı beğenen, takdir ve teşhir eden bir ferd Hazret-i Muhammed’dir. Allah güzel, evren güzel onu anlayan da güzel, en güzel anlayıcı da Hz. Resulullah, güzelden güzele bir güzel seyir ve tanıtım. İşte Bediüzzaman kimsenin aklının kesmediği bir güzellik felsefesi yapar, Peygamberimizi güzelden hareketle isbat eder. Buraya şunu ilave edelim bu güzel okumayı gerçekleştiren de Bediüzzaman’dır. Mehdi bu yorumdur.
Meleklerin varlığının bir nedeni de kainattaki hadsiz güzellikleri seyretmeye insan denen seyircinin kemiyet ve keyfiyet olarak yetmeyişidir. Eğer sanat eserlerinizi seyredecek seyirciniz yoksa galeriyi kapatmanız gerekir, seyircisiz sinema olmaz, mütalaa edilmeyen kitap kapalı kalır. İşte bu yüzden güzelliklerin meleklerin varlığının bir nedeni olduğunu anlatır Bediüzzaman “Semavatın bu kadar ziynetlerle tezyin edilmesi, süslenmesi, hemen idrak sahiplerinin takdir, beğeni ve istihsan ile hayret nazarlarını çekmek içindir. Çünkü hüsn-i ziynet, ziynetin güzelliği âşıkları kendine çekmek içindir, yemek ve taam da aç olana verilir. Öyle de insanlar ve cinler seyir, beğenme ve mütalaa gibi görevlere kâfi değillerdir. Ancak oraya hudutsuz uygun melaike ve ruhaniler o vazifeyi yerine getirebilirler.
Güzellikler ahretin de vücudunu gerektirir. Her şeyi yerli yerinde yaratan Zatın kemalatı vardır. O yetkinliği, âlemin nazarlarına arz ve teşhir etmek ister. Çünkü kemal sevilir ve takdir edilir. Böyle sürekli bir kemalin seyircilerinin ve takdircilerinin kısa süreli olması kemale zıttır. Her şeyi yerli yerinde yapıp kemalli bir surette insana sunan, insanı yersiz bir şekilde mezara gömmez, bu yüzden kemal daimi takdir edicileri ve seyredicileri gerektirir.
Şu süslü ve ışıklı sanatlı canlıların sanatçısı mücerret bir güzelliğe sahiptir, o gizli güzelliğin, cemalin pek çok güzellikleri, incelikleri vardır, bu insanın kısa akılları ile anlaşılmaz. O cemalin kesif aynalarından biri yeryüzüdür, bu saydam olmayan yer yüzünde her asırda, her mevsimde, her vakitte daimi tecelli etmekte olan o cilveleri gösterir, vasfeder, ilan eder, ortaya koyar. Bu yüksek güzellik ve cemal önce onları yaratanın gözü ile seyredilir, daha sonra başkalarının gözü ile seyredilir, ilk seyredici ikincilerin tutumlarını da değerlendirir. Kimin güzel gördüğünü kaydeder. Güzellik sonsuz olduğundan onun inceliklerini gösteren aynaların da sürekli olması gerekir. Güzellik var ama ayna kırılır atılırsa güzellik kapalı kalır. Güzelliği yaratan ve güzel olan Allah aynasını kırar atarsa, ne kendi güzelliğinin, ne de evrenin güzelliğinin yaratılış maksadı mantıklı olur. Güzellik, Allah’ın eserleri en büyük ayna, gösteren ve yorumlayan ayna, aynayı kırıp atarsa o zaman güzellik güzellik olmaz çirkinliğe dönüşür. Bir güzelin aşığı eğer sürekli değilse, güzelliğin anlamı olmaz. Bir güzellik geçici bir aşığa razı olmaz. O zaman bu güzellikler onların seyircisi ve takdirkârı olan insanların da sürekliliğini gerektirir, bu gerek mücerred ve müşahhas güzelliklerden okunur. Bir resim galerisini açan ve güzel eserlerini teşhir eden bir ressam serginin çıkışında sanatsever seyircileri asarsa çok yanlış olur. Mezar o kapıdaki mezardır.
Miracın hikmeti yine kemal ve cemal ve bunların halka gösterilmesi vardır. Peygamberi Allah bütün mahlûkat hesabına kendine muhatab olarak seçip bütün şuur sahipleri adına ilahi maksatlarını ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile mahlûkatın aynalarında sanatının güzelliğini, cemali sanatını rububiyetinin kemalini müşahade etmek ve ettirmektir. Bediüzzaman yine estetik metaforlar ile miracın hikmetini ortaya koymuştur. Güzelliklerini en ideal bir gözlemci ile seyretmek ve seyrettirmektir miracın hikmeti. Nasıl ki sanatta uzman bir kişinin bir sanat eseri hakkında fikrine müracaat edilir, en ideal bir eleştirmen seçilir, eleştiri için onun bakışı, yorumu en arzu edilen yorumdur. Allah da kendi sanatını, kemalini, cemalini, en ideal bir seyirci, mütalaacı olan Peygamberi ile seyrettirmek ister, seyrettirir ve ümmetine bu güzellikleri anlatmasını ister.
Burada da “Sani-i Âlem” kelimesini kullanır, âlemin sanatlı yaratıcısı, âlemin yaratıcısın eserlerinin şahit olmasıyla nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Kemal ve cemal bizzat sevilirler. Sanatlı mahlûklarında güzelliği gören kendi güzelliğinin yansımaları olduğu için onları sever, çünkü onların içinde kendi güzelliğini görür. Sanatlı canlıları içinde en sevimli, en yüksek olan canlılardır. Onlar içinde en sevimli şuur sahipleridir. Şuurlular içinde en sevdiği insan içinde bulunur, sanatlı varlıklarına yayılmış olan ve tecelli eden kemalatının numunelerini gösteren ferd en sevimli ferdir. İşte Allah bütün cemalinin nevilerini ve ehadiyet sırrı ile göstermek için yaratılış ağacından bir nurlu meyve derecesinde ve kalbi o kainat ağacının esaslı hakikatlerine bir çekirdek olan bir Zat’ı mülkünün başlangıcından sonuna kadar gezdirmek ve sonunda cemalini görmekle şereflendirmek ve bu seyri yani cemale ulaşma seyrini başkalarına da sirayet ettirsin diye bir ferman vererek göndermek Miraçtır. Güzelliği ve kemali seyrettirmek ve en güzel, bütün güzellerin kaynağı olan Allah’ı göstermek Miracın hikmetidir.