Bediüzzaman Said-i Nursî’nin “Prens Sabahaddin Bey’in Sû-i Telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap” adlı Makalesinin Anlaşılmasına Doğru

Eklenme Tarihi: 01 Mayıs 2015 | Güncelleme Tarihi: 06 Şubat 2025

Bediüzzaman Said-i Nursî’nin “Prens Sabahaddin Bey’in Sû-i Telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap” adlı Makalesinin Anlaşılmasına Doğru

Ahmet DEMİR

Giriş

Osmanlı Devletinin sonlarına doğru, imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak amacıyla değişik fikir akımları ortaya çıkmıştır: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık, Adem-i Merkeziyetçilikvs. Bu seminerde, Prens Sabahaddin tarafından çerçevesi çizilen “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet” fikrinin Bediüzzaman Said-i Nursî tarafından nasıl değerlendirildiği ele alınacaktır. Devletlerin yönetimlerde uyguladıkları iki temel sistem vardır: a.Merkeziyetçilikb.Adem-i Merkeziyetçilik. Birincisinde bütün idarî ve siyasî yetkiler merkezde toplanmışken,  ikincisinde merkezce belirlenen alanlar (savunma, adalet vs.) dışında kalan alanlarda görev yapan memurlar, yerel halk tarafından seçilen heyetler / meclisler tarafından atanır ve yürütmeye ait kararların önemli bir kısmı, bu yöneticiler tarafından alınır. Bunlar, teşriî ve kazâî salâhiyetleri de haiz ise, adem-i merkeziyet siyasî sahaya intikal etmiş demektir ki bu (Amerika’daki yönetim gibi) federasyondan başka bir şey değildir.[1] Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet adlı fikriyatın özetle şu prensiplere istinat ettiği söylenebilir: a. Osmanlı Devleti hükümetinin merkezi yetkileri azaltılmalıdır, b. Devlet içindeki çeşitli unsurların yönetime katılması sağlanmalıdır, c. Liberal ekonomi ve d. Federal Devlet modelinemelidir.[2]

Prens Sabahaddin, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birliktefikri akımıyla aynı adı taşıyan bir cemiyet kurup,[3] İttihad ve Terakki’nin karşısında duran ve nizamnamesi neredeyse tamamen kendisinin görüş ve düşüncelerinden oluşan Ahrar Partisini destekleyince, İttihatçılarla sert münakaşalara girmek zorunda kaldı. İttihad ve Terakki’nin yayın organı konumunda olan Tanin Gazetesinin başyazarı Hüseyin Cahit başta olmak üzere bir çok kimse, Prens Sabahaddin aleyhine üst üste yazılar yazdılar. Tabi ilerleyen günlerde Prens, bunlara gereken cevapları verecektir. Bediüzzaman Said-i Nursî’nin bu tartışmaları takip ettiği anlaşılmakta, başlıkta kullandığı “Prens Sabahaddin Bey’in Sû-i Telakki Olunan” tabirinden bu makalesini Prens Sabahaddin’i İttihatçılara karşı savunmak amacıyla yazdığı,[4]Güzel Fikri” tabiriyle de onun fikriyatını İttihadçılar gibi menfi değerlendirmediği[5] düşünülmektedir. Bediüzzaman’ın,bu akımın iki ayağından biri olan “Teşebbüs-ü Şahsî” kısmını, bilahare Kürtlere yaptığı bir hitapta dile getirdiği “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur”[6] ayetinin bir unvanı olan teşebbüs-ü şahsîye müşevvik var[7] ve “keşmekeşinize sebebiyet veren her birinizdeki meyl-ül ağalık ve fikr-i hod-serâne ve enaniyet; şimdi ise istikbâlin saadet-saray-ı medeniyette, fikr-i îcada ve teşebbüs-ü şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılâb edecektir[8] şeklindeki ifadeleriyle desteklediği anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Said-i Nursî’nin “Prens Sabahaddin Bey’in Sû-i Telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap” Adlı Makalesinin İzahı:

Var olmanın ve yaşamanın ittihadla mümkün olacağına inanan Bediüzzaman Said-i Nursî’yi, siyasi hile ve dalaverelere bulaşmamış ve tam olarak esasat-ı Kuraniye’ye göre hareket eden bir mütefekkir-i münevver olarak değerlendirmek, abartılı olmasa gerektir. İstanbul siyasileri gibi hileye bulaşmamış, değerlendirmeleri yapmacılıktan uzak ve tabiidir. Bu yüzden, evleviyetle kaale alınması ve önemsenmesi gerekmektedir.

Bediüzzaman Said-i Nursî, 1908’de Osmanlı Devletinde, hükümetin derhal âdat-ı milliye ve lisan-ı kavmiyeye ve istidad-ı efkâra muvafık  teşebbüslere geçmesi şartlarıyla, merkezî yönetimin uygulanması taraftarıdır; siyasî adem-i merkeziyete dayalı yönetime geçmek için zamanın erken olduğu, milletlerde gereken siyasî olgunluğun henüz oluşmadığı kanaatindedir. Bediüzzaman’ın bu yaklaşımını, üniter yapı içinde çok kültürlülük ya da sosyo-kültürel özerklik olarak değerlendirmenin yanlış olmayacağı aşikârdır.

Fertler arasındaki millî muhabbet kuvvetinin, merkezî yönetim tarzının ana özelliği olduğuna inanan Bediüzzaman Said-i Nursî’ye göre, atomlar arasındaki çekim kuvvetinin atomun birliğini sağlaması gibi, millî birlik ve millî muhabbet bağları da bu özellikteki merkezî yönetimin güçlenmesini sağlayacaktır. Merkezî yönetim, uygar dünyanın eriştiği medeniyetin bozulmasına meydan vermeden, düzgün bir şekilde bir an önce ülkemize ulaştırılmalıdır. İmparatorluktaki milletlerin, aynı seviyeye gelmesi, bu medeniyetin ancak merkezî yönetim tarafından getirilmesiyle sağlanabilir. Merkezin organizasyonuyla tahakkuk ettirilecek olan imparatorluk bünyesindeki milletlerin ahenkli terakkisi, ilerlememizi arzulayan ve uman Avrupalı dost devletleri memnun edecek, bu yoldaki çabalar adeta onların hassas kulaklarında hoş bir şekilde yankılanacaktır.

Öte yandan hâlihazırda devleti yönetmekte olan hükümet, hiç zaman kaybetmeden, imparatorluk bünyesindeki milletlerin geleceklerini koruma altına alan millî ananelerinin, millî dillerinin ve fikrî kuvve ve istidatlarının kamusal alanda kullanılması için derhal girişimlerde bulunmak, yani mevzuat alanındaki düzenlemeleri yapmak suretiyle, bu alandaki yasakları kaldırıp serbestiyet getirmelidir.  Bu alanlardaki mevzuat düzenlendikten ve pratikte uygulanması sağlandıktan sonra, merkeze bağlı olan bu milletler kendilerinde saklı olan zenginlik ve çalışkanlıkları ortaya çıkarabilecek ve bu alanlarda rekabet etme imkânlarını elde etmekle, devletin ilerlemesine de katkıda bulunabileceklerdir.

Bediüzzaman’a göre, hükümet tarafından mezkûr bu üç atılım veya açılım bir an önce gerçekleştirilmezse, aşağıda belirtilen sıkıntıların gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır: a. Topyekûn bir terakkiyi sonuç verecek olan imparatorluk bünyesinde yer alan milletler arasındaki yarış meydana gelmez. b. Adem-i merkeziyet ya da ayrılıkçı hedeflere sahip siyasi kulüpler ön plana çıkar ki bunlar, bu milletler arasındaki bağları ortadan kaldıracak ve müşterek kalkınmayı sağlayacak olan medeniyetin akışını durduracaklardır. c. Öte yandan taşrada, merkezdeki baskıcı yönetimden dolayı, oraya karşı oluşmuş nefret boyutundaki bir hoşnutsuzluğun olduğu da göz önündedir; zira yıllardır uygulanmakta olan istibdat yönetimi ve mezhepler ile milletler arasındaki ihtilaflar, taşrayı merkezî yönetimden tamamen uzaklaştıracaktır.

Bu şartlarla adem-i merkeziyete geçilmesi, umulan ilerleme ve beklenen ahengi doğurmayacak, yapılanlar merkezkaç kuvvetlere dönüşecektir. Üstad Said-i Nursî’ye göre merkezkaç kuvvetine dönüşecek olan bir adem-i merkeziyet, tabii gelişmişlikle örtüşmeyeceğinden –zira bu dayanışmacı ve birlikçi ulusal gelişmenin gerçekleşmesi için hiçbir hazırlık yapılmadı- milletler arasında tatlı bir rekabeti doğurmayacaktır; a. Her bir millet, Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmaya yönelip devletin temellerini sarsacaktır. b. menfi milliyetle hareket edecek olan milletler, bu vaziyeti bir fırsat bilerek, federe / konfedere bir yapıya yöneleceklerdir. Bu durum ıslah edilmezse, yani bir an önce ulusal kültürler ve dillerin kullanılması, milletlerin fikrî güçlerinden yararlanılması yoluna gidilmezse, bu milletler federal yönetimle iktifa etmeyecek, bağımsızlığa yöneleceklerdir. Nitekim bağımsızlaşacak olan bu milletler, merkezî devletin gücünden yoksun kalacak, güçsüz küçük küçük devletlere dönüşecek ve Abbasîler zamanında ortaya çıkan ve tevaif-i müluk olarak adlandırılan devletler gibi, hem kendilerini hem de hilafet merkezini güçten düşüreceklerdir.

Bediüzzaman’a göre istiklalini kazanacak olan bu milletlerin, başlangıçtaki masum istekleriyle yetinmeyecekleri, rekabet hissinin beslemesi ve kuvvetlendirmesiyle, eşitsizliğin ve medeniyet bilmezlik olan vahşetin tabii ürünü olan başka milletlerin topraklarını ele geçirmeye ve/veya bünyesindeki milletleri asimile etmeye yönelecekleri muhakkaktır. Bu da onları büyük bir günaha yani tüm tarafları mahvedici, sonu gelmez mücadelelere yöneltecektir. Bu öyle büyük bir kötülük olacaktır ki, neredeyse Hürriyetin (II. Meşrutiyetin) toplumun menfaatlerine kazandırdığı büyük iyiliğe denk / paralel, belki ondan daha ağır bir zarara / ziyana yol açacaktır.

Bu konuda örnekleme bağlamında Bediüzzaman Almanya’nın, Avrupa’nın medeni devletleri arasında yer aldığı; ama bu devleti oluşturan milletlerin kültür ve irfan seviyelerinin bir olduğu, o toplumlara uygulanan siyasî adem-i merkeziyetin bize uydurulmadan, koşullarımıza göre gözden geçirilmeden, olduğu gibi alınıp uygulanmasının sıkıntılı olacağı; zira bizdeki milletlerin geçirdiği sosyal ve siyasî aşamaların, farklı olduğu değerlendirmesi yapılmaktadır; kendisinin tabiriyle, “libas-ı siyaseti, kamet-i istidadımıza ya kısa veya uzun olacaktır.” Bu yüzden orada çok güzel ve verimli uygulanan bu siyasal sistem ve uygulama, bizde aynı yararlı sonuçları doğurmayabilir.

Bu konuda tıptaki “her illetzıdd-ı tabiatı ile tedavi olunur” kuralına atıf yapan Bediüzzaman, milletleri öldüren zehirler mesabesinde gördüğü istibdat ve ayrılıkçılık hastalığını iyileştirmenin veya tamamen ortadan kaldırmanın yolu olarak, siyasî adem-i merkeziyet fikrini ya da ayrılıkçı siyasî kulüpleri görmemekte; aynı üniter yapı içerisinde çok kültürlülük ya da sosyo-kültürel özerklik olarak da değerlendirilebilecek olan kültür, dil ve fikrî istişare üçlüsünün kamusal alanda kullanılabilmesini teklif etmektedir.

Üstad Bediüzzaman, adem-i merkeziyet ve ayrılıkçı fikriyata yardım mesabesinde görülecek, ona menfez açacak ya da kapı teşkil edecek olan tüm girişimleri, tıbbın kanunlarına muhalefet etmek gibi gördüğünü, Prens Sabahaddin gibi bir dehanın, gerçek bir toplumsal ve siyasal zaferi kazandıranın, hürriyetin (meşrutiyetin) büyük güzellikleri ve milletin ittihadı olduğunu fark edemediğini, bu yüzden siyasî adem-i merkeziyet fikriyle, büyük bir günah olarak değerlendirilebilecek olan siyasî ayrılıkçılığa sebep olabileceğini düşünmektedir.

Said-i Nursî tarafından Osmanlı bünyesinde yaşayan milletlerin mevcut seviyeleriyle siyasî adem-i merkeziyetle yönetilmeleri, hâlihazırdaki müttehit duruma son verebileceği düşünülmekte; bunun aynı zamanda on üç asırdan beri “ölmüş asabiyet-i cahiliyeyi ihya ilefitneyi” uyandırabileceği, yani menfi milliyeti canlandırmakla dâhili kargaşaya yol açabileceği belirtilmekte ve bu tehlikeler üzerinden Prens Sabahaddin uyarılmak istenmektedir.

Diğer taraftan Bediüzzaman Said-i Nursî’nin, o dönemde revaçta olan Asyacılık / Asyalılık[9] fikrine de yakın olduğu görülmektedir. Büyük Doğu veya Büyük Şark olarak da adlandırılan Asyacılık, o dönemde İslamî yapılanmanın, günlük politikanın üstünde görüldüğü, iç oluşu dışarıya doğru örnekleştirici, bütünleştirici ve kadrolaştırıcı büyük siyasî, millî ve ruhî dava[10] olarak tanımlanmaktadır. Bediüzzaman, Müslümanların mutluluk alanı olarak gördüğü Asya coğrafyasının, Müslümanların istikbal semasındaki saklı cennetlerini, öne sürdüğü fikriyatıyla cehenneme çevirmeyi, Prens Sabahaddin’in hamiyetine ve yüce cenaplarına, yani millet ve memleket severliğine yakıştıramadığını, tabir-i diğerle bunun bir tenakuz olduğunu ifade etmektedir.

Bediüzzaman’a göre Prens Sabahaddin’in siyasal alanda geliştirdiği bu fikir ve düşünceleri güzeldir; üzerinde fikir teatisi yapılmalı ve efkâr-ı ammede ele alınmalıdır. Fakat 1908 yılındaki Osmanlı toplumunun siyasî gelişmişlik seviyesi, yapısı buna hazır değildir. Bu siyasî modelin Osmanlıda uygulanabilmesi için biraz daha zamana ihtiyaç olduğunu belirten Bediüzzaman’ın, idarî manadaki adem-i merkeziyet konusunda, yani üniter yapı içerisinde yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, bu yönetimlerde halkın kendini daha fazla temsil edebilmesinin sağlanması üzerinde herhangi bir olumsuz değerlendirmede bulunmaması dikkat çekicidir. Kaldı ki Bediüzzaman’ın vilayetlerin tarz-i idaresiyle ilgili olan Kanun-i Esasî’nin “Vilayatın usûl-i idaresi, tevsi-i mezuniyet ve tefrik-i vezaif kaidesi üzerine müesses olup derecâtı nizam-ı mahsus ile tâyin kılınacaktır[11] şeklindeki 108. maddesinde yer alan “tevsi-i mezuniyet” ve “tefrik-i vezaif” kavramlarından bihaber olduğunu düşünmek, doğru olmayacaktır. O Halde Bediüzzaman’ın mezkûr yıl ve/veya dönem için adem-i merkeziyete olan muvakkat olumsuz bakışını konjoktürel, zamanı gelince adem-i merkeziyetin uygulanması gerektiği şeklindeki yaklaşımını da onun asıl stratejik bakışı olarak değerlendirmek, yanlış olmasa gerektir.

Osmanlı Devletinin parçalanma ihtimalinin bulunduğu 1908 yılında Bediüzzaman Said-i Nursî, muhabbet-i milliye cevaziyetinin korunması gerektiğinin yanında, devletin birliğinden ve milletlerin İslamî hukuka uygun ittihadından yana olduğunu, unsur olarak İslamiyet’in herkese kâfi olduğunu dile getirmektedir.

Diğer taraftan Bediüzzaman’ın sonraki süreçte Ahrar Partisinin adem-i merkeziyet fikrini benimsediği,[12] Cumhuriyet döneminde onun Demokratları, “hürriyetperver” ve “Nur ve Nurcuları takdir etmeleri”nden dolayı Ahrar Partisi sayarak, onları tutmaya devam ettiği belirtilmelidir: “Hususan oradaki eski tahribatı tamirata başlayan hakikî vatanperverler olan Demokrat namında hamiyetli Ahrarlar, yani hürriyetperverler, Nur ve Nurcuları takdir etmelerine çok minnetdarım. Onların muvaffakıyetine çok dua ediyorum. İnşâallah o Ahrarlar, istibdad-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer'iyeye vesile olacaklar.”[13]

Sonuç

Yapılan inceleme sonunda Bediüzzaman Said-i Nursî’nin devletin sarsıntı geçirdiği 1908 yılı itibariyle, muhtariyete geçilmesiyle zayıf da olsa Osmanlıdaki mevcut İslam ittihadını tehlikeye sokacağı düşüncesinde olduğu görülmektedir. Onun, bu ittihadın ortadan kalkmasıyla menfi milliyete istinat eden devletlerin kurulacağı ve bunlardan kuvvetli milletlerin zayıf olanların ülkesini istila edeceği ve/veya onları asimile edeceği ihtimallerinden dolayı, siyasî adem-i merkeziyetçiliğe değil, merkezî yönetime taraftar olduğu anlaşılmaktadır; fakat bu taraftarlığın bazı şartlara bağlı olduğu belirtilmelidir. Ona göre mevcut hükümet, devlet yönetiminde yaşayan milletlerin millî dilleri, kültürleri ve efkâr-ı ammelerinin kamusal alanda kullanılmasının ve geliştirilmesinin önündeki engellerin kaldırılması için derhal teşebbüse geçmelidir.

Diğer taraftan Bediüzzaman’ın 1908 yılında adem-i merkeziyete karşı oluşunun ilkesel değil, konjoktürel olduğu, koşulların olgunlaşacağı zamanın gelmesiyle birlikte bu yönetim tarzının pekâlâ uygulanabileceğine inandığı anlaşılmaktadır.

EK 1: Makalenin “Bedüzzaman-ı Kürdî’nin Nutıkları” Adlı Eserdeki Orijinal Hali:

EK 2: Makalenin Latinize Edilmiş Hali:

Prens Sabahaddin Bey’in Sû-i Telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap

Hayat ittihaddadır. Benim gibi bir bedevinin fikri, fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğu için, muhakemesi de tabii olduğundan, sun’iden daha mükemmel olacaktır. Şöyle ki:

Efrad mabeyninde muhabbet-i millî, zerrat mabeynindeki cazibe-i cüziyeleri gibi bir muhassal teşkili ile cihetü’l-vahdetimiz olan usûl-ü merkeziyeyi intac edeceğinden ittihad ve muhabbet-i millî revabıtını tahkim eylemekle zülâl-i medeniyet o mecaride seyelan ederek, şu anâsır-ı muhtelifeyi bir seviyeye getirdiğinden, âhenk-i terakki hoş bir nağme ile ecnebilerin sımah-ı hassasında tanin-endaz edecektir.

Hem de her kavmin mabihi’l-bekası olan âdat-ı milliye ve lisan-ı kavmiyeye ve istidad-ı efkâra muvafık, hükümet teşebbüsata başlamalı. Tâ ki, makine-i terakkiyat-i medeniyetin buharı hükmünde olan müsabakayı intac edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revabıt ve mecariyi fekk edecek adem-i merkeziyet fikri veyahud onun ammizadesi unsura mahsus siyasi kulüpler -zaten merkezden nefret var- istibdat ciheti ile ve şiddet-i ihtilaf-ı unsur ve mezhep sebebiyle birdenbire kuvve-i ani’l-merkeziyeye inkılâb edeceğinden, tevsi-i mezuniyet kabına vahşetin galeyanıyla sığmayacağından, Osmanlılık ve Meşrutiyet perdesini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete ve sonra istiklâliyete ve sonra tavaif-i müluk suretini giydiğinden, hiss-i rekabet daiyesiyle vahşetin ve adem-i müsavatın mahsulü olan fikr-i istila yardımıyla bir mücadele-i keşmekeş intac edeceğinden öyle bir zenb-i azim olur ki, hürriyetteki hasene-i uzmaya –menafi-i umumi mizanıyla tartılsa– muvazi, belki ağır gelecektir. Seviye-i irfanı bir mütemeddin devlet-i Alman gibi libas-ı siyaseti, kamet-i istidadımıza ya kısa veya uzun olacaktır. Zira seviyemiz bir değildir. Tıbbın eski bir düsturudur ki, her illet zıdd-ı tabiatı ile tedavi olunur. Binaenaleyh, mizaç-ı ittihad-ı millete ârız sümum-u istibdat ile istidat ve meyl-i iftirak marazı izale veya tevkif lazım iken, adem-i merkeziyet fikriyle veyahud onun kardeşioğlu gayr-ı mahlût siyasi kulüpler (ayrılıkçı yapılar) sirayetine yardım ve önüne menfezler, kapılar açmak muhalif-i kaide-i hikmet ve tıb olduğundan, bir deha-i mücessemin ki, fatiha-i zaferi istihsal, hasene-i uzma-yı hürriyet ve ittihad-ı milleti iken, böyle bir iftirak zenb-i azimiyle hatime çekmek, on üç asır evvel ölmüş asabiyet-i cahiliyeyi ihya ile fitneyi ikaz etmek ve Asya’nın mahalli saadetimiz olan sema-yı müstakbeldeki cinanı, cehenneme döndürmek, hamiyet ve ulüvv-u cenaplarına yakıştıramıyorum. Onun tevili güzel, fikren taakkul edebiliriz, amma istidadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lazım.

Biz ki ekseriz, muvahhidiz; tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı tesis edecek muhabbet-i milliye ile muvazzafız. Eğer unsur lazım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir.

Said

 

[1] Süheyp Derbil, İdare Hukuku, Ankara, 1955, I/288; Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumî Esasları, 3. b, İstanbul, 1966, II/589 vd; İsmail Hakkı Göreli, İl İdaresi, Ankara 1952, 61; Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı İdaresinde Adem-i Merkeziyet ve İmtiyazlı Eyaletler, 1, 2; http://www.ekrembugraekinci.com/makaleler.asp?id=2, erişim, 22. 04. 2015.

[3] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Çev.: M. Kıratlı), Ankara, 1970, 199-201. 

[4] Henüz ilk defa hangi gazetede neşrettiğini tespit edemediğimiz Nursî’nin bu makalesi, nezdimizde nüshasına göre 1324 (1908)’de İkbal-i Millet Matbaası’nda basılan  “Bediüzzaman-ı Kürdî’nin Nutukları” adlı eserinin 17-19. sahifeleri arasında yer almaktadır.

[6] Necm Suresi, 39.

[7] Bediüzzaman Said-i Kürdî, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahud Divan-ı Harb-i Örfî ve Said-i Kürdî, İstanbul, 1327, 47.

[8] Bediüzzaman Said-i Kürdî, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi Yahud Divan-ı Harb-i Örfî ve Said-i Kürdî, 46.

[9] “Asyacılık” hakkında daha fazla bilgi için bkz.: Ali Merthan Dündar, Panislamizm’den Büyük Asyacılığa Osmanlı İmparatorluğu Japonya ve Orta Asya, İstanbul, 2006 ve 2011.

[10] Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, (16. Baskı), İstanbul, 213-214.

[11]Kanun-i Esasî, (Osmanlıca metin), 21 (Nezdimizdeki Nüsha); Şeref Gözübüyük, Suna Kili, Türk Anayasa Metinleri, (2. Bası) Ankara, 1982, 41.

[12] Şener Boztaş, “İstanbul Siyaseti”, Köprü, S.47, İstanbul, Yaz 1994.

[13] Bediüzzaman Said-i Nursî, Emirdağ Lahikası II, (Envar Neşriyat), İstanbul, 1995, 20.

 

- Reklam -