Alevilik ve Şia'nın Tarihsel Arka Planı

Eklenme Tarihi: 31 Ağustos 2013 | Güncelleme Tarihi: 14 Ocak 2017

 

Arş. Gör. Emrah ÖZDEMİR'in Risale-i Nur’da Alevilik, Ehl-i Beyt ve Şia Çalıştayı tebliği-1

Alevilik hakkındaki önyargılar

Öncelikle böyle bir çalışmanın içinde bulunmaktan dolayı mutluyum. Ben alevi bir gelenekte büyüdüm yani çok küçük yaştan beri cemevi ayinlerine katıldım, halen ailem aktif olarak katılıyor. Memleketimizde, köyümüzde ailemizin geleneksel yapısı modernizme direniyor. Aleviliğin çok özelleri olan Nusayrilik gibi bir yarı kurumsal yapılanma halen devam ediyor ki, bu Sünni bir yapılanma meselesi, bunlar halen devam ediyor. Halbuki modern toplumun şu anki yapısında Nusayrilik bir ihtiyaç değil, bu ayrı bir mesele, bu buna sonra girebiliriz. Dolayısıyla meseleyi içselleştirerek ele almak gerekecek. En azından ben konuşurken bir Kılızbaşın yaşanmışlıklarından yola çıkarak birazcık daha konuyu size anlatabilirim.

Biraz önce İsmail Ağabeyin anlattığı Aleviler, Nur talebesi olan kardeşlerimiz ve ona yöneltilen sorunun cevabı şu olabilir. Önyargılar ve birbirini tanımama, ötekileştirme ve öteki üzerinden bir kimlik ortaya çıkması. Hem şahsi yaşanmışlıklar, hem de fikir terapisi olması açısından. İki hocamızın Aleviliğin tarihi arka planı ve günümüz modern dünyasındaki Alevilik üzerine yayınları var. İkisinin de bu konu üzerine doçentlikleri var. Onlardan aslında dinleyebilseydik belki çok daha istifadeli olacaktı. Fakat bizim de acizane ufak tefek okumalarımız ve yaşanmışlıklarımız var. Bunlardan örnekle ben Alevilik ve Nur talebelerinin Aleviliğe bakışı noktasında küçük bir şeyler söylemeye çalışayım.

Kızılbaşlık nereden çıktı?

Mesela ben Kızılbaş kelimesini kullandım. Bir anda içimizde de “Ne oluyoruz? Kızılbaşlık nereden çıktı?” gibi şeyler olmuş olabilir. Çünkü benim bile Kızılbaş kelimesini kullanırken içim ürperiyor. Çünkü algılar çok farklı. Alevi dendiği zaman çok daha sempatik, çok daha yumuşak geliyor. Fakat Kızılbaş dendiği zaman akla bin bir türlü şey geliyor. Farklı senaryolar, farklı tanımlamalar, farklı farklı insanlar… Ben bu kelimenin biraz tarihi arka planı üzerinden yani Kızılbaş kelimesi üzerinden başlayayım.

Okumalarımız bize şunu anlatıyor. Neden Kızılbaş dendi? Neden kızılbaşlık kelimesi üzerinde bir antipati uyandı? Neden aleviler kendilerini tanımlarken “Biz Kızılbaşız” diyemiyorlar. Ya da Sünni camia bu Kızılbaş kelimesine ciddi manada bir hakaret manası yüklemiş. Okumalarımızdan şu çıkıyor özetle. Şah İsmail’in dedeleri Şeyh Haydar’ın kurduğu bir tarikat var. Erdebil tekkesi. İran’ın Erdebil şehrinde kurduğu bir tekke. Ve bu tekke tamamen sufi tasavvufi meşrep üzerinde giden bir anlayış. Daha sonraki zamanlarda bu insanları, kendilerinden başka yapılanmalardan ayırt eden şiar ise, başlarına giydikleri on iki dilimli kırmızı kızıl börk. Yani başlıkları kırmızı. Olanları Kızılbaş olarak tanımlıyorlar. Ta ki Şah İsmail’e kadar sufi bir meşrepte giderken Şah İsmail’le beraber Şianın da resmi bir İran mezhebi, o bölgenin resmi bir mezhebi haline geliyor.

Erdebil tekkesinin Şah İsmail’le birlikte siyasi karaktere bürünmesi

Erdebil tekkesi artık siyasi bir karaktere bürünüyor ve Şah İsmail kendi siyasi yapılanmasını bu Kızılbaş cemaati üzerinden yapılandırıyor. Şah İsmail’in muhatabı ve karşısında hedef gördüğü isim Yavuz. Yavuz’a karşı silahlı mücadelenin yanında birazcık da toplumsal ve psikolojik bir yol da izliyor. Anadolu’daki merkezle ilişkisi çok zayıf olan ve inanç olarak da daha sufi meşrep giden temel İslami meselelerden uzak kalmış, belki İslamiyeti Sufizmle tanımış, Fuat Köprülü’nün merkez okumalarında Yesevi dervişleri vesilesiyle İslamiyeti tanımış göçebe toplumlar, Türkmen boyları, sosyolojik imkânları gereği temel İslami ibadetlerden uzak bir İslami yaşam sürüyorlar. Kendileri Müslüman ama yaşantıları ve gelenekleri tam anlamıyla İslamın medeni ve şehir yaşantısıyla tam uyuşmuyor. Dolayısıyla Şah İsmail’in Anadolu’ya göndermiş olduğu dailerin yani günümüzdeki ismiyle ajanların vazifesi bu insanları Kızılbaş tekkesine yani Erdebil tekkesine bağlamak. İnsanlar bir anda hem inanç, hem siyasetle beraber Şah İsmail’e bağlanmış oluyorlar. Dolayısıyla Şah İsmail’e bağlanmış olmak Osmanlı karşıtlığını da beraberinde getiriyor.

Belki mevali konumunda yani Osmanlının muhatabı dışında olan ve sadece tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlara da makamlar önerildi. “Sen burada köle olacağına gel bizim vezirimiz ol. Gel bizim ordumuzda bilmem ne ol.” Diye belki o insanlara makam mevki teklif edildi. Bu, insanlara ister istemez daha cazip geldi. Osmanlının Safevi politikasıyla beraber bu sefer isyan eden, Osmanlıya baş kaldıran, devlet ebed müddetine son derece muhalif olan anlayışlara karşı Osmanlının fetva kurumunun da almış olduğu bir kısım kutsal söylemlerle artık Kızılbaşlar yani Şah İsmail yanlıları, mutlak devlet düşmanı belki de din düşmanı görüldü. Dolayısıyla Şah İsmail yanlısı olan Kızılbaşlar mutlak kötü.

Belki bu Kızılbaş tekkesine bağlı olan insanlar ne yaptıklarını belki bilmiyorlardı. Onların dünyalarında belki Yavuz’a muhalif olmak, devleti fethetmek, Osmanlıya karşı bir bayrak açmak yoktu. Ama son tahlilde fetvalar verilmişti ve Kızılbaşlar artık Kızılbaştı, kötüydü. Halk arasında birçok şey ortaya konuyordu. “Bunlar enses ilişki yaşar. Bunların diktiği giyilmez, kestiği yenilmez” deniyordu. Bunlar modern zamana kadar da yansıyan söylemler. Bu şekilde bir algı oluştu. Böylelikle bu insanlar daha kapalı bir toplum haline geldiler. Zaten merkezi yönetimle araları hiç yoktu. Geçmişten getirdikleri inançlarla beraber Sufi İslam ve Erdebil tekkesinin onlara getirmiş olduğu bir ibadet anlayışı var. Ve bununla birlikte belki çoğumuzun gözünden kaçan belki modern Alevilerin de mesela gözünden kaçırdığı ve muhatab olmak istemediği buyruk metinleri var. Ben bu kitapları çok önemsiyorum. Tamamen Sufi ve Tasavvufi karakteri taşıyor ve Erdebil tekkesinin amentüsü diyebileceğimiz karakterde kitaplar.

Bu konu hakkında yapılan doktora çalışmaları var. Doğan Kaplan Beyin buyruk kitapları üzerinde yaptığı çalışma çok önemli. Bu kitaplar tarikat, adab ve erkânını anlatıyor. Yani işte Nusayrilik, sofra duası, adab ve erkânı, Nusayrilik kavli, kardeşlik, buna benzer birçok konu başlıkları var. Bu kitaplar vesilesiyle insanlar yarı kurumsal bir şekilde tarikate bağlanmış oluyorlar. Sözlü bir gelenekle beraber yazılı bir gelenek de başlamış oluyor. Bununla beraber zaten Şah İsmail’in de kendisi çok güçlü bir şair ve kullandığı duru bir Türkçe’yle de insanları etkileyebilecek bir cezbeye sahip. Zaten çok karizmatik bir lider. Yani Yavuz’un karşısında durabilecek kadar cesur ve çok karizmatik. İşte zamanın mehdisi gözüyle bakılan bir adam. “Mehdi geldi” şeklinde o dönemde tahşidatlar yapılırmış. İnsanların bu psikoloji içerisinde tabi ki Sünni topluma karşı bir antipatisi uyanıyor. Dolayısıyla bu onların temel İslami ibadetlerden bir nebze olsun uzaklaşmasına da sebebiyet veriyor. Zaten kendi inançları ve değerleri var. Bu sefer Hanefi-Sünni olan bir devletin mensuplarının da bunları yok sayıyor olması Alevileri çok daha marjinalleştirdi gibi geliyor bana. Kendi yakın çevremdeki örneklerle daha güncellersek meseleyi. Yani bir Alevi ne yapar? Nasıl yaşar bir köylü Alevi? Bana göre Aleviliğn doğası kırsallık ve köylülüktür. Şehrin Alevisi olmaz bana göre. Çünkü Alevilik zaten bilgiye ulaşma ve sosyolojik imkân çerçevesinde ortaya çıkan bir yapılanmadır. İnsanlar ulaşabildikleri oranda İslamla muhatab olmuşlar ve ulaşabildikleri ve yapabildikleri şekilde İslamı yaşamışlardır. Bu şekilde bir inanç ortaya çıkıyor. Hâlbuki günümüz modern çağında insanlar artık bilgiye ulaşabiliyorlar. Bana göre Aleviliğin epistemolojisi kırsalda oluştu. Kendi ulaşabildikleri çerçevede oluştu. Modern zamana geldiğimizde zaten afallamalar oluyor.

Günümüz Alevilerinin Ehl-i Beytle olan ilişkisi

Aleviler günümüzde Ehl-i Beyte, Hz. Ali’ye ve onların şahs-ı manevisine, biyografisine çok rahat ulaşabildikleri halde ulaşmak istemiyorlar. Yani onların kendi biçimlendirdiği rol var. İsimler ve resimler var. Ama bu isimler ve resimlerin içi nasıl dolar? Bu insanlar nasıl yaşamışlardır? Bizim bunları örnek almamız gerekir mi? Şeklinde bir düşünceden bağımsızlar. Çünkü modernizm Alevileri ciddi anlamda asimile etti.

Alevilerde güven sorunu var

Bence günümüz Alevilerinin en büyük problemi güven meselesi. Yani şu an bakıldığı zaman çok rahat Aleviliğe dair akademik yayınlarda 20 küsür tane Alevilik tanımı görebiliyoruz. Kimisi maddenin ve materyalin mutlak savunucusu olarak görürken, kimisi farklı bir tarih yazımıyla ezilmişliğin ve direnişin savunucusu olarak görüyor, kimisi şu anki ordunun ve rejimin sahibi olarak görürken kimisi de Hak, Muhammed, Ali’nin hakiki varisi olarak görüyor. Kimisi eski tam anlamıyla orijinal, otantik bir Türk dini olarak görürken, kimisi bunu farklı bir şekilde yorumlayabiliyor. Bu kadar yorumun ve karmaşıklığın içinde zaten modernizmle beraber gelenekten kopan bir toplumun şu an nasıl bir psikoloji, nasıl bir din algısı içinde olduğunu tahmin etmek heralde zor olmasa gerek. İnsanların kafası karışık. Mesela bir çok insan “Biz Hz. Ali’yi seviyoruz, Aleviyiz ama neden namaz kılmıyoruz?” diye sorduğu zaman, bunun belki zaman içinde 4-5 tane farklı cevabı oluştu. Eski zamanda bize, “Oğlum, yavrum Hz. Ali Efendimiz namaz kılarken vurulmuş o yüzden artık biz namaz kılmıyoruz. Camiye girmiyoruz.” derlerdi. Bir neslin namazla olan ilişkisi böyle ortaya çıktı ve bu ciddi ciddi inanılan şeylerdi.

Farklı Kur’an yorumu

Bunu daha sonraki zamanlarda, daha batınî şekilde insanlar yorumlamaya başladılar. Tabi bu vakıflar ve derneklerin kurumsal yapılanmasıyla beraber vakıf ve dernek yöneticileri “Biz Kur’an’a inanıyoruz. Kur’an bizim referans kaynağımız ama biz Kur’an’daki salah kelimesini dua diye algılıyoruz. Dolayısıyla Alevilik bir batınî inançtır. Biz kışıra değil, çekirdekle batınla ilgileniyoruz. Biz şekilcilikten müberrayız. Onunla ilgilenmiyoruz ve biz namazı dua diye algılıyoruz. Zaten bizim cemevlerimizde de ruku var, secde var ve bunu biz bu şekilde algılıyoruz. Ve bu şekilde kaynağımızı Kur’an’dan almış oluyoruz” diye bir yorum getirdiler. Ama bunların hepsi suni yorumlar. Nasıl söyleyeyim? Belki bir tarih yazımı oluşturacak şekilde ilerleyen zamanlarda “Bak bu böyleymiş. Bu bundan çıkmış” gibi bir algı oluşturmaya çalıştılar. Bu da pek tutmadı.

En sonunda mesela yine bizzat yaşadığım bir hadise. 2006 yılında bir konferans vermek için Almanya’ya gittik. Dedelerle muhatab olduk ve bir Cuma vaktiydi. Dedim: “Ben Cuma namazına gitmek istiyorum.” Dediler: “Biz de geliriz.” Dedeler de geldiler. Namazı kıldılar. Tabi onların mesela şimdi Alevilikte ilerleyen zamanlarda size cemlerden fotoğraflar da gösterebilirim. Cemlerde mesela niyaz vardır secde gibi. Meleklerin Hz. Adem aleyhisselama secdesini temsil eder. Bu şekilde bir yorum getiriliyor ama kökeni nedir bilemiyoruz. Bu şekilde daha İslamileştiriliyor. Ama secde değil. Niyaz şeklinde alın ve parmak farklı bir şekilde gider. Tam secde değil. Ben baktığımda dedeler Cuma namazında o şekilde secdeye gidiyorlardı mesela. Bu da orijinal bir tesbit. Namazı bile kendileri gibi algılıyorlar. Bu da güzel. Bunu da belki tartışabiliriz.

6 ay sonra o dede Türkiye’ye döndü ve ben onu ziyarete gittim. Kendi köylerinde cami var, resmi imam var. Ama cemaati yok. Cuma namazlarına gelen birkaç kişi var. Ben dedim ki: “Gelin bir namaza gidelim.” Dedi: “Ya ben adam yakanların, diri diri insan yakanların gittiği yere gitmem.” Yeni algı da bu oldu. Yani namaz “Niye kılmıyorsunuz?”un cevabı da bu oldu. Sivası’ kastediyor. Sivas’ta insanların camiden çıkıp işte güya Müslümanların ve dindarların yaktığını dolayısıyla adam yakanların gittiği mekânların meşru olmayacağı şeklinde bir algı ortaya çıkıyor ve bu tuttu. Yani şu an ben 2 Temmuz’da Sivas’taydım ve gittim gördüm. İnsanlar beni bu halimle meydana almadılar. “Ya senin ne işin var burada?” gibisine. Dolayısıyla sakallı insanlara, dindarlara karşı müthiş bir kin besliyorlar ve bunun müsebbibini de dindarlar olarak biliyorlar. Bu da belki tasarlanmış bir projenin kısmen başarılı olmuş bir tarafı.

Biz asimile mi olacağız?

Alevilerde şöyle bir güven problemi var. “Biz asimile mi olacağız? Yani Diyanet kitap basıyor, bizi asimile edecek. Camilerde Ehl-i Beytten bahsedilmiyor. Son zamanlarda bahsediyorlar. Bizi bunlar sünnileştirecek mi?” Gibi bir korku var. Dolayısıyla cemevlerine bu kadar yüklenilmesinin, halk desteğinin alınmasının perde arkasında bence bu var. Normalde Aleviler ihtiyatlı insanlar. Her olaya balıklama atlayan insanlar değil. Çünkü rejime dost insanlar. Rejim belki kontrollü bir dindarlık ortaya koyarken ve Diyaneti kurarken, Alevileri de muhtemelen düşünerek bu işi kurdular. Daha etkili beni kim savunabilir? işte en az dindar ama en kontrollü insanlar. Bunlar da belki Alevilerdi.

Günümüzdeki Alevilerin Alevi derneklerin ve dedelerin, “Biz rejimin ve laikliğin bayraktarıyız temsilcisiyiz. Mustafa kemalin askerleriyiz.” diye ortaya çıkmasıyla günümüzdeki birtakım siyasi partilerin tabanını oluşturabilecek derecede potansiyel bir oy derecesine sahip olması da bir derece böyle bir psikolojiden olsa gerek. Ki ben Ahmetli dedeme ilkokulda okuduğum zaman derdim, “Dede, kafana şapka takıyorsun. Bak takan kâfir oluyormuş.” Dedi: “Ben atadan beri şapka takarım. Atadan beri CHP’liyim. Yani hiç şaşmaz. Kim olursa olsun kesinlikle bu sanki amentümüz gibi, şiarları olmak zorunda gibi bir algı var.

Alevilerde düşkünlük müessesesi

Sonra mesela 2008-2010 referandumunda “Evet” diyenlerin “düşkün” edileceği yönünde bir kısım vakıf ve derneklerin ve dedelerin fetvaları vardı kendi içerisinde. “Düşkünlük” Alevilikte manevi bir ceza kurumudur. Bu da mesela sosyal yapıyı muhafaza etmek amacıyla eski zamandaki kadılara ve mahkemelere alternatif olarak kendi içinde sorunu çözme müessesesi, hukuk kurumu ve ciddi anlamda tesirleri var. Halktan dışlanmaktan tut birçok haktan mahrum edilmeye kadar Cennete alınmamaya kadar bir psikolojik cezalandırma vardır. Dolayısıyla modern zamanda da düşkünlük böyle tezahür ediyor. İşte AK Partiye oy verenler ve hükümete destek olanlar “düşkündür” şeklinde böyle garabetvari ne olduğu belli olmayan bir hukuk sistemi oluşmuş. Aslında şu an Aleviler de ne yaptıklarını bilmiyorlar açıkçası. Halk için konuşuyorum. “Biz kimiz? Neyiz? Nereye gidiyoruz?” Diye kararsız kalmış durumdalar. Yani “Ne oluyor bize?” şeklinde soru soruyorlar. Ama bunu kimler soruyor? Gerçekten inançlı insanlar soruyor. Kendisini Alevi olarak nitelendiren, ceme giden, halen o soy boy aşiret sisteminde bir dedeye intisap eden, Nusayrilik kurumunu kutsayan, Ehl-i Beyte muhabbeti son derece yüksek olan yani isim ve resimde kalsa da son derece motivasyonu yüksek olan yani İmam Hüseyin geçtiği zaman gözyaşını döken, bir sesi, bir deyişi duyduğu zaman yüreği hoplayan insanlar bu kaygıyı taşıyorlar. Ama Sünni olmak istemiyorlar. Yani Sünnileştirme politikalarına son derece karşılar, bundan korkuyorlar.

Modern Alevilik meşru mu?

Modern Aleviliğin kurmuş olduğu vakıflar, dernekler ise, kendilerince bir çerçeve çiziyorlar. Yani benim anladığım bu. Bir Nur talebesi, Risale-i Nuru okuyan birisi olarak ben Alevi reflekslerini çok kaybetmiş değilim. Ama İslamiyet doğrultusunda Aleviliği şu zamanda çok meşru görmüyorum açıkçası. Modern Aleviliği meşru görmüyorum. Fakat geleneksel Aleviliğin, en azından insanlara bir kısım inanç ve ahlak değerleri kazandırdığı kanaatindeyim. Çünkü cem ayinleri tamamen bir zikirdir. Eskiden köylüler “Ceme gidiyoruz” derken, “Biz tarikate gidiyoruz” derlerdi ve cemevi zaten yoktu. Benim de 1989 senesinde kayıtlara girdiğim bir video var. Köyün en büyük evinde bir cem varmış. Ben de gitmişim ama çok az bir kısmını hatırlıyorum. Köyün en büyük evinde cem yapılıyor ama tamamen zikir üzerine kurulu. O sazla söylenen şeylerin, çok derin deyişlerin manası, hakikaten bir ayet tefsiri gibi. Mana itibariyle çok manalı. Yani tevhid, nübüvvet, velayet makamları biraz yüksek işleniyor ve duru bir Türkçeyle işleniyor. Ve bunun üzerine cemler kurgulanıyordu. Ama şu an bakıldığı zaman çok daha farklı. İnsanlar ihtiyaçtan ziyade kimliklerinin bir gereği olarak cemlere gidiyorlar ve zaten cemevleri şu an hiçbir hüviyeti olmayan fakat vakıf ve dernekler bünyesinde biraz göz yummalarla yapılan faaliyetler. Çünkü halen yasal boşluklar var. Tekke ve zaviyeler kanununa göre zaten bunlar yasak. Dede, şeyh, baba gibi isimler yasak olduğu gibi, bu tür faaliyetlerin icrası da yasak.

Aleviler günümüzde kimlikleşti. İnançtan önce bir kimlik haline geldi. Mustafa Yılmaz hocanın orijinal bir sözü var. O da Alevi bir Nur talebesi ağabeyimiz, bir profesör doktor. Kendisine -tabi biraz ağır ifade- inanç noktasından zayıf hatta ateist olup ben de Aleviyim diyenlere, “Oğlum sen Alevi doğdun zındık oldun. Sen artık Alevi falan değilsin.” diye garip garip sözleri var. Hakikaten günümüzde de zındıkaya hizmet eden, açık açık inançsızlığını ortaya koyan İslamı ve Müslümanlığı kabul etmeyen ateistliğini çok açık bir şekilde kendisine olan güveniyle birlikte çok yürekten söyleyen insanlar da kendilerine Aleviyiz demekten kesinlikle sakınmıyorlar. Bu tip insanların örnekleri çok fazla.

 

 

Arş. Gör. Emrah ÖZDEMİR

Örgütlere angaje olma

Mesela yine yakın zamandaki bir seyahatten yola çıkarak anlatayım. Ben geçen İsmail hocam ve Ahmet hocamla yaptığımız istişare sonucunda, biraz sesli kable’l-vuku biraz ilham-ı ilahi kendimi Tunceli’de buldum. Böyle bir program olmadan Tunceli’ye gittim en azından insanlarla bir diyalog kurayım dedim. Bir kısım ilçelere gittim ve ilçelerdeki yerel yöneticilerle görüştüm. Müftülerle görüştüm. Hepsi çok tedirginler. Pülümür ilçesinde mesela ezan dahi okumaya çekiniyorlar. Cuma namazlarına zaten birkaç polis memuru ve imam dışında halktan gelenler yok. Ve tamamen yasadışı sol örgütlerle angaje olmuş bir yapılanma var. Onların yardım ve yataklığından tutun ki lojistik destek sağlamaya kadar birçok şey var. Bu insanlar da Aleviler. Bu insanlar şu an kamusal alanda olduğu gibi STK olarak da etkinler ve bunlar üzerinden Alevilik şu an Türkiye’de tartışılıyor. Ama bununla beraber inançlı Ehl-i Beyt’e son derece bağlı yani ceminde zikrini ve gözyaşını arzu eden insanların Alevilik algısı hiç ortaya konmuyor.

Nur Talebesi

Bir Nur talebesi mesela kendisini hiçbir zaman bir kısım formel yapılanmalarla sınırlamıyor. Çünkü o kâinatı bir mescid görüyor. Küre-i arzı bir mescid görüyor. Bütün insanları ilk başta hakkın kulu olması hasebiyle kardeş görüyor. Ve daha ötesi İslam kardeşliğinde insanları topluyor. Ve hayatın maksat ve gayesini terakki görüyor. Ve insanın dünyaya geliş ve manasını ilim öğrenmek ve terakki etmek görüyor. Dolayısıyla sınırları kaldırıyor. Ama mesela modern Aleviler kendilerini sınırlandırıyorlar. Aleviler çizilmiş olan sınırdan dışarı çıkamaz. Çıktığı zaman tamamen onlara muhalif hareket etmiş olur. Dolayısıyla onlara göre kendi zıddını oluşturur. Asimile olur, Yezid olur, Muaviye olur. Şu an mesela biz ailece Yezid’iz bir kısım insanlara göre. Çünkü benim annem babam hacıdır, namaz kılarlar, derslere giderler. İşte ben sakallı bir Nurcuyum falan. Bu çok ürkütüyor onları. “Bak bu Nurcuymuş” falan dendiği zaman direk ürküyorlar. “Bak bunlar Fethullahçıymış, bunlara para gidiyor. Bak araba da aldı hemen göreve başlar başlamaz” gibi. Mesela birçok yakıştırmalar var. Dolayısıyla “Nur talebelerinin yaklaşımı nasıl olmalı?”ya kısmen belki buradan girebiliriz. İşimiz çok zor yani ben içeriden birisi olarak sıkıntısını çok çekiyorum. Bir defa namaz kılıyorsan biraz problemli bir insansın. Hiçbir anlam veremediğim şekilde bir antipati var. Ve son zamanlarda bunun bayağı bir tahşidatı yapılıyor. İşte biri “Sen namaz kılan bir Alevi misin? Yoksa ceme giden bir Sünni misin?” diye süper bir soru sordu. Ben kaldım yani bir şey diyemedim.

 

Risale-i Nur ve Alevilik

Son zamanlarda ceme falan gitmiyorum. Modern cemlerden haz duymuyorum ve problemli görüyorum. Çünkü tamamen kurgu üzerine gidiyor ihtiyaçtan ziyade. Üstaddan mesela mülhem olarak ben ilk Risale-i Nuru tanıdığım gün en azından biri beni davet ettiği gün benim yaptığım ilk iş biraz güvensizlik psikolojisiyle indexi bulmak oldu ve indeksten ben gizli gizli Alevilik kelimesi aradım. Aslında babam çocukluğundan beri namaz kılan bir insan. Yani ben normalde çok fetişist bir Alevi değilim. Dedem keza öyle namaz kılan, hacca giden bir insan. Daha dindar, daha iyi bir ortamda büyümeme rağmen ben bile farklı bir psikolojiyle indeksten Alevilik kelimesi aradım.. Mesela ben üstadı falan duymadım. Üniversite 1. Sınıftaydım. Risale-i Nuru duymadım ama Nurcuları biliyordum. Çünkü Nurcuların dershanesine gidiyordum, onların deyimiyle Fethullahçıların. Ve benimle kimse ilgilenmemişti. Mesela herkes grup grup işte yurtlarda kalırdı, film izlerlerdi, maça giderlerdi. Ben de ortada gezerdim yani kimse ilgilenmemişti. Alevi olduğumu belki biliyorlardı ama birazcık da garip adamdım. Saçım falan uzundu. Elimde gitarla dolaşırdım. Belki birazcık bundan kaynaklanıyordur.

İlk Risale-i Nurda indeksi açtım Aleviliği bulamadım. Çünkü heyecanlanmıştım. Panik havasıyla “Görecek miyim?” diye. Birden karşıma Hasan Hüseyin çıktı. Ve Emirdağ lahikasındaki şu ifade beni Risale-i Nura olan ilk sempatimi kazandırdı. “Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı A'zam'dan (K.S.) ve Zeynelâbidîn (R.A.) ve HasanHüseyin (R.A.) vasıtasıyla İmam-ı Ali'den (R.A.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.” Bunu görür görmez dedim “Bu kitap boş değil.” Yine bakın yine duygusal bir bağ ile Risalelere bağlanmışım. Çok böyle akli, mantıki muhakemelerle değil tamamen duygusal bağlarla yani kendi üzerimden şunu söyleyebilirim aleviler duygusal insanlardır. Hislere göre hareket ederler, hissi insanlar çünkü. Aklen ve mantıken iş yapıyor olsalardı çoktan Hz. Ali’nin ve Ehl-i Beyt’in ne ifade ettiğini anlayabilirlerdi. Hisli insanlar, tamamen hislerine göre hareket ediyorlar. Ve daha sonra sohbetlere gidip gelmeye başladığım zamanlarda beni ve ailemi tanıyanlar: “Bunun ne işi var burada. Kesin mittir istihbarattandır. Alevi niye gelir ki?” Camiye giderdim, yaşlı ve sandalye cemaatinin arasında tek ben varım. Saçım uzun. “Sen nerelisin oğlum?” İşte şu köydenim. Hemen iki adım ileri giderler. “Hayret birşey ya. Hem genç, hem Alevi Kızılbaş çocuğu camiye gelmiş” diye. Bunlar hakikaten söylenen şeylerdi. Ama ben daha sonra bana bunları yapanların hepsinin karşısına dikildim. Yüzlerine vurmadım ama alttan alta “Hatırlıyor musun hafız ağabey, sen bana böyle bir şey söylemiştin. İşte ben oyum.” gibi. Onlar da işte “Kusura bakma. Ne yapacaksın? Cehalet” falan diye geri adım atanlar oldu.

Karşılıklı Antipati

Nurcular bu eseri 10-15 defa okudukları halde ortalama bir nur talebesi 30 yıllık ömründe Alevi kelimesini ve Alevilere olan antipatisini çok kaybetmediklerini ben müşahade ettim. Çünkü halen başıma geliyor ama ben Aleviliğini gizlemeyen bir dershane talebesiyim ve çok defa. “Ya o zaten Alevi, hayatta gelmez.” İşte diyelim bir yerde, bir tekel bayi açılmıştır “Sahibi Alevi” falan. Ya da işte birisi bir hadise çıkarmıştır “Zaten Alevi “gibi böyle direk rol biçme, direk onların zafiyetlerini öne çıkarma ve kendi dairesinden uzak görme gibi bir önyargı var. Ben bütün bu ihtiyaçlardan yola çıkarak böyle bir çalıştayın olmasını kendi dünyamda farz-ı ayn gördüm. En azından böyle bir ortama katılıp bir çalıştay yapıp bu Alevilik meselesinin ve Üstadın şu önemli ifadesiyle bu benim dünyamda şimşekler çaktırdı açıkçası. Bu tip bir hizmet algısına Alevilere karşı bir hizmet etmenin gerektiğini düşünüyorum. Ben sonuçta belli bir zamandan sonra çevremden tepki görünce, etki tepki sonucunda, ifrat-tefritle ben de uzak kaldım. Artık köye falan gitmek istemiyordum. Hiçbiriyle alakadar olmak istemiyordum. Çünkü hepsi beni dışlıyorlardı. Konuşuyorlardı: “İşte AK Partici oldu. Hükümet yanlısı oldu. Şucu oldu, bucu oldu.

İlk namaz kılmaya başladığım zamanlarda El-Kaide’nin ikiz kuleleri vurduğu zamandı potansiyel canlı bomba gözüyle bana bakıyorlardı. “Bu kesin canlı bomba olacak” gibi. Namaz kılan insanlar bu kadar potansiyel taşıyorlar Alevilerin gözünde. Bunları söylerken ben geleneksel Alevi algısı çiziyorum. Tabi özelde birçok insan var. Cemevlerini şu an istiyorlar, “olsun” diyorlar. 87 senesinden beri ilk defa bir cenaze hizmeti yapıldı cemevlerinde ve mesela cami cemaatinde de şöyle tepkiler aldıklarını ben işittim. Alevi cenazesi olduğu zaman “zaten Aleviymiş kardeşim, namaz falan kılmıyordu. Şimdi biz buna gidip ‘Nasıl bilirsiniz?’ dendiği zaman ne diyeceğiz?” gibi cenaze sahiplerinin bile bunlarla muhatap olduklarını duyduk. Bütün bunlar belki lokal olarak dışlanmışlıklar, insanlara kendi özel alanlarını oluşturmayı hissettirdi ve cemevleri belki kendilerini bulabilecekleri, kendi gelenekleriyle beraber ölüsünü hakka yürüteceği en meşru zeminlerdi. Belki perde arkasındaki psikoloji buydu ama modern zamanda ve siyasallaşmış Alevilik bana göre tamamen daha kontrollü ve daha İslami yapılanmanın dışında tutma arzusuyla bunları yapıyor. Çünkü mesela Erzincan ve Tunceli’ye gittiğim zaman oradaki insanlarla görüştüm, cemevlerine gittim. Yani “Ceme katılan var mı?” dedim: “Yok.” Ceme kimse gelmiyor. Boş. Cemevleri çok güzel tasarlanmış. Her şeyleri var, cenaze hizmetleri var, 40’ında 47’sinde yemekler verilir, mutfak hizmetleri var ama icraat yok, katılım yok ve duygusal bağlar tamamen kopmuş durumda. Bunun sebebi de politize olmuşluğun getirmiş olduğu bir kopukluk ve irfani ilimle beslenmeme. Çünkü Alevilik temelde irfani bir ilim. Tamamen irfan üzerine kurulmuş tasavvufi bir dokuyla kendisini muhafaza etmiş bir ilim, bir tarz, bir meşrep. Ama modern zamanda bunların hiçbiri hayata geçmediği için tamamıyla dedelerin onlara verebildiği kadar alabildikleri için ki, zaten dedelerin meşruiyeti zaten tartışılıyor. “Cahil adam” diyor, “Onlarla ne muhatab olacağım” diyor, “Hiç bir şey bilmiyor ki” diyor mesela. Doğru ama sonuçta bu gelenek böyle geldi.

Dedeler

Çok kaliteli dedeler de vardı. Hakikaten Kur’an-ı Kerimi okuyabilen hafız olmasa da ciddi ezberi olan İmam Ali’nin tarihteki bir kısım kahramanlıklarına, İmam Hüseyin’in Kerbela faciasına vakıf olan bir kısım insanlar da vardı. Bu insanlar da uzun süre bu işi götürdüler fakat yetişmeyince, gelenek devam etmeyince zaten dedelik, hilafet daha doğrusu saltanat şeklinde devam eder, herkes dede olamaz. Dede soyundan gelmek lazımdır. O da devam etmeyince bu sefer kopuyor. Yani işte hükümetin son çalışmalarında dedelere eğitim vermek gibi bir rol üstlenmiş olabilirler belki ama bunu kabul etmeyeceklerdir. Çünkü devletin dedesi olacaktır. O devletin kendisine vermiş olduğu bilgiyle hizmet edecektir. Bu da problemli. Dolayısıyla devletin verdiği hiçbir şeyi kabul etmeyecekler. Bu devlet Muaviye’nin devleti. Tabi ki, Diyanet Muaviye’nin kurumu, kalkması lazım. Meşru değil. Şimdi bakın yıllardan beri ben şunu gördüm. Belki 10 yıla yakındır bu mesele dikkatimi çekiyor. Ve ben halen mesela bir kısım dernek ve yapılanmaların ne düşündüğünü çok bilmiyorum. Kapalılar. Diyanet konusunda bazıları işte cem vakfı gibi daha ılımlı duranlar, belki Diyanetle beraber çalışmayı meşru görebilirler. Yani: “Biz de temsil edilelim. Ayrı bir daire başkanlığı açılsın. Ayrı bir hizmet açılsın.” Zaten şu an cem vakfının kendi içerisinde Alevi İslam din hizmetleri başkanlığı var. Dolayısıyla tamamen Sünni İslam’a göre kendisini konumlandırmış temel İslami ibadetleri ve ahkâm-ı Kur’aniyeyi kendine göre yorumlamış bir mantık var. Batınî bir şekilde ele alıyor. Bunun belki Diyanette temsil edilmesine meşru bakabilirler ama bir takım yapılanmalar var. Mesela, Ali’siz Alevilik fikrini benimseyen çok fazla kurum ve yapılanma var. Ve Kültür Bakanlığında çalışan bir kısım uzmanlar Bakanlığın da imkânlarını kullanarak köylere ve kırsala giderek orada anlatıyorlar, geziyorlar, derleme yapıyorlar. En son yaptıkları yayınların bir tanesinde şunu söylüyorlar. Günümüz modern Alevilerine de yüklemek istedikleri mana bu. Ali aslında bizim Ali’miz. Peygamberin damadı olan İslam için savaşan İslam’ın büyük kahramanı olan Ali değil. Bizim Ali’miz mitolojik farklı bir konumu olan yarı tanrısal bir Ali. Ve bunun tahşidatını yapıyorlar kitaplarında.

Erdoğan Çınar “Aleviliğin Kayıp 1000 Yılı” kitabında buna benzer Sümerlerden tutun ta Akadlara kadar götüren çok değişik yorumları var. Dolayısıyla “Nur talebelerinin ve Risale-i Nur İmam Ali’nin tasarrufunda bir eserdir. Ve Nur talebeleri İmam Ali’nin şahs-ı manevisini şu zamanda taşıyan bir müessesedir” gibi bir söylem modern zaman Alevilerine pek tesir etmeyecektir. Çünkü onların dünyasındaki Ali pek farklı bir konuma doğru gidiyor.

Müsbet Hareket

Ne yapmak lazım? Müsbet hareket çok önemli. Mesela ben kırsaldaki insanların, en azından modern insanların da dinsiz yaşayamayacağını tesbit ettim. Rus dahi dinsiz olamazsa, bir Alevi haydi haydi dinsiz olamaz. En azından mesela ben yakın tanıdıklarımdan birkaçına cenaze taziyesinde bulundum ve bunlar klasik Alevidir. Kemalist düşünceye sahip biri en azından akrabasına Kur’an okutuyor. Din duygusu kaybolmuş değil. Ama bunların duygusal zeminde nasıl ihya olacağını ortaya koymak çok önemli. Bu konuda Diyanetin Osman Ali beyin projesi “Alevi-Bektaşi Klasikleri”ni yayınlanması belki önemli bir adımdı. En azından insanların kendisine ait olan ve kendi yörelerinden elde edilip yayınlanan eserlerin geleneği anlama açısından önemli olacağını düşünüyorum. Mesela ben az önce gelirken Merzifon’da bir şahısla konuştum. Dedi ki bana, “Ben 20 sene önce bir buyruk kitabı okumuştum hala etkisindeyim. O kitabı daha bulamadım” dedi. Ben de Doğan Kaplan’ın hazırlamış olduğu buyruk mahiyetli bir kitap vardı, kendisine verdim ve çok sevindi. Belki o kitaptan yola çıkarak bir kısım geleneksel değerlerini anlamaya çalışacak. Bu anlamda yayın yapmak çok önemli. Yani Risale-i Nurdan aldığımız şey de bu.

Üstad “tarikat cihetinde hizmet etmenin 3-4 faydası var” diyor. Bunlardan birisi de bence “Alevilere kendi değerlerini anlatabilmek” sahip çıkma adına. Zaten konu başlığı altında “bazı siyasi cereyanlara kaptırmamak” diyor. Bu önemli bir vizyon. Üstadın bunu görüyor olması çok önemli. Çünkü üstadın yaşadığı zamanlarda siyasi anlamda belki Aleviler bu kadar aktif değildi. Çünkü Aleviler o zaman kente inmemişti, kırsalda yaşıyorlardı. Risale-i Nurdaki “Alevilerin Sünnilerden daha fazla okumasalar Âl-i Beyte muhabbetleri geçersiz kalır” mealindeki ifadesi aslında Alevilerin bu eserlere muhatab olması gerektiğini bize anlatıyor. Ama güven problemi olan Alevilere ve Aleviliği Sünniliğe karşı olarak gören bir anlayışa, Nurculuk gibi daha özel ve insanları biraz ürküten bir söylemle nasıl yaklaşacağımız konusunda benim ciddi endişelerim var.

Bir din görevlisi Ehl-i Beyt’ten bahsetse “Bak bizi Sünni yapmak için takiyye yapıyor” diye bir söylem içerisindeyken ya Nurcuların daha özel bir dairenin, daha özel bir yapılanmanın gidip de “Bak biz de sizin gibiyiz” diyor olması nasıl karşılanır? Nasıl bir yaklaşım ortaya koymak lazım bu konuda benim de açıkçası acı tecrübelerim var. Çünkü dediğim gibi yani insanlar zaten tepkililer, zaten bir kısım dini değerleri kabul etmiyorlar. Ama kendi öz değerlerini öne sürsek Ehl-i Beyt, 12 imam gibi daha simgesel değerleri onlarla paylaşsak bu sanırım daha etkili olacaktır. Öncelikle Nurcu kimliğimizden değil de temel İslami akaidden yola çıkarak tevhid, nübüvvet, velayet gibi mertebelerden yola çıkarak ilişki kurmak herhalde daha çok tesir eder. Ben şunu gördüm Şia’nın ifratı birazcık Ehl-i Sünnetin ya da Vahhabiliğin tefritiyle Şia’nın ifratı arasında kaynamış gibi geldi. Ehl-i Sünnetin yolu hakikaten benim mesela yakın zamanda düşündüğüm şeylerden bir tanesi Alevi-Bektaşi edebiyatında, temel erkan-ı imaniye, tevhid, nübüvvet, velayet, ahiret, kader, kaza bunların hepsi var. Bunları kendi metinlerinden yola çıkarak ele almak, imamların hayatlarını belki biz gidip Şia gibi bu imamların hepsini masum görmek, bunları farklı bir konuma yerleştirmek bunu yapamayız ama. Yine bu imamların hayatlarını ele alan, bunların şahs-ı manevisini ele alan ve Risale-i Nurun Ehl-i Beyt’e niye bu kadar önem verdiğini yorumlayabileceğimiz çalışmalar yapılabilir. Çünkü hakikaten işte Ethem Ruhioğlu dışında da bu konu hakkında çalışan yok yani.

 

Alevilik ve Şia

Şu anda Türkiye’de Ehl-i Beyt diyenlerin, Şia kaynaklı yapılan yayınların çoğu özellikle imamlara dair. Şia’dır. Yani Kevser Yayınlarının “Türkiye Caferileri” diye çalışmaları var. Bu konuda eksik olduğumuz kanaatindeyim. Üstad zaten söylüyor: Vahhabilerin üstadı Şia olarak görmek istemesi bahsi. Veya “Vahhabi damarının Şia damarıyla uyuşması” şekli ve ortada mesela bir Cevşen duası var. Bu da mesela Nur talebeleri dışında Ehl-i Sünnet tarafından bilinmiyor. Belki insanlar arabasına asıyor, boynuna asıyor ama ne olduğu konusunda çoğunun fikri yok. Sanırım Risale Akademi’nin sitesinde de bir yazı vardı Cevşenle alakalı. Cevşen mesela insanlara çok daha ilerleyen zamanlarda anlatılabilir.

Alevilik başlı başına bir konudur ama benim dikkatimi çeken ve bu metinleri hazırlarken Şia’yı koymamdaki en etkin sebeb de günümüzde dünyadaki konjonktürel yapılanma, şu an mezhep çatışmasına doğru giden Suriye meselesinden mütevellit Ortadoğu’daki yapılanmalar Şia ve Sünni meselesini tekrar gündeme gelecektir. Eskisinden belki daha somut bir şekilde gündeme gelecektir. Çünkü eskiden sadece Arap dünyası içerisinde mezhep kavgası vardı ama bu sanırım dünyayı ilgilendiren bir mesele haline geldi. Türkiye de mesela içindeki farklı etnik ve mezhebi yapılanmalardan mütevellit bir girişim olacak gibi geliyor. Bu konuda da zaten Üstadın ciddi bir tahşidatı var. İttihad-ı İslam’dan tutun ki Şia ve Ehl-i Sünnet arasındaki bir kısım medar-ı niza olmuş meselelere yaklaşımı da her halde ilerleyen zamanlarda bizim ciddi olarak tahşidatını yapmamamızı gerektiren durumlar olur gibi geliyor. Bunu da önemsiyorum. Ve Üstadın da bu fikirlerinin de bizzat tecrübe ettiğim İran’da olsun Türkiye Caferileriyle yapmış olduğumuz konuşmalarda olsun, tesir ettiği kanaatindeyim. Yine bunlarda tabi bir şey var. Şia kendisini tam anlamıyla meşru gördüğü için “İfrat da etse, aşırı da gitse” gibi ifadelerden rahatsız oluyorlar.

Rahatsız oldukları bir konu da Hz. Muaviye’dir. Hz. Muaviye mesela Nur dairesinde de tartışılıyor. “Muaviye’ye hazret denmez” diye söylemler var. Ama ben kendi iç dünyamda hazret diyorum. Fakat nasıl yapsam onu da bilemiyorum. Bu konuda da ben biraz kararsızım. Çünkü biz insanlara kitabı verdiğimiz zaman bakacak; Hz. Muaviye, atacak. Çünkü ben bizzat yaşadım. Yüksek lisans yaparken birkaç köyde derleme yaptım ve yanımda Orhan Türkdoğan’ın Alevi Kimliği kitabı vardı. İçerisinde Hz. Aişe geçiyor. Birisi aldı “Vay Aişe’ye hazret demiş” diye baktı ve kitabı attı. Bu kadar meselelere farklı yaklaşan bir topluluk var karşımızda. Dolayısıyla bazıları şey diyor; “Üstad hazret deme taraftarı değildi. Ama birazcık Sünni gelenekten gelen baskıdan çekindiği için hikmete binaen hazret konulmuş.” şeklinde söylemler var. Ama en azından Yezide lanet bahsi var. Çünkü Alevilerin Şia’dan etkilendikleri iki kavram var. “Tebella ve teberra” kavramı. “Ehl-i Beyt’i sevenleri sevmek, sevmeyenleri sevmemek” gibi. Bunun gereği olarak Yezide lanet edilmelidir. Dolayısıyla Üstadın Yezid’i atlamıyor olması çok önemli ve cevaz vermese bile kendince cevaz derken bir faydası olmadığını söylese de bir yerde “Melun Yezid’in bir şeyini adalet-i Ömer’e tercih etmem” diye bir ifadesini duygusal bağ kullanma açısından insanlara gösterilebilir ki, insanlar sadece müsbet manada şahs-ı maneviye değil, onların menfi anlamdaki fikirlerine de nasıl bakıldığını önemsiyorlar. İşte Yezid gibi bu da önemli.

Cevşen

Bunun dışında zaten birçok yerde bir husumet çoğumuzda vardır. Bunlar taslak halinde bu metinleri de biz şerh yaparak Ehl-i Sünnetin Şia kaynaklarından da yola çıkarak mesela Üstadın bu fikrini anlatabiliriz. Mesela ben Cevşen özelinde Üstadı daha iyi anlamak ve Ehl-i Beyt’i daha iyi anlayabileceğimizi sağlayacağımız kanaatindeyim. Şia da mesela Ramazan aylarında çok ciddi anlamda Cevşen okunuyor İran’da. Belki Şia’yla ortak noktamız olan Cevşen’i öne sürebiliriz. Ehl-i Beyt zaten ortak nokta ama özelde Cevşen’i öne sürebiliriz. Zaten hilafet ve saltanat mevzu noktasında Üstadın fikri açık.

Kerbela Meselesi

Kerbela çok önemli. Kerbela Aleviler için çok önemlidir Muharrem ayında. İlginçtir kaynağı konusunda hiçbir bilgim yok. Oruç tutma meselesi. Bayramda oruç tutmak haramdır Şia’da. Ama Aleviler tutarlar. Niye tutuyorlar bilmiyorum ama kendilerince İslami referans olarak Muharrem ayını tuttuğunu ve Sünnilerin gelip Muharremi kaldırıp Ramazanı onlara farz kıldığını dolayısıyla asıl orucun Muharrem orucu olduğunu söylüyorlar. Böyle bir meşruluk gerekçeleri var. Bir de yine farklı bir anlayış. Yaşayan bir anlayış. Aleviler Ramazan orucu tutmazlar. Çünkü Ramazan orucu “Sünnilere Hz. Hüseyin’e yapmış oldukları zulmün bir cezasıdır. Ceza olarak tutuyorlar. Dolayısıyla biz bu orucu tutmak zorunda değiliz.” Hatta Kur’an-ı Kerim bile değişmiştir. 3. Halife Kur’an-ı Kerimi bile değiştirmiştir. Bunun da mesela halk arasında bunlar konuşuluyor ama hatta “Cebrail aleyhisselamın getirirken şaşırdığı” şeklinde inanılan şeyler bunlar halk arasında. “Cebrail vahyi almış Ali’ye giderken Hz. Muhammed’e vermiş” falan. Mesela kırklar cemi var. O da mesela; “Hz. Muhammed Miraca çıkarken yolda bir aslan görür, aslandan korkar. Ona yüzüğünü verir.” diye anlatılan mitolojik hadise. Bu çok önemli. Halen modern Aleviler, Aleviliği açıklarken “Biz 40’lar cemiyetinde teşekkül etmiş bir yapılanmanın ürünüyüz” derler. Günümüzdeki vakıf ve dernek başkanları bu şekilde tanımlıyorlar. Kur’an-ı Kerimin değiştirildiği meselesi halen inanılıyor bir kısım insanlar tarafından ve somut bir örnek 90’lı yıllarda Şinasi Koç diye bir Alevi dedesi, Almanya’da o dönemki gurbetçilerden para topluyor ve diyor “Ben size hakiki Kur’an-ı Kerimi bulacağım ve o Kur’an Mısır’da. Bu değiştirilmiş” diyor ve insanlardan para topluyor onu getireceğim diye ve tabi ki sonuç yok. İnsanlar buna inanıyorlar Kur’an-ı Kerimin değiştirilip tahrif edildiğine. Ve orijinal Kur’an-ı Kerimde Ehl-i Beyt’in isimleri yazıyordu ama 3. halife Hz. Osman bunların hepsini çıkardı. Halk nazarında bunlar var. Halk bunları düşünüyor. Ali’yi Allah gören bir anlayış da var az önce bahsettiğim gibi. Bence bunların hepsi sosyolojik vakalar. İnsanların tecrübeyle düşünerek, muhakeme ederek ortaya çıkan durumlar değil. Mesela ben etrafıma bakıyorum; insanlar diyor niye namaz kılıyor? Mesela biri diyor ki “Bizim inancımız çok güzel, Alevilik çok güzel” diyor. Neye göre güzel çok güzel? İnsan sevgisi var, benim kabem insandır. Tunceli’de biri söylüyor bunu geçen ki ziyaretimde. Şimdi kötü olan şey ne? Herkesin inancı güzeldir. Yani şu an militarist de kendi düşüncesini güzel gördüğü için bu işi yapıyor. Kötü bir şey yok ortada. Ama neye göre, hangi tecrübeye göre, hangi yaşantıya göre, hangi kavrama göre sen bunu güzelleştiriyorsun? Hep söylem üzerinden yani günümüzdeki Alevilik tecrübe edilmiş, karşısında farklı bir anlayış geçmiş de onu beğenmemiş değil. Bu tamamen gelenekten gelen ve kendi sosyolojik imkânları mahiyetinde bilgiye ulaşabildikçe şekillenen ama modernizmle beraber çözünerek kimlik haline gelen bir yapılanma gibi geliyor bana ve sanırım bu şekilde olsa gerek. Çünkü gerek Subaşı hocanın, gerek Orhan Türkdoğan’ın yaptığı kimlik oluşumlarından çıkan sonuç da bu.

Risale-i Nur Talebeleri Alevilik Mevzuuna Duyarsız Kalamaz

Dediğim gibi Risale-i Nur talebeleri Alevilik mevzuuna duyarsız kalamaz. Çünkü Ehl-i Beyt ortak noktasında genel anlamda buluşabilirler. Ve mesela Üstadın fetva niteliğinde söylemiş olduğu sözler çok önemli. “Hubb-ı Ehl-i Beyti meslek ittihaz etmiş Aleviler ne kadar ifrat da etse, Rafizi de olsa zındıka ve küfr-i mutlaka girmez” deniyor. Ali köyündeki cenaze namazı mevzuu var. “Münafığın namazı kılınır mı, kılınmaz mı?” şeklinde. Üstad yine aynı cevabı veriyor. Dolayısıyla ben bu hatayı yaptığım için söylüyorum; kendi akrabalarımın birçoğuna zındık demişimdir. “Namaz yok” diyor kendince. Dolayısıyla sarih bir ayetin hükmünü red zındıkaya gittiği için demişimdir ama belki biraz meseleye fetret boyutundan bakıp bu insanlara kendi geleneksel yapılarıyla beraber düşünüp niçin namaza bu kadar mesafeli durduklarını anlayarak belki insanları sorgulamak lazım. Toplumda bu yapılmadığı için genel anlamda ki müsbet anlamda empati kurmak gerekir. Herhalde Nur talebeleri bu yüzden önemli ve kıymetli veya Nurun mesleği bu yüzden kıymetli. İşte çok rahat bir şekilde biz insanları cehenneme gönderebiliyoruz, zındık yapabiliyoruz, münafık yapabiliyoruz. Hemen ipini çekebiliyoruz ama anlamaya çalışmıyoruz. Sanırım Aleviler bütün bu anlattıklarımla beraber en başta kendim olmak üzere anlamamız gerekli. Bu insanlar niçin şu anki durumlarına geldiler? Veya niçin olaylara böyle tepki gösteriyorlar? Refleksleri çok kuvvetli. Bunu helalde daha düşünerek, kendi şartlarıyla beraber empati kurarak anlamak lazım. Zaten bu anlayış da kendi içinde bir hizmeti doğuracaktır. Risale-i Nur şefkat mesleğidir ben şefkatle yaklaştığım zaman neticesini alıyorum.

İnsanî yaklaşım

Dediğim gibi cenazesine gitmek, taziyede bulunmak, halini hatırını sormak lazım. Onlar mesela görür görmez hemen tepkiyle yaklaşırken sizin ona iki adım daha atıp insani bir yaklaşım içinde bulunmanız aradaki buzları bir anda eritebiliyor. Çünkü dindarlara karşı çok önyargılılar. Mesela benim eşim Sünnidir. Dolayısıyla ben düşkünüm. Bizde Sünniyle evlenmek düşkünlük gerektirir ama insani bir Sünni birçok Alevi kadına Kur’an-ı Kerim öğretebilecek şekilde sempati kurabiliyor. Örnekte de var yani akrabalarımdan bir kısmı, onlar da Alevi Nur talebesi, bunlar mesela etrafındaki zayıf inançlı insanlara Kur’an-ı Kerim dersi vermeye başladılar. Ama bu tamamıyla kavl-i leyyin ile oldu. İkili ilişkilerle oldu. Onlara samimi yaklaşarak oldu. Bir şekilde insanlar, daha mesafeli konumdan daha insani ve dostça bir konum seviyesine gelebiliyorlar. Bir de tabi beklentiye çok girmemek gerekecek. Ben istiyordum ki herkes Risale-i Nur okusun. Herkes dershaneye gelsin. Kimse şapka giymesin. Kadınlar dekolte giymesin, diye bir çok şey geçiyordu kafamdan ama bunlar zamanla olacak şeyler. Mesela ben bir ceme gittim 2008 senesinde ve dedenin anlattığı bir olay vardı. Beni dahi sarstı hakikaten: “Yavrularım, kızlarım, gelinlerim, düğünlere gidiyorsunuz ama niye sırtınızı açıyorsunuz?” Dede hüngür hüngür ağlıyor bunu söylerken, “yapmayın, etmeyin” diyor. Şimdi ben tabi ön

- Reklam -