AKIL VE VİCDAN EKSENİNDE EĞİTİM MODELİ

Eklenme Tarihi: 07 Mart 2017

Sayın başkan, değerli katılımcılar, öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Dünden beri Bediüzzaman Said Nursî’nin Eğitim Felsefesi Medresetüzzehra konusunda önce bu salonda çok muhteşem bir açılış oturumu yapıldı. Arkasından gruplar halinde tebliğ sunumları devam etti. Bu günde kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Tebliğimin konusunu niçin akıl ve vicdan ekseni diye tanımladım? Esas itibariyle Medresetüzzehranın eğitim felsefesini çok ciddi bir şekilde belirleyen taraftır bu. Bediüzzaman Hazretleri bunu ifade ederken insanı ele alıyor, insanı merkeze oturtuyor, eğitimin odağına insanı koyuyor. Cumhuriyet dönemi eğitim sisteminin felsefesinin tersine çünkü. Cumhuriyet dönemindeki eğitim sisteminin felsefesinde eğitim faaliyetinin odağında insan yok, devlet var, devlet ideolojisi var. Dolayısıyla o ideolojik yapıya ve o felsefeye göre devletin istediği tipte bir insan tipi oluşturma amaçlanıyor. Bediüzzaman’ın eğitim felsefesi tamamen bunun tersine merkeze insanı koyuyor ve eğitim faaliyetlerinde insanın fıtratını/yaratılışını, düşüncesini, maddi ve manevi yapısını dikkate almak suretiyle insanın gelecekte huzurunu, refahını, gelişmesini, dünya ve ahret saadetini kazanmasını sağlayabilecek bir yapı içerisinde bir eğitim felsefesi oluşturuyor. İşte ideolojik merkezde insanın yerine devleti koyan eğitim felsefesi ve eğitim sistemi ile Bediüzzaman’ın eğitim felsefe ve sisteminin arasındaki en bariz fark bu.

Biz yıllar yılı, işte ben otuz yedi yılımı bizatihi eğitimin içinde eğitime hizmet veren biri olarak geçirdim ve şunu gördüm ki, her sabah çocukları biz okulun bahçesine topluyoruz, “Doğruyum çalışkanım” diye and içiriyoruz ama seksen küsür bu kadar yıl geçti maalesef bu eğitim sistemi amaçladığı gibi doğru insan yetiştirmede hala sıkıntı yaşıyor. Çalışkan insan yetiştirmede hala sıkıntı yaşıyor. Büyükleri sayma, küçüklere şefkat gösterme noktasında sıkıntı yaşıyor. Niye? Çünkü sistem doğru insan, çalışkan insan, şefkatli, merhametli, saygılı insan yetiştirme üzerine kurgulanmamış. “Benim müsaade ettiğim kadar düşüneceksin, benim müsaade ettiğim çerçevede hayatını tanzim edeceksin” diyen bir eğitim sisteminden başka türlüsü zaten beklenemez. İşte onun için Bediüzzaman Hazretleri merkeze insanı oturtuyor ve o bakımdan da insanı tahlil ederken esas itibariyle akıl ve vicdan bütünlüğü içerisinde ele almış oluyor. O bakımdan Münâzarât da bu konuyu dile getirirken “Vicdanın ziyası ulum-ı diniyedir, aklın nuru fünunu medeniyedir” diyerek konuyu formüle ederken, insanın akıl ve vicdan ekseninde oluştuğunu insan-ı kâmil olabilecek bir kimsenin ancak aklı ve vicdanıyla birlikte hareket ederek insan-ı kamil olunabileceğini ve dolayısıyla vatana, memlekete, millete hizmet etmek için edindiği bilgi ve becerileri toplumun, insanlığın faydasına sunmada bu akıl ve vicdan unsurlarının mutlaka birlikte gelişmesi gerektiğini ifade ediyor. Onun için aklı fen bilimlerinin besleyeceğini, vicdanı da manevi ilimlerin, dini ilimlerin besleyeceğini ve aydınlatacağını ifade ederken “Bunların biri birinden ayrılması halinde birincisinde hile ve şüphe, ikincisinde taassup tevellüd eder” diyor. Yani sadece aklını fen bilimleriyle aydınlatan ama vicdanını dini bilimlerle aydınlatmayan, beslemeyen insan sadece nefsinin peşine takılıp gidecektir. Nefsi onu nereye sevk ediyorsa haram helal demeden, neyi arzu ediyorsa onun peşinde koşturacaktır.

Kendi menfaatini toplumun menfaatinin önünde tutacaktır. Dolayısıyla inançta, ibadette topluma yararlılıkta kesinlikle bunları düşünmeyecek ve ancak ve ancak kendi şahsını düşünmek suretiyle bir hayat felsefesi oluşturacak. Bu gün bunu yaşadığımız toplumda çok bariz bir şekilde görüyoruz. Nitekim bunun tersi olarak vicdanını sadece aydınlatan din ilimleriyle ama fen bilimlerini tahsil etmeyen, öğrenmeyen ve dolayısıyla kafasını aydınlatmayan, bu bağlamda insanların, mü’minlerin, inanan kesimlerinde gelişmelere, değişim ve dönüşüme karşı direnç göstereceğini, bunlara uyum sağlayamayacağını ve dolayısıyla taassuba düşüp ilerlemeyen bir toplum oluşturmada birinci derecede etken olabileceklerini ifade ediyor. Dolayısıyla insanı bu bağlamda değerlendirdiğimiz zaman, insan aklı ve vicdanı istikametindeki eksen etrafında oluşabilecek bir hayat biçiminin içerisinde hayatını devam ettirmelidir.

Üstadın bu anlayışına göre ve öyle olduğu zaman toplumun fen bilimlerini tahsil eden insanın edindiği bilgi ve beceriyi toplumun hizmetine sunduğu zaman orada birinci dereceden Allah rızasını esas alacaktır ve dolayısıyla Allah rızası çerçevesinde de topluma, memlekete, millete hatta insanlığa faydalı olmaya çalışacaktır. Şimdi tabi Bediüzzaman Hazretleri eğitimde bu ekseni ortaya koyar, ifade ederken aynı zamanda kurulacak olan bu Medresetüzzehra üniversitesinde, ben o konulara çok fazla girmeyeceğim, dünden beri epey bir konuşuldu ve hala konuşulmaya devam edilecek, müfredat ne olacak? Yani sistemi kurdunuz, akıl eksenini, vicdan eksenini oluşturdunuz. Burada ne vereceksiniz? Üstad burada fen bilimleri ile din ilimlerini mezcetmek ve derc etmekten bahsediyor. Ne demek bu derc etmek? İki şeyi birini diğerinin içine almak, mezcetmek, ikisini beraber karıp, karıştırıp, biri birinin içinde eriterek yeni bir sonuç ortaya çıkarmak. Bunu müşahhas bir misalle ifade etmek gerekirse, bir bardakta su var, elimizde de şeker var. Biri sudur, biri şekerdir ama şekeri suyun içine koyduk dolayısıyla derc ettik, henüz mezc olmadı. Aldık kaşıkla karıştırdık, şekeri erittik. Dolayısıyla o suyla şeker, biri birinin içinde mezc edilmiş oluyor. Dolayısıyla ne artık baştaki gibi ne sudur, ne şekerdir. O tatlı sudur, şekerli sudur. Dolayısıyla fen bilimleri ile din bilimlerini bu şekilde biri birinin içine katıp, biri birinin içinde eriterek vermek Üstadın bu bilimleri derc etmek ve mezc etmek dediği gerçek ifade ediliyor. Buna da birçok yerde çok güzel örnekler veriyor. Hemen şunu da ifade ederek bu örneklerden bir tanesine geçeyim. Bediüzzaman Hazretlerinin Medresetüzzehra diye tanımladığı bu eğitim kurumunda, din ilimleri ile fen bilimlerini beraber verelim yani fizik okutulsun, matematik okutulsun, fen bilimleri dersleri okutulsun ama bunun yanında din bilimleri dersleri de ayrı okutulsun.

Üstadın dediği bu mezc etmek ve derc öyle bir şey değil. Ne demek? O fiziği anlatırken, kimyada bir konuyu ifade ederken veya bir başka fen dersinde o konunun içerisinde Allah’ın Esması’nın tecellilerini de görüp nazara verip öğrenciye onları öyle takdim etmekten bahsediyor Üstad Hazretleri. Mesela biz bu gün yağmur yağıyor, dünya kendi ekseni ve güneşin etrafında dönüyor, işte bulutlar havada duruyor gibi fen bilimlerinde bu konuları bu şekilde anlatıyoruz. Oysaki Üstadın dediği şey fenni noktadan aynı olmakla beraber ama ifade ve üslup noktasında farklılık arz ediyor. Nedir? O “dünya dönüyor” yerine, “dünya döndürülüyor”. Bulut bu kadar büyük bir kütlesiyle beraber “havada duruyor” yerine, “durduruluyor”. “Yağmur yağıyor” yerine, “yağdırılıyor” gibi arkasında döndüreni, durduranı, yağdıranı nazara vermek suretiyle çocukları, gençleri, bu bilimleri, bu şekilde tahsil eden insanları, “Peki durduran kim, yağdıran kim, döndüren kim?” diye kendi içinden sorular sordurmak suretiyle bunun neticesinde “Allah Allah Allah” diye kendi kendine bunların cevabını içindeki fıtrata uygun bir biçimde verdirebilecek bir eğitim yapısı.

İkinci olarak çok uzun. Konuyu anlatmayacağım ama neticede Otuz İkinci Söz’ün bir haşiyesi var. Biliyorsunuz “Sani-i Hakîm beden-i insanı mükemmel bir saray, gayet güzel bir şehir suretinde halk etmiştir” diye başlayan ve yarım sayfa kadar ifade edilen ama içinde tıp, biyoloji, kimya, fizik ve daha birçok bilimleri içine alan bir anlatım tarzı var. Orada Üstadın o yarım sayfalık metin içerisinde kesinlikle Allah geçmiyor. Manevi herhangi bir dini bir terim geçmiyor. Geçen o konuyu ben bir sohbette okumuştum ve okuyan arkadaşlarımızın içerisinde çok çeşitli meslek grupları vardı. Döndüm dedim ki “Arkadaşlar bakın ben bu metni okudum ama bu metnin içerisinde Allah diye bir kelime geçmedi. Dini terim diye bir şey geçmedi.” Oradan bir mimar hemen atıldı dedi ki “Hocam sizin okuduğunuz her cümle bana Allah’ı hatırlattı.” İşte Üstadın din bilimleriyle fen bilimlerini mezc ettirelim dediği şey bu. Öyle olursa hem fen bilimleri yönünden gelişmiş, hem vicdanı oluştuğu için o bilimleri kendi nefsinin arzularına göre değil, toplumun menfaatine göre kullanabilecek insan tipi meydana getiriyoruz. Peki bunun faydası nedir? İşte on sene, daha sonraları, elli sene, elli beş senedir bağırıp duruyorsun. Üstad burada da sosyolojik bir cevap vermek suretiyle Kürtlerin hatta kendi tabiriyle ifade edeyim Ekrat ve ulemasının istikbalini temin diyor yani Kürtlerin ve Türk âlimlerinin istikbalini teminden bahsediyor burada bir başka birkaç paragraf sonra bir başka ifadesinde Kürtlerin ve Türklerin istikbalini temin diye ifade ediyor. Yani Üstad o gün o manevi nazarıyla gelecekte Kürtlerin istikbalinden, Türklerin istikbalinden, ülkenin geleceğinden endişe duyuyor ve o geleceği sağlama almak üzere birtakım çareler ve formüller geliştiriyor.

Son olarak iki cümleyle şunu ifade edip bağlayayım. Keşke vakit olsa böyle bütünüyle konuyu arz edebilseydim. Neticede Üstad bunun gerekçesini ortaya koyarken bir de burada görev alacak eğitim kadrosundan bahsediyor. Öğretmen okulunun Medresetüzzehra merkezine alınmasını, gerekçe olarak da okullarda plan-program, eğitim-öğretim metodu, pedagoji, sosyoloji, psikoloji bulunduğunu, medreselerde bunun eksik olduğunu ama buna mukabil medreselerin de fazilet, ahlak, inançla donanımlı olup öğretmen okullarında bunun eksik olduğunu, bunların bir arada beraber olmasıyla öğretmen yetişecek, olanların öbür taraftan fazilet ve maneviyat dersi alacağını, öbür tarafın da öğretmen okulundan metot, eğitim-öğretim metodu konusunda ders alacağını ifade ediyor ve şöyle bağlıyor. Neticede atlayarak gittim. Hep “Ey havas! Ey ehl-i hükümet” diyor. Bu dediklerimizi dikkate alın ve neticede getiriyor “ve illa” diye bağlıyor. Nokta, nokta, nokta yani demek istiyor ki, “Bu tedbirleri alın. Almazsanız ülkenin geleceğinde çok ciddi sıkıntılar yaşanacaktır. Sizi uyarıyorum, ikaz ediyorum” diyor ama gelin görün ki Üstadın bu ikazı karşılık bulmuyor ve bu gün yaşadığımız olaylar da Üstadın ne kadar haklı olduğunu, ne kadar haklı projeler geliştirdiğini görüyoruz ve inşallah bundan sonraki adımlarda Üstadın o rüyasının, o hayalinin, o tefekkürünün gerçekleşmesini ümit ediyoruz.

Bu vesile ile hepinize tekrar sevgiler, saygılar sunuyorum

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 159-164, Ankara.

- Reklam -