
Risale Akademi Kurucu üyesiDr. İsmail BENEK'inAdım Adım Said Nursi Burdur Günleri Paneli Açış Konuşmasıdır
Burdur, dünyadır;
Antalya, kabir.
Şam, berzah ve haşirdir.
Yemen, mâbâ’de’l-haşirdir.
(Nur’un İlk Kapısı, 46)
Burdur, Cumhuriyet döneminde, Kur'an Nuru'nun manilerle karşılaştığı, söndürülmeye çalışıldığı ve bazı icraatların uygulamaya konulduğu dönemde, Anadolu'da yeniden cehd isteyen başlangıcın adıdır, "Nur'un ilk kapısı"dır.
Burdur, maneviyatla problemli bir dönemde Bediüzzaman'ın "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu izah ve ispat edeceğim" (Tarihçe-i Hayat, 69) taahhüdünün/beyanının cumhuriyetle birlikte yeniden hayat bulduğu bir başlangıç noktasıdır.
Risale-i Nur'un telifinin ilkidir, başıdır, nüvesidir, ihzariyesidir.
Burdur, bir mayalanmadır. Aynı zamanda Osmanlı'dan Cumhuriyete geçişin yalnızlık sendromu ve sürgün psikolojisidir beşeriyet için. Bediüzzaman'ın şahsında kayıplar, savaşlar, mağlubiyet, esaret, İstanbul'a dönüş, Ankara'ya davet, Van'a kapanış gibi son 10 yılın en meşakkatli yolcululuk ve küresel fırtınaların içinde ve hengamesinde, Van'dan alınıp Burdur'a getirilmesiyle dinen bir fırtına öncesi sessizliktir. Patlamaya hazır volkanın kendine bir mecra, bir menba ve bir mebde olduğu, dokuz ayın tefekkür ile tecdidi besleyecek zihni inkişafların yeniden makes bulduğu bir milattır.
***
17 Nisan 1923 te Ankara’yı terk edip Van’a gelen Said Nursi artık sadece ilimle uğraşmak ve talebe yetiştirmek ister. Buradaki aşırı ilgiden de rahatsız olunca birkaç talebesiyle birlikte Erek dağına çıkar ve oradaki bir harabede hayatını devam ettirmeye başlar.
Bediüzzaman Erek dağında inzivaya çekildiği sırada ülkedeki hava ise gergindir. Hükümete karşı isyan etmeyi düşünen Şeyh Said, Said Nursi’ye bir mektup yazarak yardım ister ve buna karşın “Hiddetli ve ikna edici bir üslupla onlara katılamayacağını ifade eden Bediüzzaman, bu kez onları da vazgeçirmek adına, yaklaşımlarının ne din ne hukuk ve ne de akılla bağdaşmayacağını ifade eder”(Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla, 275-276)
1926 yılının baharında, Anadolu vilayetlerinden Burdur’a “zorunlu” bir misafir geliyordu. Askeri muhafazayla, sürgün olarak getirilen bu misafirin adı Molla Said’di.
Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkede başka bir sistem inşa ediliyordu. İslam hakikatlarının ve Said Nursi’nin hiçbir zaman barışmayacağı bir sistem. Hükümetle ve onun din dışı senaryolarıyla uzlaşmayan, buna rağmen menfi hiçbir harekete de karışmayan Said Nursi, kendini imani meselelere ve imani hizmetlere vermiş bir alimdi. Bu onun “suçuydu”. Doğunun ve İslam aleminin istikbalini yeniden parlatacağına inandığı bir gayesi vardı. Bir üniversite kurma gayesi. Bu inançla talebeler yetiştiriyor diğer yandan hükümete ayaklanmaların baş gösterdiği Doğu’da kan dökülmemesi için ileri gelenlerle görüşüp kardeşlik, birlik çağrıları yapıyordu.Oysa bunlar da “suçtu”.
Verdiği gayretler görmezlikten gelinip, haksız yere Şeyh Sait ayaklanmasının suçlularından biri olarak, Erek dağındaki inzivasından kelepçelenerek alınıp, Mayıs 1926’da Burdur’a sürgün edilmişti… Bir daha hiç dönemeyecekti doğuya. Ya da yalnız ölmek için dönecekti…
Bu hadise, yeni rejimin hareket tarzını da belirliyordu. Mesela, hükümet 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu’nu hemen çıkarabilmek için bu hadiseyi gerekçe olarak kullandı. Bu kanun ise, sonradan çok bir kötü şöhretle tarihe geçecek olan İstiklal Mahkemeleri’ni kurma yetkisini ve iktidarın diktatörce uygulamalarını bir muhalefet olmaksızın sürdürme gücünü sağlıyordu(Weld, 2006, BSN Entelektüel Biyografisi, 234).
O ise bunu ilahi bir takdir olarak kabul ederek;
“Meselâ, bu biçare Said, Van’da ders-i hakaik-i Kur’âniye ile meşgul olduğum miktarca, Şeyh Said hâdisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vakta ki neme lâzım dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak için Erek Dağında harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler; Burdur’a getirildim” (Lem’alar, 91) der ve kendisini kader mahkumu olarak görür.
“Van’da mağaradan çıkarılıp Anadolu’ya hareket etmek üzere jandarmalarla sevk edilirken, yollara dökülüp “Aman, efendi hazretleri, bizi bırakıp gitme. Müsaade buyur, sizi göndermeyelim. Arzu ederseniz Arabistan’a götürelim” diye yalvaran silâhlı gruplara, ahaliye ve ileri gelen zatlara, “Ben Anadolu’ya gideceğim, onları istiyorum” diyerek, hepsini teskin ediyor. Evvelâ Burdur vilâyetine askerî muhafızlarla nefyediliyor. Burdur’da zulüm ve tarassutlar altında işkenceli bir esaret hayatı geçiriyor” (Tarihçe-i Hayat, 191) sözüne karşın "Ben ehli dünyanın değil, kaderin mahkumuyum, Mekke'de de olsam Türkiye'ye gelirim, zira burası daha çok hizmete muhtaçtır…"(Mektubat, 110) diye cevap verecektir.
Kendi halinde, küçük ve sakin bir Anadolu vilayeti olan Burdur, dönemin yetkililerinin hazırladığı plan için biçilmiş kaftandı. Said Nursi, kurulmak istenen yeni rejime ters düşen ve halkı etkilemesinden korkulan fikirleriyle, unutulup gidecekti bu uzak ve küçük ilde. Ondan ve inancının etkisinden kurtulmuş olacaklardı. Ama olmadı. Çünkü bir plan daha vardı. Kader-i İlahi’nin kalemiyle yazılan, onun saatiyle işleyen ve tüm hesapları alt üst edecek bir başka plan.
Kurtuluş Savaşında kurtulan, kurtarılan neydi? Yalnızca canlar mı? Öyleyse neden seve seve canını feda etmişti onca can? Bu küçük vilayette, bunun cevabını bilen insanlar vardı ve sürgüne gelen bu alimle birlikte, bir kez daha kurtaracaklardı inançlarını.
Said Nursi’yi tecrit ve mahrumiyet altında tutan planın aksine, Burdur, bir okul, bir medreseye döndü zamanla. Sürekli takip ve göz hapsinde olmasına rağmen, önce bir süre misafir olarak kaldığı evde, daha sonra da küçük bir odasında aylarca kaldığı Hacı Abdullah Camii’nde Hakaik-i İslamiye ve Hakikat-ı Muhammediye dersleri vermeye başladı.
Halk yavaş yavaş onun derslerine katılıyor, etrafında halkalanıyordu. Van’daki derslerinden sonra şimdi de, yeni dersanesine tayin edilmiş bir muallimdi o. Ve yaşayacağı her sürgün onun bir başka görev yeri olacaktı adeta. Bu bazen dağdaki bir ağaç, bazen bir hapishane hücresi, bazen bir mahkeme salonu olsa da…
Zaman, onun en güzel fotoğraflarını yükseklerde çekmiştir hep. Hayatı boyunca dağları, tepeleri olacaktı Said Nursi’nin. Yücelerden temaşa edecekti ufku. Tıpkı Van Kalesindeki tefekkür yeri olan o yükseklik gibi, tıpkı Erek Dağı, Çam Dağı, Yuşa Tepesi, Şeyh Sanan Tepesi gibi… Ağaçları olacaktı, yıldızları dinleyeceği… Söyleyeceği, yazacağı yüksekleri olacaktı.
Muallimin Burdur’da ilk derslere başladığı yer de işte o tepelerden biriydi. Camii ve dersler dışındaki zamanını tüm Burdur’u temaşa edebildiği tepesinde, tefekkür içinde geçiriyordu. 1.ders, 2.ders, 3.ders… orada yazılmıştı. Dinleyenlerin gönüllerinde hakikat çiçekleri açtıran bu eserler, “Nur’un İlk Kapısı” adıyla elden ele çoğaltılıyor, gizlice kitap olarak basılıyor, Nurların ilk telif yeri olan Burdur, rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçe haline geliyordu.
Anadolu bir sürgün değildi artık, manevi bir uyanış, bir okuldu. Said Nursi, hayatını tevazuu ve teslimiyetle camiinin o küçük odasında devam ettiriyor, ibadetlerden geri kalan tüm zamanında ise heyecanlı ve hevesli talebelerinin akıllarına ve kalplerine nurun ışıltılarını nakşediyordu.
İlk sürgünün filizleri artık tomurcuklar vermeye başlıyor. Bu ilk tomurcuklar Binbaşı Asım Bey, Mustafa Çavuş, Rasih Hoca, Abdurrahman Cerrahoğlu gibi isimlerle şahıslaşıyordu, cisimleşiyordu.
Burdur halkı, kimseden hiçbir yardım kabul etmeyen ama imani meselelerde ihtiyacı olan herkesin ihtiyacını karşılayan bu âlimi çok sevdi ve saygı duydu.
“Bediüzzaman Said Nursî Burdur’da iken, bir gün, o zamanın Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Mareşal Fevzi Çakmak Burdur’a geliyor. Vali, Mareşale, “Said Nursî hükûmete itaat etmiyor; gelenlere dinî dersler veriyor” diye şekvâda bulunuyor. Mareşal Fevzi Çakmak, Bediüzzaman’ın ne kadar dâhi ve ne kadar mânevî büyük ve müstakim bir zat olduğunu bildiği için diyor ki: “Bediüzzaman’dan zarar gelmez. İlişmeyiniz, hürmet ediniz.”(Tarihçe-i Hayat, 192) ikazına rağmen hükümet yetkilileri, unutulması ve yalnız kalması için gönderdikleri Bediüzzaman Said Nursi’nin, sanılanın aksine gün geçtikçe çoğalan bu etkisinden ve varlığından rahatsız oldular.
Demek ki, daha uzak bir yere gönderilmeliydi. Öyle ki kimse ona ulaşamamalı, o kimseyi bulamamalıydı. Said Nursi ve gayesi unutulmalı, unutturulmalıydı ve bunun için gereken yapılacaktı. Yine bir planla, çok daha zor bir yere sevk edilmesine karar verildi.
O son gün Burdur halkı, gözyaşlarıyla uğurladılar Muallim’lerini… Sokaklara toplanan halk, onlara el sallayarak uzaklaşan Bediüzzaman’ı, saygıyla ve hürmetle yolcu ettiler… Geride bin bir zahmetle telif edilen sayfalar kaldı onlara. Bu sayfalar bir külliyatın ilk sayfaları, bu zorluklar bir yangının ilk kıvılcımlarıydı. Onlar ilk şahitler, Nur’un ilk talebeleriydi…
Bugün ne yazık ki Bediüzzaman Said Nursi’nin Burdur hayatına dair çok bilgiye sahip değiliz. Ama tecrit ve mahrumiyetle geçen yaklaşık bu bir yılının, Burdur’da bir kapı açtığını biliyoruz. Nur’un İlk Kapısı!
Burdur, gelecekteki daha çetin zorlukların geçiş yeri, koridoru gibidir. Gaye-i Hayalin ilk mahsülleri, bağcının derlediği ilk çiçekleridir. Her şeye rağmen, sabrın ve sadakatin ilk heyecanı, ilk coşkusudur Burdur.
Ve yine her şeye rağmen, Kader-i İlahi kalemiyle yazılan ve onun saatiyle işleyen bozulmaz planın ilk durağıdır. Barla’ya ve diğer sürgün yerlerine, mahkemelere, hapishanelere, mahrumiyetlere, eziyet ve cefalara, derslere, hizmete, kardeşliğe, nurlara yani kısaca Medresetüzzahra’ya açılan ilk kapıdır…
Said Nursi'nin Burdur günleri, ayrı bir arkeolojik kazıyı hak ediyor. Sessizliği, kapalılığı ve küçük bir şehir mesabesinde ve dış bağlantıları olmayan bir kentin izole edilmiş bir misafiri neler yaşadı, neler düşündü, neler planladı, sonraki hayatının girişlerini burada nasıl inkişafa hazırladı v.s. birçok analizin ve arşiv kaydının bize yeni okumalar kazandırması gerekmektedir.


.png)
























