Bediüzzaman’ın Meyve Risalesi’ndeki “Üçüncü Ve Dördüncü Mesele”Lerin Değerlendirilmesi

Eklenme Tarihi: 02 Aralık 2013

Yrd. Doç. Dr. Yasin YILMAZ'ın Meyve Risalesi Çalıştayı tebliğidir

GİRİŞ

Bediüzzaman Said Nursi, Eski ve Yeni Said olarak adlandırdığı hayatının iki döneminde de madde ile mananın sentezini yaparak, Müslümanların yok edilmeye çalışıldığı son sayılan bir devirden, tükenmemiş olarak yeniden doğuşunun asıl kaynağını gösterme ve ebedî yolun mücadelesini yapmıştır. Çünkü Bediüzzaman, hayatında, mürşitliğini en mükemmel şekilde yaparak, bütün mesaisini iman üzerinde yoğunlaştırmış ve imansızlık içerisinde yuvarlanan insanları hakka, hakikate ve kurtuluşa çağırmıştır. Bu uğurda hiçbir fedakârlıktan da kaçınmamıştır.

Bediüzzaman Saîd Nursî, Osmanlının son döneminden itibaren Müslümanlar için başlatılan zor, meşakkatli ve çileli bir yolun kenarında yürümemiş, bizzat içinde ve hatta önünde olmuştur. Bundan dolayı da vatan, millet ve özellikle de mensubu olduğu dinin, saadetlerinin olduğu kadar, felâketlerinin de muhatabı olmuştur. Daha sonraki hayatında İslâm dünyası ile ilgili gelişmeler onu çok alâkadar etmiş, İslâm, Kur’ân ve İslâm dünyasının başına gelen olumsuz olaylar onu kalpten vurmuş ve rahatsızlanmasına sebep olmuştur. Hem meşrutiyet, hem İttihat ve Terakki hem de özellikle Cumhuriyet dönemlerinde bin yıldır İslam’ın bayraktarlığını bu vatan evladının dinsiz ideolojilerin etkisinde kalarak imansızlığa düşmemesi için var gücüyle eserler vererek çalışmıştır.

Nursi, formel eğitim almadığı halde, yaşadığı dönemde hem Doğuda hem de Batıda ortaya çıkan akımları ve ideolojileri bilen son dönemin ender şahsiyetlerinden birisidir. O’nun ortaya koyduğu hizmet anlayışı, sosyal yaşamı ve eğitim anlayışı ile ruhsal bir liderlik özelliği taşıdığını eserleri ortaya koymaktadır. Ruhsal liderlik özelliği taşıyan Nursi psikolojik rehberlik yöntemi olarak da ihlâs ve samimiyeti ön plana almış ve ahlak anlayışını “ihlâs ahlakı” çerçevesine oturtmuştur.

Hz. Peygamber’in (sav) yolundan giden bir mümin olarak Bediüzzaman elli yaşında, belli bir olgunluğa gelince Risale-i Nur’un temel eserlerini yazmaya başlamıştır. O yaşadığı çağ manevi temelleri sarsılan Batı cemiyetinden çıkıp, bütün dünyayı sararak İslam toplumunu da tehdit eden inançsızlık ve dinsizlik akımıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemdi. Dinî, peygamberi ve ahireti yok sayan materyalist akımların yeryüzünü sardığı bir devirde, onların karşısına farklı ve güçlü bir metotla çıkılması gerektiğinin farkındaydı. Çünkü küfür cehaletten değil de fenden felsefeden yani bilim adına bilim adamlarının görüş ve araştırmalarından gelmekteydi.

Bediüzzaman, materyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu bir dönemde, onların metotlarıyla yani “akıl yürütme metotlarını” kullanarak, onların argümanlarını tek tek çürütmüştür. Bunu yaparken “büyük cihadın manevi cihad” olduğunu kabul ederek, maddi kılıçların kınına girmesi gerektiğini ve Kur’ani hakikatlerle manevi cihat yapılacağını bildiren bir önder olmuştur. Hz. Peygamber’in (sav) Mekke döneminde büyük cihadı Kur’an’la ve sabırla yaptığı gibi Bediüzzaman da, Kur’an merkezli ve onun asrımıza bakan yönleriyle yapmıştır.

Bediüzzaman, bu tahribata karşı dinin gerçek bir hakikat ve paslanmaz bir pırlanta olduğunu, asla yok edilemeyeceğini ortaya koyan bir mücadelenin, ancak güçlü fikirlerle yapılabileceğini görür. Bundan dolayı bu güçlü akıma karşı evliya menkıbeleri ve mutasavvıfların tarikat dersleriyle değil, imanı temel alarak onun dünyada dahi manevi cennet ve imansızlığın da cehennemî bir hayat yaşattığını gösteren mücadele yolunu seçmiştir. O, eserlerinde bu dünya hayatında da imanlı insanın mutlu olduğunu, inanmayanların da cehennemi hayat yaşadığını fikri muhakemelerle anlatmaktadır. Bu dünyada aç, sefil ve perişan yaşadıktan sonra ahirette mutlu olunacak tarzdaki eski anlayışı değiştirmiş, imanî mutluluğun bu âlemdeki hazzını anlatmıştır.

Bediüzzaman, diğer yandan materyalizm ve modernizm büyük bir saltanat ve fantezilerle geldiğini görmüş, dünyevîleşmenin (sekülerizmin) getirdiği lüks ve hızlı sosyal yaşantının cazibesinin farkına varmıştır. Tüketim cazibesiyle gelen bu akıma karşı “dünyayı terk et cennet var” demek yeterli olamayacağını bildiğinden, Mana-ı harfi ve Mana-ı ismi paradigması ile yaratmanın Allah’a has olduğunu belirtip, O’nunla bağlantı kurmayı öğreterek bir yaşam tarzı sunmuştur. Bu paradigma ile yaratmanın sadece Allah’a ait olduğunun bilinmesi ve O’na dayanarak, güvenerek ve emirlerini yerine getirerek mutlu olma yollarını göstermiştir.

Bu doğrultuda dünyada imanı yaşamanın cennet gibi bir hayatı yaşatacağını dile getirirken, modernizmin de kötü sonuçlarını ve insanları mutsuz ettiğini göstermiştir. Dinin insanların hayatından çıkması halinde bunalımların, boşanmaların ve intiharların artacağına vurgu yapmıştır. Aklı kullanarak kötü davranışların sonuçlarını insanlara göstererek, gençlere elli sene sonraki hallerini hatırlatarak, onların hislerini değil, akıllarını devreye sokmuştur.

Diğer yandan kader onu hep toplumun imanî yönden terakkiyatına çalışması konusunda zorlamış, o da “istihdam olunuyoruz” diyerek bu durumun farkına varmıştır. Eserleri, onun kendi iç dünyasındaki keşif yolculuğu mücadelesinin yazılı hale getirilmiş şeklidir. Eserlerinde günümüzde kötülüğe götüren güçlerin temsilcisi olan nefis ve şeytanın sorularına cevap verir. Tevazu göstererek “kendi şahsî zaaflarım ve ben kendi nefsimi daha çok muhtaç görüyorum” diye bir tanımlama yaparak nitelendirdiği konulara karşı ilahî yardımları ve kendini ikna çabalarını yazmıştır. Bunun yanında gerçekleri de anlama ve çıkarma gayretini yazılı hale getirerek eserlerini ortaya koymuştur. Nursi, sadece eser yazmayıp, yazdığı eserlerin okunması için “vatan sathını bir mektep” yapmıştır. Evleri birer Medrese-i Nuriye haline getirmiş ve herkesin eserlerden istifadesini sağlayan bir aktivist olmuştur.

Nursi bir sosyolog gibi, yüz yıl öncesinden bu günü görüp çözümler üreten müstesna şahsiyetlerden birisidir. Bundan dolayı bir asır önce Güneydoğu meselesinin ancak eğitimle çözülebileceğini söylemiş ve ideal olarak da “Medresetü’z-Zehra” projesini koymuştur.

O yine bir psikolog gibi, insanları düşünmeye çağırmış, sabır gücünü kullanarak Hastalar Risalesi, Vesvese Risalesi eserleriyle koruyucu ve önleyici sağlık metodunu ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmıştır. Hutbe-i Şamiye eseriyle de toplum psikolojisini ilginç bir şekilde analiz ederek, Müslümanların zaaflarını maddeler halinde belirtmiş ve onların izalesine çalışarak ümitsizliğe düşmemek gerektiğini ısrarla tekrar etmiştir.

Bu çalışmamızda daha birçok özelliklere sahip olan Bediüzzaman’ın bazı olaylara bakışını ve bunlar karşısında nasıl tedbirler alınması gerektiğini gösteren Meyve Risalesi adlı eserindeki “Üçüncü Mesele” ve “Dördüncü Mesele”yi tarihi, psikolojik ve sosyolojik açılardan incelemeye çalışacağız.

A. ÜÇÜNCÜ MESELE

1.Bediüzzaman’ın Eskişehir Hapishanesinde İken Türkiye’deki Durum

Konunun daha iyi anlaşılması için önce Bediüzzaman’ın bu konuyu ele aldığı dönemin dinî, siyasî ve sosyal durumuna bakmak gerekiyor. Çünkü tarihi olayları incelerken isabetli bir sonuca ulaşabilmek açısından dönemin konjonktürünün iyi bilinmesi zorunludur. Yönünü Batıya dönerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti, yapılan birtakım inkılâplarla dinî ve dinî hayatı öteleyerek, toplumun kolektif şuurundan çıkarıp yok saymıştır. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için de geleneksel olan yani Osmanlıdan tevarüs eden klasik kurum ve kuruluşları tasfiye etmiştir.

Dönemin konjonktüründen Bediüzzaman da nasibini almış ve Doğuda çıkan Şeyh Said isyanı sonucunda Türkiye’nin Batısına sürgün edilmiştir. Önce Burdur’a sonra da Isparta’ya getirilen Bediüzzaman, 1926 yılından 1934 yılına kadar Barla denilen yerde mecburi ikamete tabi tutulmuştur. Sonra mürettep planlar doğrultusunda isyan etmiş kişiler gibi Eskişehir’e mahkemeye götürülmüştür. İki yıla yakın orada hapiste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılmış ve verilen hapis cezasından fazla yattığı için beraat etmiştir.

Bediüzzaman’ın Eskişehir hapishanesinde kaldığı sürede karşılaştığı bir olayı anlamaya çalışacağız. Ancak Nursi’nin hapiste olduğu yıllarda Türkiye’nin ve dünyanın durumunu iyi karakterize etmek gerekmektedir. O’nun; “dünya büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan Garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor”[1] dediği ideolojiler siyasî, sosyal ve ekonomik hayatı esir almıştır.

Bu ideolojilerin etkisinde kurulan Yeni Türkiye Cumhuriyeti doğudan ziyade Batıya dönük bakışıyla, siyasî alanda laikliği kabul ederek dini, mabetlere ve vicdanlara hapsetmiş. Sosyal alanda da sekülerizm (dünyevîleşme) anlayışını hayata geçirerek, bütün çabaların tamamen dünya merkezli olmasıyla ahlak başta olmak üzere bütün kutsallar yok edilmeye çalışılmış. Ekonomik alanda kapitalizm anlayışıyla “sen çalış ben yiyeyim-ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” anlayışını yerleştirilmiş. Hatta bunu daha da ileri götürerek hayatı maddeciliğin içine gömerek maddeyi her şeyin ölçütü haline getirmiş. Düşünce alanında modernizm ile vahiy başta olmak üzere metafizik yok sayılmış ve her şey suje-obje bağlamında değerlendirilmiştir.

Diğer yandan Cumhuriyet Döneminde milli devlet, pozitivist bir anlayışın oluşmasında, eğitimin gücünden azamî ölçüde yararlanmış. Çünkü bu dönemde eğitim alanında köklü ve müşahhas çalışmalara girilmiş, ilköğretimden yüksek öğretime kadar bütün örgün eğitim-öğretim kurumlarında Batıda ortaya çıkan felsefî sistemler doğrultusunda yeniden yapılanmaya gidilmiş. Siyasi alanda laikliği, sosyal alanda skülerizmi, ekonomik alanda kapitalizmi ve düşünce alanında da modernizmi esas alınarak yapılan eğitimle fert ve toplum hayatı yeniden farklı bir şekilde dizayn edilmeye çalışılmıştır. Bunu gerçekleştirmede eğitim araç olarak kullanılmış ve eğitimin her alanına da laiklik, skülerizm, materyalizm ve modernizm hâkim kılınmıştır. Hatta eğitimdeki bu anlayışa katkı sağlaması için 1930’lu yıllarda edebiyat ve düşünce alanındaki bütün Batı klasikleri Türkçeye tercüme edilmiştir. Türk toplum hayatındaki bu yapılanma çalışmaları da, toplumdaki tepkileri asgariye indirmek için tedricen yapılmıştır.

Osmanlı Devletinin mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarından itibaren eğitim programları, tek tek derslere göre değil, bir bütün olarak geliştirilmiş. Ancak din öğretimi, programları Cumhuriyet dönemi eğitim felsefesi ve uygulamalarından ayrı tutulmuştur.[2] Çünkü din öğretimi programları Cumhuriyet Dönemi laiklik anlayışına ters düşmeden, din-devlet, din-siyaset ilişkileri içerisinde yorumlanmış ve şekillendirilmiştir. Cumhuriyetin kurucuları laik eğitim sistemine bilimsellik, millilik, yerellik, evrensellik ve herkese eğitim derken din eğitimine de farklı yaklaşmışlar, tamamen ve kasıtlı olarak ihmal etmişlerdir.[3] Nasıl bir din eğitimi verelim yerine “Neden dini eğitimi verelim” tartışılmıştır. Dolayısıyla söz konusu bu esasların yanında din önemi olmayan tali bir mesele olarak görülmüştür. Eğitim sistemi içerisinde din de dâhil olmak üzere tarihî mirasımızın eğitimi yerine, bu mirasın toptan ve yüzeysel eleştirisi öğretilmiştir. Yani tarihî mirasımızın ne olduğundan çok ne olmadığı öğretilmiştir.[4]

2. Üçüncü Mesele’nin Verdiği Mesajlar

Cumhuriyetin başından günümüze kadar verilen eğitimle gençlik, skülerist ve materyalist yaşam ve düşünceye sürüklenmiştir. Bu faaliyetlerde, gençlerin vizyonlarını değiştirmek esas alınmıştır. Ego ideallerinden uzaklaştırılan, vizyonları küçültülen ve materyalist düşünce empoze edilen gençlere hayatın amacının sadece yiyip içmek, gezip tozmak, karşı cinsle arkadaşlık etmek olduğu öğretilmiştir. Bundan dolayı Cumhuriyetin ilk yıllarında heva ve hevesi terviç eden kurumlar oluşturulmuş ve gençler oraya yönlendirilmiş sadece dünya hayatının fantezileri gösterilmiş din, mukaddesat ve ahlak adına ne varsa yok edilmiştir.

Günümüzde ise alan genişleyerek devam etmiş görsel ve yazılı medya, sosyal paylaşım siteleri ve diziler yoluyla yani sekülerleşme mantığı farklı anlayış ve şekillerde devam ettirilmektedir. Bireysel ego denilen kişilikleri ve idealleri yok edildiği gibi, toplumsal ego denilen din, vatan ve millet sevgisi denilen kollektif şuurları da imha edilmiştir. Bunların sonucunda sadece kendi ego zevklerini tatmin etmeyi, amaçsız ve bencil olmayı hedefleyen bir gençlik ortaya çıkmıştır.

Bediüzzaman, materyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu o dönemde, yine onların metotlarıyla yani “akıl yürütme metotlarını” kullanarak, onların argümanlarını tek tek çürütmüştür. Bunu yaparken “büyük cihadın manevi cihad” olduğunu kabul ederek, maddi kılıçların kınına girmesi gerektiğini ve Kur’ani hakikatlerle manevi cihat yapılacağını bildiren bir önder olmuştur.

Müthiş hafızası, keskin zekâsı ve şaşırtıcı bir muhakemesiyle yaşadığı çağda gençlerin durumunu çok iyi etüd eden ve gözlemleyen Bediüzzaman, Gençlik Rehberi ve Meyve Risalesi adlı eserleri başta olmak üzere birçok eserinde ya doğrudan ya da dolaylı olarak mezkûr konuyu ele almıştır. O, eserlerinde ergen psikolojisini durumunu mercek altına alarak hangi yolda ümitsizlik ve çaresizlik olduğunu, hangi yolda da huzur, mutluluk ve kurtuluş olduğunu belirtmiştir.

Bediüzzaman’ın üzerinde durduğu hususlardan birisi de “ibretli bir hadise” dediği ve Cumhuriyet Bayramında eğlenen öğrencilerin gelecekteki durumunu müşahede ederek, rahmet Peygamberinin bir varisi olarak, onların gelecekteki durumlarına muttali olması ve gelecekteki durumlarını görünce ağlamasıdır. Çünkü neşeyle oynayıp raks eden öğrencilerin elli sene sonraki durumlarının iyi olmadığını müşahede etmiştir. Raks eden öğrencilerden 40-50 tanesi kabre girmişler ve azap çekiyorlar. Geriye kalan 10 tanesi de 70-80 yaşlarına ulaşmış ve gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyor.

Gördüğünün hayal değil, hakikat olduğunu söyleyen Bediüzzaman, insan hayatının ister istemez geçirdiği evreleri sıralayarak sonunda mutlaka kabrin karşılarına çıkacağını belirtmektedir. Sonra hayali bir animasyon yaparak, geçmişin olaylarının günümüzde sinema ile gösterildiği gibi, geleceğin olaylarını da gösteren bir sinema olsaydı ve meşru daire dışında yaşamlarını sürdürenlerin 50-60 sene sonraki durumları o sinema ile gösterilseydi, o kişilerin şimdiki gülmelerine ve gayri meşru yaşantılarına nefret edip, ne yaptık diye ağlayacaklarını ortaya koyuyor.

Daha sonra bu olaydan hareket ederek insanın nefis ve şeytanla karşı karşıya kaldığı durumu dramatize ederek, bizlere de örnek olacak iç dünyasında bir mücadele başlatıyor. Bu mücadelede bir tarafta gayri meşru yaşamı, sefahati ve dalaleti cazip hale getirmeye çalışan bir şeytan bulunuyor. Bunun karşısında da hakkı, hakikati ve dini hayatı yani dünyada imanı yaşamanın cennet gibi bir hayatı yaşatacağını dile getiren nebevî taraf bulunmaktadır. Bunlar arasında dünya hayatının cazibeleri ve fantezileriyle ilgili bir üç aşamalı bir mücadele başlıyor.

Birinci aşamada dalalet ve sefahat için çalışan şahsı manevinin temsilcisi insî şeytanın telkin ettiği ilk iddia şudur; “Biz hayatın her bir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma!”[5] Yani biz, dünya hayatında manevi hayat, ruh ve kutsal değerleri tanımıyoruz. Sadece dünyanın şaşaası içerisinde hayatımızı geçirmek istiyoruz.

Psikoloji eğitimi almadığı halde bir psikolog gibi insan psikolojinin önemli noktalarına parmak basan Bediüzzaman, ehl-i dalaletin vekili olan insî şeytanın önerilerinin, insanı mutlu edemeyeceğini, aklı kullanarak örneklerle, ispat ediyor. Bediüzzaman, insanın lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalalet ve sefahate atılması, onu içinden çıkılamayacak manevi buhranlara ve sıkıntılara giriftar edeceğini bildiriyor.[6]

Çünkü insanda akıl olduğu için geçmiş ve gelecekle irtibatlı bir varlıktır. Dolayısıyla ahirete inanmayan insan için geçmiş zaman, onun düşünce dünyasında ölmüştür yok olmuş ve içinde cenazeleri çürüten bir büyük mezaristan hükmündedir. Bütün sevdiklerini içine alan kabrin bir gün kendisini de alacağı düşüncesi onun dünyasını karartmaktadır. Bundan dolayı da alacağı bütün lezzetleri acıya, üzüntüye ve ümitsizliğe çevirmektedir.[7]

Aynı şekilde inanmadığı için gelecek de onun için meçhul, karanlıklı, ölü ve dehşetlidir. Yoktan yaratılarak var olan ve hazır zamana uğrayan bu varlıklar ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atılacağını aklı idrak ettiğinden, imansız başına üzüntüleri yağdırıyor. Haliyle ölümü düşünmemek için dalalet üzere yaşaması da ona bir fayda etmiyor.

Bediüzzaman inançsızlığın insana verdiği söz konusu zararlarını saydıktan sonra, imanın insana hem bu dünya hem de ahirette nasıl mutlu ettiğini ispata geçiyor. Özelde Bediüzzaman’ın genelde ise tahkik-i imana sahip bütün inananların, iman sayesinde ulaşacağı mertebeleri sıralıyor. Ehl-i dalaletin aksine geçmiş zamanın insan için, yokluğa, ademe ve çürümeye götüren bir mezaristan olmadığını, bilakis saadet saraylarına gitmek için bir bekleme salonu olduğu belirtiyor. Gelecek zaman ise, insanın meçhule doğru gittiğini değil, saadet-i ebediye saraylarına doğru gittiği mesajını vermektedir.

Bediüzzaman iki tarafın argümanlarını ortaya koyduktan sonra, hakiki ve elemsiz lezzetin yalnız imanda ve iman ile olacağını vurgulamaktadır. Konunun daha iyi anlaşılması için bir teşbih yapmaktadır. “Meselâ, senin gayet sevdiğin bir tek evlâdın sekeratta ölmek üzere iken ve meyusâne elîm ebedî firakını düşünürken, birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryak gibi bir macun içirdi. O sevimli ve güzel evlâdın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferah veriyor, anlarsın.

İşte, o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbup insanlar, o mazi mezaristanında, seniniken, birden hakikat-i iman, Hakîm-i Lokman gibi, o büyük idamhâne tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştanbaşa bütün ölüler dirildiler. Ve“Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz”lisan-ı hal ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferahları iman bu dünyada dahi vermesiyle ispat eder ki, iman hakikati öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir cennet-i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur dedim.[8]

Dalalet adına hareket eden kişi ikinci aşamada; ““Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahat ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız”[9] diyerek hayvanî bir hayatı tercih ediyor. Bediüzzaman bu iddiaya karşı da akıl yürütme metodunu kullanmaya devam ediyor ve hayvanın mazi ve müstakbeli olmadığından, geçmişten gelen acı çekmediğini ve gelecekten de endişe, kaygı ve korku hissetmediğini bildirerek insanın hayvan gibi olamayacağını belirtiyor. Bundan dolayı gaybı bilmeyen hayvanın rahatla yaşayıp lezzetini tam aldığını ortaya koyuyor.

Aklî muhakeme ile dalaletin vekilini susturan Bediüzzaman bir değerlendirme yaparak yine birinci aşamada olduğu gibi huzur ve mutluluğun nerede ve nasıl olduğunu “Fakat ey insan, senin mazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybdan hayvana gelen istirahattan tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firaklar ve gelecekten gelen korkular ve endişeler, senin cüz’î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul. Veya aklını imanla başına al, Kur’ân’ı dinle, yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi sâfi lezzetleri kazan,”[10]diyerek iman yolunu gösteriyor.

Dalaletin vekili olan insî şeytanın bu iddiası da ispat edilince üçüncü aşamada; “Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.”[11] diyerek diğer din mensuplarının yaşamlarını tercih edeceğini söylüyor. Ancak Bediüzzaman bunun da mümkün olmadığını “Ecnebi dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medar bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve daveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir peygamberi, hatta Allah’ı kabul etmez. Çünkü bütün peygamberleri ve Allah’ı ve kemâlâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyet’e giriyorlar ve hiçbir Müslüman, hakiki Yahudi veya Mecusi veya Nasranî olmaz. Belki dinsiz olur; seciyeleri bozulur, vatana, millete muzır bir hâlete girer”[12]diyerek ispat ediyor.

Bediüzzaman üç aşamada dalalet ehlinin vekilini ilzam ettikten sonra “Medrese-i Yusufiye” dediği hapishanedeki mahkûmları iman noktasından hareket ederek teselli ediyor. Zamanlarını nasıl geçireceklerini belirterek hapiste olmalarının kendileri için bir rahmet olabileceğini, namazlarını kılmaları güzel ahlak sahibi olmaları ve Salih amel işlemeleri şartıyla gerçek olabileceğini bildiriyor.

Nursi bu ifadeleriyle bir şekilde hapse girmiş olan kimselere, hem psikolojik hem de imanî ders vererek onları rahatlatıyor. Verdiği bu eğitimle onların dünya ve ahretlerinin kurtulmasına vesile oluyor.

B. DÖRDÜNCÜ MESELE

1. İkinci Dünya Savaşı Yılları

Tarihte ve günümüzde görüldüğü üzere toplumlar ve devletlerarasında meydana gelen anlaşmazlıklar sulh ile sonuçlanmadığında büyük savaşlara sebep olabilmektedir. Bunun sonucunda birçok insan hayatını kaybetmekte, yuvalar yıkılmakta, güçlü ordular kurmak için maddi kaynaklar heba edilmekte, insanlar açlık ve kıtlık sıkıntısına düşmekte ve birçok mamur beldeler yaşanmaz hale gelmektedir. Birbirlerine akıl almaz zulüm, işkence ve ezalar yapılmaktadır. Maddi ve manevi olarak tamiri imkânsız olan büyük yaralar açmaktadır. Bu da insanlar için huzur değil, mutsuzluk getirmektedir. Bu yönlerden bakıldığında insanlık için hayatî öneme sahip olmasından dolayı Kur’an ayetleri daima sulhu tavsiye etmektedir. Aynı zamanda Kur’an’daki barış ayetleri, toplumu tefrika ve çözülmelerden koruma; onlar arasında sulh, adalet ve hakkı yerleştirme gibi genel kaideleri de içermektedir.[13]

İkinci Dünya Savaşının olduğu yıllar faşizmin ve komünizmin insanlığı etkisi altına almaya, diğer bir ifade ile her birinin dünya hâkimiyeti kurmaya çalıştıkları dönemdir. Bir taraftan Adolf Hitler ile Mussolini İtalyan devlet adamı Makyavel’in “Hükümdar” adlı eserinden ilham alarak dünyada Faşizm hâkimiyetini sağlama için çalışırken, diğer taraftan Rusya merkezli Stalin Alman kökenli Karl Marks’ın “Kapital” isimle eserinden etkilenerek, bütün dinleri yok ederek, sadece madde merkezli bir dünya hâkimiyetini düşlüyorlardı ve bunun için her yolu mubah görüyorlardı. Dolayısıyla dünya iki kampa ayrılmış, artık devletler savaşı değil, Bediüzzaman’ın yirmi yıl önce haber verdiği ideolojiler ve kamplar savaşı dönemi başlamıştı.

Bediüzzaman, “Rüyada bir Hitabe” dediği ve insanlığa ders verdiği rüya olayında bu konuya şöyle demiştir: “Devletler, milletler muharebesi, tabakât-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor…..”[14] Gerçektende İkinci dünya savaşı öncesinde, bu iki farklı ama amaçları aynı olan kamp dünyayı ele geçirmek için faaliyete geçmişlerdi ve Hitler bu gayesini gerçekleştirmek için Polonya’ya saldırarak savaşı başlatmıştır.

1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı 1945 yılına kadar altı yıl devam etmiş ve Amerika Birleşik Devletleri’nin, Japonya’nın iki şehrine atom bombası atması ile durdurulabilmiştir. Geriye maddi ve manevi olarak her alanda büyük yıkım bırakmıştır.

2.Dördüncü Mesele’nin Verdiği Mesajlar

Bediüzzaman İkinci Dünya Savaşı’nda tarafların amaçlarını çok iyi bildiği için bazı sebeplerden dolayı savaşın seyrini takip etmemiştir. Onun bu tutumu yakınında bulunan talebelerinin dikkatini çekiyor. Çünkü savaşa katılan ve katılmayan bütün ülkeleri etkileyen savaş, dünya ekonomisine de büyük darbe vurmuş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, güçlü ordular kurmak ve mütecavizlere karşı koymak için milyarları bulan büyük harcamalar yapılmış, insanlar açlık ve kıtlığın pençesine düşmüş ve tarihten miras kalan mamur beldeler yok edilmiştir.

İşte Bediüzzaman bu kadar önemli olan savaşı takip etmemiş, sormamış ve merak etmemiştir. Bunun üzerine talebeleri; “Bir kısım âlim ve mütedeyyin insanların cemaati ve camiyi bırakarak radyo dinlemeye koştuğu dönemde, sen hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun? Yoksa bundan daha büyük bir hadise mi var? Ya da onunla meşgul olmanın bir zararı var?” diye sormuşlar.[15]

Nursi ikinci soruya bireyi göz önüne alarak zamanla insanın görevleri arasında bir bağ kurarak cevap vermeye başlıyor. İnsanın ömrünün kısa olmasının yanında, yapması gereken önemli işlerin de çok olduğundan hareket ederek, lüzumlu işleri önem sırasına göre sıralamaktadır. İnsanın görevlerini birbiri içine girmiş dairelere benzeten Nursi, bu dairelerdeki görevlerin, dairenin büyüklük ve küçüklüğüyle ters orantılı olduğunu belirterek, en küçük dairede en büyük, en büyük dairede ise en küçük görev vardır diyerek farklı bir yaklaşım getirmiştir. Ancak büyük dairenin cazibedar olmasından dolayı insanların, küçük dairedeki görevlerini bırakarak büyük daireye yöneldiklerini söylüyor.[16]

Bediüzzaman bu tespiti yaptıktan sonra sonuçlarını da ortaya koyuyor. Bu hususta da “insan küçük dairedeki ehemmiyetli hizmeti bırakıp, lüzumsuz, malayani ve afakî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder, o kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür[17] demiştir. Ayrıca bu tarz olayları takip etmenin manevi boyutunu da nazara vererek, vebal altında kalınacağını şu ifadelerle belirtiyor “ve bazen bu harp boğuşmalarını merak ile takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur, onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.”[18] İnsan psikolojini, zaaflarını ve fıtri meyillerini iyi bilen Bediüzzaman, onun günaha, vebale ve hataya düşmemesi için çok önemli bir ikazda bulunmaktadır.

Bediüzzaman bu soruya cevap verdikten sonra “Yoksa bundan daha büyük bir hadise mi var? Sorusunu ele alıyor ve “evet, bu cihan harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i amme davasından daha ehemmiyetli bir dava, herkesin bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dava[19] açıldığını belirtiyor. Bu davanın nasıl kazanılacağının reçetesini ortaya koyuyor. Bir Müslüman’ın dönemin en güçlü devletleri olan Almanya ve İngiltere kadar kuvveti ve servetinin olması halinde dahi eğer aklını kullanan birisi ise o davayı kazanmak için sarf etmesi gerektiğini vurguluyor.

Bediüzzaman İkinci Dünya Savaşı’nda tarafların dünya hâkimiyeti için bütün güçleriyle savaştığını belirtirken, özelikle Müslümanların dikkatini çekiyor. Savaş tarafları, devletler olarak fani, geçici, gaddar ve acımasız dünyayı ele geçirmeye çalışıyor. Bu hâkimiyet de kabre kadar devam edecektir. Ancak Müslümanların başına asıl hayat olan ebedi hayatı kazanmak, davasının açıldığını belirtiyor. Bu dünya mücadelesinde milyonlarca kişiye bu dünya verilecek düşüncesiyle savaşlar oluyor. Hâlbuki ahrette hadisin işaretiyle herkese bu dünya kadar cennet verilecektir. Dolayısıyla ebedi hayat ve herkese dünya kadar verilecek cenneti kazanmak için çalışmanın daha ehemmiyetli olduğunu ortaya koyarak insanın dikkatini çekiyor. Ayrıca “herkesin –iman mukabilinde- bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve baki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak ve kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek[20] diyor ve maddecilik vebasıyla çok kimsenin bu davayı kaybettiğini belirtiyor. Hatta bir yerde vefat eden kırk kişiden büyük kısmının bu davayı kaybettiğini bildiriyor. Sorunun cevabını “Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?[21] sorusuyla bitiriyor. Soruları mukni bir şekilde cevaplandıran Bediüzzaman, insanın kazanma ve kaybetme ile karşı karşıya kaldığı davayı kazanmanın yolunu da gösteriyor. Başta Risale-i Nur talebelerine sonra da bütün Müslümanlara çağrıda bulunarak malayani ve afakî işleri bırakarak bütün gücümüzle imanın ve imanların kurtulmasına çalışalım diyor.

SONUÇ

Bediüzzaman, kelamî düşüncesi, aydın kişiliği, bir asra yakın süredir okunan eserleri, ilmî ve manevî şahsiyeti ile etkisini hâlen devam ettiren yönüyle kültürümüzün yapı taşlarından birisi olmuştur. Bediüzzaman’ın muhatap kitlesi şefkat merkezli imana muhtaç olan insanlık olmuştur. Onun amacı imana susamış imansızlık içerisinde kalmış ve gönüllere iman ab-ı hayatını vermek, faziletli, huzurlu ve mutlu bireyler oluşturmaktı. Bu yönüyle o, bütün eza, cefa ve engellemelere rağmen Hz. Muhammed’in (sav) rahmet yönünü başta Müslümanlar olmak üzere tüm beşeriyete şefkat, merhamet ve insan sevgisi ile ulaştırmak istemiştir.

Bediüzzaman ilimle hikmeti birleştiren ve dinî ilimlerle pozitif ilimlerin beraberliğini savunmuş, modernizmi kabul etmemesine rağmen muhataplarını ikna etmek için onların metodunu kullanmıştır. Hareket noktası “iman-ı billâh ve marifetullah” olmuş ve zamanın, imanı kurma zamanı olduğunu belirtmiştir.

Bediüzzaman Meyve Risalesi’ndeki Üçüncü Mesele ile de toplumun önemli bir yarasına parmak basmıştır. O birçok eserinde yaptığı gibi burada da akıl yürütme metodunu kullanarak insanın ancak iman yolunda mutlu olabileceğini belirtmiştir. Muhatap olarak aldığı dalaletin vekili olan insî şeytan(lar)ın, sınır tanımadan dünyayı kasıp kavurarak, insanı ilahi olandan, ruhî hayattan ve kutsal değerlerinden uzaklaştırarak hayatı anlamsız hale getirmeye çalıştığını fark etmiştir.

Buna karşılık o, ortaya koyduğu aklî ve mantıkî delilerle Allah ve Peygamber’in (sav) yolunda olanların, mutlu olacağını ve diğer yolların insanı yokluğa mahkûm edeceğini belirtiyor. Çünkü Bediüzzaman; “karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum”[22] diyerek imansızlık içerisinde kıvranan ve kurutuluş arayan ve imana susayan insanlara el uzatmıştır.

Dördüncü Meseleyle ise, fertlerin hayatını malayani, afakî ve gereksiz islerle uğraşarak boşa yere geçirmemelerini tavsiye ediyor. Dünyadaki vazifemizi bilerek hareket etmenin önemini vurgulayarak, dünyayı ele geçirmeye çalışanlara fikren de olsa lojistik destek olunmaması gereğini ortaya koyuyor.

Bediüzzaman her iki meseleyi anlattıktan sonra, o andaki muhatapları olan mahpuslara dönerek hem onları teselli ediyor hem de vakitlerini nasıl geçirmeleri gerektiğini bildiriyor.


[1] B.S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, Almanya 1994, s. 543

[2] Recai Doğan, “1980’e Kadar Türkiye’de Din Öğretimi Anlayışları (1924-1980)”, Din Öğretiminde Yeni Yöntem Arayışları (Uluslararası Sempozyumu) Bildiri ve Tartışmalar (28-30 Mart 2001 İst.), Ankara 2003, s. 628.

[3] MEB, Cumhuriyet Döneminde Eğitim, Milli Eğitim Basımevi, 1983, s. 257-285.

[4] Mehmet Görmez, Vaha Dergisi, Ankara 2005, S. 2, s. 5.

[5] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1999, s. 18.

[6] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 19.

[7] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 19.

[8] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 20.

[9] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 20.

[10] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 21.

[11] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 21.

[12] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 21.

[13]Kutup, Seyyid, Fî Zilâli’l-Kur’ân, Dâru’ş-Şurûk, Beyrut, VI, s. 3343.

[14] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 118.

[15] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 23.

[16] Bkz; B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 23.

[17] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 23.

[18] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 23.

[19] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 24.

[20] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 24.

[21] B. S. Nursi, Meyve Risalesi, s. 24.

[22] B. S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. s. 543.

popüler cevapdünya atlası