
Veysel KASAR*
Özet
Bu tebliğde, Mevlana ve Bediüzzaman’ın ulûhiyetle ilgili düşünceleri mukayeseli olarak ele alınacaktır. “Uluhiyet” kavramı Allah’ın üç temel niteliği olan ilahlık, rablık ve malikiyet sıfatlarının ilki ve en önemlisidir. Bu üç sıfat Nas suresinde birlikte ve değişik ayetlerde de tek tek geçer.[1] Uluhiyet, elihe-elehe fiilinden masdar bir kelime olup, kendisine kulluk edinilen, tutkun olunan, kendine şaşkınlık duyulan anlamınadır.[2]
Biz bu kavramla, esma ve sıfatları vesilesi ile yüce Yaratıcı’nın tanınmasını kast etmekteyiz. Uluhiyet çerçevesinde, varlıkların ve eşyanın Allah’a nispeti, kötülük problemi, Allah-alem ilişkisi, sebeplilik teorisi, Allah’ın takdiri ve kulun cüz’i iradesi konularını Mevlana ve Bediüzzaman’ın nasıl ele aldıkları incelenecektir.
1-Mevlana’nın Allah’ı Tanıtma Üslûbu
Mevlâna’nın kendisi gibi, eserindeki üslûbu da müstesnadır. Bu üslûp eserinin asırlardır cazibe merkezi olmasını da sağlayan özelliktir. Mesnevi sembolik bir dile sahiptir. O Allah’ı, “aşk şeriatı’’na[3] göre anlatmaktadır. Bu dilden istifade etmek, kişinin niyetine bağlıdır.[4] Biz de bu uyarıyı dikkate alarak Mevlana’nın hikmet ve irfan bahçesinden “marifetullah güllerba
Mevlana Allah’ı bir kıssa ile şöyle anlatır:
Musa (a.s) yolda bir çoban gördü. Çoban, “Ey kerem sahibi Allah! Neredesin ki sana kul, kurban olayım. Çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım.. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim. Elceğizini öpeyim, ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yerceğizini silip süpüreyim. Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, senin yâdınladır Allah’ım!” diye söylenip duruyordu.
Hz. Musa bu adama, “Kiminle konuşuyorsun?” diye sordu. Çoban, “Bizi yaratanla, bu yeri - göğü halk edenle” diye cevap verdi.
Musa peygamber, “Vah vah, sen daha Müslüman olmadan kâfir oldun. Bu ne saçma söz! Küfrünün kokusu dünyayı tuttu’’ dedi.
‘’Çarık, dolak, ancak sana yaraşır. Allah’ın sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı? Büyüyüp gelişmekte olan süt içer. Ayağa muhtaç olan çarık giyer…’’
“Doğmaz, doğurmaz” vasfı, O’na lâyıktır. Babayı da halk eden O, oğlu da. Doğma, cisim olanın vasfıdır. Doğan, kevn ü fesat âlemindendir, aşağılıktır, sonradan olmadır.”
Çoban, “Ya Musa ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın!” dedi; Elbisesini yırtıp yana yana, bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü.’’
Musa (a.s)’ın çobana yaptığı bu uyarılardan sonra, -Mevlana’nın ifadesi ile- Allah (c.c) Musa’ya darıldı.
Allah’dan şöyle vahiy geldi: “Kulumuzu bizden ayırdın. Sen ulaştırmaya mı geldin, yoksa ayırmaya mı?
Kadir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en hoşlanılmayan şey ayrılıktır. Ben, herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim.
Ona medih olan söz, sana zemdir; ona göre baldır, sana göre zehir!
Bizse temizden de münezzehiz, pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de!
“Kullara ibadet edin diye emrettimse bir kâr, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara ihsanlarda bulunayım diye.
“Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini saymakla kendileri temizlenirler.
“Biz; dile, söze bakmayız; gönle, hale bakarız. Çünkü gönül cevherdir.. söz söylemekse araz. Bu yüzden araz, âriyettir, maksat cevherdir...Yıkık köyden haraç, âşar alınmaz.
“Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme. Kanına bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma. Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış sözde yüzlerce doğrudan yeğ!
“Kâbenin içinde kıbleden eser yoktur, dalgıcın ayağında dolak olmazsa ne gam!
“Yürü, sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbisesi paramparça olana yamadan bahsetme.”[5]
Mevlana’nın bu ifadeleriyle Allah’a teşbih ve tecsimi isnad ettiği düşünülemez. O ehl-i sünnet alimlerinin kabul ettikleri Kur’an ve Sünnetin Tevhidle ilgili tenzih prensibine bağlıdır. Onun şu ifadeleri bu gerçeği dile getirir:
“O paktır; Sübhan, onun vasfıdır. O, batınî şeylerden de müstağnidir, zâhiri şeylerden de. Ondaki her türlü av, her çeşit ikram ve ihsan o padişahın kulları içindir.”[6]
Onun bu lafızlarla aradığı, eserden müessire, delilden medlule, isimden müsemmaya, eşyadan hakikata giden yola dikkat çekmektir. Şu ifadesinde bu çaba açıkca görülür: “Medlulü olmayan bir delalet edici hiç gördün mü? Yol olmadıkça katiyen gül de olmaz. Hakikatı olmayan bir adı hiç gördün mü; yahut Kâf ve Lâm harflerinden gül topladın mı? Mademki ismi okudun; var, müsemmayı da ara.”[7]
Bediüzzaman uluhiyeti anlatırken, farklı insan tabakalarına hitap eden ayrı ayrı üsluplar seçer. Onun eserleri bu yüzden, ilkokuldan, üniversite mezununa, esnaftan, profesöre herkese hitap eder. Risale-i Nur zengin çeşitler barındıran bir meyve bahçesine benzer. Bu bahçede herkesin damak zevkine uygun manevi meyveler ve gıdalar vardır.
“Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, Allah’a imandır.” Diyerek öncelikle Allah’a iman ihtiyacını ifade eden Said Nursi’ye göre Allah’ı tanımak ve ona iman etmek, insanın temel vazifesidir. Cinlerin ve insanların gerçek saadeti Allah’ı tanımada gizlidir. Beşerin ruh ve kalbi için en safi sevinç, Allah’ı sevmededir. İnsan fıtratı ebediyeti ister. Ancak insanlık sayısız elem ve ıztıraplara maruz ve müpteladır. Sınırsız arzuları ve gerçekler karşısında çaresizdir…O halde ebedi hayatın anahtarı olan Allah’a iman dışındaki hiç bir şey insan için asıl gaye olamaz.[8]
2-Bediüzzaman’da Ma’rifetullah’ın Üç Kaynağı
Bediüzzaman’a göre Rabbimizi bize tanıtan üç büyük küllî tanıtıcı vardır: Bunlar, Kâinat, Kur’an, ve Rasül-ü Ekrem (a.s.m).dir.
Bediüzzaman’ın Kainatın dilinden Allah’ı ve uluhiyetini tanıtmaya dair tespitleri, özellikle 20. Mektup, 22. Ve 32. Söz, 7.Şua (Ayetü’l Kübra), ve Mesnevi-i Nuriye’de Katre risalesindedir. 19. Söz ve Mesnevi’deki Reşhalarda ise Allah’ın uluhiyetini Efendimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m) risaleti yolu ile anlatmıştır. Said Nursi’nin uluhiyeti anlatmada dikkatimize sunduğu üçüncü bir kaynak da Kur’an’dır. O, 25. Söz isimli eserinde Kur’an ayetleri ile Allah’ı anlatmaya çok sayıda örnek verir.
a-Kainatın Allah’a Delaleti
Bu risalelerde uluhiyetin esası olan Tevhid, hem icmali/amiyane, hem de tafsili şekilde anlatılır. Mesela, “Sultan-ı Kainat birdir, her şeyin anahtarı O’nun elindedir. Onu bulsan bütün matlubunu buldun, hadsiz korkulardan elemlerden kurtuldun” tespiti her yaşta insana Allah’ı sevdiren, O’na yaklaştıran bir tespittir. 22.Söz’ün 1. Makamında insanın her an hissedip, yaşadığı tabiattaki harikulade nimetler dili ile Allah’ın varlık ve uluhiyeti sehl-i mümneti tarzı bir kolaylıkla anlatılmıştır. Ayni risalenin 2. Makamında ise uluhiyet yüksek bir seviyede ele alınır; uluhiyetin mutlak kudrete sahip oluşu “Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören kudret-i samedaniyedir; çünkü tevhid ve celal öyle ister ve istiklali iktiza eder.” cümleleri ile ifade edilir. Nursi’nin verdiği örneklerden hareketle, Allah’ın kudretine göre melekler, O’nun rububiyeti ve uluhiyeti itibari ile “icraatçı değiller” saltanatını ilan eden birer memurdurlar. Meleklerin mevcudiyet hikmeti, Allah’ın kudretinin basit işlerle ilişkisini kesmeye yöneliktir.
Said Nursi’ye göre Allah’ın uluhiyetini tanıtan “hayat üzerine konulan” bir mühür şudur: Herkes görüyor ki, “Bir şeyden her şey, her şeyden bir şey” yaratılıyor. Nutfe suyu ve içilen basit sudan sayısız aza yaratıldığı, herkesçe bilinen bir husustur.. Hayat üzerindeki bir başka mühür de, insan ya da bir canlının kâinatın küçültülmüş bir misali olmasıdır. Küçük bir incir çekirdeğinde kocaman ağacın programını saklamak, mercimek tanesi kadar cirmi olan hafızada bir kütüphane kadar bilgiyi yazmak, insanın bir latifesi olan kalbine bütün hatıralarını yerleştirmek de, burada uluhiyetin sınırsız kudretini ispat için verilen örnekler arasında yer alır.
Said Nursi’nin bu eserde Allah’ın varlık ve uluhiyetine işaret olarak kullandığı fiziki alemdeki şahitlerden birisi de görünüşte bitkilerin yetişmesinde rol sahibi gözüken zerrelerdir.[9] Bu açıklamalara göre dünyanın her yerinde bir kâse toprak, binlerce çeşit bitkinin yetişmesine vesile olur. Bitkilerin tohumlarındaki temel elemanlar, karbon, azot, oksijen ve hidrojendir. Her bitki tohumu de, canlını tohumu olan nutfe gibi mahiyetçe ayni, fakat keyfiyet (nitelikleri açısından) farklıdır. Her tohum ve nutfeye Kader’den ayrı bir program verilmiştir, her bitki ona göre şekil alır; her canlı o programa göre büyür. Eğer maddenin özündeki zerreler, ilahi bir kudretin memuru olmazsa, her bir karış toprakta manevi bir fabrika ve matbaanın “varlığı” kabul edilmesi gerekir. Bu ise imkansızdır.
Said Nursi’nin bu örneklerde uluhiyet sahibi zatın, her canlı ve bitkinin varlık özelliklerini sınırsız bir Kudretle takdir edip sonsuz bir ilimle tespit ettiği; Allah’ın zatî ve sübutî sıfatları olan ilim ve kudret, her tür ilim alanı ile meşgul olan insanların ve tabiatla ilişki halindeki her ferdin idrak edeceği şekilde ispat ettiği görülmektedir.[10]
Kainattaki her bir zerre iki şekilde uluhiyeti ilan eder: Zerre şuursuzdur, fakat şuurlu işlerde rol alır. Hareketinde kainattaki umumi düzene riayet eder. Her girdiği yerde, kendi vatanı gibi çalışır. Böylece Vacibu’l Vücud olan Allah’ın vahdetine, O’nun “mülk ve melekutun” (eşyanın görünen ve perde arkasındaki her şeyin) sahibi olduğuna şahitlik eder. Ayrıca bir askerin ordudaki vazifelerine dikkat etmesi, onun külli bir düzenin altında hareket ettiğini gösterdiği gibi, bir zerrenin her yerde, faaliyet göstermesi, onun bütün kainatı Kudret kabzasında tutan bir Zatın emri altında olduğuna işaret etmektedir.[11]
Müellif, “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin”[12] ayetini “herşeyden Cenab-ı Hakka karşı pencereler hükmünde çok yönler var” diye tefsir etmiş, varlıkların “Allah’a açılan pencereler” olduğunu ifade etmiştir. O varlıkların Allah’ı göstermesini daha ileri götürmek suretiyle, “bütün varlıkların gerçekliğinin” ilahi isimler olduğunu söylemiştir. O’na göre, eşyadaki sanatlar bir ya da birden fazla ilahi isme dayanır. Mesela, gerçek fenn-i hikmet, (felsefe bilimi) Hakim ismine; tıp ilmi Şafi ismine; matematik Mukaddir ismine dayanır. Eşyanın hakikatları Allah’ın isimlerini gösterdikleri gibi, insanlığın maddi manevi rehberi olan insanların kemali de Allah’ın isimlerinden medet almaktadır. Her bir insanda Allah’ın bir ismi zirve noktada tedecelli ederken diğer isimler de onun etrafında farklı derecelerde görülebilir. Bir alimde, İlim sıfatı yanında Allah’ın Hilmi’nin tecellisi; Cömert bir zenginde, Cevad ile birlikte, tasarrufa riayet etmesi ile, Adl sıfatının da görünmesi gibi. Nursi, bir canlıda yirmi kadar ilahi ismin göründüğünü söyler. Bununla ilgili çok sayıda örnekler verir.[13]
Lem’alar isimli eserinin 30.Lem’a kısmı, Allah’ın Kuddüs isminin kainattaki tecellisini göstererek, çevre ahlakı açısından orijinal bir tefsirdir. Bu eserde, tabiat teolojisi yaptığı açıklamalar ile, Hakem, Hakim, Adl isimlerinin farklı yorumlarını görmekteyiz. Ayrıca Allah’ın tevhidi ile iligili önemli iki kavram olan Vahid ve Ferd isimlerinin de geniş tefsirlerini bu risaleden okuyabiliriz. İsm-i Ferdin bir tecellisi olarak, Allah, bir baharı, bir çiçek gibi var eder; bir baharda binler haşrin örneklerini gözler önünde yaratır; büyük bir ağacı küçük bir meyve gibi idare eder. Bir ordunun askeri teçhizatı bir kumandan emri ile bir fabrikada yapıldığı zaman kolay ve düzenli olur. Eğer her askerin ihtiyacı ayrı fabrika ve merkeze havale edilse, askerler sayısınca zorluk ve müşkilat çıkar.. Said Nursi bu örneğin Allah’ın Ferd isminin de tecellisi olduğunu; Allah’ın kudretine nispetle azla çok, küçükle büyük arasında fark olmadığını belirtir.[14]
Nursi 30. Lem’a’da Muhyi ismini çok kapsamlı derecede açıklamış, bu ismin varlıklar üzerindeki tecellisi ile iman esaslarının ispatını yapmıştır. Hayatı, insanı ve insandaki ruh, akıl gibi cevherleri yaratan zatın mutlaka Ahireti de yaratması gerektiğini insanın psikolojik, sosyolojik ve kültürel özelliklerini dikkate alarak göstermiştir.[15] Ayni risalenin 6.Nüktesinde ise, Allah’ın Kayyum ismini kainattaki görüntüleri, bu ismin imanın diğer temel ilkeleri ile bağlantıları anlatılmıştır.
Nursi’ye göre, insan bir “nüsha-i camiadır.” Allah (c.c) onu kainatın küçültülmüş bir misali olarak yaratmıştır. Bu özellikle Allah, “insanın nefsiyle insana bütün isimlerini hissettirir.” İnsan esma-i hüsnaya üç açıdan aynadır.
1-Zaaf ve aczi, fakirlik ve ihtiyaç; kusurlarının diliyle. Bu özellikler, Halıkın, nihayetsiz, kudret, gına ve rahmetini gösterir. İnsan vicdanında aczini hissettikçe, nihayetsiz kudret sahibinden medet istemek, O’na dua ve niyaz ile yaklaşma arzu ve ihtiyacı vardır. Hiçbir insan vicdanın bu ihtiyacını yok sayamaz.
2-İkincisi, insandaki sınırlı seviyedeki sıfatlar yolu iledir. İnsana verilen cüz’i ilim, kudret, tedbir, basar, sem’, hakimiyet, Kainat Malikinin ilmi, kudreti gibi kemal sıfatlarını gösterir.
3-Ruhun Allah’a ayinedarlık etmesidir. Şöyle ki: Said Nursi, ruhu, Allah’ın emir aleminden gelen, harici bir vücut giydirilmiş, kanuni bir emir (iş-şey) Rabbani bir latife olarak tanımlar. Allah ruha öyle bir özellik vermiştir ki, cesedin her tarafıyla bir anda ilgisi olur; bütün azayı birbirine yardım ettirir. Azalar birbirinin manevi seslerini işitmesinde ve yardımına koşmada engelle karşılaşmazlar. Ruha göre, uzak - yakın bir hükmündedir. İsterse çoğunu bir azanın hizmetine koşturur; isterse bedenin her parçası ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hatta nuraniyet kazanmış olan ruhlar, bedenin her bir parçası ile görür, işitirler.
Allah’ın bir mahluku olan ruh, küçük alem olan insandaki bu özelliği gösterdiği gibi, yüce Allah’ın sonsuz sıfat ve isimlerinin de insanla, tabiatla ve kainatla ilişkisine dair bize fikir verebilir. Vacibu’l Vücud, külli irade sahibi kudreti sınırsız olan Allah (c.c) da bir anda, hadsiz fiilleri yaratır, sesleri işitir, dualara cevap verir, O’nun işleri birbirini engellemez, Halik-i Zülcelali şaşırtmaz, meşgul etmez; yakın – uzak O’na birdir, isterse bütününü birisinin imdadına /yardımına gönderebilir, herşey ile herşeyi görebilir, seslerini işitir, herşey ile herşeyi bilir.[16]
b-Hz. Muhammed’in (a.s.m) Uluhiyeti İspatı
Bediüzzaman’ın uluhiyeti ispat için ele aldığı bir delil de Hz. Muhammed (a.s.m)’ın risaletidir.
O’na göre, Allah’ın en açık delillerinden birisi, son peygamber Hz. Muhammed (a.s.m)’dır. Kısmen sadeleştirerek ifade edecek olursak, Efendimizin uluhiyete delaleti şöyle anlatılabilir:
Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minberdir. Allah’ın varlığına ap açık bir bürhan/delil olan Hz. Muhammed (a.s.m) ise bütün iman edenlere imam, umum peygamberlere reis, bütün evliyaya seyyid; küremizi dolduran nebiler ve evliyadan oluşan büyük zikir halkasında Allah’ı zikredenlerin başıdır. Ki, Hz. Muhammed’in temsil ettiği davada, önceki bütün peygamberler onun ortaya attığı tevhid davasının canlı köklerini oluştururken, bütün evliya da onun yüce davasının taze meyveleridir ki, her birisi manen, “sadakte ve natakte”/ “doğru söyledin, ve gerçeği ifade ettin” demekle, O’nun davasını te’yid ve takviye ediyorlar.
Said Nursi’nin tespiti ile, Hz. Muhammed’de (a.s.m) görülen ve Allah’ın uluhiyetini ispat eden özellikler şöyle sıralanabilir:
-Tevrat, Zebur gibi önceki mukaddes kitaplarda zatı ve davasının özelliklerine dikkat çeken ayetler vardır. Ve bunlar tahrifata rağmen doğru tespitler taşır.
-Örf ve adetleri vahşi, mizaçları sert Araplar üzerinde son derece olumlu yönde etkili olmuştur.
-Sigara gibi bir adet sökülüp atılamazken, Hz. Muhammed, az bir kuvvetle, adetlerine körü körüne bağlı, inatçı bir cemiyetten katl, zina, içki, gasb ve garat gibi kötü adetleri kısa süre içinde değiştirmiş; tevhidi benimseyen insanlara iman, ihlas, sadakat ve Allah’a itaat gibi, insanlığa layık yüksek seciyeleri, dem ve damarlarına sinecek tarzda yerleştirmiştir.
-İnsanların duygularını en verimli hale getirmiştir. İnsanı en ziyade tahrik eden meraktır. Hz. Muhammed, insanların dikkatini, ebedi, sonsuz, ilahi gerçeklere yöneltti. Madde ve beden sınırları ötesine çevirdi. İnsanlara, şu kainat perdesi arkasındaki gaybi gerçekleri hissettirdi. Kainatın sultanını merak ettirdi.
Hz. Muhammedin mesajı insanlığa, yüce Allah’ın, mikroskopik canlı ile, muazzam küreler arasında hâkim olan tedbir, tasarruf ve terbiyesini gösterdi; O’nun eşyayı ve varlığı kuşatan Basîr, Semî’, Kadîr, Kerîm, Rahîm gibi, uluhiyetin zati vasıflarını tanıttı.
-Hz. Muhammed’in getirdiği hutbe (Kur’an) insanlarda köklü bir değişimi başlatmış, kısa sürede vahşi bir milletten medeni kavimlere öğretmen olacak mürşidler çıkarmıştır.[17]
c- Kur’an’ın Uluhiyeti Tanıtması
Nursi’nin üç küllî muarrifinden üçüncüsü olan Kur’an, güneşin güneşin varlığına işareti gibidir. Bu husus, Nursî’nin değişik kitaplarında dikkate verilmiştir. Öncelikle Kur’an, mu’cizelerin en büyüğüdür ve bir çok mu’cizeler de ondan kaynaklanır. Said Nursî’ye göre Kur’an,
-Hz. Muhammed’in nübüvveti ile Allah’ın vahdaniyetini başka bir delile ihtiyaç kalmayacak şekilde ispat eder.
-İnsanlığın cehaleti yüzünden, arz ve sema sayfalarında “gizlenmiş”, Allah’ı tanıtan ilâhi esma ve sıfatları keşfetmiş; akıllara göstermiştir.
-Allah’ın Zatı, sıfatları, fiilleri ve O’na ait işlerini açıklamış ve bu yüce gerçeklerin varlığına da kesin bir delil olmuştur.[18]
-Kur’an’ın Kâinattan söz etmesi, Allah’ın esma ve sıfatını bildirmek; kâinatın mânâsına dikkat çekmek içindir. Kur’an kainattan, onları icad eden (varlık sahnesine çıkaran) faili - yaratıcısı hesabına bahseder. Kur’an Allah’ı tanıtırken, genele hitap ederek kelamını sevk eder. O, mevcudatı, Allah’ın varlığına delil gösterir. Delil ise açık olmalı; insanların geneli tarafından anlaşılmalıdır. Çünkü Kur’an, insanlığı irşat için gelmiştir. İnsanların ise çoğunluğu avamdır. Avamın anlaması için Kur’an, uluhiyeti, temsiller ve örneklerle ifade etmiştir. Kur’an, “Güneş dönen bir lâmbadır” der. Bu teşbih ve ifadede, güneşin mahiyetine değil, güneşin sistemdeki merkezi rolüne, onun içinde bulunduğu düzenin zembereği oluşuna dikkat çekilir. Bu anlatım biçiminde, güneşin yaratıcıyı tanıtan bir ayine olması öne çıkarılır.[19]
Said Nursi eserlerinde, uluhiyeti tanıtmada çok farklı ayet gruplarının tefsirine yer verir. “Taşlardan öyleleri var ki, bağrından nehirler çağlar” (Bakara, 2/74) ayetinden, birer kayalıkdan kaynayan Fırat, Dicle ve Nil ve benzeri nehirlerin açıkça Allah’ın kudret hazinesine işaret ettiğini söyler. “Faraza o dağlar, tamamen su kesilse ve mahruti birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin, şöyle süratli cereyanlarına (akışına) muvazeneyi kaybetmeden birkaç ay ancak dayanabilirler…”[20] der.
O’nun Allah’ın isim ve sıfatlarını tanıtmada kullandığı bir matafor “sultan-padişah ve hakimiyet” kavramıdır. Değişik eserlerinde geçen bu temsil, 24.Söz’ün başında da yer alır. Bir sultanın, hükümet dairelerinde ayrı ayrı ünvanları, raiyyeti arasında farklı nam ve vasıfları bulunur. “O adliyede hakim-i adil,; mülkiyede sultan; askeriyede kumandan-ı azam, ilmiyede halife”[21] sıfatı ile tanınır. O bu örnekle uluhiyetle ilgili en muğlak bir meseleye çözüm getirir: Allah’ın sonsuz hakimiyet, tedbir ve tasarrufunun nasıl işlediğini bu temsille açıklar; muşahhas hale getirir. Şöyle der:
“..O hakim (sultan/padişah) her bir dairede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle (özellikleri ile) mevcut ve hazırdır; bulunur ve bilir. Ve her (insan) tabakasında kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle meşhud ve nazırdır; görünür, görür. Ve her bir mertebede hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle, mutasarrıf (çekip çeviren) ve basîrdir, idare eder, bakar.”
Buna göre, yüce Allah da hayat, ilim, basar, kudret gibi mükemmel sıfatları ile varlıklar üzerinde tecelliye sahiptir. “Sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı (tecellileri) vardır.”[22]
Said Nursi’nin eserlerinde, Kelam ilmine göre bilgiyi elde etmede önemli bir metot olan “aklî tefekkür” (nazar) uluhiyetle ilgili bahislerde titiz bir şekilde uygulanmıştır.
Mevlana Allah’ı sembolik bir dil ile anlatırken, Bediüzzaman, akli tefekkürü işletecek bir yol izlemiştir. O çağın bilimsel sonuçları ile zihni meşgul olmuş; her olayı sebep-sonuç zinciri içinde düşünen insanları muhatap almıştır. Materyalist ve determinist tabiat görüşlerinin müslüman zihinlerde yaptığı tahribatı tamir etmeye yönelmiştir.
3- Allah’ı Bilmenin Zorlukları
Mevlânâ mevcudatla Allah’ı bilmenin hem imkân hem de zorluklarına dikkat çekmiştir. Çünkü, insan sınırlı bir varlıktır. Sonsuz ve kayıtsız sıfatlar sahibi olan Allah’ı tanımak kolay değildir. Biz onu, O’nun bize verdikleri ile anlamaya çalışıyoruz…
Mevlana şöyle der: “Zenginler yoksula cömertlik edebildiği, ekmeğin saf aynası açlık olduğu gibi, varlık yoklukla görünür ve yokluk varlığın aynasıdır. Elbise biçilmiş ve dikilmiş olunca terzinin mahareti nasıl görünebilir! Hastalık tıp sanatının güzelliklerini ortaya çıkarır. Noksanlar da kemal vasfının aynasıdırlar. Çünkü zıt, zıddı gösterir.’’[23]
Mevlana, ‘’Mahlukat konuşmaktadır. Her kelîm bir kilime bürünmüştür,’’[24] der. O, konuşanların çeşitliliğine hayrandır. Hayretini, ‘’Ey nakşı, sureti olmayan! Bunca nakışlar, bunca suretler(le), sana hem müşebbih hayran olmuştur, hem muvahhit! (Suretler) gâh müşebbihi muvahhit yapmakta, gâh muvahhidin yolunu kesmekte’’[25] der. Mevlana’nın bu sözleri vahdete ulaşmakla ilgili, kesret alemindeki insanın risklerini anlatılır.
Bediüzzaman uluhiyetin idraki ile ilgili zorlukları Kur’an’ın açtığı “temsil yolu” ile aşmaya çalışmıştır.
O’nun Allah’ın isim ve sıfatlarını tanıtmada kullandığı bir matafor “sultan-padişah ve hakimiyet” kavramıdır. Değişik eserlerinde geçen bu temsil, 24.Söz’ün başında da yer alır. Bir sultanın, hükümet dairelerinde ayrı ayrı ünvanları, raiyyeti arasında farklı nam ve vasıfları bulunur. “O adliyede hakim-i adil,; mülkiyede sultan; askeriyede kumandan-ı azam, ilmiyede halife”[26] sıfatı ile tanınır. O bu örnekle uluhiyetle ilgili en muğlak bir meseleye çözüm getirir: Allah’ın sonsuz hakimiyet, tedbir ve tasarrufunun nasıl işlediğini bu temsille açıklar; muşahhas hale getirir. Şöyle der:
“..O hakim (sultan/padişah) her bir dairede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle (özellikleri ile) mevcut ve hazırdır; bulunur ve bilir. Ve her (insan) tabakasında kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle meşhud ve nazırdır; görünür, görür. Ve her bir mertebede hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle, mutasarrıf (çekip çeviren) ve basîrdir, idare eder, bakar.”
Buna göre, yüce Allah da hayat, ilim, basar, kudret gibi mükemmel sıfatları ile varlıklar üzerinde tecelliye sahiptir. “Sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı (tecellileri) vardır.”[27]
Said Nursi uluhiyeti kavrama ve anlamada çağdaş bilimlerin de dilini kullanmak suretiyle, varlık alemindeki bütünlüğü dikkate almıştır. Ona gore kainatın her harfi (canlı varlık) kudret mu’cizesidir. Bu kitabın yazılışında öyle bir i’caz (mu’cizevi diziliş) var ki, varlıkların oluşumundaki (rol sahibi zannedilen) sebepler, faraza, irade sahibi birer fail olsalar, yine acze düşeceklerdir. Çünkü alemin her bir kelimesi, diğer bütün kelimeleriyle ilişkilidir. Ve canlılarda olduğu gibi her harfin bütün cümlelere bakan birer yüzü vardır. Bir noktayı yerinde yaratmak için, bütün kâinatı icad edecek sınırsız bir kudret lâzımdır. “Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, (düzenleyen) manzume-i şemsiyeyi (güneş sistemini) de o tanzim etmiştir.”[28]
4- Uluhiyet’in Hayır ve Şerle İlgisi
Mevlana Allah’ın fiil ve sıfatlarını dile getirdiği bir çok yerde O’nun sadece güzellik ve hayır değil, şer ve kötülükleri de yaratan irade ve yaratma gücüne dikkat çekmiştir. Bu husus, ehl-i sünnetin de kabul ettiği temel bir ilkedir.
“Meselâ ressam iki türlü resim yapar:
Yusuf’un, yaratılışı (ı gibi) güzel hurinin resmini de yapar, ifritlerin, çirkin iblislerin resmini de.
İki türlü resim de onun üstatlığının eseridir. Bu, ressamın çirkinliğine delil olamaz, bilâkis üstatlığına delildir.
Çirkini gayet çirkin olarak yapar, o derecede ki bütün çirkinlikler, onun etrafında döner, örülür. Bu suretle de bilgisindeki kemal meydana gelir, üstatlığını inkâr eden rüsvay olur.
Eğer çirkinin resmini yapmayı bilmezse ressam, nâkıstır. İşte bu yüzden Allah hem kâfirin yaratıcısıdır, hem müminin.
Bu yüzden küfür de Allah’lığına şahittir, iman da. İkisi de ona secde eder.
Fakat bil ki müminin secdesi dileyerektir. Çünkü mümin, Allah rızasını arar, maksadı onun rızasını almaktır.’’[29] Küfür yaratana nispetle bir hikmettir. Fakat bize nisbet edilecek olursa bir afet, bir felaket olur.[30] Bu ifadeleri ile Mevlana, “Allah’ı tenzih etmek için şerri O’na nispet etmekten”[31] çekinen Mu’tezile’ye gönderme yapmıştır.
Mevlana’nın yorumu ile “duygu gözünün mezhebi i’tizaldir. Akıl gözüyse vuslata kavuşmuş, sünnidir. Duyguda kalan kişi Mu’tezilidir. Bunu da bazen sevgiliyi tenzih etmek içi yapar.[32]
‘’Oysa dünyada mutlak olarak kötü bir şey yoktur. Âlemde hiçbir zehir, yahut şeker yoktur ki birine ayak, öbürüne ayakkabı olmasın! Birisine zehirdir, öbürüne şeker gibi tatlı! Yılanın zehiri, yılana hayattır, insanaysa ölüm! Deniz mahlûklarına deniz, bağ, bahçe gibidir...fakat karada yaşayanlara ölümdür, dağdır!’’[33]
Mesnevi şarihlerinden Muhlis Koner, şerrin ve hayrın yaratılmasi ile ilgili beyitleri izah ederken, “alemdeki kötülük ve şerlerin insanın tekamülüne hizmet ettiğini” belirtir. İnsanlar kötülük ve bela ile ıztırap çekmese idi, tezat olmaz, ve tezatsız da hiçbir kabiliyeti inkışaf bulmazdı.[34]
Ancak Allah’ın yaratıcı Kudreti her yerde ve her şeyde görünür.
‘’Cebrail’in kuvveti yaratanın Cemalinden, Hak Abdal’inki de Hak’tandır…Herkes, herkese bir lokma verebilir ama, boğaz bağışlamak Allah işidir…Allah’ın lutfu su içsin de yüzlerce ot bitirsin diye toprağa da boğaz ihsan eder. Topraktan yaratılan mahluklara da boğaz verir, ağız verir.[35] Mevcudattaki nisbî gerçekleri görmek için Mevlana, ‘’kendi gözünü yum O’na aşık olanlardan ariyet bir göz edin’’ der. ‘’Kim kendini Allah’a verirse Allah kendisini ona verir’’ ve ‘Onun gözü de ben olurum, eli de gönlü de’’ hadislerini zikreder.[36]
Bediüzzaman Allah’ın uluhiyeti hakkında şüphe uyandıranların önemli bir iddiası olan kötülük problemine değişik eserlerinde farklı şekillerde temas etmiştir. Buna göre yaratmak umumi neticelere bakar. Yağmurun, ateşin, şeytanın yaratılması gibi.. Ateşi yanlış kullanan, yağmur suyuna karşı tedbir almayan, şeytanın yolunu tercih eden elbette zarar görecektir. Kimse bu tür zarar sebebi ile Allah’ı suçlama hakkı bulamaz. Said Nursi bir eserinde bu meseleye şöyle dikkat çeker:
“Halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir. Çünkü, halk ve icad umum neticelere bakar. Bir şerrin vücudu çok hayırlı neticelere mukaddeme (başlangıç) olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hükmüne geçer. Meselâ ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû-i ihtiyarlarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla, "Ateşin icadı şerdir" diyemezler. Öyle de, şeytanların icadı, terakkiyât-ı insaniye (insanın yükselmesi) gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû-i ihtiyarıyla (kötü arzu) ve yanlış kesbiyle (bir iş yaparak) şeytanlara mağlûp olmakla, "Şeytanın hilkati (yaratılışı) şerdir" diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı.”… İşte Mutezile bu sırrı anlamadıkları için, "Halk-ı şer, şerdir; ve çirkinin icadı çirkindir" diye, Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî olan bir rükn-ü imaniyeyi tevil etmişler.”[37]
5-Mutlak Sıfatlar ve İnsan
Allah’ın isimlerinde zahiren zıtlık ifade edenler vardır. Hâdi ve Mudill (Hidayet eden ve Saptıran); Kâbid ve Bâsit; Adil ve Müntakim; Muhyi ve Mümit; Rahmân-Rahîm ile Cebbâr ve Kahhâr gibi… Onu isim ve sıfatları her şeyi muhittir. Bir işi yapması bir başkasına engel değildir. Mevlana bu gerçeği şeytanın Allah’a karşı şikayetini ifade eden ‘bima ağveyteni’ [38] ve Adem (a.s)’ın hata itirafını içeren, ‘Zalemna enfüsena’[39] demesi ile anlatır. O Allah’ın mutlak sıfatları karşısında, kulun iradesinin rolünü de bilmek gerektiğini söyler. Kulun, zulüm ve günahı kendine nispet etmesinin, “kulluk edebine” riayet olduğunu, ‘’Hürmet eden hürmet görür.’’diyerek ifade der.[40]
Düşünürümüz, sıfatlardaki ihata ve ıtlakın cümlesinden olarak, Hâdi ve Mudill isimlerini şöyle yorumlamıştır:
‘’Allah tapusu, rahmet ve keremlerle dopdoludur. Varlık da O’na aşık yokluk da; küfür de O ululuk sahibi Allah’a aşıktır, iman da.’’
Mevlâna, Firavun’un dilinden naklederek, bu hususu başka bir ifadeyle şöyle anlatır: ‘’Musa da, ben de aynı kapının kuluyuz. Fakat senin ormanında senin baltan işliyor; dalları senin baltan kesmektedir. Bir dalı yetiştiriyor, diğerini kesip atıyor.’’[41]
O, bu sözleriyle hidayet ve dalaletin Allah’ın iradesine bağlı olduğunu anlatmıştır.
Mevlana’ya göre Allah’ın her şeyi muhit olan irade ve sıfatları kişiyi cebir fikrine sürüklememelidir. O, “kulun iradesini bir kenara koymasının” şeytani bir iş olduğunu söyler. “Can şarabının başka kıvamı vardır. Cebir ve ihtiyar ise akıl meselesidir’’ diyen Mevlana, cebir fikrini şeytanın Allah’a itirazına bağlar ve ‘‘Ne zamana kadar cebir ağacına sıçrayıp çıkacak, ihtiyarını bir tarafa bırakacaksın’’ diye sorar.[42]
Allah, rüzgârı gâh bahar rüzgârı yapar, gâh kışın onu, bu güzellikten soyar, ayırır. Ad kavmine kasırga halinde getirir, Hud Peygambere ise aynı rüzgârı güzel kokulu bir halde estirir. Bir rüzgârı zehirli sam yeli haline sokar; sabah rüzgârını da gelişi kutlu bir hale kor.
Her türlü yeli onunla mukayese edesin diye sana da bir nefes yeli verdi.
Lûtuf ve kahır yeli olmadıkça söz olmaz... söz, bir bölük halka baldır, bir bölüğüne zehir!
Yelpaze, birisini serinlendirmek için sallanır... fakat sivrisinek ve kara sinekleri kahretmek içindir! Artık Allah takdirinin yelpazesi, neden mihnetlerle, belâlarla dolu olmasın?
Mademki cüz’i olan nefes rüzgârı, yahut yelpazenin çıkardığı yel bile, ya bir şeyi bozmak, ya bir şeyi düzene koymak için esmekte..Bu şimal rüzgârı, bu seher ve bu batı yeli, nasıl olur da lûtuftan, ihsandan uzak olur?’’[43]
Mevlana bu ifadelerle, Allah’ın rüzgarı veya yeli yaratırken değişik gayeler izlediğini örneklerle göstermiştir.
Mevlana, Allah’ın El-Kâfî ismine şu yorumu yapar: "Kâfiyim, sana bütün hayırları sebepsiz, başkasının yardımını vasıta etmeden veririm.
Kâfiyim, seni ekmeksiz tutuyorum... ordusuz, askersiz sana beylik, padişahlık ihsan ederim... Bahar olmadığı halde sana nergis ve ağustos gülü verir; kitapsız ustasız sana bilgiler belletirim...
Kâfiyim, ilaçsız sıhhat verir; mezarı, kuyuyu meydan haline getiririm...
Musa'ya bütün âlemin başına indirsin diye bir sopa verir; kuvvet kudret bağlarım... Musa'nın eline bir nur, bir parlaklık veririm ki güneşe bile tokat atar!
Sopayı yedi başlı yılan haline getiririm... hem öyle bir yılan ki erkek bir yılanın belinden gelmemiş, dişi bir yılandan doğmamış.’’[44]
Ve düşünür, insanın acizliğine getirerek insana şu duayı öğretir: “Yarabbi, bize tekliflerde bulundun, lûtfet de secdeye rağbetimizi artır; bize cebir tembelliğini gönderip şevkimizi söndürme. Cebir, kâmillerin kolu, kanadıdır.. Tembellerin bağı, zindanı.’’[45]
Kayıtsız Sıfatlar ve İnsan
Allah’ın sıfatlarındaki ıtlak (sonsuz ve sınırsız oluş) ve birbirine zıt gibi görünen tecellileri ile Mevlana gibi, Said Nursi de ilgilenmiştir. Nursi, uluhiyete ait bu nitelikleri insanın tanıma ve bilme “imkânını” kabul eder. O’na göre, insan, mahiyetine konan “ene” (benlik) ile “uluhiyete ait şuunatı ve Rububiyetin vasıflarını” anlar. Ene, harareti ölçen termometre ya da mesafeyi ölçen metre gibi bir ölçü birimidir. Müşahhas bir varlık sahibi olması gerekmez. Düşünür, Allah’ın uluhiyetini bilmek için eneye lüzum olduğuna dikkat çeker. Müellif, “Allah’ı tanıma niçin eneye bağlıdır?” sorusuna şu karşılığı verir:
“Mutlak (kayıtsız ve sınırsız) ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için ona bir şekil verilmez…mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Mesela, zulmetsiz daimi bir ziya bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki ve vehmi bir karanlıkla bir hat çekilse, o vakit bilinir.” Nursi burada, Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmet gibi sıfat ve isimlerinin; sınırsız, eşsiz ve her şeyi kuşatmış oldukları için onların bilinme, hissedilme imkânı olmadığını belirtir. Ancak, enaniyetle bir insan, “Ben bu haneye malik olduğum gibi, Hâlık da kâinatın mâlikidir” der. “Ben nasıl şu evi yaptım ve tenzim ettim. Öyle de, şu dünya hanesini birisi yapmış ve tenzim etmiş” der, böylece insan binlerce esma ve sıfatı enedeki bu özellikle bilebilir, tanıyabilir.[46]
6-Kader ve İnsan İradesi
Mevlana, Allah’ın her insana hür bir ihtiyar ve irade verdiğini söyler. Ancak bu iradenin hayır yöne gidişinde meleklerin, şerre kaymasında da şeytanın hissesi vardır. O, hayır ve şerre olan temayülü şöyle anlatır:
‘’Sendeki hayır ve şer ihtiyarı, ilham ve vesveselerle bir iken on olur, on kişinin ihtiyarına sahip olursun.
Namazdan çıkarken meleklere selâm vermenin anlamı ’sizin güzel ilhamınız ve duanız yüzünden ihtiyarımla şu namazı kıldım demektir.
Suçtan sonra da tutar, İblise lanet edersin. Çünkü bu eğriliğe onun yüzünden düştün. Şeytanla melek, gayp perdesi ardında gizlice bu kötülükle iyiliği sana gösterir..
Şeytan, ‘ey tabiat ve ten tutsağı’ der, ‘ben bunu sana gösterdim’, fakat zorlamadım ki. Melek de, ben sana, bu neşe yüzünden gamın artar demedim mi?’’[47] derler.
İki iş arasında tereddütte kalıyoruz. Hiç ihtiyarımız olmasa bu tereddüt olur mu? İki eli, iki ayağı bağlı olan adam bunu mu yapsam onu mu, der mi?
Şu halde tereddüt, bir kudrete delâlet eder. Böyle olmasa tereddüde düşenin bıyığına gülerler. Yiğidim, kadere az bahane bul! Nasıl oluyor da suçunu başkalarına yükletiyorsun?’’[48]
İnsan Allah’ın takdirine bakıp kendini tembelliğe atamaz. Ancak takdirin önüne de geçemez. Mevlana’ya göre kişinin tedbirine güvenmesi takdire karşı bir tuzaktır..
Hz. Mevlana takdir ve tedbir dengesini kaybedip cebir illetine kaptıranla ilgili bir fıkra nakleder.
‘’Birisi ağacın tepesine çıkmış, meyvelerini döküyordu. Bağ sahibi gelip ‘a alçak dedi, Tanrı'dan utanmıyor musun? Bu yaptığın ne?’
Hırsız dedi ki: Tanrı bağından Tanrı kulu, Tanrı'nın ihsan ettiği hurmayı yerse, adice ne kınıyorsun, gani Tanrı’nın ihsanını neden kıskanıyorsun?
Bağ sahibi, hizmetçisine, Aybek, dedi, “getir o ipi de şu adama cevap vereyim.”
İp gelince hırsızı ağaca bir güzelce bağladı. Arkasına, ayaklarına vurarak onu dövmeye başladı.
Hırsız, “yahu” dedi, “Tanrı'dan utan, bu suçsuz günahsız kulu öldürüyorsun.”
Bağcı, “Tanrının kulu, başka bir kulunu Tanrı sopasiyle güzelce dövüyor.
Sopa da Tanrının, arka da, yan da. Ben, ancak onun kulu ve buyruğunun aletiyim.” deyince, Hırsız, “cebirden tövbe ettim, ihtiyar vardır” dedi…Emir, ancak ihtiyara dayanır.’’[49]
Kader ve cüz’i irade iki mühim meseledir. Said Nursi, "Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Her şeyi Biz belirli bir miktarla indiririz."[50] Ve "Biz herşeyi İmam-ı Mübinde tek tek sayıp yazdık."[51] ayetlerinden hareketle, Allah’ın takdiri ve ilminin insan iradesini ortadan kaldırmadığını söyler. Nihayetsiz ilim ve takdir karşısında insan cebir altında değildir. Cebri kabul etmek, Kur’an’ın yüzlerce ayetinde ifade edilen “teklif”i ifade eden emir ve nehiy taşıyan ayetlerin ruhuna tersdir. Nursi bu iltibasın kadere imanın en nihai noktasını teşkil ettiğini ifade eder. Buna göre Allah’a bütün kemal sıfatları ile iman eden insan ve kendi mahiyetini de bilen kişi kadere imanı vicdanında dengede tutabilir. “Kader insana sınırlarını bildirmek, cüz’i ihtiyari de teklif ve mes’uliyetten sıyrılıp kaçmamak içindir.” Nursi, kader ile cüz’i iradenin birbirini iptal etmediği, bilakis varlığına kuvvet kazandırdığını söyler. Bunlardan bir kaçı mana olarak şöyle özetlenebilir:
-Kainattaki nizam ve intizam Allah’ın adalet ve hikmetine şahitlik eder. Adil-i Hakim, insana Ahirette verilecek sevap ve cezaya merci’ olacak bir cüz-i ihtiyari vermiştir. Mahiyetini –hakkıyla- bilemeyişimiz, onun olmadığına delil teşkil etmez. Alemde varlıklarını bilip kabul ettiğimiz ancak mahiyetlerini bilmediğimiz çok şeyler vardır, onlardan birisi de budur.
-Herkes kendinde bir iradenin varlığını vicdanen hisseder.
-Cüz-i ihtiyari kadere zıt değil. Çünkü kader ilim türünden bir şeydir. Allah’ın ilmi insanın iradesinde olanı bilmiştir. Bu bilme, “ihtiyarı” te’yit eder, iptal etmez.
-Kaderin sebep ile müsebbep (sonuca) bir ilişkisi var. Yani Allah, “şu sonuç şu sebeple meydana gelecek” tarzında bilir.
Buna göre bir insan şöyle diyemez: “Madem filan adamın ölmesi filan vakitte mukadderdir. (takdir edilmiştir) Cüz-i ihtiyari ile tüfek atanın ne suçu var?! Atmasaydı yine ölecekti.” Çünkü Kader onun ölmesini diğerinin tüfek atmasıyla belirlemiştir. Eğer ikinci adamın tüfek atmamasını farz etsen, ölmesine ne ile hükmedeceksin? Cebriye gibi, sebebe ayrı, sonuca ayrı bir kader kabul etsen; ya da Mu’tezile gibi kaderi inkar etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakır, sapık fırkalara girersin! Biz Ehl-i Sünnete göre, “İkinci adam tüfek atmasaydı, kişinin ölmesi bizce meçhuldür.” Cebriye, “Atmasaydı yine ölecek”; Mu’tezile ise “Atmasaydı ölmeyecekti” demiştir.
-Gerçi cüz-i ihtiyari zayıf bir emr-i itibaridir. (Varlığı bir başka şey ile ortaya çıkar ya da hissedilir.) Fakat, mutlak Hakim olan Allah, o zayıf, cüz’i iradeyi külli iradesi için adi bir şart kılmıştır. Manen eder, “Ey kulum, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yola götürürüm. Öyleyse mes’uliyet sana aittir.” Nursi cüz’i irade/ihtiyarın zayıflığı ile birlikte, seyyiat ve tahribatta eli gayet uzun, hasenatta ise elinin kısa olduğunu söyler. Kulluk edebine yakışır şekilde, onun bir eline istiğfarı vermeyi, diğer eline de duayı vermeyi tavsiye eder. “dua ve tevekkül hayırlı işlere olan meyle bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe de şerre meyli keser, nefsin tecavüzlerini önler.”
Said Nursi, Kaderin iman esasları arasında bulunmadığını iddia edenlerin mevcudiyetine karşı, “Yaş ve kuru ne varsa hepsi, ap açık bir kitapta yazılmıştır”[52] gibi yüzlerce ayetin kadere imanı ispat ettiğini söyler. Eşyadaki san’atlı yaratılış ve bitki ve ağaçların programı olan çekirdeklerin kaderi ispat ettiğini belirtir. 7-Eşyaya Allah’ın Adıyla Bakmak
Mevlana Allah ve kul arasındaki ilişkiyi baba ile oğul arasındaki münasebete benzetmiştir. İlişki iyi olursa oğul huzurludur. Değilse babayı görmek istemez. İnsan alemlerin Sahibi ile ülfet halinde olursa bu dostluk kişiye yansır. Böyle bir mü’minin durumu, elindeki aynayı hoş manzaralara çeviren ve onların güzelliklerini aynasında seyreden insan gibidir. Allah’ı sıfatları ile tanıyan insanın aleme bakışı müellifin kendi ifadesi ile şöyle ifade edilmiştir:
“Bütün âlem akl-ı küllün suretidir..akl-ı külle aykırı hareket ettin cefada bulundun mu, dünya senin gamını arttırır; nitekim babanla bozuştun mu, onu gördükçe kederlenirsin; yüzünü görmek istemezsin, halbuki bundan önce gözünün nuruydu.
Bütün âlem, aklı küllün suretidir... bütün insanların babası odur.
Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su ve toprak, sana altın döşeme görünsün.
Ben daima bu babayla uzlaşmış haldeyim... onun için şu âlem, bana cennet görünmede!
Ben cihanı nimetlerle dopdolu görüyorum... sular kaynaklardan coşup akmada... Bu suların sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede!
Dallar tövbekar dervişler gibi oynuyor... yapraklar, çalgıcılar ve şarkı gibi el çırpıyor.’’[53]
Mevlana kul ile mabud arasındaki ilişkinin meyvelerinden bir kısmını söylemekten çekinmiştir. Çünkü dinleyen kulaklar “şüphe içindedirler”.
Mevlana’nın eşyaya baktığı zaman, melekut cihetini gören bir nazar ve basirete sahip olduğu bu cümlelerden anlaşılıyor. Bediüzzaman da eşyaya bakışın niyete göre değiştiğini ifade eder. O’na göre niyet elması kömüre dönüştürür. Eşya sanatkarına nispet edilirse, insanı Allah’a götürür; kendileri hesabına bakılırsa insanı tabiat bataklığına sürükler. Nursi’nin risalelerinde ısrarla işlenen bu fikrin özeti Mesnevi-i Nuriye’den yaptığımız şu iktibasta özetlenmiştir:
“Mülkle melekût arasındaki hicap ne kadar incedir, aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür! Dünyayla âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlimle cehil arasındaki hicap ne kadar lâtif (ince) ve ne kadar kalındır! İmanla küfür arasındaki berzah (perde) ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir! (kalın) İbadetle mâsiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır! Halbuki araları Cennet ile nârın (cehennem) araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur! Evet, hal ile mâzi arasında öyle ince bir perde vardır ki, ruhun mâzi cihetine geçmesine mâni değildir; cesede nisbeten bitmez bir mesafedir.
Kezâlik, mülkle melekût, dünyayla âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır.
Kezâlik, geceyle gündüz arasında lâtif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i mâneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü mâneviyata açılırsa neharı (gündüzü) inkişaf eder.(ortaya çıkar)
Kezâlik, Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehil olur.
Kezâik, iman ve tevhidle bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir.
Kezâlik, ef'âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyetle Allah'ın hesabına olursa, tecelliyata mâkes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.
Kezâlik, hayatın da iki veçhi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar; diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah veçhin altına girer, şeffaf veçhe terettüp eden saadet-i ebediyeyi ister.”[54]
Sonuç
Kendihi Allah sevgisine adayan Mevlana, Allah’ın yüce sıfatlarına aşıktır. Öyle ki, bu aşk Onu Tevhidin iki önemli tezahürü olan Vahdet ve Vahidiyet deryasına sürüklemiştir. Tevhid şarabını bütün zerratı ile hisseden Mevlana’nın, Şeriatın zahiri ile çelişen temsilleri bu sarhoşluğun sonucudur: “Yoldaşlar, sevgili, yolları bağladı. Biz topal ceylânlarız, o avlanan bir aslan. Ona teslim olmak, emrine boyun eğmekten başka, böyle bir kan döken erkek aslana karşı ne çaremiz var?” derken ifadelerine bu sekr halinin yansıdığını görmekteyiz.
Düşünür, her şeyi kudret ve ilmi ile ihata eden Allah’ı güneşe benzetir. “Güneş gibi ne uyumakta, ne bir şey yemekte. Ruhları da uyutmamakta, ruhlara da bir şey yedirmemekte. “Gel demekte, ‘ya ben ol, ya benim huyumla huylan da sana tecelli edeyim’, yüzümü gör” ifadelerinde Mevlana’nın Tevhidin nihayetsiz tecellisi karşısındaki gözleri kamaşmış hali fark edilir.
Mevlana Allah’ın sıfatlarını değişik bağlamlarla kullanmış, insanları Yaratıcı karşısında kul-mabud ilişkisine uymaya çağırmıştır, adeta sehl-i mümteni tarzı bir suhuletle yüce Allah’ın isim ve sıfatlarını halkın anlayacağı şekilde anlatmıştır.
Mevlana’nın Allah tasavvurunun ehl-i sünnet alimlerinin genel prensipleri içinde olduğunu söylemek gerekir. Bu arada onun İslam tarihinde varlığını değişik renklerde de olsa sürdüren Mu’tezile ve Cebriye gibi ifrat ve tefrit görüş sahibi fırkaların görüşlerine iliştirmeler yaptığı da gözlenmektedir. Mevlana’nın uluhiyet tasavvuruna rengini veren cümlesi şu olsa gerektir:
“Sabırsızlıktan Allah’dan başkasına eş oldun mu onun ayrılığıyla dertlenirsin, hayrın kalmaz. Sohbetin halis altınsa nasıl oluyor da haine emanet ediyorsun?
“Allah’la düş kalk, onun huylarıyla huylan da emanetlerin zâyi olmaktan da emin olsun, eksilmekten de”.[55]
Bediüzzaman ise uluhiyeti çağın problemlerini gözönüne alarak anlatır. Allah’la ilgili, önce onun varlığını ispat eder. İspat etmede izlediği yol, Kelam ilminin akli tefekkürü ve istidlal (bilinenden bilinmeyene ulaşma) metodudur. O, bilahere materyalizm, nihilizm, determinzmin gibi Batı menşe’li akımların genç zihinlerde ortaya çıkardığı tereddütlerin izalesini hedef alır. Bu cereyanlar aydınlanma devri ile İslam ülkelerinin manevi hayatını etkilemiştir. Bediüzzaman bu sebeple yüce Allah’ın her bir isminin, insanda, tabiatta ve kainattaki tecellillerini anlatırken, iman esaslarının ispatını hedef almıştır. Her bir isimle imanın temel ilkelerini insan zihnine nakşetmeyi, ruhlara nüfuz ettirmeyi gaye edinmiştir. Bu maksatla sadece Haşir risalesine bakmak yeterli olur. Burada çok sayıdaki isimle Ahiret’e iman müşahhas bir hale getirilip zihinlere yaklaştırılmaktadır. Çagın düşünürlerinden bir kısmı maddeye dalarak ateizme yuvarlanırken, Said Nursi maddenin özellikleri ile Kainat sahibi Allah’ın binler delil ile ispat etmiş; O’nun esması ve sıfatları penceresinden Yaratıcıyı anlatmıştır.
Bibliyoğrafya
Ebu Mansur el- Maturidi, Kitabu’t-Tevhid, thk.: Fethullah Huleyf, İstanbul, 1979
İrfan Abdulhamid, İslamda İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, İstanbul, 1983
Koner, M. Muhlis, Mesnevi’nin Özü l-ll-lll, Konya, 2005,
M.M Şerif, İslam Düşüncesi Tarihi, İstanbul, 1990
Ş.Gölcük-S.Toprak, Kelam Konya, 1991
Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi, çvr. Veled Çelebi İzbudak, İstanbul, 1989
Nursi, Said, Sözler, Söz Basım Yayıncılık İstanbul, 2003
Lem’alar nisale02
Mesnev-i Nuriye, risale02
Külliyat, -I-II Yeni Asya Yayınları, 1996
TDV K.Kerim Meali, Ankara,1993
*Yrd. Doç. Dr. Harran Üniversitesi İlahiyat Fakultesi Kelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
[1] Ünal, Ali, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil y. İzmir, 1999, s.137
[2] Ragıp el-Isfahani, Ebi’l Kasım b. Muhammed, el-Müfredat, thk.:M.Seyyid Keyleni, Daru’l Ma’rife y., Beyrut, tsz., s. 21
[3] Mesnevi, çvr. : Veled Çelebi İzbudak, c.2 1770. Beyit. (Bundan sonra, birinci rakamla Mesnevi’nin cildi, sonraki ile de ciltteki beyit numaraları gösterilecektir.)
[4] Msn. 6/655
[5] Msn. c. 2, 1725-1765
[6] Msn. 1/ 3140
[7] Msn. 1/ 3455
[8] Mektubat, (20. Mektup ve Ayetü’l- Kübra risaleleri
[9] Burada “zerre” kelimesini, maddenin en küçük parçasını ifade eden nesne olarak görebiliriz. Zerre, maddenin niteliğine göre atom, elektron da olabilir; karbon, hidrojen gibi temel yapı taşları da.
[10] Sözler, 22. Söz.2. Makam, Söz Basım y. İstanbul, 2008, s. 396-399.
[11] Nursi, Sözler, 30. Söz. s. 750-750.
[12] İsra’, 17/44
[13] Nursi, Sözler, 32. Söz. 3. Mevkıf
[14] Nursi, Lem’alar, 30. Lem’a 4. Nükte
[15] Nursi, Lem’alar, 30. Lem’a Beşinci Nükte Remizler.
[16] Nursi, Sözler, 33. Söz, 31. Pencere. Ruhun özellikleri ile ilgili ayni eserin 29. Söz bölümünde ayrıntılı açıklamalar vardır.
[17] Nursi, Sözler, 19. Söz., s.321-325.
[18] Nursi, Sözler, 19. Söz, s.328.
[19] Nursi, Sözler, 19. Söz, s.331.
[20] Nursi, Sözler, 22. Söz, s.341.
[21] Nursi, Sözler, 22. Söz, s.444.
[22] Said Nursi, Sözler, 24. Söz. s.445.
[23] Msn. 1/3200-3210
[24] Msn. 2/2343
[25] Msn. 2/55
[26] Nursi, Sözler, 22. Söz, s.444.
[27] Said Nursi, Sözler, 24. Söz. s.445.
[28] Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye - Nokta - s.1368, risale.2.0
[29] Msn. 2/2535 - 2540
[30] Msn. 1/1995
[31] Mu’tezile Adalet ilkesi gereği şerrin yaratılışını Allah’a vermez. Allah’ın adaleti onun adalet ve eşitliğe aykırı bir iş yapmasına engel olur. Mu’tezile’ye göre akıllı kişi, sadece hayırlı (el-salah) ve iyi iş yapabilir. Allah’ın hikmeti kulları için neyin hayırlı olduğunu bilmeyi gerektirir. Dolayısi ile Allah kullarına zulm edemez. Onlara karşı kötü fiillerde bulunamaz; hayırlı olanı terke demez. İslam Düşüncesi Tarihi, M.M Şerif, İstanbul, 1990, c. 1/236; İrfan Abdulhamid, İslamda İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, İstanbul, 1983 s.105
[32] Msn. 2/60 Mevlana bu cümlesi ile Mu’tezile’nin “Allah’ı tenzih etme” düşüncesinde hatalı olduğunu nezih bir üslupla eleştirmiştir. Mu’tezile’nin bu hususta dayandığı nokta, insanın bir işin fenalığını bildikten sonra onu yapmaktan çekinmesidir. Onlar, insandaki bu davranıştan hareketle Allah’ın da işin kötü oluşunu bildiğini ve onu yapmadığını söylemektedirler. Allah’ın zulmü işlememesinin sebebi, insanın fiillerinde zulmün bulunuşudur. Eğer Allah insanın fiillerinin yaratıcısı olmuş olsaydı, bu takdirde, Onun da zalim olması gerekirdi. Oysa Allah zulümden münezzehtir. Kelam, Ş.Gölcük-S.Toprak, Konya, 1991 s.230
[33] Msn. 4/65
[34] Koner M. Muhlis, Mesnevi’nin Özü, Konya, 2005, l-ll-lll, s.288
[35] Msn. 3/10, 15, 20
[36] Msn. 4/75
[37] Said Nursi, Lemalar, 13. Lem’a
[38] A’raf, 7/16 ayetin tam meali şöyledir:
“Beni saptırmana karşılık ben de muhakkak onların yolları üzerinde oturacağım.” (Onları Hak’tan saptıracağım.)
[39] A’raf, 7/23 (Adem ve Havva ) İkisi birlikte, ‘Ey Rabbimiz biz nefislerimize zulmettik. Eğer Sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, biz mutlaka büyük zarara uğrayanlardan oluruz.’ dediler.”
[40] Msn. 1/1485
[41] Msn. 1/2445 - 2455
[42] Msn. 4/1390
[43] Msn. 4/130 - 140
[44] Msn. 4/3515 - 3520
[45] Msn. 6/1440
[46] Nursi, Sözler, 30. Söz, s. 725
[47] Msn. 5/2980 - 2995
[48] Msn. 5/405 - 410
[49] Msn.5/3080 - 3085
[50] Hicr, 15:21
[51] Yâsin, 36:12.
[52] En’am, 6/59
[53] Msn. 4/3260 - 3265
[54] Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Şemme, s.1347 risale02
[55] Msn. 6/570 - 575


.png)
























