Bayram

Eklenme Tarihi: 21 Mart 2013 | Güncelleme Tarihi: 10 Şubat 2017

Prof. Dr. Himmet UÇ

Bayram nedir? Bayram bir sıkıntının, keşmekeşin, belanın, gayretin, toplumsal musibetin, savaşların, hastalıkların bitmesi ile insanda hasıl olan durumun zarfı olan bir kelime. Ramazan otuz gün oruç tutmaktır, yemeden içmeden kesilme, sabır, adetlerin zorlamalarına dayanma, açlık, susuzluk, ibadet gibi daha nice çileler ile muhattır. Ramazan bayramı bu çilelerin bitişini ilan eden ruhsal ve toplumsal bir durumdur. Bayram sabahının ilk heyecanı ve çorbaya uzanan kaşığın hazzıdır bayram. Bayramların büyüğünü yaşamış Peygamber-i Zişan ASM.

 
Peygamber en yakın arkadaşı ile en sevdiği şehri terk etti, devenin sırtında Mekke’ye bir defa baktı, kimbilir hayalinden ne hatıralar geçti ve Mekke’yi son bir bakışla terk etti. Büyük savaşlar bitti, sıra Mekke’nin fethine gelmişti, Mekkeliler savaşın aleyhlerine olacağını fark etti evlerine kapandı İslam ordusunun girişini korku ile beklediler. “Ebu Süfyan karısının sataşmasına aldırmayın” uyarısında bulundu.
 
-Bu kadın sizi sakın aldatmasın, çünkü adam gerçekten sizin güç yetiremeyeceğiniz bir kuvvetle geliyor. Kim Ebu Süfyan’ın evine girerse emniyette olacak, diye seslendi. Halk bunun üzerine evlerine ve mescide dağıldılar. Ümmülkura yani Mekke’yi korku sardı. Üzerine gelmekte olan kader karşısında gevşedi. Erkekler kilitli kapıların arkasına saklandı. Veya Mescid-ı Haram’da toplanıp endişe içinde beklemeye başladılar. Ordu yaklaşırken Resullullah ASM başına siyah sarık sarmış başı huşusunun şiddetinde öne düşmüştü. İşte büyük bayram buydu, geride çekilen en büyük sıkıntılar, zulümler sona ermişti, Rabbi ona kovulduğu şehire zaferle dönmeyi nasib etmişti. Başı teşekkürünün azametinden önüne düşmüş ve gözyaşları sakalından aşağı damlıyordu. Bineğinin üzerine eğilmiş üzerinde tevazu alameti belirmiş o kadar eğilmiş ki neredeyse sakalının ucu bineğine değecek hale gelmişti. Haremin içine doğru akıp onu alıp götüren o büyük ve heybetli alay ve zırh içinde ilerleyen fırkalar ondan bir işaret bekliyor. Onun bir işaretiyle Mekke’de emniyet altında hiçbir şey kalmazdı. Bu feth-i mübin ona geçmiş günleri hatırlatıyordu. Kovularak nasıl çıkmıştı buradan? Bugün kuvvetli bir orduyla nasıl dönüyordu. Bu mubarek sabah vaktinde Allah ona ne büyük bir şeref bahşetmişti. Bu nimetleri hissettikçe Allah için bineğinin üzerinde huşuunu artırıyor ve daha fazla eğiliyordu.
 
Sad bin Ubade, Evs kabilesinin reisi olan bu zat Mekkelilerin yaptıklarını İslam dinine karşı tavırlarını hatırladı ve elinde kuvvet olduğunu hissedip bağırdı. “Bugün savaş günü. Bugün hurmet helal oldu. Bugün Allah Kureyş’i zelil etmiştir. Bu sözler Peygamberin kulağına gidince buyurdu ki,
 
“Hayır aksine bugün Kabe’nin saygı gördüğü bir gündür, bugün Allah’ın Kureyş’i aziz kıldığı gündür.” Sonra da herhangi bir hadiseye sebeb olmasını önlemek için sancağın Sad’dan alınıp oğluna verilmesini emretti.
 
Peygamberimiz ASM Kabe’deki putları kırdı, bir gün önce ilah kabul edilenler şimdi yerde kireç ve toz yığını idi. Bilal Kabe’nin üzerinde ezan okudu. Allahuekber. İşte en büyük Bayram, insanların en büyüğünün bayramı... Hiçbir bayram Mekke’ye giriş kadar büyük bir bayram değildir. (Fıkhü’s-Sire)
 
Bediüzzaman’ın bayramını anlatmadan nasıl geçersin, Bediüzzaman’ın büyük bayramanın arefesi Gençlik Rehberi Mahkemesidir. 22 Ocak 1952’de Bediüzzaman İstanbul’a gelerek mahkemede hazır bulunmuştur. Peygamberimiz “Mehdinin talebeleri İstanbul’u ikinci defa fethedecek” demiş, bu hareket onun simgesel bir tarihidir. Daha sonra ise Afyon mahkemesi Haziran 1956 tarihinde Risale-i Nurların beraetine ve serbestiyetine karar verdi, karar katileşti, artık bu tarihten sonra hükümet merkezinde. Risale-i Nurlar matbaalarda basılmaya başladı. İşte bu tarih Bediüzzaman ve Risale-i Nurların bayramı idi. Bediüzzaman “Bugünler benim bayramım diyordu” artık gözü öbür tarafta idi, gitmeye hazırlanıyordu. Ispartanın kasabalarında, köylerinde masum insanların matbaalar gibi çalışıp ortaya çıkardığı nurlar artık matbaalarda basılıyordu, saygıdeğer müellif büyük bir zoru başarmış, davasını muzafferiyetle neticelendirmişti. Nasıl onun bayramı olmasın o günler.
 
Bediüzzaman bayram kelimesini olmadık bir genişlik getirmiştir. “İnnacaelna maalelardi ziyneten leha lineblüvehüm eyyühüm ahsenü amela” ayetini açıklarken dünyayı bir bayram yerine ve insanı da o bayram yerine gelmiş olarak niteler. Ayette “ziyneten leha” Allah kainatı süslediğini söyler, çünkü bayram yerleri süslenir, bayrama gelenler de süslenir. Süslenir kaydı hem varlığa, hem insana ve diğer canlılara geçerli bir vasıftır. “Halık-ı Rahim ve Rezzak-ı Kerim ve Sani-i Hakim şu dünyayı Alem-i Ervah ve ruhaniyat için bir B a y r a m, bir ş e h r a y i n suretinde yapıp bütün esmasının nakışlarının garipleriyle, rastlanmadık nakışlarıyla süslendirip küçük büyük, ulvi süfli her bir ruha ona müsasib ve o b a y r a m d a k i ayrı ayrı hesapsız mehasin ve inamattan istifade etmeğe muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir cismani vücut verir bir defa o temaşagaha göndedir. Hem zaman ve mekan cihetiyle pek geniş olan o b a y r a m ı, asırlara, senelere, mevsimlere, hatta günlere, kıtalara taksim ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hatta bir cihette her bir günü, her bir kıtayı birer taife ruhlu mahlukatına ve nebati masnuatına birer r e s m - i g e ç i t tarzında bir ulvi b a y r a m yapmıştır. Ve bilhassa yer yüzü hususan bahar ve yaz zamanında küçük sanatlı mahlukların taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında b a y r a m l a r d ı r ki yuksek tabakalardaki ruhaniyatı ve melaikeleri ve semavatın sakinlerini seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagah oluyor ki akıl tarifinden acizdir. Fakat bu ziyafet-i ilahiye B a y r a m-ı Rabbaniyede” (Sözler, s. 187) Cümlede beş yerde bayram bir de aynı mananın müteradifesi şehrayin kelimesini kullanır. Bu bayram kelimesinin bayrama döndüğü bir büyük izahtır, Bediüzzaman’a hastır, klasik bayram kelimesinin çok ötesindedir. O kadar her kelimeye derinden bakar ki hayret etmemek elde değil, onun baktığına bile hayret ile bakamayan…. Lügati cennete çevirmiş bir insan Bediüzzaman. Mümine her gün bayram, bu izahtan çıkar, her yer süslü, insan da süslü... Bayram yerini yapan insanı oraya getiren ve süsleyen, bayramlık elbiselerini giydiren, ona seyircidir ve insanlar ve diğer canlılar da seyircidir. Ve herkesin bayramdan geçişi bir resmi geçittir, resm-i geçitler de bayramda yapılır.
 
Erzurumlu Alvarlı Efenin “Bayram O Bayram Ola” şiirini nasıl almadan geçelim o da bir bayram yorumu, bir aşık, bir sofi, bir hak pervanesinin gözünden.
 
Mevla bizi afvede
Gör ne güzel iyd olur
Cürmü hatalar gide
Bayram o bayram olur
 
Ganiler ede kerem
Ref ola derd-i verem
Sahi ola muhterem
Bayram o bayram olur
 
Merhamet ede Rahim
Dermanı vere Hakim
Lutfede lutfi kadim
Bayram o bayram olur
 
Nur-ı hidayet dola
Dil de hidayet bula
Nasîr'ın Allah ola
Bayram o bayram olur
 
Feyz u muhabbeti hak
Nur-ı hidayet siyak
Cenneti ala durak
Bayram o bayram olur
 
Tevhid ede zevk ile
Hakk'ı seve şevk ile
Tasdik inerse dile
Bayram o bayram olur
 
Hakk'ı seven merd-i şir
Kalbi olur müstemir
Allah ola dest-gir
Bayram o bayram olur
 
LÜTFİ'ye lutf u kerem
Dahil-i bab-ı harem
Daima Allah direm
Bayram o bayram olur
 
Alvarlı Efe
Hz. Şeyh Muhammed Lutfî
 
Bu şiiri şerhetmek başlı başına bir mesele. Herkes kendi okusun kendine hissetsin.
 
Mehmet Akif Safahat’ında Bayram Yeri diye bir şiir yazar. Bir bayram sabahı Fatih semtine gider ve bayramı tasvir eder.
 
Bayram
 
Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır;
Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!
 
Bayramda güler çehre-i mâ'sûm-i sabâvet,
Ümmîd çocuk sûret-i sâfında ıyandır
 
Her cebhede bir nûr-i mücerred lemeânda;
Her dîdede bir rûh demâdem cevelândır.
 
Âlâm-ı hayâtın iki kat büktüğü ecsâd
Feyzindeki te'sîr ile âsûde revandır.
 
Ferdâ-yı sükûn perveridir sâl-i cidâlin,
Nevmîd düşen kalbe ümîd-âver-i candır.
 
Heycâ-yi maîşetteki feryâd-ı mehîbin
Dünyâda biraz dindiği an varsa bu andır.
 
Subhunda bahârın şu sabâhat bulunur mu?
Bak çehre-i gabrâya: Nasıl şen, ne civandır!
 
Her sînede bir kalb-i meserret darabanda,
Her kalbde bir âlem-i eşvâk nihandır.
 
Raksân oluyor cünbüş-i dûşiyle anâsır,
Gûya ki bütün sadr-ı zemin pür-galeyandır.
 
Eşbahı da cûşân ediyor feyz-i mübîni,
Yâ Rab bu nasıl rûh-i avâlim-sereyandır!
 
Bayramda gelir yâ da ne hoş hâtıralar ki:
Bin ömre verilmez, o kadar kadri girandır,
 
Iydin bana dâim görünür levh-i kerîmi:
Mâzî-i tufûliyyetimin yâd-ı besîmi.
 
Birinci gün hava bir parça nâ-müsâiddi;
İkinci gün açılıp, sonra pek güzel gitti.
 
Dedim ki: 'Fâtih'e çıksam yavaşça, bir yanda
Durup o âlemi seyreylesem de meydanda,
 
Ziyâret etsem ehibbâyı sonradan... Hoş olur.
Bütün gün evde oturmak ne olsa pek boştur. '
 
Bu arzû-yi tenezzüh gelince, artık ben
Durur muyum? Ne gezer! Fırladım hemen evden.
 
Gelin de bayramı Fâtih'te seyredin, zirâ
Hayâle, hâtıra sığmaz o herc ü merc-i safâ,
 
Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan
Tutun da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan,
 
Asırlar ölçüsü boy boy asâli nesle kadar,
Büyük küçük bütün efrâd-i belde, hepsi de var!
 
Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar,
İçinde darbuka, teflerle zilli şakşaklar,
 
Biraz gidin; Kocaman bir çadır... Önünde bütün,
Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için
 
Nöbetle bekleşiyorlar. Acep içinde ne var?
'Caponya'dan gelen insan suratlı bir canavar!'
 
Geçin: sırayla çadırlar. Önünde her birinin.
Diyor: 'Kuzum, girecek varsa durmasın girsin.'
 
Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir îlân,
'Alın gözüm buna derler...' sadâsı her yandan.
 
Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele:
Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele.
 
Terazilerden adam eksik olmuyor; birisi
İnince binmede artık onun da hemşerisi:
 
'Hak okka çünkü bu kantar... Frenk îcâdı gıram
Değil! Diremleri dörtyüz, hesapta şaşmaz adam.'
 
- Muhallebim ne de kaymak!
- Şifalıdır macun!
- Simit mi istedin ağa?
- Yokmuş onluğun, dursun.
 
O başta: Kuşkunu kopmuş eğerli düldüller,
Bu başta: Paldimi düşmüş semerli bülbüller!
 
Baloncular, hacıyatmazlar, fırıldaklar,
Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar;
 
Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan
Önünde bir sürü çekçek, tepende çifte kolan
 
Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer...
Ferâğ-ı bâl ile birden geviş getirmedeler.
 
Koşan, gezen, oturan, mâniler düzüp çağıran.
Davullu zurnalı 'dans' eyliyen, coşup bağıran,
 
Bu kâinât-ı sürûrun içinde gezdikçe,
Çocukların tarafındaydı en çok eğlence,
 
Güzelce süslenerek dest-i nâz-ı mâderle;
Birer çiçek gibi nevvâr olan bebeklerle
 
Gelirdi safha-i mevvâc-ı ıyde başka hayât...
Bütün sürûr u şetâretti gördüğüm harekât!
 
Onar parayla biraz sallandırdılar... Derken,
Dururdu 'Yandı! ' sadâsıyle türküler birden,
 
- Ayol, demin daha yanmıştı a! Herif sen de,
- Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.
 
'Deniz dalgasız olmaz
Gönül sevdasız olmaz
Yâri güzel olanın
Başı belâsız olmaz!
 
Haydindi mini mini maşallah
Kavuşuruz inşallah...'
 
Fakat bu levha-i handâna karşı, pek yaşlı,
Bir ihtiyar kadının koltuğunda gür kaşlı,
 
Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor.
Gelen geçen 'Bu niçin ağlıyor? ' deyip soruyor.
 
- Yetim ayol... Bana evlâd belâsıdır bu acı
Çocuk değil mi? 'Salıncak' diyor...
 
- Salıncakçı!
Kuzum, biraz da bu binsin... Ne var sevâbına say...
Yetim sevindirenin ömrü çok olur...
- Hay hay!
 
Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine
Katıldı ağlamayan kızların şetâretine.
 
Mehmet Akif Ersoy
 
Bayram deyince aklıma bunlar geldi, bu baryam sabahı. Herkeste güzel duygular uyandırmak güzel şey.
 
Bir şiir de Faik Ali’den
 
Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey
Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey

 

- Reklam -