‘Müsbet Hareket’ nedir, ne değildir? (1-3)

Eklenme Tarihi: 19 Ekim 2017 | Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2017

‘Müsbet Hareket’ nedir, ne değildir?

Metin Karabaşoğlu

Karşılaştırmalı bir analiz

(1)

Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatını ve eserini anlamanın en önemli anahtarlarından biri, Eski Said’den Yeni Said’e dönüşümünün kodlarını çözmek ve sebeplerini anlamaktır.

Bu dönüşüm hangi tarih aralığında gerçekleşmiştir ve dinamikleri nelerdir?

Haricî sebeplerin mi ürünüdür?

Yoksa Bediüzzaman’ın kendi iç dünyasında yaşadığı bir değişimden mi ibarettir?

Eski Said ile Yeni Said hangi noktalarda buluşur ve aynılaşır, hangi noktalarda değişir ve ayrışır?

Said Nursî’nin ‘Yeni Said’ olarak yazdığı Risale-i Nur’u ve ‘müsbet iman hizmeti’ veya ‘müsbet hareket’ diye formüle ettiği Risale-i Nur mesleğini sıhhatli ve derinlikli biçimde anlamanın yolu, bu sorulara verilen cevapların isabetinden geçmektedir.

Said Nursî hakkında yapılan çalışmaların önemli bir kısmında, bu dönüşümün ağırlıklı olarak haricî sebepler çerçevesinde açıklandığı görülür. Buna bağlı olarak, söylenen tarih de 1923’ten sonrasıdır. Bu yaklaşıma göre, şartlar değiştiği için Bediüzzaman tavrını ve tarzını değiştirmiştir.

Halbuki, bizatihi Bediüzzaman’ın risale ve mektuplarında yer alan otobiyografik notlar Yeni Said’e dönüşümü değişen haricî şartlara indirgeyen bir yaklaşıma izin vermemektedir. Bu metinlerin gösterdiği üzere, Bediüzzaman’ın yaşadığı dönüşüm, bir ‘taktik’ ve ‘strateji’ değişimi değildir. Bilakis, fikrî ve ruhanî/manevî bir dönüşümdür. Başından geçen olaylar ile hariçte yaşanan gelişmelerin, bu dönüşümde ancak ‘tetikleyici’ veya ‘hızlandırıcı’ bir rolünden söz edilebilir.

Meşrutiyet ve hürriyet fikrini benimsemiş genç bir âlim olarak 1907-1909’da  İstanbul’un fırtınalı siyasî ortamında Said Nursî’nin yaşadıkları ve gözlemleri sonraki bütün hayatını etkilemiş; ‘müsbet hareket’ mesleğine giden yolunun ilk basamaklarını teşkil etmiştir. Bunu, Bediüzzaman’ın risale ve mektuplarından yapılacak çok sayıda atıfla güçlü bir şekilde ortaya koymak zor değildir.

İstanbul’da yaşadığı bu tecrübe içerisinde Said Nursî’nin öncelikli olarak gözlemlediği şey, siyaset ile takva, siyaset ile ihlas ve siyaset ile adalet arasındaki tezat ve gerilimdir. İlaveten, Birinci Dünya Savaşı’nda cephede ve sonra esaret sürecinde modern dönemlerin topyekün savaş doktrini içindeki şiddet kullanımının yol açtığı merhametsiz ve zalim sonuçları bizzat görmüştür.[1] Bu savaşların doğrudan savaşın tarafı olmayan masumlar üzerindeki tahribatını, Kur’ân’ın adalet ilkesiyle telifi imkânsızdır. Modern savaş stratejileri içinde ‘adil’ ve ‘haklı kalınan’ bir savaş mümkün değildir.

Dışa dönük bu tecrübeye paralel biçimde, Said Nursî manevî bir dönüşüm yaşamıştır. 24. Söz’ün 2. Dal’ı, bu dönüşümün en temel parametrelerini katre-reşha sembolizmi içinde anlatır. Risaleleri arasında en kapsamlı otobiyografik notları içinde barındıran eser olan 26. Lem’a’da da bu manevî dönüşüme dair güçlü ipuçları mevcuttur. Bu manevî-fikrî yolculuğun anahtar kavramlarından biri “sırr-ı ehadiyet”tir. Kur’ân’ın yol göstericiliğinde girdiği bu kapıdan, ‘hayat’ hakikati daha bir kıymetli görünmektedir:

“Vücudun kemâli, hayat iledir. Belki vücudun hakikî vücudu, hayat iledir. Ha­yat, vücudun nurudur. (…) Hayat herşeyin başıdır ve esa­sı­dır. Hayat, herşeyi, herbir zîhayat olan şeye mal eder; birşeyi bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile, bir şey-i zîhayat diyebilir ki, ‘Şu bütün eşya ma­lım­­dır. Dünya hanemdir. Kâinat, Mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.’ Nasıl ki ziya, ecsâmın görülmesine sebeptir ve renklerin—bir kavle göre—se­beb-i vücududur. Öyle de, hayat dahi mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyâtın tahak­ku­kuna sebeptir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şey­le­ri bir cüz’e sığıştırmaya sebeptir. Ve hadsiz eşyayı iştirak ve ittihad ettirip bir vah­dete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi, kemâlât-ı vücudun umumuna se­beptir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecellî-i vahdettir ve kesrette eha­diyetin bir âyinesidir.” (Yirmidokuzuncu Söz)

Dolayısıyla, 1918’de yeniden İstanbul’a gelen Said, fikren de, kalben de, hadisata bakış itibarıyla da, 1907’deki Said değildir. Bilakis 1918’de yüzü Yeni Said’e dönmüş bir halde İstanbul’a gelmiştir. Yeni Said’e yolculuğun 1923’te başladığı söylenemez; ancak, 1923’te tamamlandığı söylenebilir. Nitekim, Eylül 1919’da yazdığı “Rüyada Bir Hitabe” bu dönüşüme dair bir dizi ipucu içermektedir.

Bu ipuçlarının en önemlisini, onu İstanbul’da on yıl önceden tanıyan dostlarının sordukları soruya Bediüzzaman’ın verdiği cevap temin etmektedir:

Dediler: “Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?”
Dedim: “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni ve’s-siyâseh/ Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.”

Aynı dönemde, bizatihi kendi ifadesiyle ‘her iki Said’in iştirakiyle’ yazdığı “Lemeât”ta ise şöyle demektedir: “Siyaset, efkârın âleminde bir şeytandır; istiâze edilmeli.”

Onun Lemeât’ta bu başlığın altında söyledikleri, ‘sırr-ı ehadiyet’in inkişafıyla iç dünyasında yaşadığı fikrî ve manevî dönüşümün güncel siyasî hadisata bakışını nasıl etkilediğini de göstermektedir:

“Siyaset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli. Belki ekall-i zalim, kendi­ne kurban eder ekserîn-i avâmı.

Adalet-i Kur’ânî, tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez, değil ekseriyete, hattâ nev’in umumu.

Âyet-i [2] مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ iki sırr-ı azîmi vaz ediyor nazara. Biri mahz‑ı adalet. Bu düstur-u azîmi ki

Fert ile cemaat, şahıs ile nev-i beşer, kudret nasıl bir görür; adalet-i İlâhî ikisi­ne bir bakar. Bir sünnet-i daimî.

Şahs-ı vahid hakkını kendi feda ediyor; lâkin feda edilmez, hattâ umum insa­na. Onun iptal-i hakkı, hem iraka-i demi,

Hem zevâl-i ismeti; iptal-i hakk-ı nev’in, hem ismet-i beşerin mislidir, hem na­ziri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemî

Hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harap eder dünyayı, imhâ eder benî Âdemi.”

“Rüyada Bir Hitabe”deki izah ise, aynı adalet ilkesinin yanında, meselenin ahlâkî boyutuna da işaret etmektedir:

“Dediler: “Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.”

Dedim: “Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya taraf­girlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de et­se, mes’uldür.”

Denildi: “Nasıl anlarız?”

Dedim: “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, sû-i zan bahanele­riyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mâl-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, ka­vî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.

“Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar et­mekle dine hizmet olur. Yoksa “Dinsizsiniz” dese, onları tecavüze sevk et­mek­tir. Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zât, menfi si­ya­set namına istifade edildi zannıyla şeriata gelen tecavüzü gördünüz.

“İnat, bazan müfrit fırka müteassıplarına, dalâl ve batılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını değiştirmiştir der, lânet eder. Sû-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla, dürbünün iki ta­rafı gibi leh, aleyhtar... Vâhi emareyi burhan, burhanı vâhi emare görür.

“İşte şu zulümdür [3] إِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sırrını gösterir. Zira, hayvanın aksine ola­rak, kuvâ ve meyilleri fıtraten tahdit edilmemiş; meyl-i zulüm hadsizdir. Lâ­siy­yemâ, ene’nin eşkâl-i habisesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbinlik, hoden­diş­lik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.

“Meselâ, birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-ı evsaf-ı mâsume olan şah­sı­na, hatta ehibbâsına, hatta meslektaşına zulmünü teşmil eder.

[4] وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرٰى ’ya karşı temerrüd eder.”

Bediüzzaman’ın Yeni Said’e dönüştüğü yoldaki tutumu, son tahlilde, Hz. Hasan’ın hilâfetten feragatine benzetilebilir. Nitekim, daha ileri tarihte yazmış olduğu bir mektupta, kendisi de buna benzetir:

“Ezcümle: Hazret-i Hasan Radıyalla­hu Anhın altı aylık hilâfetiyle beraber Risale-i Nur’un Cevşenü’l-Kebîrden ve Celcelûtiyeden aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın kı­sa­cık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla ba­ka­bi­li­riz. Çünkü, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes’ud edebilir bir istidatta bulunan, Risale-i Nur’dur ve onun şahs-ı mânevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir mânevî veledi hükmündedir.”

Bu atıflar da, ilgili süreçte haricî hadiselerin tetiklediği bir manevî/fikrî inkılab yaşadığını; bu inkılabın Kur’ân’dan edindiği, ‘sırr-ı ehadiyet’in ve ‘adalet-i mahzâ’nın merkezde olduğu yeni bir metodoloji ve paradigma ile İslâm tarihini de yeni bir gözle okumak suretiyle, Hz. Hasan’ı feragate sevkeden haricî ve enfüsî gerekçelerin siyaset karşısında şimdi ve kendisi için de geçerli olduğunu gördüğünü göstermektedir.

Bu anlamda, anlaşılması bakımından 1909’daki Bediüzzaman ile 1919’dan sonraki Bediüzzaman arasında fark şu sembolik atıflarla açıklanabilir:

Eski Said akla ve ‘irade’ye vurgusuyla daha ziyade Mâturidî, Yeni Said vahye ve ‘takdir’e vurgusuyla daha ziyade Eş’arî’dir.

Eski Said’in ‘Hüseynî’liğine mukabil, Yeni Said Hasanî’dir.

Eski Said öncelikle harice, Yeni Said öncelikle ‘nefsine’ konuşmaktadır.

Eski Said’de ‘Müslümanlar’a yönelik vurgunun yerinde, Yeni Said’de vurgu ‘İslâmiyet’e, temel ilkeleredir.

Bu çerçevede Yeni Said’in siyaseti başkaları için de, mutlak surette, kategorik olarak reddettiği söylenemez. Ama, İslâm tarihinin şahitliği bir yana, özellikle yaşanan bu zeminde siyasetin içinde kalarak ‘takva,’ ‘ihlas’ ve ‘adalet-i mahzâ’ ilkelerini korumak mümkün değildir. Dolayısıyla, siyasetin talipleri zaten çok iken, takva ve adalet ilkesini korumak ve onlara tekraren hatırlatıp uyarmak için siyasetten istiaze ve içtinap gerekir. Söylenen sözün kıymetten düşürmemek, yapılan uhrevî hizmetin tesirini bozmamak için de, bu dinî/ilmî/imanî/uhrevî hizmetin dünyevî/maddî/siyasî hiçbir makam, menfaat, endişe ve iktidara bağlı veya bağımlı olmaması gerekmektedir.

Bu süreçte Bediüzzaman, 1909’da ‘bu zamanın en büyük farz vazifesi’ diye tanımladığı ve hayatı boyunca koruduğu ittihad-ı İslâm’ın temini için de, siyasî bir süreçten önce, fikrî ve ahlâkî bir eşiğin aşılmasına dikkat çeker haldedir. Bu sebeple, özellikle Tuluat, Sünuhat, Rumuz ittihad-ı İslâm’ın temini için ihtilaf ahlâkının tesise yönelik dersler içermektedir.

Buna göre, farklılık bir imkândır, ibtilâ değildir. Yok edilmesi değil, yönetilmesi gerekir. İttihad-ı İslâm tektipleşme ile değil, ihtilaf ahlâkıyla ‘farklılık içinde beraberliği’ başarmamız sayesinde gerçekleşecektir. Bunun için de inhisarcı bir tutumdan ve tekfirci bir dilden uzak durmak; Müslümanlar arasındaki yorum ve yaklaşım farklarına Muhattıa’nın yerine Musavvibe’nin gözüyle bakmak gerekmektedir.

Bu çerçevede bakıldığında, Bediüzzaman’ın 1923’te şartlar karşısında Yeni Said’e dönüşüp ‘müsbet hareket metodu’na yöneldiğinden söz etmek doğru ve isabetli değildir. Zira 1919-1923 arasında yazdıkları ile, ‘müsbet hareket metodolojisi’nin anahatlarını zaten ifşa ve ifade etmektedir. Nitekim, müsbet hareketin en temel metinleri olarak Uhuvvet ve İhlas risalelerindeki bazı temel ölçüler, ilk olarak bu risalelerde dile getirilmiştir.

Risale-i Nur’un telif sürecinde karşımıza çıkan manzara ise şudur:

- ‘Müsbet hareket’in itikadî/ontolojik temelleri: “Yirmidördüncü Söz” başta olmak üzere, Sözler.

- ‘Müsbet hareket’in zihniyet, ahlâk ve davranış düzlemindeki temel ilkeleri:

Uhuvvet Risalesi (Mektubat), İhlas Risaleleri (Lem’alar)[5]

- Bu risalelerde formüle edilen uygulamalı dersleri olarak lâhikalar…

İlk olarak Uhuvvet Risalesi’nde geçen bu kavramlaştırmanın Risale-i Nur’un tamamında on kez geçiyor olmasına karşılık, bunlardan beşinin vefatından önce Bediüzzaman’ın talebelerine verdiği son derste geçiyor olması, bu ilkenin bir anlamda onun ‘vasiyeti’ olduğunun da ifadesidir.

[1] “Mel’un mimsiz medeniyet öyle zalimane bir silâh, şu harb-i vahşiyaneye vermiştir ki, o silâhın karşısında dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzım gelir. (…) İşte o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermiştir; ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in namına iki emri gördüm.

Der: “Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”

İkinci emri de: “Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”

İşte böyle azlam bir düstur ile (İ.G.Z.) Anadolu’ya hücum ediyor.” (Hutuvat-ı Sitte)

[2]  “Kim bir cana kıymamış bir kimseyi öldürürse...” Mâide Sûresi, 5:32.

[3] “İnsan ise, şüphesiz ki, çok zâlimdir.” İbrahim Sûresi, 14:34.

[4] “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sû­re­si, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.

[5] Hemen belirtelim ki, 22. Mektubun birinci kısmı, ikinci kısım hırsa/ihtirasa, hâtimesi ise gıybete dairdir.

20. ve 21. Lem’a olarak iki İhlas risalesinden önce, 19. Lem’a olarak İktisad Risalesi gelmektedir.

(2)

Bu girizgâhtan sonra, ‘müsbet hareket’in ne olduğuna gelirsek:

1. Müsbet hareketin birinci esası, ‘müsbet ihtilaf’tır:

Uhuvvet Risalesi: “Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, her biri ken­di mesleğinin tamir ve revâcına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilâf ise—ki garazkârâne, adâvet­kârâne birbirinin tahribine çalışmaktır—hadîsin nazarında merduttur. Çünkü bir­biriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.”

Birinci İhlas Risalesi: “Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın.”

Kastamonu Lâhikası, 156. Mektup: "Mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor.”

2. Müsbet hareketin ikinci esası, siyasetten istiaze ve içtinabdır. Bu esas, bugünkü iman hizmetini yarına ait bir siyasî hedefe basamak görmemeyi, tasarlamamayı ve yapmamayı gerektirir.

Çünkü bu;
- “Amelinizde rıza-yı ilâhî olmalı” ihlas düsturunu zedeler.

- Yapılan dinî hizmetin bir siyasî eğilime eklemlenmesi ve onun elinde araçsallaşması sonucunu üretir; dahası dini siyasete âlet etme riskini getirir.

- Siyaset adına adalet-i mahzâ ilkesinden taviz vermeye ve siyaset adına zulmü işlemeye veya savunmaya sevkeder.

- Yapılan hizmetin safiyetini bozar, inandırıcılığını zedeler, etkisini kırar.

- Siyaset tarafgirliği içinde, muhalif siyasî görüşe dinin tebliği imkânını zedeler; oysa iman hizmetinin kapsama alanı bütün insanlardır; toplumun yüzde yüzüdür.

Ondördüncü Şua:

“Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve ida­re işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü

(i) hâ­li­sâne hizmet-i Kur’âniye, onlara herşeye bedel, kâfi geliyor.

(ii) Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hiz­metin kudsiyetini bozacak.

(iii) Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile, birinin hatâsıyla onun mâsum çok taraftarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlûp düşecek.

(iv) Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur’ân’ın hiçbir şeye âlet olmayan kud­sî hakikatleri, bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek.

(v) Hem mil­le­­tin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatler­de his­se­­leri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirtleri, tam bîtarafane kal­mak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâ­zım gel­miş.”

Onüçüncü Mektup:

Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer dü­şe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu ka­dar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ek­se­ri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmi­si, sar­hoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bu­laştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu gö­remiyorlar. İşte bunlara karşı iki çare var:

Birisi, topuzla o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

İkincisi, bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.

Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki, o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösteril­se de, bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için, emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, “Acaba nurla beni celb edip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazan arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.

İşte, o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı içtimai­ye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O müte­hayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak isti­yorlar, yol bulamıyorlar, mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise siyaset cereyan­larıdır. O nurlar ise hakaik-i Kur’âniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.

İşte, ben de, nur-u Kur’ân’ı elde tutmak için,اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ[1] de­yip, siyaset topuzunu atarak, iki elimle nura sarıldım. Gördüm ki, siyaset ce­re­yanlarında, hem muvafıkta, hem muhalif­te o nurların âşıkları var. Bütün siya­set cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkâ­râne telâk­ki­yatlarından müberrâ ve sâfi olan bir ma­kamda verilen ders-i Kur’ân ve göste­ri­len envâr-ı Kur’âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham et­­memek gerektir—meğer dinsizliği ve zındı­kayı siyaset zannedip ona ta­rafgir­lik eden insan suretinde şeytanlar ola veya be­şer kıyafetinde hayvanlar ola!

Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın elmas gibi hakikatle­ri­ni propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirme­dim. Belki, gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarz­da zi­ya­deleştiriyor.”

Rüyada Bir Hitabe:

“…umumun mâl-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, ka­vî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.”

Onikinci Şua:
“Bu defaki küçük müdafaatımda demiştim:

“Risale-i Nur’daki şefkat, vicdan hakikat, hak, bizi siyasetten men etmiş. Çün­kü mâ­sumlar belâya düşerler; onlara zulmetmiş oluruz.” Bazı zâtlar bunun iza­hını is­tediler. Ben de dedim:

Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş’et eden hodgâmlık ve asabi­yet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zu­lüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak; o hâlette o da azlem ola­cak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden in­sanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, peri­şan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz za­yi­a­ta mukàbil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmi­sil kaide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz biçare­le­ri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.

İşte, Kur’ân’ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karış­maktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.

Hem madem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapan­mıyor. Ve zahmet ise rahmete kalb oluyor. Elbette biz sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise, insafa, adale­te, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır, muhaliftir.

Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inziba­tın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dün­yada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoş­lanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir tâun-u beşerî ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memur­ları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevk etmek var. Biz de deriz:

Değil böyle bir kaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidatkâr küfr-ü mutlaka ve o zındı­kaya teslim-i silâh etmeyiz!”

3.Müsbet hareketin üçüncü esası, ‘manevî cihad’dır; şiddet kullanımının ve devrimci-ihtilâlci tutumların reddidir.

Onbirinci Şua:

“… o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve müca­hede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükü­metlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cum­hu­ri­­yete dö­ner. Fakat ona mukàbil mânevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıcıyla ola­cak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek dere­ce­de kuv­vetli burhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’ân’dan çı­­ka­cak diye haber verip bir lem’a-i i’caz gösterir.

Hem, tâ [2]خَالِدُونَ kelimesine kadar, Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin aslı, menbaı olarak aynen o muvazeneler gibi mükerreren nur ve zulümat ve iman ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir ki, o tarihte bulunan ci­had-ı mânevî mübarezesinde büyük bir kahraman “Nur” namında Risale-i Nur’­dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elmas kılıcı, maddî kılıçlara ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur bu ihbar-ı gaybı ve lem’a-ı i’câzı bilfiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm içindir ki, Risale-i Nur şa­kirtleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyor­lar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar.”

Onaltıncı Lem’a:

“Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana, hem alâka­dar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimalle ferec verecek bir teşebbüs et­mek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilâkis, beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zatlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi’ ve kısmen müna­fık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?” Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:

Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir da­lâ­letle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nur­dur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset to­puzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Mü­­nafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah et­mez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem to­puz-iki­sini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuv­ve­tim­le nu­ra sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa ol­sun bak­mamak lâzım geliyor.

Amma maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, eh­li­ne göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fa­kat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tuta­cak elimiz yok.”

[1] Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.

[2] “Ebediyen kalıcıdırlar.” Bakara Sûresi, 2:257.

(3)

Bu esaslar dahilinde, ‘müsbet hareket’in tazammunları ise şöyle özetlenebilir:

1. Risale-i Nur’da yegâne hedef iman hizmetidir.Bu hizmet, başka bir hedefin öncülü veya basamağı değildir. Önce imanı anlatıp, sonra kadrolaşmak, oradan bürokrasiye-siyasete nüfuz etmek gibi bir stratejiye Risale-i Nur’un iman hizmetindeki ihlas ölçüleri asla müsaade etmemektedir. Kim bu iman hizmetine böyle bir stratejiyi dahil etmeye kalkışırsa, Risale-i Nur mesleğinin dışına çıkmış olur.

Konuşan Yalnız Hakikattır:

“Rıza-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız imana hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bir tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dahi­linde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî bir şeye âlet edil­mediğini bilmekle husulegelebilir.

Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsi­yet‑i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük mânevî bir mertebede bulun­sa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen mu­an­nidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kan­dırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.

Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ittiha­mı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; “Sa­kın” diyor, “iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ ki, imana muhtaç olan­lar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desise­leri kal­masın, sussun.”

İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, baş­ka bir şey değildir. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlim­ler, yüz binlerce kitaplar daha belîğane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı dur­du­ramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risa­le-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Sa­id’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imani­ye­dir.”

2. İman hizmetinin gayesi ve neticesi ve ödülü, iman hizmetinin kendisidir. Bundan başka maddî veya manevî bir ödül aranamaz ve istenemez. İman hizmetinden umulan rıza-yı ilâhîdir; uhrevî sevap hırsı bile hoş görülmez. Risale-i Nur’dan dünyevî bir hedef ve menfaat gözetilemez.

Ondördüncü Şua:

Nurcular cemiyet memiyet, hususan siyasî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemaatî menfaat için teşekkül eden cemiyet ve ko­mite değiller ve olamazlar.” (Şualar, 14. Şua)

Dolayısıyla, hiçbir kişi veya grup Risale-i Nur adına bir siyasî parti kuramaz. Bürokratik veya iktisadî güç temerküzüyle, siyasetle vesayet veya ortaklık ilişkisine veya pazarlığına giremez. ‘Şirket-i maneviye-i uhreviye’ olan şu iman hizmetini, ‘şirket-i maddiye-i dünyeviye’lere, meselâ holdinglere dönüştüremez. Kim bunları yaparsa, ‘müsbet hareket’ ilkesini çiğnemiş, Risale-i Nur mesleğinin dışına çıkmış olur.

3. Müsbet hareket, hareketsizlik değildir. Bediüzzaman hiçbir zaman zulme ve küfre teslim olmamış, ama onların öfke ve nefreti harekete geçererek iç dünyasını yönetmelerine de müsaade etmemiştir. Onun da takipçisi olduğu Ehl-i Sünnet’in sabır çizgisi, eylemsizlik ve teslimiyet değildir; bilakis, hem dıştan gelen tazyike, hem nefsin iç dünyada ürettiği negatif duygulara karşı çift-kutuplu, güçlü ve aktif bir direniştir.

Emirdağ Lâhikası, I, 21. Mektup:

“Elhasıl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücadele ediyorlar. Bizler, ölü­me karşı nur-u Kur’ân ile cidaldeyiz. Onların en büyük meselesi—muvakkat ol­duğu için—bizim meselemizin en küçüğüne—bekaya baktığı için—mukabil gel­miyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam meselelerimize tenez­zül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük me­sele­lerini merakla takip ediyoruz?

Bu ayet [1]لَا يَضُرُّكُــمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْve usul-ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan اَلرَّاض۪ى بِالضَّرَرِ لَايُنْظَرُ لَهُ yani, “Başkasının dalâleti sizin hida­yetinize zarar etmez; sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmayası­nız”; düsturun mânâsı: “Zarara kendi razı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz.”

Madem bu âyet ve bu düstur, bizi, zarara bilerek razı olanlara acımaktan men ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyani bilip, vaktimizi zayi etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var, topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edil­se, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nurânî müdafaadır.

Son ders:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâ­hî­ye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Biz­ler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkın­tıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. (…)

Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdise­lerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile kar­şıladım.”

4. Müsbet hareket, tadlîl değil, tadil edici olmayı ve tekfirci bir dilden mutlak surette kaçınmayı gerektirir.

Sünuhat:

“Bazı âyât ve ehâdis vardır ki, mutlakadır; külliye telâkki edilmiş. Hem öyleler vardır ki, münteşire-i muvakkatedir; daime zannedilmiş. Hem mukayyed var; âmm hesap edilmiş.

Meselâ, demiş, “Bu şey küfürdür.” Yani, o sıfat imandan neş’et etmemiş; o sı­fat kâfiredir. O haysiyetle, o zât küfür etti, denilir. Fakat mevsufu ise, mâsume ve imandan neş’et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka ev­sa­fa malik olduğundan, o zât kâfirdir, denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et etti­ği, yakînen biline... Zira başka sebepten de neş’et edebilir. Sıfatın delâletinde şek var; imanın vücudunda da yakîn var. Şek ise yakînin hükmünü izale etmez. Tek­fire çabuk cüret edenler düşünsünler!

Hata-Savab Cetveli:

“Said’i bilenler bilirler ki, mümkün ol­duğu kadar tekfirden çeki­nir. Hattâ sarih küfrü bir adamdan görse de, yine te’vile çalışır, onu tekfir etmez.”

5. Müsbet hareket, manevî/dinî hizmetlerdeki farklılığı organizmadaki farklılık gibi, işlev farklarını da bir manevî işbölümü olarak okumayı içerir. Kendisini veya aidiyetini ümmetin üstünde görmek; diğer mü’minlere karşı hegemonik bir dil ve ilişki biçimi inşa etmek, asla kabul edilemez.

Sünuhat:

“Bence, Tahtîeci, hubb-u nefisten neş’et eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldür. Ve Kur’ân’ın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes’uldür.

Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İs­lâmda lâzım olan tesanüd-ü ervâh, tevhid-i kulûb, tehâbbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.”

6. Müsbet hareket, nefsini geri çekmeyi, tabiiyeti metbuiyete tercih etmeyi gerektirir.

Birinci İhlas Risalesi:

“Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalbsiz nefisperestler samimî ittifak ve ittihad ediyorlar. Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye müteallik semerât-ı uhreviyeye ve kemâlâta, kalb ve aklın yüksek düsturlarıyla mütevec­cih oldukları için, esaslı bir istikamet ve tam bir ihlâs ve gayet fedakârâne bir it­tihad ve ittifak olabilirken, enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve va­zife-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde edilmez.

Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı, “El-hubbu fillâh” sırrıyla, tarik-i hakta gidenlere refakatle iftihar etmek; ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini on­lara bırakmak; ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi ol­du­ğu­­nun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak; ve ihlâsla bir dir­hem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti da­hi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kur­tu­lur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.”

7. Müsbet hareket, sonuçtan değil, süreçten sorumlu olduğumuz bilmeyi, neticenin Cenab-ı Hakka ait olduğu idrakiyle hareket etmeyi, dolayısıyla ‘sayı’ ve ‘başarı’ üzerinden bir değerlendirmeden uzak durmayı gerektirir.

Birinci İhlas Risalesi:

“Ehl-i hidayeti, ulüvv-ü himmetten sû-i istimale ve dolayısıyla ihtilâfa ve reka­bete sevk eden, âhiret nokta-i nazarında bir haslet-i memdûha sayılan hırs-ı se­vap ve vazife-i uhreviyede kanaatsizlik cihetinden ileri geliyor. Yani, “Bu seva­bı ben kazanayım, bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü dinlesinler” di­ye, karşısındaki hakikî kardeşi ve cidden muhabbet ve muavenetine ve uhuv­ve­­tine ve yardımına muhtaç bir zâta karşı rekabetkârâne vaziyet alır. “Şakirtle­rim niçin onun yanına gidiyorlar? Niçin onun kadar şakirtlerim bulunmuyor?” di­ye, enâniyeti oradan fırsat bulup, mezmûm bir haslet olan hubb-u câha te­ma­yül etti­rir, ihlâsı kaçırır, riyâ kapısını açar.

İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müthiş maraz-ı ruhanînin ilâcı şudur ki:

Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır; kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffaki­yet­le değildir. Çünkü onlar, vazife-i İlâhiyeye ait olduğu için, istenilmez, belki ba­zan verilir. Evet, bazan birtek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Ke­mmi­yetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazan bir tek ada­mın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur.

Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa ol­sun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa, “Benden ders alıp sevap kazandır­sın­lar” düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.

Ey sevaba hırslı ve a’mâl-i uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kes­ret-i etbâ’ ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır.

Son ders:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâ­hî­ye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Biz­ler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkın­tıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek için­dir. (…) Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düstu­ruyla va­zifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir ol­muştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâ­ne­vi­ye­nin en bü­yük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hiz­mettir; netice Ce­nâb-ı Hakka aittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mü­kel­lefiz.”

Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; mu­vaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.”

Müsbet hareketin bu esas ve tazammunları şunu net biçimde gösteriyor:

Risale-i Nur hareketi, bir siyasî hareket değildir, iktidara değil talip olmak, teklif dahi edilse kabul edemez. Siyasî zeminde adalet ve hikmet ölçüleri dahilinde bir tavrı ve tercihi olur; ama bizatihi siyasete dahil ve müdahil olamaz.

Aynı şekilde, Risale-i Nur hareketi, DAEŞ ve el-Kâide gibi hareketlerin şiddet eğilimine de, en net biçimde onlarda görülen tekfirci yaklaşıma da kesinlikle mesafelidir.

Buna karşılık, şartlara göre, bazan Risale-i Nur hareketi ile ilgileri olmadığına dair beyanda bulunan, bazan da açtığı çığır ve oluşturduğu çizginin Risale-i Nur’un ölçüleriyle izahı gayrıkâbil de olsa Risale-i Nur’a referansla kendisine meşruiyet arayan bir yapıyla da yüz yüzeyiz.

Dilerdim ki, bu sunum Said Nursî’nin “Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor” ve “Biz, kudsî hizmetimizde daima müsbet hareket ediyoruz” sözleri çerçevesinde neticelensin.

Bu son sözünün devamında, “Fakat, maatteessüf, her bir emr-i hayırda bulunan mânileri def etmek vazifesi, bizi bazan menfi harekete sevk ediyor. İşte, bunun içindir ki, ehl-i nifakın hilekârâne propagandasına kar­şı, kardeşlerimi sabık üç nokta ile ikaz ediyorum, onlara gelen hücumu def’e ça­lışıyorum” sözlerine dayanarak, yine onun ifadesiyle ‘tedafüî’ bir surette (EL-I, 63: “Biz, müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedâfüî vaziyetinde idik”), Risale-i Nur mesleğinin hukukunu, izzetini ve ölçülerini savunmak ve muhafaza etmek adına, bir ayrıştırmayla bitirmek istiyorum.

Fetullah Gülen’in kişi kültü etrafında oluşan ve kendisini Gülen grubu, Hizmet hareketi, Gönüllüler gibi farklı isimlerle tarif eden oluşumun, gerek duyduğu yerde kendisini Risale-i Nur’a üzerinden tarif ediyor da olsa, yukarıda zikrettiğimiz ölçülere aykırı ayrı bir yol, farklı ve problemli bir çığır olduğunu ifade etmem gerekiyor.

Kur’ân ve hadis karşısında DAEŞ, Risale-i Nur karşısında Fetullahçılık gibi tecrübeler bize şu gerçeği öğretiyor:

Kaynağın sahihliği kadar, kaynakla kendisi üzerinden temas kurduğumuz ‘metodoloji’nin ve bizi harekete geçiren ‘niyet’in de sıhhatli olması gerekir. Aksi durumda yaşanacak olan şey, Bediüzzaman’ın Tuluat’ta dile getirdiği şu gerçektir: “Arı su içer, bal akıtır; yılan su içer, zehir döker.”

[1] Mâide Sûresi, 5:105.

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası