Zihnî Müzahrefat ve Tâlî İlimler

Eklenme Tarihi: 08 Haziran 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

 

Barla Lahikası Sempozyumu Poster Sunumudur

M. Akif Yazıcı

 

  1. Giriş

Barla Lâhikaları, umumiyetle Risale-i Nur talebelerinin, okudukları parçalardan anladıklarını özetledikleri ve hissettikleri füyuzâtı izhar ettikleri fıkralardan müteşekkildir. Bu fıkraların sahiplerinin ekseriyetinin Risale-i Nur’lara talebeliklerinden evvel de şuurla İslam’ı yaşayan zatlar olduğu ve Nur risaleleri ile imanlarını takviye ettikleri, yazdıklarından anlaşılmaktadır. Buna mukabil, “Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktor” olarak tarif, ve Said Nursi tarafından “kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor”[1] olarak tavsif edilen Isparta Uluborlulu Doktor Yusuf Kemal Durakoğlu, “(...) dinî akidelerimin azîm bir inkılâbı var.”[2], ve “Üstadım, sizin Sözler’iniz benim dinî muhayyilemi cidden değiştirdi. (...) Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum.”[3] ifadeleriyle gerek akîdesinde, gerekse zihninde ciddi bir inkılâb ve intibâhın meydana geldiğini ifade eder. Nursi de, yukarıda bahsi geçen hitapla hitap ettiği Doktor’a, ahir zamanda fen ve felsefeden gelen dalâlete en yoğun bir biçimde maruz kalmalarından ötürü “hakikat nazarında herkesten ziyade hasta olanların, maddî ve gâfil doktorlar”[4] olduğunu söyleyerek kendisini tebrik eder.

Bu çalışmada, Said Nursi’nin ilk tahsilinde âli ilimler ve alet ilimlerinin yanı sıra elde ettiği fen ve felsefe ilimlerinin, kendisinin sonraki hayatında yaşadığı zihnî safhalarına etkisini ele alacak ve buradan yola çıkarak, tahsil ettiğimiz ve meslekî hayatımızda da kullandığımız ilim ve malumatın zihnimizde doğru konumlandırılması için bazı klavuzlar ortaya koymaya çalışacağız.

 

  1. Nursi’nin Tahsili ve Zihnî İnkılâbı

Said Nursi, ilk tahsilinde klasik anlamda bildiğimiz âlî ilimler ile alet ilimlerinin yanısıra asrî fenleri de kitap yazacak derecede elde eder. Bunu, “Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim.”[5] diyerek ifade ediyor. Ancak, daha sonra “meslek-i felsefeyle münasebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmda”[6] felsefenin hudutlarını anlar. Bu sınırları şöyle anlatır: “İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki, felsefenin en derin esasları onlara yetişmez, belki sathî kalır. (...) Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zâhirî telâkki edip, felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu.”[7] Kendisine “eski usulünü neden değiştirdiği ve Avrupa’ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmediği” sorulduğunda, zihinlerimizi şekillendiren temel bir handikapı teşhis eder: “Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim.”[8],* Yine medeniyetler nokta-i nazarında “hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılamak” mevzuunda itirazını şöyle dile getirir: “İlâhî hidayet, Roma felsefesinin dehâsıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel’ olunmaz, tâbi olmaz.”[9]

İşte, “Eski Said”in “Yeni Said” haline gelmesi, böyle zihnî bir inkılâbın neticesidir ki, emareleri “Yeni Said”den önce de görülmüştü. Kastamonulu Mehmet Feyzi Efendi, “Küçük Hüsrev Feyzi’nin bir istihracıdır.” başlıklı parçada “(…) Harb-i Umumînin mebde’lerinde, Üstadım, eski âdetini ve sair ulûm-u felsefeyi ve ulûm-u âliyeyi bırakıp tam bir inşirah-ı sadırla Risale-i Nur’un fatihası ve birinci mertebesi olan İşârâtü’l-İ’câz tefsirine başlayıp, bütün himmetini, efkârını Kur’ân’a sarf etmeye başladığına tevafuku (…)”[10] derken bunu anlatmaktadır. Yeni Said, Nur Risalelerini te’lif ederken zaman zaman Eski Said’in tahlilini yaparak zihnindeki inkılâbı nazara verir. Ezcümle: “(…) Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.”[11] ifadesi bunun göstergesidir. Kezâ, İhtiyarlar Risalesi’nde kendini ihtiyar bilmeye başladığı zamandan bahseden “(…) herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu. Birden, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve keremiyle, Kur’ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.”[12] parçası da bu zihnî inkılâba temas eder.

Bu parçalardan anlıyoruz ki, Said Nursi, ilk tahsilinde iştigal ettiği biçimiyle fenleri, kendilerinden arınılması gereken “zihnî müzahrefat” olarak telakki etmektedir. Bunun yanısıra, fenlerle adeta herşeyin manasını çözebilecekmişcesine iştigalin, yukarıda iktibas edilen parçalardaki ifadesiyle “manevi kalb hastalıklarına” sebebiyet vereceğini, “Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.”[13] şeklinde ifade etmiştir. Burada ayırt edilmesi gereken husus, bu iştigalin hedefi ve usulüdür. Nursi’nin “akliyat ile iştigal”den kastını, yine en başta zikrettiğimiz Doktor ile olan muhaveresinden anlıyoruz. Bu parçadaki “(…) hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek, ânî bir şimşeği sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.”[14] ifadesinden de anlaşılacağı üzere, yanlış olan, sâkini olduğumuz kainatı anlama faaliyetini yalnızca bu kainata hasretmek, asıl olan ebedî dünya ile olan ilişkisinin önüne geçirmektir.

 

  1. İlimlerin Sınıflandırılmasında Yeni Bir Tabir: Tâlî İlimler

Bu noktada, âli ilimler ve alet ilimleri tanımlamalarından yola çıkarak, “tâli ilimler” kavramını öneriyoruz. Bunlar, saf halleriyle, esas olan âli ilimlere yardımcı olamayan, ekseriyetle mesleki nedenlerle tahsil edilmiş, yukarıda tarif edildiği haliyle “müzahrefat” vasfını üzerinden atamamış ilimlerdir. Nursi’nin Doktor’la muhaveresine dönersek, “Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum.” diyen Nursi, bunları tarif etmektedir. Kendisi hayatını tamamıyla iman hizmetine inhisar ettiğinden, bu müzahrefattan tamamen silkelenmiştir; mamafih, çeşitli mesleklerle iştigal eden Dr. Yusuf Kemal gibi ehl-i ilim, belki de bu “odun yığınları gibi câmid şeyler”in zihinlerinde bıraktığı tesirden habersiz, mesleklerini icrâya devam etmektedirler. Bu tâli ilim sınıfından mâlumâtı, âli ilimlere yardımcı yapacak bir nevi âlet ilmi sırasına geçirmek lazımdır. Bunun için aynı mektupta Nursi Doktor’a, “İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi, faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenâb-ı Haktan bir intibah iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl’in hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin.”[15] diyerek yol gösterir.

Yani, bir “kozmoğrafya alimi”, “Zuhal'in etrafındaki halkaların keyfiyeti” ile meşgul olabilir, bir “istatistikçi”, “Amerika tavukları”nın sayısıyla ilgilenebilir[16]; fakat mesleği icabı edindiği bu malumatını doğru bir perspektif ile yerli yerine oturtmalı, hakiki medar-ı kemal bilmemelidir. Astronom, küre-i arz için “Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk…”[17], veya “Güneş bir kütle-i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı etrafında döndürüp, cesâmeti bu kadar, mahiyeti böyledir, şöyledir…” derken ve maddî terakkiyatımız için demeye memurken, aynı zamanda “(…) güneşe der, ‘Döner bir siracdır, bir lâmbadır.’ (…) Bu ‘döner’ tabiriyle, kış-yaz, gece-gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât-ı kudreti ihtar ile azamet-i Sânii ifham eder. (…) âlemi bir kasır suretinde, içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’ûmat ve levazımat olduğunu ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, rahmet ve ihsan-ı Hâlıkı ifham eder.”[18] şeklinde ifadesini bulan hakikatleri de idrak etmelidir ki, tâli ilmini, marifetullah yolunda bir alet ilmine tahvil edebilsin.

 

  1. Sonuç

Said Nursi, Doktor’a yazdığı mektubunu bağlarken, “Zeki dostum, kalb çok arzu ederdi, ehl-i fenden envâr-ı imaniyeye ve esrar-ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Beye benzeyecek adamlar ileri atılsın.”[19] diyerek ehl-i fenden marifetullaha kafa yoracak insanların çıkmasına olan iştiyakını ifade ediyor. Kendisinin ifadesiyle “Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir.”[20] Elbette burada kastedilen âlim, fenlerde değil, âli ilimler noktasında bir âlimdir. Bu bakımdan kendisini Risale-i Nur dairesi içerisinde telakki eden ehl-i ilmin, zihinlerinde bulunan tâlî ulûmu evvela teşhis, daha sonra tenvir ederek, “bu zamanın mühim, hakikatli” ve aynı zamanda mütefennin bir alimi olma gayreti içerisine girmesi elzemdir.

 


[1] S. Nursi, Barla Lahikası, Envar Neşriyat, s. 66, (erisale.com mektup no: 68, s. 115)

[2] a.g.e., s. 58, (erisale.com mektup no: 61, s. 104-105)

[3] a.g.e. s. 58, (erisale.com mektup no: 62, s. 105)

[4] a.g.e. s. 66, (erisale.com mektup no: 68, s. 115)

[5] S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, Envar Neşriyat, s. 628, (erisale.com, s. 784)

[6] S. Nursi, Sözler, Envar Neşriyat, s. 544, (erisale.com, s. 738)

[7] S. Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, s. 442, (erisale.com, s. 625)

[8] a.g.e.

* Bu hususta rahmetli Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre'nin "Kur'ân-ı Kerîm ve Tabiat İlimleri: Tenkidî Bir Yaklaşım" isimli mühim eserini nazar-ı dikkatlere sunmak isterim. http://www.ozemre.com/sites/default/files/pdfs/Kuranikerimvetabiatilimleri.pdf

[9] S. Nursi, Tarihçe-i Hayat, Envar Neşriyat, s. 132, (erisale.com, s. 165)

[10] S. Nursi, KastamonuLahikası, Envar Neşriyat, s. 186, (erisale.com mektup no: 116, s. 230)

[11] S. Nursi, Lemalar, Envar Neşriyat, s. 115, (erisale.com, s. 203)

[12] a.g.e., s. 239, (erisale.com, s. 377-8)

[13] S. Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Envar Neşriyat, s. 69-70, (erisale.com, s. 95)

[14] S. Nursi, Barla Lahikası, Envar Neşriyat, s. 66, (erisale.com mektup no: 68, s. 115)

[15] a.g.e.

[16] S. Nursi, Sözler, Envar Neşriyat, s. 272, (erisale.com, s. 365)

[17] a.g.e. , s. 351, (erisale.com, s. 469)

[18] a.g.e. , s. 243-244, (erisale.com, s. 331)

[19] S. Nursi, Barla Lahikası, Envar Neşriyat, s. 66, (erisale.com mektup no: 68, s. 115)

[20] S. Nursi, Lemalar, Envar Neşriyat, s. 167, (erisale.com, s. 279)

 

popüler cevapdünya atlası