Zihinlerin ve Kalblerin “Toplumsal Şükür Anlayışına” Hazırlanması

Eklenme Tarihi: 21 Mayıs 2014

Av. Erdoğan ÇELEBİ

Olması gereken ferdi şükürden toplumsal şükre, imandan hayata geçiştir. Elbette her şey önce fertte başlar, sonradan topluma ve hayata mal olur. Ve elbette ferdi sorumluluklar her zaman devam etmelidir, edecektir de. Ancak halen inanç ve değerlerimizi topluma mal etmekte, hayata taşımakta, yaşanılır ve görünür kılmakta sıkıntılar çekiyoruz. Hatta toplumsal olarak kısmen de olsa yaşanmaya başlanmış birçok konu ve değerlerde dahi zihnen geriden geliyoruz. Zira, almış olduğumuz laik ve pozitivist eğitim zihinlerimizi bir şekilde işgal etmiş inanç ve değerlerimizi içimizde saklamamız gerektiği noktasında bize emrediyor, bize dayatıyor. Bunları derken, dini hayatın ferdi bazda kâmil manada yaşandığını ima etmiyoruz elbette. Ama zihinlerimizin istikbale açık ve hazır olması gereğini hissettiğimizi ve bu ihtiyacın farkındalığını sıkça vurgulamamız gerektiğini söylüyoruz.

Toplumsal hayata geçişten bahsederken, burada ani, radikal, acul, hazırlıksız bir geçişten değil, hikmete, tertile, tedrice uygun, olgunlaşarak devam eden zaman boyutunu ıskalamayan bir toplumsal seyr ü süluk sürecini kastediyoruz

Geçen hafta Risale Akademi’de oldukça verimli olduğunu hissettiğim bir “Şükür Risalesi Çalıştayı” düzenlendi. Çok güzel, faydalı, maslahata dönük fikirler serdedildi. Şükür, insan ve kulluk ilişkisi ile bilinci manasında ilginç düşünceler, konular dile getirildi. Oldukça istifadeli de oldu. Ancak kişisel izlenimim odur ki, hep ferdi şükür bazında konular dillendirildi, düşünceler ifade edildi. Şükrün toplumsal boyutu, hayata mal olan, yaşanılır, görünür kısmı ıskalandı. İşte buradan zihinlerimizin toplumsal şükür boyutuna hazırlanması noktasında bir eksiklik hissettiğimi belirtmek istiyorum. Şöyle ki,

Şükür Risalesi’nde, şükrün birçok çeşidi, envaı olduğu ancak en camii, en umumi fihristesinin namaz olduğu belirtiliyor. Çünkü namazın bütün ibadet ve şükürlerin çekirdeği, özeti olduğu vurgulanıyor. Namazı biz sadece ferdi sorumluluk boyutuyla ele alıp cemaati şuur boyutunu düşünmez isek eksik kalır. Bunu Cuma namazı, bayram namazları, hac ve haccın kongre özelliği ile şeairler boyutunda düşünmez isek, külli, vahidi ve tevhidi yönünü göremeyiz, idrak edemeyiz. Gene şükür Risalesi’nde şükrün mikyasları, ölçüleri “iktisat, kanaat, rıza ve memnuniyet” olduğu belirtiliyor. Bu hallerin sadece ferdi ilgilendirdiği, topluma dönük yönünün olmadığı düşünülebilir mi? Bu gün Ekonomi Bakanlığı diye idari bir yapı var. Bu toplumsal iktisadın teşkilatlanmış şeklidir. Biz bu kuruma, İktisat Bakanlığı dolayısıyla da Şükür Bakanlığı desek ne olur? Güzel olmaz mı? Hürmet ve memnuniyetten bahsederken toplumu ve insanlığı nazara almadan, insan ilişkilerini yatayına dikeyine düşünmeden hürmeti nasıl anlatacağız? Kanaatten bahsederken, kanaatkar olma, yardıma muhtaç insanların ihtiyaçlarını düşünme, onların imdadına koşma, dertlerine derman olma ve bundan lezzet alma, böylece yaşadığımızın farkına varma şeklindeki duygu taşması halini ve şuunat boyutunu idrak edemeden kanaatkarlık ile nasıl halleneceğiz? Gene ayet ve hadisle sabit olduğu şekliyle şükrün nimeti artırdığından bahsederken, şükrün bir nevi dikey boyutu doğrudan Halık-ı Rahmana dua, niyaz ve namaz iken, diğer yatay toplumsal boyutunun, zekat, sadaka ve yardımlaşma olduğu, bunun da toplumsal yardımlaşmayı, dayanışmayı, kardeşlik ve insanlık duygudaşlığını geliştirdiği olgusunu nasıl anlayacağız?

Toplumsal şükürsüzlük içinde olduğumuzu nereden anlıyoruz derseniz. İçinde bulunduğumuz güncel, toplumsal kargaşa ve fitne ortamından derim. Din kardeşlerimiz arasındaki tarafgirlik, fanatiklik, kötü zan, almış başını gidiyor. Ve ortada olan, ehl-i insaf olan, hakperest olan kesimler ise yok denecek kadar az. Herkes kendisini bir tarafta konumlama gereğini hissediyor. Ağırlıklı olarak da insanlarımız maalesef, siyasetin ve gücün yanında konumlanmayı tercih ediyor. Hakikat hâlâ garip, hâlâ mahzun, hâlâ …

Tasavvufta ağırlıklı olarak ferdi, şahsi kemalden ve kalbî seyr ü süluktan bahsedilirken, Risale-i Nurda, imanı tebliğden ve toplumun seyr ü sülukünden bahsedilir. Toplumun kemalinin ve seyr ü sülukunun ise, tedrici aşamaları olarak “iman, hayat ve şeriat” dönemleri olduğu ifade edilir. Bu aynı zamanda ahirzaman müceddidi olan Mehdi-i Ali Resul’ün ve Risale-i Nur’un yol haritasıdır.

Peki bugün bizler, Nur Ekolünün mensupları olarak Risale-i Nuru niçin ferdî anlayış sınırları içine hapsediyoruz? Niçin toplumsal hayata taşımakta endişe ediyoruz? Niçin daha görünür boyuta taşımıyoruz? Bu konuda çekincelerimiz ve ihtirâzî kayıtlarımız nelerdir?

Bunu derken Risalelerin yazılı ve görsel medyada konuşulur ve tartışılır hale gelmesi yönündeki memnuniyetimizi de elbette belirtmek isteriz. Ama dahası noktasında bunu yeterli göremeyiz.

Görmüyor muyuz? Biz Risale-i Nuru, nur-ı imanı, hayata hayat yapmakta geçiktikçe, bazı radikal, muhakemesiz siyasal İslam ve aculiyet hareketleri imanı hayata mal etmeden, imanı topluma yaşatmadan, toplumu by-pas edip yanlış ve eksik şeriat anlayışlarını siyasete taşımaya çalışıyorlar. Zira, şeriatı demokratik anlayışla değil, diktatoryal basiretsizlikle okuyorlar. Korkarım ki, fetus bir doğum olacak.

El hükmü illahlah, la ya‘lemül gaybe illallah.

popüler cevapdünya atlası