Varoluş üzerine düşüncelerle fantastik bir bilim kurgu öyküsü

Eklenme Tarihi: 27 Aralık 2013 | Güncelleme Tarihi: 12 Ocak 2017

 

Ediz Sözüer'in cuma semineri sunumudur

Tabiat Risalesi Açılımları -1-

Çocukluk yıllarımdan beri öğrenmeye meraklı ve araştırmaya hevesli biri olarak hatırlıyorum kendimi hep nedense. Afacan bir çocuk olarak yaptığım yaramazlıklarım, aslında meraktan kaynaklanan, minik ve masum bilimsel deneylerden ibaretti. Annemin parfümünün sineğin üzerinde etkisinin ne olacağını gözlemlemeye çalışmam gibi! Popüler bilim, fizik, astronomi özel ilgi alanımdı. Lise yıllarımda bilim adamı veya profesör gibi bir şey olacağım düşünülüyordu. Aslında ben de bunun hayalini kuruyordum!

Çünkü lisede bile, fizik dönem ödevimin konusu, kuantum mekaniğiydi. Fakat hayatın gerçekliği içinde değişik şekillerde kırılarak ve değişerek büyüdük. Farklı yerlere ve meşguliyetlere yöneldik. Sonuç olarak bir profesör olmadım. Ama içimdeki meraklı çocuğun öğrenme aşkı hiç bitmedi. Kâinatın yüksek okulunda hevesli bir talebe olarak kaldım. Aslında bunun daha kıymetli ve özel bir şey olduğunu düşünüyorum.

Bütün bilimlerin temel olarak yapmaya çalıştığı şey, kâinatın işleyiş ve maksatlarını anlamaya çalışmaktır. Bu konuda en anlamlı, en yüksek ve en doğru bilgiyi ders veren bir yaklaşımla gençlik yıllarımda tanıştım. Her gün gördüğünüz ve alıştığınız için artık fark etmediğiniz ve kendinize sıradan ve basit gelen dünyaya yeni bir gözle tekrar bakmayı öğreten, akıllara tükenmez bir ilim hazinesi açan ve güzelliğine hayran kaldığımız sanatlı her bir mevcutta ruhen bir yükseliş imkânı veren bu yüksek ilme, memnuniyetle ve hayranlıkla talebe oldum.

Kâinat yüksek okulunda halen bir talebe olarak okumaya, merak etmeye ve sorgulamaya devam ediyorum ve mezuniyet diplomasını alacağım günü iple çekiyorum. Bu seminerde size ders veren ve bildiğini öğreten bir konumda değilim. Çünkü ele alınan konuların hepsi, kendi kendime sorguladığım şeyler ve kendi iç dünyamda çıktığım zihinsel bir yolculuğun yazılı ifadesi. Bu yolculukta hissettiklerim, bulduklarım, sorguladıklarım ve keşfettiklerim, benim kendi dersimi nasıl anladığımla ilgili kişisel notlarım. Bulduklarımı ve hissettiklerimi paylaşmak istedim. Büyük ve tükenmez bir hazineyi ve anahtarını keşfeden, o hazineyi heyecanla duyurmak ve başkalarıyla da paylaşmak isteyen meraklı bir çocuk gibi. Evet, şimdi seminer konumuzun ne olduğuna ve bize ne anlam ifade ettiğine bakalım.

19. yüzyılın ortasından itibaren bazı bilim adamları,

*Hem kâinatın ve maddenin varoluşunu açıklamak,

*Hem de canlı ve cansız eşyanın, maddenin hareket ve işleyişine bağlı olarak ortaya çıkan farklı şekil ve çeşitlilikteki oluşumlarını bilimsel sebeplere dayandırmak iddiasıyla bir takım teoriler geliştirdiler.

Canlılığın nasıl meydana geldiğine dair evrim teorisi benzeri teoriler bir zaman popüler olmuş olsalar da, bu tarz konuların eskisi kadar ilgi odağı olmadığı malum. Artık popüler olan düşünmek ve sorgulamak değil.

Eğlenceli vakit geçirmek odaklı bir yaşam daha cazip bulunuyor. Acaba böyle mi olmalı? Ayrıca bu tür konuları neden merak edelim ki? Önce bunun kısa cevabını vererek işe başlayalım. İnsanın var edilmesindeki temel maksat, bu dünyanın kendisi için özel olarak inşa edildiğini görmesi ve takdir etmesidir.

Yaratıcının bir insandan her şeyden önce yerine getirmesini istediği ve bu yöndeki tüm gayretlerini en büyük manevi ibadet saydığı şey, şüphesiz bir kesinliğe sahip olan, sağlam bir bilgiye ve akli delillere dayanan ve tüm detayları tereddütsüz bir kanaatle kalben kabul edilen bir inancı elde etmeye çalışmasıdır. Eşyanın gerçek maksatları ve hakikati, eşyanın yaratıcısını tanımak ve sevmek manalarının ışığıyla görünür. Bu maksadı karşılayan ve ona uygun hareket eden bir insandan hoşnut kalacak olan yaratıcısı, onu elbette başköşeye koyacaktır, iş görmeyen bozuk bir cihaz gibi kaldırıp çöpe atmayacaktır.

İnsan, fiziksel yapısının zayıflığı, acizliği ve muhtaçlığı yönüyle çok küçük ve düşük bir canlıdır ama akıl ve idrak yönüyle çok büyük ve yüksek bir kıymeti vardır. Madem bütün kâinatın yaratılış hikmetleri ve maksatları insan ile ortaya çıkıyor, onunla gerçekleşiyor ve madem, bir ağacın neticesi meyvesidir ve ağacın bütün dalları, budakları o meyve için çalışır. Hatta denilebilir ki: “onun içindir”. Kâinat ağacının meyvesi, neticesi olan ve gerçek kıymetini anlayan hakikî bir insan: “Bu dünya benim bir evimdir ve benim için böyle hazırlanmış.”diyebilir. İşte biz bu anlamlı sözü kendi adımıza da söyleyebilmek için buradayız.

Eşyanın ve canlılığın varoluşuyla ilgili teorilerin detaylı incelemelerine geçmeden önce şunu sormamız gerekiyor. Bu konuda isabetli kararlar verebilmek için doğru bir bakış açısına sahip miyiz? Kâinata, dünyaya ve üzerinde yaşayan canlılara dair fikirler üretirken, ne hakkında konuştuğumuzu ve nasıl bir şeyin açıklamasını yapmaya çalıştığımızı iyi bilmemiz gerekiyor. Gerçekten neyle uğraştığımızın farkında olmalıyız. Şimdi gözlemci olarak misafir edildiğimiz bu dünyanın ne kadar harika bir yer olduğunu idrak etmeye çalışalım.

Bu şaşırtıcı oluşumları açıklamak için geliştirilen teoriler, bilimsel bir temelde şekillenmediğinden ve kesin bir ispata dayanmadığından ciddi bilim adamları tarafından felsefe kategorisinde değerlendirilmiş ve olsa olsa ancak ispatlanmamış bilimsel teori düzeyinde kaldıkları ifade edilmiş olsa da, geliştiricisi ve taraftarları olan bilim adamlarınca sabit bilimsel gerçekler gibi lanse edilmiştir. Hatta evrim teorisi adı altında bilimsel bilgi özelliği taşımayan hayalî düşünceler, ispatlanmış gerçekler gibi sunulmuş ve toplum kasten yanlış yönlendirilmiştir.

Esasen bir yaratıcının varlığı ihtimalini zaten baştan kabul etmemek ve onun dışında bir açıklama aramaya şartlanmak söz konusu olunca, geriye canlıların meydana gelişini tesadüf ve sebeplerle açıklamak kalıyordu. Bir yaratıcının varlığını her durumda inkâr etmek ve alternatif yolları kabul etmek ve ettirmek için, zorlama bir çaba sarf ederek uydurulmuş hayal mahsulü pek çok düşünce, hatta sahte deliller bile bu teorinin içine katıldı. Genel olarak tabiatçı ve materyalist(maddeci) felsefe olarak adlandırılan bu iddialarda, maddenin varlığı ve eşyanın oluşumu, üç temel nedene dayandırılarak açıklanmak isteniyordu:

1-Tabiattaki maddî sebepler.

2-Eşya ve maddenin kendinde var olan ve kendinden kaynaklanan özellikleri.

3-Maddenin, belirlenebilir düzenli kanunlara uygun işleyişi. (veya diğer bir deyişle “mevcut eşyanın tümü ve eşyanın çeşitli durumlardaki davranış şekli” demek olan tabiat kavramı.)

Böyle bir dönemde, zamanının bütün modern fenlerini tetkik etmiş Bediüzzaman Said Nursi tarafından kaleme alınan Risale-i Nur Külliyatı içerisinde mümtaz bir yer kazanan, mükemmel tespitleri halen geçerliliğini koruyan, meşhur ve eskimez bir eser olarak 1930’lu yıllarda ortaya çıkan Tabiat Risalesi’nde, eşyanın oluşumunu açıklamak için aklen ortaya atılabilecek bu üç ihtimalin doğru kabul edilmesinin, işin pratiğinde içinden çıkılması imkânsızlık derecesinde zor olan durumları netice vereceği ve dolayısıyla aklen bu ihtimalleri kabul etmenin mümkün olmadığı, şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta izah edilmektedir.

Madem bir ihtimalin doğru olarak kabul edilmesi, aklen kabul edilemeyecek derecede zor ve imkânsız durumları netice vermektedir.

O halde, pratikte gerçekleşmesi imkânsız olan durumları gerektiren bir ihtimal ve teori, doğru ve gerçek olarak görülemez. Dolayısıyla, imkânsız durumları netice verdiği Tabiat Risalesi’nde ispatlanan üç ihtimal de teker teker iptal edilmekte ve böylelikle geriye kalan dördüncü ve tek yol olan, eşyanın azametli bir kudret sahibi olan, eşya cinsinden olmayan, madde ve zaman kayıtlarına bağlı hareket etmeyen bir yaratıcı tarafından icad edilmiş olması imkân ve ihtimalinin doğruluğu açıkça ispat edilmiş olmaktadır.

Etrafımızdaki eşyanın işleyişini, tabiatçı düşüncenin iddialarını ve eserde ileri sürülen delilleri zihnimizde daha net kavrayabilmek için temel kavramları ele alalım ve bu meşhur “tabiat, tesadüf, sebepler ve kanunlar” denen şeyler gerçekte neymiş, ne değilmiş bilelim ve anlayalım.

Tabiat nedir? İşte kelime anlamı olarak ifade ettikleri: -kâinat ve içindekiler. -maddî âlem. -kâinatın düzenini devam ettiren kanunlar. -bir cismin mahiyeti, temel özellikleri.

Açıkça görülüyor ki, tabiat denilen şey, etrafımızda gördüğümüz canlı ve cansız nesnelerden farklı ve ayrı bir varlığı bulunan bir şey değildir, sadece tüm bunların toplamını ifade etmek için kullanılan soyut bir kavramdır. 3. maddedeki tabiat tarifimizi hatırlayalım: Tabiat, mevcut eşyanın tümü ve eşyanın çeşitli durumlardaki davranış şekli demekti. Tüm insanları ifade etmek için kullanılan “insanlık” kelimesi gibi. “İnsanlık” kavramı, insanların toplamından oluşur ve tek başına haricî ve somut bir gerçekliği yoktur. Etrafımızdaki maddenin varoluş ve işleyişini tabiat kavramına dayandırarak izah etmek, “bu neden böyledir” şeklindeki bir soruya “öyle olduğu için” diye cevap vermekten daha anlamlı değildir. Yani bir şeyin sebebini, yine kendisi ile izah etmektir.

Diğer taraftan tabiat kanunları için de durum çok farklı değildir. Malum adı üstünde “kanun”. Yani, yapılan bir iş hakkında verilen kararın nasıl uygulanacağını gösteren prensip.

Bir kanunun işleyişi için bir kanun koyucu, yani bir irade sahibi gereklidir, yoksa kanunların kendi başlarına işleme kabiliyetleri yoktur. Tabiat kanunları da, eşya üzerinde etkisini gösteren, fakat kendisinin haricî ve somut bir varlığı bulunmayan soyut kavramlardır.

Esas itibariyle tabiat kanunları demek, sürekli olarak belli bir düzenlilikte hareket eden maddenin, bu hareketindeki düzenliliği nedeniyle belirlenebilen hareket prensiplerine verilen isimler demektir. Maddî bir vücudu olmayan bir kavram olmakla beraber, maddenin nasıl hareket ettiğini ifade etmeye yarar sadece.

Demek istediğimiz şu: Maddenin hareketini tabiat kanunlarına dayandırarak açıklamaya çalışmak aynen şu misale benziyor.

 

Usta bir mühendis tarafından tasarlanmış ve büyük bir fabrika tarafından üretilmiş bir uçağı, sadece havanın kaldırma gücüyle, termodinamik kanunuyla, elektrik kuvvetiyle ya da uçağın parçalarının bir araya gelmesi ile açıklamaya çalışmak, hatta daha da ileri gidip uçağın kendi kendine oluştuğunu iddia etmek ve o uçağı tasarlayan mühendisi hiç hesaba katmamak, ne derece mantıktan ve bilimsellikten uzak bir izah ise, öyle de, bir uçaktan çok daha ileri bir uçuş sistemine sahip olan ve binlerce türü, yüz milyonlarca ferdi bulunan kuşların mekanizmasını tabiat kanunlarına dayandırmak, bu misalden bin kat daha akıl ve bilim dışıdır.

Nasıl ki bir uçak kendi parçalarını kendisi yapamaz. Öyle de kâinat içindeki sebepler, uçağın parçaları gibidirler. Uçağın parçaları, bir mühendisin ilim ve iradesi, bir fabrikanın gücü olmadan yapılamazlar ve bir iş göremezler.

Gerçi o uçak, o parçalar kullanılarak yapılmıştır. Fakat o parçalar “bir araya gelelim de bir uçak oluşturalım” diyemezler.

Kâinatın kendisi de inşa edilmiş ve akıllıca tasarlanarak yapılmıştır. İçindeki eşya ve canlıların yapanı, kâinat olamaz. Bu düşüncede sebepleri inkâr etmek yok. O sebeplerin de, o sebepler kullanılarak yapılan sanatlı ve tasarımlı eşyanın da, onları yapabilecek özelliklere sahip biri tarafından yapılmış olduğuna aklen hükmetmek var.

Şimdi temel kavramlara geri dönüyoruz. Madem bahsi geçti, “akıllı tasarım” kavramı üzerinde de duralım. Bir nesnenin tasarlanıp tasarlanmadığını nereden bilebiliriz?

Tasarım, birden çok parçanın belirlenmiş bir maksada yönelik olarak düzenli biçimde bir araya getirilmesidir. Bu şekilde bakıldığında bir yolcu gemisi denizde, bir hızlı tren karada ulaşım maksadına yönelik olarak düzenli biçimde bir araya getirilmiş birçok parçadan oluşan karmaşık tasarımlardır.

Tüm canlılara baktığımızda da aynı özellikleri görüyoruz. İşte bir kuşun kanatları: uçmak gibi bir gayeye yönelik olarak içi boş hafif kemikler, bu kemikleri hareket ettirecek güçlü göğüs kasları ve havada tutunmayı sağlayan tüyler, aerodinamikyani planlanan şekilde hareketini hava içerisinde devam ettirebilenkanatlar veyüksek enerji ihtiyacınıkarşılayacakmetabolizma. Neresinden bakarsanız bakın, bu sistemin bir tasarım ürünü olduğunu kabul etmek, en mantıklı olandır. Tasarım ise, bir tasarımcıyı arattırır. Ayrıca, tasarımcı olarak kabul edilecek kim veya ne ise, onun o tasarımı yapabilecek özelliklere sahip olması beklenir. Yani ilim, irade, kudret üçlüsü lâzımdır. Nasıl yapacağını bilecek, yapmayı tercih edecek, bunu gerçekleştirecek güce sahip olacak.

Bu noktada şimdi bir de tabiattaki maddî sebeplerin ve eşyanın varoluşu kendilerine dayandırılmaya çalışılan bazı kavramların sahip oldukları temel özelliklere bakalım.

Şu meşhur “tesadüf”ün kelime anlamına bakalım: -Rast gelme, rastlantı, hiç hesapta yokken planlanmamış bir olayın gerçekleşmesi.

Yani, tesadüfte önceden plan yok. Bir gaye yok. Dolayısıyla elde edilmesi düşünülen bir fayda da yok. Yani, meşhur tesadüfümüzün iradesi ve şuuru yok. Görerek, bilerek ve birileriyle haberleşerek ortaklaşa iş yapmak gibi özelliklere de sahip değil. Yani, kör, sağır ve cansız. Tıpkı tabiat ve sebepler gibi.

Şimdi öne sürülen tabiattaki maddî sebeplere bakalım. Bunlar su, güneş, rüzgâr, çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, toprak, sıcaklık, soğukluk gibi şeylerdir.

Tüm bu sebeplerin de temel özelliklerine baktığımızda şuursuz oldukları, bilerek iş yapma özelliğine sahip olmadıkları, herhangi bir tercihte bulunabilecek iradelerinin olmadığı, karmakarışık, hedefsiz ve cansız oldukları görülüyor. Hâlbuki ne ilginçtir ki, bu sebeplere bağlı olarak meydana gelen neticelere baktığımızda düzenli, sanatlı, tasarım harikası ürünler görülüyor.

Demek yol temel olarak iki görünüyor. Ya eşyanın varoluş ve işleyişini izah etmek için kâinatın içinden bir sebep arayacağız ya da eşyanın haricinde bulunan bir etki edici ve gizli bir işleyicinin varlığına hükmedeceğiz. Tabiat Risalesi’nde, mevcut eşyayı yine kendi içinde izah etmek için üretilmiş alternatif açıklama olan “eşyanın tabiat ve sebepler tarafından kendi kendine oluşması” için aşılması gereken zorlukların, bu durumda ortaya çıkacak imkânsızlıkların ve akıl dışılıkların teker teker ele alındığını görüyoruz. Biz bu seminerimizde, tabiattaki maddîsebeplerin bir araya gelerek canlıları oluşturması mümkün müdür, bunu inceleyeceğiz.

Soruyu en genel şekliyle ele alırsak, “şu eşyanın veya olayın meydana gelmesinin gerçek sebebi nedir” şeklindeki bir sorunun cevabını temellendirecek bir iddianın, öncelikle üç noktayı ortaya koyması gerekir.

Birinci nokta: Meydana gelen olay veya eşya hangi özelliklere sahiptir?

Tıp, biyokimya, biyoloji gibi bilimler, canlıların yapıtaşları olan elementlerin ne kadar ince ve özel ölçülerde bir araya geldiklerinin ve ne derece sistematik düzenlerle çalıştıklarının yazılı ve onaylı ifadeleridir.

Ciltlerle anlatılabilecek bu konuda bilimsel verilerin teknik detaylarına çok fazla yer vermemize gerek yok. Ancak yine de siz internetin başına geçip, bir arama sitesine “Canlıların temel bileşenleri” veya “canlı kimyası” yazın ve canlıların yapılarının ne kadar karmaşık, detaylı, hassas, sistematik, belli ölçülerde bir araya gelmiş olduğunu gözlerinizle görün isterseniz.

Sizlere fikir vermek için bunu da aktaracağız: Bedenimizdeki dokular oksijen, hidrojen, karbon ve azottan oluşur. Dişler ve kemiklerdeyse yoğun olarak kalsiyum vardır. Bu beş element beden ağırlığımızın%98’ini oluşturur. Bakır, demir ve çinko gibi başka elementler yalnızca düşük miktarlarda vardır ama sağlıklı kalmak açısından yaşamsal önemdedirler. İnsan bedeni element yüzdeleri: Oksijen % 65, karbon % 18, hidrojen % 10, azot % 3, kalsiyum % 2, fosfor % 1, öteki elementler % 1.

İkinci nokta: Meydana gelen olay veya eşyanın gerçek sebebi olarak gösterilen şeyde bu eşyayı meydana getirecek özellikler ve kabiliyet mevcut mudur? (tabiat, tesadüf, kanunlar ve sebeplerin, incelediğimiz temel özelliklerini hatıra getirelim)

Bir sebebin neticeyi meydana getiren özelliklere sahip olması, tek başına yeterli değildir ve o sebebin o neticeyi vücuda getirdiği anlamına gelmez.

Mesela bir resmi yapanın kim olduğunu arıyor olalım. Rastgele bir ressamı seçip, sırf o resmi yapma kabiliyetine sahip diye onun yaptığını kabul edemeyiz.

Çünkü onu resmin yapanı olarak kabul etmemiz için, gerekli resim kabiliyetiyle beraber, o resim yapılırken resmin başında olması ve bizzat resmi yapması da gereklidir.

(Fakat bu kaide maddî sebepler için geçerlidir. İlahî kudret gibi temassız etki edebilen sebeplerin istisnaî durumlarını üçüncü noktada ayrıca inceleyeceğiz.)

Resim kabiliyeti olan herhangi birinin resim yapılırken tuvalin başında durması, o resmi yapmış olduğuna delil olmaz. Peki ya resmin başında duran kişi, ressam da değilse ve sanattan anlamayan, resim kabiliyetinden mahrum, elleri olmayan kötürüm ve kör bir adamsa!

Bu kötürüm, kör ve cahil adamı, sadece resmin yapılması esnasında tuvalin yanında duruyor diye, ısrarla resmin yapıcısı olarak gören ve bunu hararetle iddia eden bir adam çıksa! Acaba bu adamın sırf gerçek ressamı kabul etmemek için ve belki de ressama olan düşmanlığı ve kıskançlığı sebebiyle delice bir inatla böyle bir iddiayı ortaya atmış olabileceği, eğer böyle değilse aklının noksanlığına hükmedilebileceği düşüncesi acaba herkesin aklına gelmez mi?

İşte aynen bu misal gibi, sanatlı olarak yaratılan her bir canlı, beraberinde bir takım sebeplere bağlı olarak, yan yana meydana geliyorlar. Fakat sırf aynı anda birlikte bulunmaları ve o canlının meydana gelmesinin o sebeplerle birliktelik şartına bağlanmış olması, o sanatlı eşyanın sebepler tarafından icat edildiğine tek başına delil olamaz. Evet, bir eşyanın varlığı, çok sayıda şartın bir arada olmasına bağlı olabilir.

Bir tek şartın yokluğu, o eşyanın yokluğunu netice veriyor diye; o tek şartın eşyanın var olması için yeterli sebep olduğu söylenemez. (Bir bahçeyi sulamazsanız kurur. Buna bakarak suyun bahçedeki bitkilerin yegâne varlık sebebi olduğu söylenemez.) Bir televizyondaki görüntülerin ortaya çıkması, açma düğmesine basma şartına bağlıdır.

Ama böyle diye televizyonu yapan ve çalıştıranın o sihirli düğme olduğuna inanmak; ancak televizyon üreten fabrikalardan ve elektronik mühendislerinden ve televizyon içindeki çok sayıdaki elektronik parçanın varlığından yani medeniyetten habersiz ilkel bir insanın veya en iyi ihtimalle bir düşüncesizin işi olabilir.

Belki de böyle asılsız bir iddianın gerçek nedeni, sanatkârı kabul etmemekteki ısrarları nedeniyle o kör, kötürüm ve cahil sebeplere mecburiyetle yaratıcılık verenlerin hezeyanlarıdır.

Üçüncü nokta:Eşya veya olayortaya çıkarken sebep ve neticenin göz ile görünen eşzamanlı bir birlikteliğinin olup olmadığı konusunun incelenmesi gereklidir.

Normal şartlarda bir maddî sebebin bir şeyi netice verebilmesi için, göz ile görülebilen eşzamanlı bir birlikteliklerinin bulunması lâzımdır.

Fakat iki özel durumda olay böyle gerçekleşmez:

Birinci durum: Zaman/mekân birlikteliği tek başına yetmez ve her durumda neticeyi oluşturan etki sahibi bir sebep olmayı gerektirmez, belki sadece yan yana bulunuyorlar. Bu durum yukarıda ikinci noktanın içinde incelenmişti. (Bir resim yapılırken yanında bulunan ressamın, o resmi yapan ressam olma şartının bulunmaması gibi.)

İkinci durum: Bazı sebeplerin, netice ile aynı mekânda bulunduğu ve eşyaya doğrudan etki ettiği gözlemlenemeyebilir. (Gama ışınları, elektrik akımı, elektro manyetik kuvvet gibi) Böyle özel durumlarda, eşzamanlı ve gözle görünen bir birlikteliğin olmaması, etki sahibi gerçek bir sebep olmaya mani değildir. Belki gerçek sebep, perde arkasındadır ve görüş sahanızın dışında olan gizli bir işleyicidir!

Örneğin bu yazdığım satırlar bilgisayar ekranında görünüyor. Fakat yazıları o ekran yazmıyor.

Ekranın dışında bulunan ve klavye kullanan bir insanın elleriyle o yazı yazılıyor. İşte, ekran ve yazıların eşzamanlı ve gözle görünen birlikteliklerine rağmen, aralarında gerçek bir sebep-netice ilişkisi bulunmuyor. O yazıları, ekran kendisi yazmıyor! Hâlbuki bundan iki yüz sene önce, birine o ekranı gösterebilseydiniz, ekranı etki sahibi bir sebep zannedecekti.

Çünkü o yazılar, ekranda meydana çıkıyor ve üzerinde görünüyor!

Yazının kaynağının ekranın dışında olması ve yazıların bilgisayardan gönderilen, maddî bir vücudu olmayan ve gözle görülmeyen elektrik sinyalleri aracılığıyla ekranda belirmesi, hadiseyi ekranın içinden seyreden birine göre sebebi manevî olan bir olaydır denilebilir. Çünkü gerçek sebep, maddî gözle görünmüyor. Bu çok ince noktaya dikkat rica ediyorum.

Demek ki, maddî bir âlemde olduğumuz halde, çıplak gözle görünmediğinden ancak eserleri ve etkileri ile ve yaptığı işle tespit edilerek varlığına hükmedilen elektrik sinyalleri gibi manevî sayılabilecek bir sebebin eşyaya maddeten etki etmesiyle, eşyanın maddî şekli değişebiliyor. O halde, maddiyat cinsinden olmayan ve kâinatın içinde maddeten bulunmayan ilahî bir kudret elinin maddenin parçacıklarına etkisi de, maddî eşyanın oluşumunun ve şekillenmesinin manevî ve gerçek sebebi olabilir. İşte o ekran, nasıl ki yazıların sadece bir görünme yeri ise; kâinat da, ilahî kudret kaleminin yazılarının göründüğü dev bir ekrandır. Ekrandaki yazılar ise, düzenli ve sanatlı olarak şekil verilen tüm eşyadır. Maddenin temel parçacıkları ve atomlar ise, kalemin ucundaki mürekkep gibidir. İlahî kudretin yönlendirmesiyle şekil alır.

Denilebilir ki: “Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün, gerçekleşmez. Bunun böyle olduğuna nasıl hükmedeceğiz?”

Cevap: Çalışmamızın girişinde tespit edildiği gibi eşyanın oluşumu için aklen dört ihtimal görünmektedir. Tabiat Risalesi’nde “sebepler, tabiat ve kendi kendine oluşma” olarak ifade edilen bu üç ihtimalin gerçekleşmesinin imkânsızlık derecesinde zor olduğu, her bir ihtimal için üçer maddelik izahlarla delillendirilmiştir ve böylece geriye kalan dördüncü ihtimalin gerçekliği, zarurî ve kesin olarak ortaya çıkartılmıştır.

Ayrıca eserde “bütün eşya, azametli bir kudrete sahip bir tek kişinin icadıdır” olan dördüncü ihtimalin zorunluluk derecesindeki kolaylığı ve gerekliliği de ortaya koyulmuştur. Şimdi dokuz adet imkânsızlığın ilk maddesi olan ve sebeplerin eşyayı oluşturmalarında ortaya çıkan ilk imkânsızlığın anlatımında kullanılan ve meseleyi kökünden kavrayan meşhur, mükemmel ve eskimez misale tekrar bakalım. Bir eczanedeki yüz civarındaki kavanozun içindeki maddeler kullanılarak, canlılık özelliği olacak bir karışım, bir formül meydana getirilmek isteniyor. Sonra bakıyoruz ki, etrafta canlılık özelliği gösteren çok sayıda karışım yapılmış. Bu karışımların özel ölçülerle, hassas bir ayarla bir araya getirilerek oluşturulduklarını, içeriklerini detaylıca incelediğimizde anlıyoruz. Böyle bir neticenin rüzgârın esmesiyle, kavanozlardaki maddelerin birbirine rastgele karışmasıyla oluşamayacağını elbette biliyoruz.

Misalimizi biraz daha geliştirmek istiyoruz: Kendimizi yüksek bir gelecekte ve âdeta bir bilim kurgu filmindeki fantastik bir biyoteknoloji laboratuarının içinde hayal ediyoruz.

İnsanlığın hizmetine verilmiş bu laboratuarda öylesine ileri düzeyde bir teknoloji kullanılıyor ki, her çeşit element, nanoteknoloji kullanılarak uzaktan idare ve kontrol edilebiliyor.

Bununla da kalmıyor, bu harika akıllı nano elementler bir araya getirilerek yeni Dna dizilimleri oluşturabiliyor ve ihtiyaç halinde düzenli bir şekilde değiştirilebiliyor.

Minik parçacıklarımız çok kısa bir zamanda istenen oranda ve şekilde çoğalarak bir canlının andro-klon kopyasını, yani sentetik parçalara organik özelliklerin kopyalanmasıyla oluşturulan, android ve klon özelliklerine sahip yaşam taklitlerini oluşturabiliyorlar. Bu sayede yepyeni ve bambaşka bir canlı üretilebiliyor.

Böyle bir şeyi hayal edin. Ne kadar muhteşem olur değil mi? Bir kaç tane nano makinenin program kodlarına istediğiniz bitkinin Dna bilgisini kopyalıyorsunuz, nerede ve ne kadar üretileceğine karar veriyorsunuz. Yetkili yöneticilerin ve bilim adamlarının aldıkları kararların, Biyometrik kimlik doğrulama sistemiyle[1] onaylanmasından sonra, parçacıkların kısa bir zaman çalışmalarıyla, belirlediğiniz alanı tam istediğiniz şekilde bir bitki örtüsü ile süsleyebiliyorsunuz. Bir bitki örtüsü oluşturabildiğiniz ve özelliklerini belirleyebildiğiniz gibi, tüm hayvanlar ve insanlardan da yapay canlılar üretebiliyorsunuz. Artık en ileri hayaller, programlanabilir Dna ile gerçek hale geliyor. Örneğin sevdiğiniz bir hayvan türünden detay özelliklerini kendiniz seçebileceğiniz bir arkadaşınız olsun ister misiniz?

Belki de göz alıcı yeni bir tür dizayn etmeyi daha çok tercih ediyorsunuz. Bu şekilde canlılık özelliklerini birebir kopyalama, değiştirme ve geliştirme özelliklerine sahip nano hücrelerinizle tasarımınıza uygun olarak oluşturulan mini android hayvanlarınız, çok kısa sürede etrafınızda dolaşmaya başlıyor. Böyle bir şey düşünün. İstediğiniz şekilde davranan, istediğiniz renge sahip, ısırmayan, tüy dökmeyen, alerji yapmayan bir kediniz olsun ister miydiniz?

Belki de siz de benim gibi bir yakınınızı kaybettiniz. Onunla tekrar görüşmek, yeniden ona dokunmak istiyorsunuz. Dna kopyalamayöntemiyle, sevdiğiniz insanın önceden kopyalanmış ve hayattayken arşivlenmiş Dna dizilimleri ve kodları, dijital veri tabanı arşivinden çıkartıldıktan sonra, emrimiz altında çalışan çok sayıda nano hücreye ışık hızında işleniyor ve insan yaratımının fiziksel işlevlerini ve görüntüsünü taklid etme kabiliyetine sahip başarılı bir kopyası, bu fantastik laboratuarımızda üretilmeye başlıyor. Hafıza bilgileri kopyalamametodu kullanılarak alınan ve beynin nöron ağında korunan hafıza verileri, sentetik Dna veri bankalarında depolanıyor.

Böylece sevdiğiniz insanla aynı hafızayı kullanan, karakterini ve duygusal tepkilerini taklit edebilen andro-klon insanlar, kopyalanan Dna ve hafıza bilgilerinin sentetik ruh programına yüklenmesiyle oluşturuluyorlar. Âdeta ölüme yeniden bir hayat rengi veren bu yaşam kopyalarıyla geçmişi yâd edebiliyor, sohbet edebiliyor ve önceden belirlenmemiş, nasıl tepki vereceğini kesin olarak bilmediğiniz interaktif, yani karşılıklı etkileşimli yeni paylaşımlarda bulunabiliyorsunuz. Elbette bu kadar muhteşem ürünler ortaya koyan bir mekânda, binlerce teknisyen ve dahi bilim adamı çalışıyor.

Bu harika işler, arka planında muazzam bir teknolojinin ve insanlığın tüm bilimsel birikiminin en üst noktasını ifade eden devasa bir tecrübenin ve en zengin devlet bütçelerinden daha yüksek miktarlardaki malî imkânların desteği ile gerçekleşiyor. Bunu tahmin etmek, herhalde çok güç olmasa gerek.

Burada filmi durduruyoruz ve iki sorunun cevabını arayacağız. (Cevabını aradığımız ikinci sorumuz, bu dünyanın misaldeki laboratuara ne kadar benzediğinin tahlili ve bize hayat imkânı verecek düzendeki bir kâinatın tesadüfen oluşma ihtimali üzerinde yapılan hesaplamaların şaşırtıcı ve akıl almaz sonuçları hakkında olup, bu soruyu bir sonraki seminerde sormak ümidiyle şimdilik erteliyoruz)

Birinci soru: Laboratuardaki bilim adamlarının ve üst düzey yöneticilerin kimlik onayları yani biyolojik imzaları alınmadan, oluşturulacak canlı kopyasının tasarım ve çalışma kodlarının bilgisi nano parçacıkların üzerlerine programlanmadan, laboratuarın yüksek teknolojili cihazlarını çalıştıran elektrik gücü olmadan ve yapılacak masrafı karşılayacak para desteği bulunmadan, bir gece vakti laboratuar dışında çıkan bir fırtınanın duvarları yıkarak, camları patlatarak içeriye girmesiyle, cansız, şuursuz, kör, sağır, bilgisiz olan o mini parçacıkların, yani nano elementlerin birdenbire kendi başlarına programlanmaları ve yine kendi kendilerine çalışmaları ve bir canlı oluşturmaları mümkün olur mu?

“Evet, olur” diyene “siz de benim gibi çok bilim kurgu seyretmişsiniz” diyeceğim! Böyle bir şeyin pratikte gerçekleşmesi mümkün değildir. Hele de bu imkânsız olayın, misalimizdeki laboratuardan çok daha büyük ve fantastik olan dünya laboratuarında on binlerce sene boyunca, milyonlarca türde trilyonlarca fertte tesadüfen tekrarlanması hiç mümkün değildir!

İkinci soruyu şimdi sormayacağımızı söylemiştik, fakat siz şimdiden içinde yaşadığınız dünyanın ve hayatın, bir bilim kurgu filminden daha fantastik yani olağanüstü olduğunun farkına varmaya başlamışsanız, doğru yoldayız demektir.

 

 


[1] Biyometri, kişinin ölçülebilir fizik ve davranış özelliklerini tanıyarak kimlik saptamak üzere geliştirilmiş otomatik sistemler için kullanılan bir terimdir. Özetle, biyometri kişinin ölçülebilir biyolojik izlerini ifade etmektedir. E-Pasaportlarda yüz, parmak izi ve göz bebeği olmak üzere üç tür biyometrik verinin kullanılması mümkündür. İnsanların avuçlarının içindeki kan damarları kişiye özeldir. Herkesin kan damar ağı farklıdır. Buradan yola çıkarak gerçekleştirilen avuç içi kimlik doğrulama sistemi, hastanelerde kullanılmaktadır.

 

popüler cevapdünya atlası