Üstadın Eğitim Felsefesinin Özü Olarak Merhamet ve Şefkat Temelli Bir İmanın Bireye Sunulması

Eklenme Tarihi: 23 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Yararcı anlayışı merkezine alan küresel hareketler tüm dünyada değerler tahribatını yoğun olarak sürdürmektedir. Buna ek olarak, teknolojinin hızlı gelişimiyle insanlık, gerçekten büyük bir gurur ve kendine güvenmişliğin girdabına yuvarlanmış; deneysel bilimlerin verdiği aşırı güvenin etkisiyle büyük bir aymazlığın, uyanmazlığın baskısı altında kıvranmaktadır. Bütün bu kendine güvenmişliğe rağmen insanlar ölümün pençesinden kurtulamamaktadırlar. Hz. Ali efendimizden rivayet edilen “İnsanlar gaflettedirler, ölünce uyanırlar” sözünün günümüzdeki yorumu daha da kapsamlı ve anlamlı olmaktadır. Ölüm gerçeği, insanlığın zihnini azgın bir kurt gibi kemirmekte, ona karşı üretilen sanal söylemlerin ve eylemlerin insanı tatmin etmediği bilinmektedir. Diğer taraftan aktüel haber verilerine göre depresyona bağlı hastalıkların olabildiğince hızlı yayıldığı, çeyrek asırlık bir zaman periyodunda birinci sırayı alacağı; buna bağlı olarak dünya çapında milyonları aşan intiharların hızla artacağı öngörülmektedir.  Böylesine ağır bir bilançonun sebebi olarak güvensizliğin, yalnızlığın, hayatın anlamsızlaşmasının, manevî boşluğun ve gelecek kaygısının ağır basmasından kaynaklandığı kabul edilmektedir. Önceki dönemlerde olduğu gibi, günümüzde de dünyada yaşamanın anlamı ve hayatın öteki yüzü konusunda insanları ikna etmede başarılı tek kurumun din olduğu bilinmektedir.  İslam dini, ahirete imanı makul gerekçelerle açıklamaktadır. Özellikle de İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an ahirete imanı dünya üzerinden örnekleyerek anlatmakta, ahiret hayatını dünyanın doğal bir devamı olarak önümüze sermektedir. İslam’ın akla yatkın tekliflerinin günlük hayatta işlerlik kazanabilmesi, İslam imanının motive edici, değer katıcı, yönlendirici ve fonksiyonel olduğunun anlatılmasıyla mümkündür. Bu ise günümüz insanın anlayışına göre imanın anlamlandırılması ve tanımlanmasından geçmektedir. Tebliğ çerçevesinde imanın tanımı, anlamı bireye kazandırdıkları üzerinde durmaya çalışacağız. Öncelikle başlıktaki kavramları açıklığa kavuşturmamız gerekmektedir:

A-Kavramların Açılımları:

Bildirimizin başlığını oluşturan merhamet, şefkat ve iman kelimelerinin sözlüklerdeki kök manalarından yola çıkarak, onları açıklamanın yerinde olacağını düşünüyoruz.  Diğer taraftan,  başlıktaki felsefe tanımını teknik manadaki anlamından ziyade fikrî ve zihnî bir faaliyet anlamında kullandığımızı özellikle belirtmek gerekir. Dikkat edilmesi gereken nokta, konu insan açısından irdelenecektir. Allah’ın sıfatları konusu farklı bir alan olduğundan ona girilmeyecektir.

1-Merhamet:

Arapça “RHM” fiilinin mastarlarından olan rahmet ve merhamet dilimizde çok sık kullanılmaktadır.[1] Kur’an’da önemli bir yere sahip olan Rahman ve Rahim kelimelerinin kök harfleri aynı mastardan gelmekte olup, kelime (fa’lân) ve (fa’îl) kalıplarındadır. Bu fiilin temel anlamları şunlardır: Yumuşak kalpli olmak, başkalarına şefkat, ilgi ve sevgi göstermektir. İslam toplumları arasında rahmet ve merhamet kelimeleri çok yaygın bir kullanıma sahiptir. Merhamet kelimesinin günümüzde kapsadığı anlam, karşısındakine acımak,  temiz ve yumuşak kalpli olmak ve sevmektir. İnsanların birbirlerini sevmelerine ve birbirleriyle yakın ilişki kurmalarına rahim dendiği gibi; yakın akraba ilişkilerine de rahim denmesinin sebebi aralarındaki yakın sevgi ve ilgi bağlarından dolayıdır.[2] Rahmetin İslam öncesi Arap toplumundaki anlamı kalp inceliği ve yürekten sevgidir.[3] Ancak bu kuru bir acımadan öte muhataba maddi olarak yardım etmek anlamına da gelmekteydi. Bu anlam Kur’an vahyine taşınarak rahmet kuru bir acıma ve sevgiden öte ilahî bir görev olarak inanan kişiye yüklenip inancına manevî bir sorumluluk kazandırılmış, sabırla birlikte diğer insanlar arasında sevginin yayılması[4] tavsiyesinde bulunulmuştur.[5] Rahmet kökünden günlük hayatımıza girmiş üç kelime vardır. Bunlar, yağmur, ana rahmi ve sıla-i rahimdir. Kozmik şartlara bağlı olarak oluşan yağmur, kozmik âlemde mutlak egemen olan Allah’ın rahmeti olarak kabul edilmiş, bundan dolayı yağmur, rahmet adını almıştır.[6]

Canlının ana karnındaki evreleri, özellikle de insanın yaratılması Allah’ın yardımını açıkça göz önüne serdiğinden, çocuğun oluşup geliştiği bu mekâna rahmet kökünden gelen bir isim olan “Rahim” denmektedir. “Allah rahimlerde insanlara istediği şekli verir”[7] ayeti bu manayı hatırlatılmaktadır. İslamî gelenekte ana rahmi esas alınarak aynı soydan gelenler arasındaki akrabalık ilişkisine de “Rahim”  adı verilmekte;[8] bu ilişkiyi devam ettirmeye de “Sıla-i rahim” denmektedir.  Kur’an[9] ve Hadislerde[10] akraba ilişkilerine büyük önem verilmekte, aynı kanı taşıyan yakın akrabaya ilgi ve sevgi gösterilmesi ısrarla istenmektedir.

2-Şefkat:

Arapça olan kelimenin kök harfleri,  (ŞFQ)dir. Şefkat kelimesinin konumuzu ilgilendiren iki anlamı bulunmaktadır. Bunlardan biri havf, yani korkma,[11] diğeri de buna dayalı olarak “nush” yani halis, saf olmaktır. Müşfik, şefkat gösterilene gelecek zarardan korkan, onun iyiliğinin devam etmesi için samimiyetle hırs gösteren kimse anlamına gelmektedir. Kur’an’da bu anlamın örneği şu ayettir: “Onlar görmedikleri halde Rablerinden korkarlar; kıyamet saatinden de titrerler.”[12] Şefkat isminde korkuyla karışık yardım manası bulunduğu ayet-i kerimeden[13] anlaşılmaktadır.[14] Şefkat, samimiyet ve sevgiden kaynaklanan bir korku türü olduğu belirtilmekte;[15] bu yönüyle merhamete yakın bir anlam ifade etmektedir. Fakat merhametle arasındaki fark, şefkatte ilgi duyulan varlığa zarar gelmesinden samimi derecede endişenin bulunmasıdır. Bir babanın, özellikle de annenin yavrusuna gelecek zarardan duyduğu endişenin kaynağı şefkattir. Merhamette böyle derin bir sevgi, ilgi duygusu bulunmamaktadır. Şefkatin diğer varlıkları kapsamı içine alması ancak ebeveynlik duygusu üzerinden olmaktadır. Daha açık bir ifade ile anne kendi çocuğu üzerinden diğer çocuklara ve yavrulara gösterilmesi gereken şefkati anlayabilir. Şefkat annenin çocuğu üzerinden başka çocuklara, yavrulara uzanırken, merhamet bireyin kendi üzerinden başkalarına ulaşabilir.  Annelik duygusu, bireylik duygusundan daha güçlüdür.

3- İman:

Dört harfli Ēmene fiiliden mastar bir kelimedir. Bu fiilin üç harfli şeklinin temel anlamları, sakin ve kararlı olma, korkmama ve güvenilir olma; emn, korkunun zıddı; emanet, hıyanetin zıddı; iman da küfrün zıddıdır.[16]  Kelimenin sözlük anlamlarına dikkatlice bakıldığı zaman, iman kelimesinin tüm kök anlamları, güven ve itminana dayanmaktadır,[17] imanda asıl olan da budur.[18] Yani iman insana huzur, sakinlik ve güven vermelidir. İman’ın başka bir manasına daha işaret eden İbni Manzûr, onun tasdikle birlikte “tehzîb”, terbiye etmek, tashih etmek ve süslemek anlamlarına da geldiğini bildirmektedir. Bu anlamla birlikte mü’min olmak, sorumlu, düzenli, maddi, manevî temizliğin yanında, örnek ve güvenilir bir insan olmakla eşdeğerdir[19]  İman’ın başka bir anlamı daha vardır ki, Hz. Muhammed’in (as) getirdiği tüm ahkâmın adı imandır. Diğer bir anlamda medih yoluyla Hakkı tasdik etmek için nefsin itaati anlamına gelmektedir. Bu takdirde iman kavramında üç mana bir arada kastedilmektedir.  Bunlar kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve imanın gereğini yaşamaktır.[20]

 4- Birey:  

Felsefî açıdan bireyin tanımı, bağımsız bir varlığı olan, ayrı tutulabilen, kendisine yeten ve kendisini yönlendirebilen[21] insana denir. Din alanında bireye bir tanım getirmek gerekirse, onu ilahî hitaba muhatap bir varlık olarak belirleyip, sorumlu, yani mükellef olarak tanımlayabiliriz. Bu çerçevede mükellef terimini, dinin hitabına muhatap olan bireyi ifade ettiğini söylemek mümkündür. Buna göre, mükellef, dinî hitapla yükümlü tutulan, düşünce, söz ve davranışlarına dünyevî-uhrevî, dinî-hukukî sonuçlar yüklenen, aklî melekeleri yerinde (âkil) ve ergin (bâliğ) olan insan demektir. Mükellefiyetin temel şartı ehliyet, yani kişinin dinî-hukukî sorumluluk taşımaya elverişli olmasıdır. Ancak böyle bir ehliyetin mevcudiyeti için ne gibi şartların aranacağı hususu, iman, ibadet, toplumsal ödevler ve sorumluluklar gibi alanlarda bazı farklılıklar gösterebilir.[22]

B-İmanın Temel Anlamı

İnsan, varlıklar içinde çevresini anlayıp, kavrayıp değerlendirecek donatımla yaratılmış tek canlıdır.[23] Her insan çevresini algılarken kendini merkeze alarak değerlendirme yapmaktadır. Sanki insan bir mercek, tüm varlık âlemi onda ışık gibi kırılarak, yani ona göre bir anlam kazanarak geçmektedir. Onun bu yapısından baktığımızda sanki her insan tek başına bu dünyaya sahipmiş, dünyada tek başına sadece o varmış gibi davrandığı anlaşılabilir. Bu pencereden insana bakıldığında, tüm varlıklar onun anlam katmasına göre, başka bir ifadeyle onun yararına ve zararına, ona uzaklık ve yakınlığa göre bir anlam kazandığı veya kazanmadığı görülebilir. Yani insan tek başına da olsa çevresini tanımlama, anlama faaliyeti içinde olduğu görülür.  Bu gerçeği Üstad şöyle ifade etmektedir: “Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Adeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş.”[24] Herkesin kendine göre anlamlı bulduğu kendi dünyası, başkalarının dünyalarıyla ilişik, bitişik veya birbirine girmiş durumda olduğu söylenebilir. İnsanların çatışma noktası işte burasıdır. Sen-ben kavgası burada yaşanmaktadır. Kavganın önünün alınabilmesi için insanlar arası girift ilişkileri tanzim eden mutlak bir Hakem’in olması gerekmektedir. Onun kesin kararıyla uzlaşma, anlaşma standardı yakalanamazsa, kavganın önü alınamayacaktır. Genel manada din ihtiyacı bu noktada tezahür etmektedir.  Tüm dünyada dinlerin talim ettiği iman mutlak olan Hakem’i tanımak ve onu kabul etmek bağlamında kendini göstermektedir. İman, burada anlam kazanmaktadır. İmana faydacı açıdan bakan bilim adamları onu anlamlı bulurken, tanım olarak da varlık âlemini ve bu âlemde kendi varlığını, yerini anlamlandırma olarak yorumlamaktadırlar.[25] İman tüm insanlar için kendinden başlayıp sonsuza kadar giden bir tanıma ve tanımlama faaliyeti olduğu kabul edilebilir. İman sadece bir tasdik ameliyesi değil, bir kültür dünyasında kalıp kalmama, imana dayalı bir medeniyeti kabul edip etmeme kararıdır. İslam dünyasına dayatılan yabancı kültürleri ret, kendini oluşturan özü, imanın getirdiği kültürü kabul bu anlamda çok önemlidir. İman eğer kişinin çevresini anlama, algılama yöntemi ise ki öyledir, pek çok ayetinde Kur’an çevreyi anlama ve algılama teklifleri yapmaktadır.[26] İman, Kur’an kapısından girip, onun teklif ve tanımlarını kabul etmektir. Mesela, iman sayesinde insanın dünyaya gelişi, ahirete gidişi bir anlam kazanırken, bir ateist için durum bunun tam tersidir.

 Arap dilinin Lisanü’l-Arab gibi temel sözlüklerine başvurduğumuz zaman iman kelimesinin sözlük anlamları biraz önce verdiğimiz manaları içerdiğini görmekteyiz.[27] Risale-i Nur müellifi ise iman kelimesine sözlük anlamlarının ötesinde yeni manalar yüklemektedir. Bu anlamlara içtihadî yorumlar veya manevî yorumlar olarak bakabiliriz. Mesela ona göre iman bir intisaptır. Yani iman, insanı Allah adına bir kayda almak, Allah adına markalamak, görev vermek ve ona anlam yüklemektir. İmanın bu çerçevede yorumlanması, Allah ile insan arasında çok güçlü anlamlar örgüsünün oluşmasına sebep olmaktadır. Buna göre Allah varsa, insanın anlamı vardır, var olanın anlamı vardır. Şayet Allah yoksa hiçbir şeyin anlamı yoktur. Bundan dolayı inkâr her şeyi anlamsız kılmaktır.  Diğer bir anlamda iman bir ışık, daha doğrusu bir nurdur. Varlığı görebilmek, yazılanı okuyabilmek ışıkla olmaktadır. İnsanın ışığa ihtiyacı bilinmektedir. Anlamlı cümleler onun yardımıyla okunur; ışığın söndüğü anda cümleleri anlamlandırma fırsatı yitirilmiş olur. Işık eşyayı gösterdiği gibi, iman da eşyayı, olayları anlamlandırır. Bir ayette, “Allah mü’minlerin velisidir. Onları karanlıktan nura çıkarır” [28] buyrulmuştur. Ayeti onları aydınlığa, anlamsızlıktan bir anlamlar dünyasına çıkarır, yorumuyla anlamak mümkündür.  Bu ayeti açıklayanlar Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin yorumuna uygun olarak tefsir etmiş ve şöyle demişlerdir: Allah’ın kullarını sevdiğini ve onların işlerini kendi üzerine aldığını, cehaletin ve küfrün karanlığından, hevâ ve heveslere uymaktan, şüphe ve tereddütlere düşmekten tevhide, yani imanın nuruna kavuşturduğunu söylemişlerdir. Allah olmadığında varlık, yani evren karanlıktır, ancak onu iman aydınlatır.[29]  Bu tefsir yorumunda da görüldüğü gibi, iman sayesinde insanın düşüncesi, eylemi ve yaşamı değerlerle yüklenir. İnkâr sadece insanın değerini düşürmekle kalmaz, var olan her şeyin değerini düşürür, onları karanlığa mahkûm eder. Çünkü Allah, göklerde ve yeryüzünde var olan her şeye değer katar, anlam katar, onları nurlandırır, ışıklandırır.[30] Nur anlamındaki iman, bir yönüyle de kuvvettir. İman sayesinde bilgi ve bilinç kazanan birey evrendeki yerini algılayıp onu anlamlı bir güce çevirip,  yeryüzünün halifesi olarak, Allah adına varlığa egemen olur, ondan yararlanır. Bu egemenliği “Besmele” ile icra eder. Besmele beşerin hilafet görevinin sanki anahtarı gibidir. Mü’min o anahtarla eşyanın, varlığın kapısını açar, ondan istifade eder. Kendine geniş bir egemenlik alanı açar. Böylece gerçek imanı elde eden insan, inancının kuvvetine göre olayların baskısından kurtulur. İnsan imanla kazandığı kendi anlamını düşündüğünde, kendi yerini belirleyip, varlığa egemen olduktan sonra onu kendisine emanet eden Allah’a teşekkür eder, minnetlerini ona sergiler ki, bunun adı da duadır. Bundan dolayı imanın açılımı dua ve ibadettir. Ayette insanın dua ve ibadetle değer kazandığı belirtilmiştir.[31]

İmanı varlıkların anlamlarını okuma yöntemi olarak kabul eden üstad Said Nursî, eserlerinde sık sık başvurduğu “Cihat-ı Sitte” yorumuyla iman kavramını psikolojik ve sosyolojik gerekçelerle yorumlayıp,[32] insanın yaşadığı altı boyutlu zamansal ve mekânsal ortama imanî anlamlar yüklemektedir. Bunlar, sağ-sol, üst-alt, ön-arka’dır. Fiziki anlamı olan yönlerin, imanlı bir bakışla insan için farklı manalar ifade edebilir.  İnkârcı felsefeyi imanın karşıt tezi olarak ele alan Nursî, yönleri İslamî açıdan yorumlayıp okumaktadır: Mesela, sağ yön, geçmiş zamanı sembolize etmektedir. Felsefî bir bakışla bakıldığında geçmiş zaman anlamsızlıklarla, acılar ve ızdıraplarla doludur. Ama iman gözüyle bakıldığında her şeyin kendine göre bir anlamı vardır. Bu anlamların tamamı iman gözüyle insana mutluluk vermekte, ölüm yeni bir hayatın, sürurlu ve neşeli bir yaşamın başlangıcıdır. Tüm insanlar için anlaşılmaz bir muamma olan ölüm, üstadın yorumlarıyla sevimli ve arzu edilen, hoş bir olgu haline gelmektedir.  Sol cihet ise yine, felsefe bakışıyla karanlık, vahşet dolu bir intikam ve savaş meydanı iken; imanın verdiği anlayışla, Allah’ın rahmet sıfatından tecelli eden tatlı, güzel nimetlerin mü’minlere sunulduğu anlamlı, olumlu bir hayat akışıdır.  Felsefi yorumla üst tarafa, gökyüzüne bakan insan azametli yıldız ve gezegenlerin hareketlerinden titrerken, mü’min bunları Allah’ın kontrolünde görevli hizmetçiler olarak anlar, onların gökyüzünün süsleri olduğunu bilir, mutlu olur.  Yeryüzüne alt cihet olarak bakan münkir, yer küreyi başıboş, anlamsız, sahipsiz, kontrolsüz bir gezegen olarak görürken, inanan insan onu Allah’ın kullarına sunduğu planlı programlı bir nimet sergisi, insanların dünya mutluluklarını Allah adına temin ettikleri yaşama alanı olarak görür. Öne doğru giden mahlûkatı ateist felsefeci yokluğa koşan varlıklar olarak görürken, mü’min onları görevleri gereği yer değiştiren planlı, amaçlı yolcular olarak görür. Geriden gelenlere yine inkârcı bir anlayışla bakılınca, geliş sebepleri anlaşılmazken; müminin anlayışında onlar Allah’ın varlığına, ilmine ve takdirine işaret eden mucizeler olarak anlaşılır.[33] Tüm bu olumlu algı ve anlayışların merkezini ve eksenini iman oluşturmaktadır. İmanın olmadığı bir algı her şeyi olumsuz, eksik ve düşmanca bir yaklaşımla değerlendirip kederin, sıkıntının, işkencenin, mutsuzluğun, hiçliğin ve yokluğun kaynağı olurken, iman her şeyi olumlu ve faydalı, sevimli göstermektedir. Merhamet ve şefkat imanî bakışın tamamlayıcı unsurları olarak görülmektedir.  

Üstat Nursî’nin dilinde rahmet ki, merhamet de aynı anlama gelmektedir, önemli bir yere sahip olup, kâinatın eksenidir. Rahmet Allah’ın varlığının en önemli delillerinden biri olup insanla Allah arasında sevgi ve saygıyı sağlayan çok önemli bir bağdır. Tüm varlıklar bu eksenin etrafında dönmekte, ona göre şekil almaktadır. Kâinatı anlamlandıran ve karanlıklar içinde yuvarlanan varlıkları ışıklandıran rahmet olduğu gibi, sınırsız ihtiyaçlarla baş başa kalıp kendini var edemeyen mahlûkatı barındıran ve besleyen de rahmettir. İnsanın dışında kalan varlıkları insana yararlı kılan, onları insanın hizmetine koşturan yine rahmettir. Kısaca bir ağacın tüm faaliyetleri kendi meyvesini yetiştirmek ve onu geliştirmek için olduğu gibi, kâinatı ağaç olarak tasavvur ettiğimizde insan da onun meyvesidir. Evrendeki tüm faaliyetler bu meyvenin gelişmesi ve olgunlaşması doğrultusunda faaliyet göstermektir.  Bomboş fezaları dolduran, anlamlandıran yine rahmettir. Ahireti var eden, insanı ahirete aday yapan yine rahmettir. İnsan rahmetten bir cümle olan “Besmele” ile Allah’a kavuşur ve onu razı eder ve ona dost olur. Kâinatın yapısındaki insana uygun biyolojik hayat tarzının arkasındaki anlam, varlıkların mutlak bir irade tarafından insanın ihtiyaçlarına göre yönlendirilirmiş olmalarındandır. Yoksa insanın gücü kâinatı yönlendirmeye, egemenliği altına almaya yetmemektedir. Bütün bu işleri yapan Yüce Kudret’in rahmetin muhatabı olan insandan habersiz olması, onun ihtiyaç ve arzularını bilmemesi imkânsızdır. İnsan bu kadar kuşatıcı, kucaklayıcı rahmete karşılık ibadet ve teşekkür bilincinde olmalıdır.[34]

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, talebelerinin iman ve Kur'an hizmetinde takip etmeleri gereken yolu dört adımda dört kelime ile özetlemiştir: Acz, fakr, şefkat ve tefekkür. Şefkatin konumuzla çok yakın ilgisi vardır. İnsanların yaratıcısı olan Allah, insanların birbirlerini sevmelerini, yardımlaşmalarını istemekte, yanlış yolda olanların ise şefkatle ikaz edilmesini emretmektedir.

Şefkat, Üstad’a göre bütün yönleriyle, lâtif/hoş, güzel ve nezih, yani temizdir. Aynı zamanda şefkat çok geniştir; bir insan şefkat gösterdiği evladı üzerinden bütün yavrulara, hatta bütün canlılara şefkatini ulaştırabilir, onları şefkatine alabilir.  Diğer taraftan da şefkat, annelik duygusu gibi, karşılık istemez. Bir mü’min, Allah’ın rahmetinin örneğini şefkatle gösterebilir.[35] Bütün insanlar kâinat ağacının meyveleridirler. Hepsi aynı havayı solumakta, aynı yer küresi üzerinde seyahat etmekte, aynı güneşle aydınlanmaktadırlar. Peygamberimiz (as) bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O bir rahmet peygamberidir. Rahmetin şefkatle çok yakın ilgisi vardır. Ve Kur'an-ı Kerim bir kavme değil, bütün bir insanlık âlemine rehber olmak üzere inzal edilmiştir. Bütün insanların yaratıcısı olan Allah, insanların birbirlerini sevmelerini, yardımlaşmalarını istemekte, yanlış yolda olanların ise şefkatle ikaz edilmesini emretmektedir.

C-İmanın Bireye Kazandırdıkları

İman tüm dinlerde merkezi bir anlama sahiptir. Ancak İslam’da iman merkezi bir anlamın ötesinde pratik ve belirleyici, benimseyici bir bakış açısı getirmektedir. Onun çerçevesine giren insanın bakışı, görüşü, konuşması, anlaması ve algılaması iman perspektifinin dışında olamaz, olmaması gerekir.  İman kuru bir tasdikten ibaret değildir. Onun sahibi, sakin, kararlı, güvenilir bir bireydir. Bunlara ilaveten, İslam imanına sahip insan, seçilmiş, temizlenmiş başkaları için model olmuştur. Kendi kendine yeten, hukuki hitaba ehil, ilahî vahye muhatap olan kişi, merhametin beslediği, sevgi, ilgi ve saygıyla donatılmıştır. Şefkat penceresinden kendi duyguları üzerinden empati yaparak diğer insanları ve canlıları anlamaya ve algılamaya çalışan mümin, insanların dertlerine, çaresizliklerine ortak olur, onlara yardımcı olur. Çevresini, dünyayı kendisine emanet edilmiş, kendisi için var edilmiş bir sanat galerisi olarak görür. Bu galeride Allah’ın sanatlarındaki emsalsiz güzellikleri görüp mutluluk duyar. Çünkü bu güzellikleri anlayıp okuyabilen tek varlık mü’mindir. O çevresine yabancı değildir. İnsanlar, onun imanı sayesinde kardeş olmuş, aynı atanın, aynı ananın çocuklarıdır. Onun gözünde dünya ahirete açılan bir imtihan meydanıdır. O, bu meydandaki olayların arakasında bulunan amaçların farkına varmak ister. Bundan dolayı olumsuzluklardan mutsuzluk duymaz. Kuşatıcı, bütünleştirici bir iman algısına sahip mü’minlerin olmasını kendi menfaatlerine engel görenler her zaman olmuştur. İslam dünyasının zaafa uğradığı dönemlerde dünyayı kendi egemenliklerine almak isteyen güçler İslam imanını tahrip etmek için genel bir saldırıya geçmişlerdir. Bu saldırı karşısında tehlikenin bilincinde olan üstad Said Nursî, İslam imanını yeniden inşa faaliyetine girişmiştir. İmanın yeniden inşası yeni bir dünyanın ihyasıdır. Bundan dolayı üstadın tüm hizmet ve gayreti, iman-ı tahkîkiyi elde etme ve onu yaygınlaştırma çerçevesinde olmuştur. Risale-i Nur, imanî tedris külliyatı olup, post modern dönemde Kur’an’ın insanlığa sunduğu imanı aktüel ihtiyaçlara göre yeniden inşa ve ihya projesidir. Büyük üstadın heyecanı, enerjisi, derdi ve davası bir ömür boyu iman meselesi olmuştur. Bundan dolayı o, "Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok."demiş;  "Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum" diye haykırmıştır. İman onun için sevinç, ferahlık, itminan ve inşirah kaynağıdır. İman kâinatın sırlı kapılarını açan en önemli anahtardır. İman öyle bir bakış açısı verir ki onunla bakıldığı zaman, şer gibi görünen olaylar saadete ve mutluluğa açılan kapılar olur. İman gözüyle karanlıklar aydınlık, geceler gündüz, zindanlar saray olur. Onun için tüm gayret ve çabalar imanın yeniden ihya ve inşasına yönelik olmalıdır. Dünyamız böyle bir imanın, böyle bir mü’minin hasretini duymaktadır.


[1] İbrahim Ahmed Abdulfettah, El-Kâmûsü’l-Kavîm, Li’l-Kur’âni’l-Kerîm, 1983/1404, by, 1/261–262.
[2] Cevherî, İsmail bin Hammad, Tâcü’l-Lüğati ve Sıhâhü’l-Arabiyyeti, Beyrut, 1399 -1979, 5 / 1929.

[3] İbn-i Manzur, Cemâleddin Muhammed bin Muharrem, Lisanü’l-Arab, Beyrut, 1414-194, 12/231.

[4] Zemahşerî, Muhammed bin Ömer, Keşşâf ‘an Hakâiki’t- Tenzîl ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl fî Vücûhi’t-Te’vîl, İskenderiye 1407–1987, 4/757; Ezherî, Ebu Mansur Muhammed bin Ahmed , (Tah. ‘Abdusslâm Harûn),Tehzibü’l-Lüga,?,?,0 5/51.

[5] Beled, 90/17.

[6] Ezherî, 5/51.

[7] Al-i Imran, 3 / 6; Lokman, 31 / 34.

[8] Halil b. Ahmed, Kitabu’l- Ayn, (Tah. Mehdî Mahzumî- İbrahim es-Semiraî), İran, 1405, 2 / 224; Zemahşerî, Esaü’l-Belağa, Beyrut, 1965,225.

[9] Enfal, 8/75; Ahzab,33/6;Muhammed, 47/22.

[10] Ebu Dâvûd, Hadis No:1694; Müslim, Fadailü’s-Sahaba, 56; Muhammed Abdu’r-Rauf el-Munavi, Feyzu’l-   Kadir Şerhu Camiu’s-Sagîr, Beyrut, 1972, 4/53.

[11] Ezherî, Tehzîbü’l-Lüga, 8/233; İbn Manzûr, 10 /180.

[12] “الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ وَهُم مِّن السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ”Enbiya, 21/49;Şûrâ, 42/18, 22.

[13] “قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ: Doğrusu bundan önce ailemizin yanında bile korku içindeydik;” (Tûr, 52/26)
[14] Râgıb el-İsfehânî, Müfredâtü Elfâzı’l-Kur’an, (Tahkik: Safvân Adnân Dâvûdî), Beyrut, 1992–1412, 458–459.

[15] İbn Manzûr, 10 /180.

[16] İbn Manzûr, 13 /21.

[17] İbrahim Ahmed Abdulfettah, 1/34–35.

[18] Râgıb el-İsfehânî, 90.

[19] İbn Manzûr, 13 /21- 23.

[20] Râgıb el-İsfehânî, 91.

[21] Ahmet Cevizci,  Paradigma Felsefe Sözlüğü, İstanbul, 2005, 290.

[22] Ali Bardakoğlu, İlmihal İman ve İbadetler, (İsam Yayını), İstanbul, 1999, 1/157.

[23] Ahkaf, 46/26.

[24] Said Nursî, Lemalar, Söz Basım Yayım, 2009, 369.

[25] Ali Köse, İman, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2000, 22/214–216.
[26] Ğaşiye,88/17-20.

[27] İbni Manzûr,13 /21- 27.
[28] Bakara, 2/257.

[29] Ebu’l-Abbas Ahmed bin Muhammed, İbnu Acîbe, el-Bahru’l-Medîd fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Mecîd, (Tahk. Ömer Ahmed er-Râviî), Beyrut, 2005, 1/256.

[30] Nur, 24/35.

[31] Furkan, 25/77.

[32] Said Nursî, Sözler, Söz Basım Yay. 2009, 917;Şualar, Söz Basım Yay. İstanbul, 2009, 917; Lem’alar, Söz Basım Yay. İstanbul, 2009, 490.

[33] Said Nursî, İman ve Küfür Muvazeneleri, Söz Basım Yay. İstanbul, 2010, 232–235.

[34] Said Nursî, Lem’alar, Söz Basım Yay. İstanbul, 2009, 173–176.

[35] Said Nursî, Mektubat, Sekizinci Mektup, Söz Basım Yay. İstanbul, 2009, 57.

 
Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 541-552, Ankara. 
popüler cevapdünya atlası