Üstad Bediüzzaman ve ehl-i kitap

Eklenme Tarihi: 14 Ekim 2016 | Güncelleme Tarihi: 10 Şubat 2017

İdris TÜZÜN

KELİME-İ TEVHİD HAKKINDA ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN GÖRÜŞLERİ

Bediüzzaman hazretlerinin telif ettiği Risale-i Nur külliyatına bakıldığında Hz. Peygambere (sav) iman etmeyen kişinin saadeti ebediyeye ermesinin mümkün olmayacağının anlatıldığı görülür. Üstad Bediüzzaman, Peygamberimiz (sav)’i duyduğu ve bildiği halde peygamber olarak kabul etmeyen insanların Müslüman olmayacağını, iman sahibi kabul edilemeyeceğini ve kâfir olduklarını, kelime-i şehadetin iki cümlesinin birbirinden ayrılamayacağını söylemektedir. Bediüzzaman Hazretleri’nin bu konudaki görüşlerini aynen naklediyoruz:

“Kelime-işehadetiniki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet, ulûhiyet nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed Aleyhisselâm, Sâni-i Zülcelâle zâtıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir.”(Bediüzzaman Said Nursî, Asar-ı Bediiyye, s, 46.)

Mektubunuzda “Mücerred (yalnızca) [la ilahe illallah] kâfi midir? Yani [Muhammedün Resulullah] demezse ehl-i necat olabilir mi?” diye soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki: Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini isbat eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü'l-Enbiya'dır, bütün enbiyanın vârisidir; elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrasından hariç, hakikat ve necat yolu olamaz. (…) Peygamber'i işiten ve davasını bilen âdemler onu tasdik etmezse, Cenab-ı Hakk'ı tanımaz. Onun hakkında, yalnız [la ilahe illallah] kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünki o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilane adem-i kabul değil, belki o kabul-i ademdir ve o inkârdır. Mu'cizatıyla, âsârıyla kâinatın medar-ı fahri ve nev'-i beşerin medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı inkâr eden âdem, elbette hiç bir cihette hiç bir nura mazhar olamaz ve Allah'ı tanımaz. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Altınbaşak Neşriyat, s, 161.)

“Kâfirin iki mânâsı vardır: Birisi ve en mütebadiri dinsiz ve münkir-i Sâni demektir. Şu mânâ ile ehl-i kitaba ıtlak etmeye hakkımız yoktur.İkincisi: Peygamberimizi ve İslâmiyeti münkir demektir. Şu mânâ ile onlara ıtlak etmek hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Altınbaşak Neşriyat, s, 364.)

Üstad “İşaratü’l-İ’caz” adlı eserinde “Onlarsana indirilene ve senden önce indirilenlere de iman ederler” (Bakara, 4.) âyetini tefsir ederken, şöyle der:

“Ey ehl-i kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara imân ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile Kur’ân'a da İmân ediniz. Zira onlar, Hazret-i Muhammed'in (a.s.m.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitaplarının sıdkına olan deliller, hakikatiyle, ruhuyla Kur’ân'da ve Hazret-i Muhammed'de (a.s.m.) bulunmuştur. Öyleyse, Kur’ân Allah'ın kelamı ve Hazret-i Muhammed (a.s.m.) de resulü olduğunu tarik-i evla ile kabul ediniz ve etmelisiniz.” (İşaratü’l-İ’caz, Altınbaşak Neşriyat, s, 44.)

Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i kitabın, Allah’ın birliğiyle beraber, Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğini ve Kur’ân-ı Kerim’i kabul etmeleri halinde ehl-i necat olacaklarını ifade eden sözlü bir rivayet de şöyledir:

1953 yılında Üstad yanında bir talebesiyle Fener Patriğiyle görüştü ve ona:

"Hıristiyanlığın din-i hakikisini kabul etmek, Hazret-i Muhammed’i de (a.s.m) peygamber ve Kur'an-ı Kerimi de Kitabullah olarak kabul etmek şartıyla, ehl-i necat olacaksınız." dedi.

Patrik Athenagoras cevabında: ”Ben kabul ediyorum..." deyince Üstad:

"Pekâlâ, siz bunu dünyanın diğer ruhanî reislerine de söylüyor musunuz?" dedi.

Patrik: "Söylüyorum, amma onlar kabul etmiyorlar." diye cevab verdi. (Necmeddin Şahiner, Bediüzzaman Said Nursî, Yeni Asya Yayınları, 1990, s, 405.)

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN SÛ-İ İSTİMAL EDİLEN SÖZLERİ

Bu başlık altında, Üstad Bediüzzaman’ın sû-i istimal edilen sözlerine veya ona ait olmadığı halde ona nispet edilerek yaygınlaştırılmaya çalışılan bazı düşüncelere açıklık getirmeye çalışacağız.

Üstad hazretlerinin ehl-i kitabın hak yolda olduğunu beyan eden sözlü veya yazılı bir ifadesine rastlamak mümkün değildir. Ancak onun bazı ifadeleri yanlış anlam yüklenerek çarpıtılmaktadır. Meselâ bu konuda Bediüzzaman’ın su-iistimal edilen bir ifadesi şöyledir:

“Hattâ hadîs-i sahihle, âhir zamanda İsevîlerin hakikî dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı ve meslektaşı ve kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza’ etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lemalar, Altınbaşak Neşriyat, s, 158.)

Üstad, İsevilerin hakiki dindarlarıyla, ehl-i Kur’ân’ın müşterek düşmanlarına karşı ittifak edeceğine dair sahih hadisler olduğunu söylemektedir. Üstadın bahsettiği hadisin şu hadis olması muhtemeldir: “Müslümanlarla Rumlar arasında bir anlaşma ve sulh olacak, hatta onlarla beraber düşmana karşı savaşacak ve ganimeti aralarında paylaşacaklar.”

Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, c, 4, s, 91.

Alaüddin Ali el-Müttaki b. Hüsameddin el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl fî süneni akvâl ve'1-ef'âl, Müessetü’r-Risale, Beyrut, 1989, c. 14. hn: 38451; c.11. hn: 31526.

Ayrıca bu hadisteki manayı teyit eder bir olayı bizzat Peygamberimizin hayatında da görmekteyiz. Peygamberimiz (sav), Medine’ye hicret ettiği zaman, muhacir, ensar ve Medineli Yahudiler arasında ortak bir anlaşma kaleme aldırdı. Bu anlaşmaya göre Medine’ye herhangi bir taarruz olduğunda bu üç grup birlikte, müşterek düşmanlarına karşı savaşacaklardı. (Asım Köksal, İslâm Tarihi, Medine Devri, Şamil Yayınları, 1991, c. 1, s. 173; Bütün Yönleriyle Asrı Saadet’te İslâm, Beyan Yayınları, 1994, c. 2, s. 169-185.)

Bizzat Peygamberimizin fiilinden ve ahirzamandan bahseden bir sözünden yola çıkarak, Müslümanların müşterek düşmanlarına karşı ehl-i kitapla ittifak etmelerinin, yanlış bir şey olmadığını, buna binaen Üstadın sözünün de doğru olduğunu söyleyebiliriz. Fakat ortak düşmana karşı ehl-i kitapla ittifak ayrı şey, onların cennetlik olduğunu söylemek ayrı şeydir. Üstad bu ifadesiyle ehl-i kitabın hak yolda olduğunu söylememektedir.

Yanlış anlaşılan ikinci bir ifade de Bediüzzaman’ın, Hristiyanların cennetlik olduğunu iddia ettiğiyle ilgilidir. Yukarıda Üstad’ın “Ehl-i kitabın Peygamberimizi ve İslâmiyeti inkar ettikleri için onların kâfir olduklarını” söylediğini nakletmiştik. Burada dikkat edilirse Üstad ehl-i kitabın kâfir olduklarını açıkça söylemektedir.

Üstad’ın İkinci Dünya Savaşı zamanında yazdığı ve çokça su-iistimal edilen bir mektubu şöyledir:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semavîye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

1. Musibet-i semavîyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

2. On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (s.a.v) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (as) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyet’le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.

3. Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

4. Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semavîyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lahikası, Altınbaşak Neşriyat, s, 140.)

Dikkat edilirse Üstad İkinci Dünya Savaşı’ndaki insanları 4 kısma ayırmaktadır:

-15 yaşın altında olanlar

-Masumlar

-Gaddar zalimler

-Mazlumların imdadına koşanlar

15 yaşın altında olanlar, dinen sorumlu olmadıkları için ehl-i necat oldukları hakkında İslâm âlimleri arasında bir fikir birliği vardır.

Sû-i istimal edilen ikinci kısma gelince; Üstad’ın, masumların ehl-i necat veya manevi şehit oldukları hakkındaki görüşü, onları ehl-i fetret olarak değerlendirdiği içindir. Mektupta fetret ehli insanlar, hak bir dinin tebliğinden mahrum olduklarından sorumlu tutulmadıkları gibi, İkinci Dünya Savaşı’nda İslâmiyet’ten haberdar olmayan insanlar da, fetret dönemindeki insanlara benzetilerek, onların da ehl-i necat olabileceğine işaret edilmiştir.

Ehl-i Sünnet’in Eş’ârî ve Maturidî âlimleri, fetret ehlinin durumu hakkında farklı görüşler beyan etmişlerdir. İmam Maturidî’ye göre fetret dönemindeki insanlar Allah’ın varlığını ve birliğini aklıyla bulmak mecburiyetindedir. İmam Eş’ari ise “Biz bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz” (Isra, 15) ayetine dayanarak fetret dönemi insanlarının ne halde olurlarsa olsunlar ‘ehl-i necat’ olacaklarını yani cehennemden kurtulacaklarını, kabul etmiştir. (Mahmud Âlusî, Ruhu’l-Maanî, Dar’ü İhyaü’t- Türasi’l Arabî, Beyrut, c, 15, s, 40.)

Bu konu hakkında Üstad Bediüzzaman Hazretleri de şöyle demektedir: “Biz bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz.” ayetinin sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak (ittifakla), teferruattaki hatalarından muahazeleri (sorgu-sualleri) yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde (imanın temel esaslarında) bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî (yükümlü olmak) irsal (peygamber göndermek) ile olur ve irsal dahi ıttıla (haberdâr olma) ile teklif takarrur eder (karar bulur). Madem gaflet ve mürur-u zaman (zamanın geçmesi), geçmiş peygamberlerin dinlerini setretmiş (perdelemiş); o ehl-i fetret zamanına hüccet (delil) olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî (gizli) kaldığı için hüccet olamaz.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Altınbaşak Neşriyat, s, 269, 28. Mektup)

Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazalî (ra) ise Hz Muhammed’in (asm) peygamber olarak gönderilmesinden sonra insanları üç kısma ayırmıştır.

Birinci kısım: Peygamberimizin ismini duymamış, kendilerine İslâm tebliğinin ulaşmamış olduğu kimseler. Bunlar ehl-i necat olacaklardır.

İkinci kısım: Kendilerine İslâmiyet tebliğ edilmiş olanlar. Bunlar İslâm’ı kabul etmezlerse cehennemlik olurlar.

Üçüncü kısım: İslâm’ın kendilerine yanlış tanıtıldığı kimselerdir. İmam Gazalî “Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir.” der. İmam Gazali, (İslâm’da Müsamaha (Faysalu’t- Tefrika Beyne’l- İslâm ve’z-Zendaka), Marifet Yayınları, İstanbul, 1990, s, 71-73.)

İmam Gazalî’nin sözünü Üstad Bediüzzaman’ın sözüyle beraber değerlendirdiğimizde, ikisinin de aynı şeyden bahsettiğini görmekteyiz. Üstad Bediüzzaman’ın bütün ehl-i kitabın ehl-i necat olduğuna dair bir sözü yoktur.

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası