Unsuru’l-belagat İkinci Mesele’de geçen mukarenet, illet, me’haz ve menşe’ kavramları hakkında mülahazat

Eklenme Tarihi: 31 Mayıs 2020 | Güncelleme Tarihi: 31 Mayıs 2020

Kadir AYTAR

Arapça ḳarn kelimesi kökünden türeyen mukarenet; yakınlaşma, kavuşma, bir araya gelme ve birbirine uygunluk anlamlarına gelmektedir. İslâm hukukunda; evlenme ve cinsel temasta bulunma, tasavvufta da; kulun Allah’a yaklaşması ve berâber olduğunu hisseder duruma gelmesine denmektedir.[1] Dilimizde sıklıkla kullanılan akran kelimesi de aynı kökten türemiş bir kelimedir.

Sözlükte illet; hastalık, kişiyi ihtiyacını görmekten alıkoyan durum, zafiyet, sebep ve gerekçe gibi anlamlara gelmektedir. İllet kavramı daha çok “bulunduğu yerde değişiklik yapan durum” olarak açıklanmaktadır. Ayrıca vasıf, mâna, gerekçe anlamına gelen bir fıkıh terimidir. Kur’an’da illet kelimesi ve türevleri geçmemektedir. Hadislerde de bu kelimenin “hastalık, sebep ve gerekçe” anlamlarında kullanıldığı görülmektedir.[2]

Risale-i Nur’da Mukarenet ve İllet Meselesi

Kadîr-i Mutlak, tabiatı icad ederken, esmâsının cilvelerini ve hikmetlerini göstermek için, neticeyi sebep ile beraber halk ederek, bir tertip ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukarenet vermiştir.[3]

Ehl-i gaflet, iki şey arasında bulunan mukareneti, yakınlaşmayı, yani daima beraber vücuda gelmelerini, pek acayip ve garip bir şekilde, birisinin ötekisine illet (sebep ve gerekçe) göstermişlerdir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.[4]

Mesela meyve ile ağaç arasında mukarenet vardır. Meyve daima ağaçtan alınmaktadır. Ehl-i gaflet ise, bu sürekliliği, meyveyi ağaç yapıyormuş gibi algılamaktadır. Saçla baş arasındaki, parmaklarla tırnak arasındaki beraberlik de böyledir.

Mesela sana gelen bir nimette, bir insanın sana karşı ihsan niyeti, o nimete mukarin olur. Fakat illet olmaz. Burada illet, rahmet-i İlâhiyedir. O adam niyetinden vazgeçse, o nimet sana gelmez ve nimetin gelmemesine illet olur. İhsan etme meyli, yüzlerce şarttan sadece bir şarttır. Yani bir şeyin yokluğu, bir nimetin yokluğuna illet olur. Fakat bir şeyin varlığı o nimetin varlığının illeti değildir. Çünkü bir nimetin vücudu, o nimetin yaratılmasına lazım olan bütün şartların yerine getirilmesine bağlıdır. Halbuki o nimetin yokluğu, bir tek şartın yokluğuna bağlıdır.

Meselâ, bir adam, bahçenin sulama vanasını açmayı ihmal ederse, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin yok olmasına sebep ve illet olabilir. Fakat o bahçedeki bütün nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, birçok şartların yerine getirilmesine, en önemlisi de illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbâniyenin yaratmasına bağlıdır.

Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Bir şeyde hikmet ve maslahat, tercih sebebidir. İcaba, icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır.

Meselâ seferde namaz kasr edilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı şer'iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasr edilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasr edilmesine illet olamaz. Yani maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edilemez.[5]

Bu nedenle şer’i hükümler, hikmetlere göre değişmez, hakikî illetlere bakar. Hikmetin değişmesi ile illet değişmez. İllet değişmedikçe hüküm de değişmez.[6]

Şer’i meselelerin bir kısmına "taabbüdî" denilir, aklın muhakemesine bağlı değildir, sadece emr olunduğu için yapılır. İlleti, emirdir. Bir kısmına "mâkulü'l-mânâ" tabir edilir. Bir hikmet ve bir maslahatın tercihi ile hüküm almıştır, fakat sebep ve illet değildir. Çünkü hakikî illet, İlâhî emir ve nehydir.

Meselâ, birinin çıkıp "Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir." demesi, bir divaneliktir. Halbuki, o söylediği ezanın maslahatı, binlerce maslahat içinden sadece bir tanesidir. Tüfek sesinin, tevhidin ilânına ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı kulluk göstermeye vasıta olan ezanın yerini tutması elbette mümkün değildir.

İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız tercih sebebi olabilirler, illet olamazlar.[7]

Varlığın bütün vücut mertebeleri vukuattır, birer illet ister. Verilmeyen mertebeler imkânâttır. İmkânât ise hem yoktur, hem de nihayetsizdir. Olmayan şeylerin illeti de olmaz.[8]

Me’haz Kavramı ve Me’hazın Kudsiyeti

Me’haz, bir şeyin alındığı kaynaktır. Öncelikle me’hazın kudsi, sağlam ve güvenilir olması önemlidir. Çünkü esas aldığımız zeminin sağlamlığı, üzerine bina edeceğimiz işlerin sağlamlığının da bir nevi garantisi olmaktadır.

Me’hazın kudsiyeti, çok burhanlar kuvvetinde tesirat gösterir ve hükümlerini de herkese kabul ettirir. Ne vakit, dellal ve vekil araya girse, gölge etse o zaman kaynağın kudsiyetindeki tesir kaybolur.[9] 

Bizim me’hazımız elbette Kur’an’ı Azimüşşan ve Sünnet-i Seniyyedir. Hz. Ya’kub’un Hz. Yusuf’un kokusunu uzun mesafelerden alması, Hz. Süleyman’ın kuşdilini bilmesi, Uzak mesafelerden Belkıs’ın tahtının ve seslerin nakli gibi mucizeler, beşerin uçak, gemi, radyo, televizyon gibi icatlarına birer numune ve me’haz olmuşlardır.[10]

Elinde kaynağı bulunmayan veya başka kaynaklara bakmaya ihtiyaç duymayan zahirperestler, su-i ihtiyarlarıyla bazı ayet ve hadisleri İsrailiyat hikayelerine tatbik ederek tefsire kalkışmışlardır. Halbuki, Kur'ân'ı tefsir edecek, yine Kur'ân ve sahih hadislerdir. Hükümleri kaldırılmış ve kıssaları tahrif edilmiş olan İncil ve Tevrat değildir.[11]

Rabbimizin kelâmının hakikatleri, her yerde nur gibi parlayarak belâğatın tatlı sularını fışkırtıyorlar.

Kelâmı, bir şekil ve keyfiyete sokmak ve istidad vermek, yani filiz verecek tohumlar haline getirerek, pek çok kollara ve dallara ve pek çok ahkâma me'haz ve pek çok manâlara ve muhtelif vecihlere delâlet etmektir. Meziyet ve güzelliklerine göre her bir kolu bir garaza sevk ve her bir vechi bir vazifeye tayin etmektir.

İşte Kur'ân da yed-i beyza-i mu'cizü'l-beyanıyla Mûsâ kıssasını almış ve çeşitli suretlerde göstererek, fenn-i beyanın söz ustalarını, belâğatına muhabbet ve hayretle secde ettirmiştir.[12]

Menşe’ Kavramı

Bir şeyin çıkarıldığı yere de menşe’ denmektedir.

Fâtır-ı Hakîm, başlangıçta semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz, mahlûkatsız, toplu birer madde iken, onları açarak ve yayarak güzel bir şekil, menfaattar birer suret, ziynetli ve kesretli mahlûkata menşe’ etmiştir.[13]

Yeryüzünde, adeta yekpare taşlardan ibaret olan ekser dağların zelzele veya bazı hâdiselerle haşyet verici tecelliyât-ı celâliyenin zuhuruyla taşlarının parçalanarak, bir kısmı ufalanıp, toprağa kalb olup, nebâtâta menşe’ olmuştur.[14]

Evet toprak İlâhi sanatların bütün envâına menşe’ olmuştur. Cenâb-ı Hak, hususî eserlerine menşe’ ve kendisine lâyık kemâlâtına me’haz olmak üzere her ferde ve her nev'e, has ve müstakil bir vücut vermiştir.[15]  

Meselâ, dildeki tat alma duygusu bütün rızıkların zevkini alacak mizanlara menşe’dir.[16] Meselâ, su, tek bir şey iken, pek çok uzuvlara, cihazlara Allah'ın izniyle menşe’ olur, icad edilirler.[17]

İnsanların kabiliyetleri başka başkadır. Bazılarının kabiliyetleri, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe’ olmaktadırlar.[18]  

Evham, şübehat, dalâletin menşe' ve mahzenlerinden biridir.[19] Kudret eli, hasis işlerde ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk şeylere menşe’ olmak için, zahiri sebepleri perde etmiştir.[20]

Bir eserde kemâl, o eserin menşe’ ve mebdei olan fiilin kemâline delâlet eder.[21]

Beşerin saadet-i mâneviyesine Kur'ân’ın düsturları menşe’dir.[22]

Sonuç

Örfi itikada, yani araştırmayan ve başkalarının ağzına bakan halk tabakasına göre, bir şeyin bir şeye mukarenet, illet, me’haz ve menşe’ olması yanlış anlaşılmaktadır. Yani iki şeyin bir arada bulunma halini gafletle bir birine illet zannetmekte, ağaçtan aldığı meyvayı ağacın yaptığına inanır hale gelmektedirler. Halbuki illet, bir şeyin yaratılması için gereken şartlardan sadece birisidir. Hakiki illet ise Rahmet-i İlahiyedir.

Vücut varsa, vücudun her bir mertebesi için ayrı bir illetler vardır. Vücut yoksa illeti de olmamaktadır. Kudret-i İlahiye bir şeyden çok şeyi, çok şeyden bir şeyi yaratmaktadır. Bir şeye çok istidatlar vererek kemalatının tecellilerini göstermektedir.

Zahirperestler de zihinlerinde ve hayallerinde bir araya getirdikleri düşünce ve görüntüleri, dış dünyada da aynı imiş gibi görerek yanılgıya düşmektedirler.

Mukarenet, illet, me’haz ve menşe’ meselelerini yanlış anlayan ve bu örfi itikat üzerine tesis edilen ve olmayanı varmış gibi gösteren sihirli söz ustalarının, hayal güçleri ile söyledikleri sihirli beyanları, cansızı canlandırmakta, birbiriyle söylettirmekte, icabında içlerine düşmanlık veya muhabbeti atabilmekte, hem de mânâlara vücut ve hayat vererek, içlerine hayat sıcaklığını verebilmektedirler.

Bir edebî eserin, bir şiirin güzelliği, hakikate bir derece yakınlığından ve benzerliğindendir. Her bir hayalde de bir hakikat tanesi bulunmalıdır. Aksi halde hayalî kalmaktan kendilerini kurtaramazlar. 

Bu yanılgıları giderecek olan me’hazin kudsiyetidir. Beşerin saadetinin menşe’i Kur’an’ın düsturlarıdır. Kaynak kudsi olursa, söz ve mana zengin olur, belagatı da yüksek ve manaları da ince olur. Kaynak kudsi olmazsa, verilen eser de tesirsiz olur.

Dipnotlar:
[1] Kubbealtı Lugatı, lugatim.com, 16.05.2020

[2] İbrahim Kâfi Dönmez, TDV

[3] Nursi, Said,  Lem’alar, 23. Lem’a, s. 306

[4] Nursi, Said, Mesnevi-i Nuriye,  Katre, s. 99

[5] Nursi, Said,  Sözler, 27. Söz, 5.si, s. 649

[6] Nursi, Said,  Lem’alar, 9. Lem’a 4.sual, s. 84

[7] Nursi, Said,  Mektubat, 29. Mektub, s. 565

[8]Nursi, Said,  Mektubat, 24. Mektub, 1. Makam, 1. Remiz,  s. 402-403

[9]Nursi, Said,  Mektubat, 26.  Mektub s. 488

[10] Nursi, Said,  İşârâtu’l-İ’câz, s. 355

[11] Nursi, Said,  Muhakemat, 1. Makale, Unsurulhakikat, 3.  Mukaddeme, s. 29

[12] Nursi, Said,  Unsuru’l-belagat,  9. Mesele,  Dördüncü nokta, s.118

[13] Nursi, Said,  Sözler, 25. Söz, s. 527

[14] Nursi, Said,  Sözler, 20 Söz 1. Makam 3. Nükte, s. 338

[15] Nursi, Said,  İşârâtu’l-İ’câz, Bakara 21-22 Ayet,  s.200

[16] Nursi, Said,  Sözler,  28. Söz s.670

[17] Nursi, Said, Mesnevi-i Nuriye,   Lemalar Tenbih,  s.21

[18] Nursi, Said, Sözler,  29. Söz 2. Dal s. 450

[19] Nursi, Said, Mesnevi-i Nuriye,   s. 239

[20] Nursi, Said,  Sözler,  29. Söz 1. Maksat, 1. Esas, s.682

[21] Nursi, Said,  Sözler,  22. Söz, 2. Makam s. 409

[22] Nursi, Said,  Nurun İlk Kapısı, s.82

 
popüler cevapdünya atlası