Üniversitede öğretim üyeliği aynı zamanda öğrenci olmasına engel olmamalı

Eklenme Tarihi: 10 Ağustos 2014 | Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2017

 

Dr. Mehmet Akif Yazıcı’nın Medresetüzzehra Müzakereleri konuşma metnidir

Şimdi ben Risale Akademi programlarında seminer vermeye başladığım zaman ayağı yere basan somut şeyler söyleyeceğim diye başlamıştım. Bu defa aynı şeyin tersini söyleyeceğim. Şimdi İsmail Bey Kızılelma tabirini kullandı. Bu tam benim aradığım şey. Bu işin bir teorik kısmı bir de pratik kısmı var. Teorikten başlayalım pratiğe gidelim. Şuna bir itirazım yok ama bir yandan Bestami ağabeyin dediği gibi çubuğun ucunda sallanan havucun durmasında fayda var. Yani peşinden koşturacağım bir şeyin olmasında fayda var. Ben biraz bunun üzerine konuşacağım. Son kısımda ne yapabiliriz diye pratik olarak bir şeyler söyleyeceğim. İlk çıkış noktası medresetüzzehra neyi ifade ediyor? Bundan bahsetmek istiyorum.

Tabi medresemin planını yapıyorum diyor Üstad. Şimdi bu üniversite kavramından yola çıkarsak bunun cevabı iki kampta toplanmıştır. Birileri diyor ki, “Sanat toplum içindir. Topluma fayda sağlamayan sanattan hayır gelmez. Bir işe yaraması lazım. Sanat yapacaksınız ama yani fonksiyonel olması lazım.” Mesela Ahmet Haşim diyor ki, “sanat sanat içindir ve şahsi ve muhteremdir.” Karşı taraf diyor ki, “Sanat öyle bir şey değil.” Sanat toplum için mi, halk için mi yoksa kendi için midir? Bizatihi sanat için midir? Şimdi bunun alternatifi iki yaklaşım daha var. Bunlar çok fazla dillendirilen yaklaşımlar değil. Ama pratikte ortaya çıkan yaklaşımlar bunlardan biri. Biri daha süfli diyebileceğimiz bir yaklaşım, diğeri daha ulvi. Bu yaklaşımlardan bir tanesi; sanat para içindir. Yani sonuçta bugün sanatçıyım diyen insanlar geçimini bu işten sağlıyorlar. Mesela on asır öncesi gibi değil. Yani on asır öncesinin sanatçısı bir mesleği vardı, işini yapıyordu, onun yanında sanatını icra ediyordu.

Türk sanat tarihinde düşünürseniz belki çok yüzeysel ama mesela Türk müziğini düşünün. Farabi Türk müziğinin çok eski üstadlarındandır ama asıl işi sanatkârlık değildir. Bilim adamıdır, geçimini başka bir yoldan kazanmıştır. Bugün sanat geçinilen bir metaa haline gelmiştir. Bunun karşısında daha ulvi bir yaklaşım da; sanat Allah içindir. Bunun da örneğini şöyle vereyim, bu da yüzde yüz reaalize edilen bir yaklaşım olmamıştır. Alaattin Yavaşça’nın röportajında dinledim; “Ben talebelerime ‘Sanatınızı icraa ederken gerektiği gibi edebli olun, muhatabınız orasıdır.’ diyorum. diyor. Yani böyle de bir yaklaşım yok değil.

Şimdi bu sanat için sanat boyutu bizim buradaki konumuz değil tabi ki. Fakat ben bu dört tip yaklaşımın, bilim sahasında birebir karşılıkları olduğunu söylüyorum. Bugün mesela “Sanat ne içindir?” sorusunda, “sanat” kelimesini çıkarıp “bilim” kelimesini koyarsak “Bilim ne içindir?” sorusuna muhtemelen yine bu dört cevabı verebiliriz. Bugün muhtemelen toplumda bir anket yapsak yine muhtemel olarak iki cevap çıkar: “Birincisi bilim toplum içindir. Bizim hayatımızı kolaylaştırmak, bize bir şeyler katmak, hayat ve yaşayış şeklimizi kolaylaştırmak, refah seviyemizi yükseltmek içindir.” Şeklinde olabilir. İkinci cevap da bunu inkâr etmeyenler fakat daha idealist yaklaşanlar şunu söyleyecektir: “Bilim bizzat bilim içindir. Bundan dolayıdır ki, biz bugün temel bilimler fakültelerini kapatmıyoruz. Bugün hala fizik, matematik okutuyoruz. Teorik fizik, teorik kimya niye var, kuantum fiziği niye çalışıyor?” Evet bir yandan yansıması var ama belki bir asır geçmeden etkisini hayatımızda görmeyeceğimiz şeylerle uğraşan insanlar da var. Bunlarla niye uğraşıyorlar?

Mesela matematiksel günlük hayatta belki hiçbir faydası olmadığı söylenebilecek, iddia edilebilecek şeylerle uğraşan bilim adamları var. Onlara “Niye bunlarla uğraşıyorsunuz?” diye sorduğunuz zaman, “Bilim bizatihi kendisi içindir. Ben bunu öğrenmek için yapıyorum.” cevabını alacaksınız. Ama kimsenin dile getirmeyeceği, belki çok marjinal insanların söyleyebileceği iki cevap daha var yine önceki sorudaki gibi. Birincisi: “Bilim para içindir.” Bugün üniversitedeki akademisyenler dahil olmak üzere geçimini bu işten sağlayan binlerce, on binlerce insan var. Artı bana göre medresetüzzehranın vereceği cevap, bu dördüncü son cevap olur: “Bilim Allah içindir.” Buraya nerden geliyoruz. “Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı” cümlesini ben öyle anlıyorum. Amelinizde derken yaptığınız şey bu sandalyeye oturmak olur, kapıdan çıkmak olur, sabah yataktan kalkmak olur. Amel yani “yaptığınız işlerde rıza-yı İlahi olmalı” dediğiniz zaman sizin yaptığınız ilimse onda da rıza-yı İlahi aramak gerekir. Bundan geçim sağlıyorsanız o da onun yan ürünü olur. Bunda bir mahsur görmüyorum ben şahsen ama o da onun birincil hedefi belki olmamalıdır.

Şimdi bu benim çıkış noktam oldu. Buradan yavaş yavaş somut sahaya geliyorum. Üniversite kavramı benim zihnimde ne yer işgal ediyor, benim zihnimde ne var? Biraz onu düşündüm. Şimdi üniversite kavramı az önce tarihi gelişiminden bahsedildi. Belki daha geriye gidersek, “Bilim nasıl yapılıyordu, bilim nasıl ortaya çıktı?” sorusuna cevap ararsak, bilim dediğimiz şeyin ortaya çıkış noktası felsefedir. Yani çok eski çağlarda bilim ile felsefenin arasında bugünkü gibi bir çizgi yok. Bilim adamı kavramı zaten yok. Filozof diyorsunuz. Filozof, o günkü bilim diyebileceğimiz her şeyi bilen insanlar. Belki bugüne birebir eşleme yaptığınızda biraz kimya biliyor. Kimya biliyor derken kafa yormuş yani. 2000 sene öncesinden bahsedelim mesela. Biraz bitkilerden haberi var, gezegenlere bakmış, yıldızlara bakmış, biraz astronomi biliyor bu. Felsefeci dediğiniz insanın profili bu şekilde. Belki biraz matematikle iştigal etmiş vs.

Buradan yavaş yavaş bilim toplum içindir fikri kuvvet kazanmaya başlıyor. Çünkü bilim ilerledikçe bunun pratik faydaları ortaya çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla bilim öyle bir hüviyete girmeye başlıyor. Asırlar geçtikçe bunun getirisi götürüsü ayrı bir konu ama bunun yapısal olarak üniversite kavramına ya da bilim yapma faaliyetine etkisi bir anda baskın hale geliyor. Orta çağa geldiğimizde bilimle uğraşan insanlar çok kısıtlı bir zümreye hapsolmuş durumdadır. Çünkü bilim henüz para getirir bir faaliyet değildir. Dolayısıyla ortaçağın en büyük fizikçilerini düşünün. Newton dediğiniz adam İngiltere’de asil bir adam, sör unvanı var, çalışmaya ihtiyacı yok, oturuyor fizikle uğraşıyor. Adamın gelir elde etme motivasyonu yok. Yani ihtiyacı yok. Bir iş yapıp para kazanma zorunda değil. Dolayısıyla adam oturup vaktini bu tür şeylere harcayabiliyor. Ama sokaktaki sıradan bir insan, akşam yiyeceği ekmeği düşünüyor, fizikle uğraşacak zamanı yok. Çünkü o para getirecek bir şey haline henüz gelmemiş.

Yavaş yavaş bilim para eder hale gelmeye başlıyor, çünkü insan bir şey buluyor, seri üretim kavramı ortaya çıkıyor, ondan para kazanabilir hale geliyorsunuz. Dolayısıyla sanayi devrimi vs. derken bir anda bilim dediğiniz hadise para eder bir şey haline dönüşüyor. Üniversite kavramı da belki olması gerekenden, “meslek edindirme kursu” formuna kayıyor. Belki üniversite ilkçağlardaki işte Aristo’nun, Sokrat’ın okullarını düşündüğünüz zaman nasıl bir yapıdaydı bugün nasıl bir yapıda? Yani üniversite dediğiniz ortamda bugün ne öğrenmek istiyorsa onu bulabilmek bence kilit noktadır. Ama bugün biraz da kilit nokta kaygılarla olabilirliği üzerinde düşünüldüğü için bu şekilde tasarlanmıştır. Mesela ben elektronik okudum. Ben isterdim ki, bir hukuk dersi alabileyim, bir edebiyat dersi alabileyim. Ama biz kendi bölümümüzü zaten güç bela takib edebiliyoruz. Dolayısıyla ne ekstra bir şey öğrenmeye vakit kalıyor, ne de üniversitenin zaten fiziki şartları ona göre tasarlanmış.

Benim kafamdaki üniversite şöyle olmalıydı. Ben elektronik okuyorum ama gideyim ekonomi de okuyabileyim, felsefe dersi de alayım veya gideyim ileri düzeyde bir tarih dersine gireyim, oradaki hoca, “Sen şu dersi almamışsın. Önce onu al, sonra gel buraya bana” demesin. Yani benim önüme öğrenmeye, ulaşacağım yolda engel koymasın veya ben oranın öğrencisi de olmayayım, sokaktaki fırıncı amca olsun. Kaktüslerin yapısını merak ediyorsa, gitsin biyoloji fakültesinde derse girsin. Böyle herhangi bir şey yapması da gerekmesin. Bir programa kayıt olup, öğrenci kimliği çıkartıp, kapıda güvenlikçiye onu gösterip girmesin. Mesela Amerika’da Konstokonis denen okullar var. Oradan normal bölüm okuyup diploma da alabiliyorsunuz ama gidip sadece bir tane dersi, şu kadar ders parası veriyorsun, “ben bunu merak ediyorum” diyorsun dinliyorsun, size bir şey vermiyorlar. O insan sadece onu merak edip öğrenmek istiyor. Gidip oraya oturuyor dinliyor. Sabah ekmek yapıyor, akşam eve gidiyor dersini okuyor.

Benim hayalimdeki üniversite böyle bir şey hakikaten. Hatta onun da ötesinde orada ders veren bir insan, ben mesela elektronik bölümünde ders veriyorum, iki saat ders anlatıyım çıkıyım, felsefe bölümüne gireyim ders dinleyeyim. Ben orada hem hoca olayım, hem hocalığım oradaki öğrenciliğime mani olmasın. Ben oradaki hocalarımın da öyle olmasını isterim. Bir üniversitede benim kafamda böyle hocalar olur. Dolayısıyla bugünkü üniversite kavramı çok daha şaşırılmayacak bir şekilde meslek edindirme kursu haline gelmiştir. Bu işi çok iyi yapıyorlar bu ayrı bir konu. Mesela iyi elektronik mühendisi yetiştiriyorlar. Evet tıp fakültesi çok iyi doktor çıkarıyor. Ama tıp fakültesi konuları gereği zaten binaları kampüslerde olmuyor, hastahanelere yakın vs. Gideyim de ben şu fakülteden şu dersi dinleyeyim diyemiyor bir tıp öğrencisi. Hani yoğunluğunu geçtim de olası birisi idealist çıktı, “ben gideyim de şu konuyu dinleyeyim” dese zaten kampüste değil adam. Böyle olunca bugün en iyi üniversiteler dâhil en azından Türkiye şartlarında, üçünde, beşinde sayacağınız üniversitelerde çok iyi olmakla beraber meslek edindirme kurslarının ötesinde değiller. Evet o işi çok iyi yapıyor olabilirler ama tam bir üniversite mi? Benim kafamda tam bir üniversite değildir.

Şimdi buradan nereye geliyorum. Üniversite veya medrese veya darülfünun veya medresetüzzehra çok önemli değil. Benim için bu şeyin, artık bu şey neyse, bunun fonksiyonel haritasını çıkarmak lazım. Yani herhangi bir insan, herhangi bir özelliği olması gerekmiyor, bu şeyden nasıl faydalanabilir buna üniversite dersiniz darülfünun dersiniz medresetüzzehra dersiniz bunun sağlayacağı servisler nelerin cevabını ben kendimce listelemeyi denedim. Mesela birinci akla gelen nedir? Bilimsel faaliyet yani mesela bu “bilim bilim içindir” cevabını verecek insanların yürüteceği bir faaliyettir. Bunları tabi “sadece şu cevabı verenlerin burada yeri var” diye ayıramayız. Burada üniversite dediğimiz kavramın bir parçası. Bir insan, “Ben bilim yapacağım. Benim başka işim yok.” diyor. Bu insanın bence üniversitede yeri var.

İkincisi eleştirel olarak söyledim, “meslek edindirme kursu” dedim ama bu da üniversitenin bir servisi oldu. Mesleği nerede öğrenecek insanlar? Üniversitede öğrenecekler. Benim itirazım, sadece bunun olmamasının gerektiği. Yani meslek edindirme faaliyeti üniversitede elbette olmalı, bu da bir servis.

Üçüncüsü, danışmanlık faaliyetidir. Danışmanlık faaliyeti nedir? Piyasada faaliyet gösteren bir şirket, bir insan, bir girişimci üniversiteye gelip “Hocam benim şöyle bir problemim var. Bana bir akıl verin.” diyebilmeli. Yani bugün bu yapılmıyor mu? Yapılıyor. Ama çok ticari bakılabiliyor. Belki bunun da sınırları iyi çizilmeli. Fakat bu da üniversite dediğimiz kavramın vereceği servislerden olmalı, artı sürekli eğitim.

Sürekli eğitim nedir? Az önce bahsettiğim faaliyete benzer yani insanların ilgi alanlarına karşılık gelecek faaliyetlerin, eğitimlerin, labaratuarların, atölyelerin vs. gerçekleştirilmesi gereken bu kişisel gelişim olarak görülebilir. Kişisel gelişimi bugün hani popüler bir kavram olarak söylemiyorum. Bizatihi sözlü kavram, insanın şahsi olarak tekamülü yani bir insan, “ben şunu öğrenmek istiyorum, ben keman çalmak istiyorum” dediği zaman, konservatuara gidip “bana keman öğretin” diyebilmelidir bence. Bir insan “armut bitkisinin yapısını merak ediyorum” dediği zaman, gidip üniversitede “bana bunu anlatın” diyebilmelidir, benim kanaatim bu.

Bir başka fonksiyonu ne olabilir? Kütüphane, arşiv ve erişim servisi. Yani sizin akademiye mensub olmanız gerekmiyor. Sizin erişmek istediğiniz bir kaynak, ulaşmak istediğiniz bir bilgi bir yerde var. Üniversitede bir kütüphaneye gidip, bilgisayarlara oturup ya da raflara göz gezdirip, neyse o bilgiye ulaşmanız lazım. Ama bugün siz herhangi bir üniversitenin kütüphanesinden herhangi bir kitapçık almak isteseniz bir sürü form dolduracaksınız, üç tane fotoğraf getireceksiniz, bilmem ne yapacaksınız. Dolayısıyla bunun üniversite camiasına kısıtlı, orada kayıtlı bir insanın girebileceği bir şekilden daha geniş bir hale sokulması bence önemli.

Bir başka servis; hayat boyu öğrenme. Hayat boyu öğrenme, “beşikten mezara kadar ilim öğrenin” prensibine de uygun. Yani az önce söylediğim gibi bir insan, bir bilim dalında çok büyük bir dereceye gelmiş olabilir, dünyada ondan başka o konuyu bilen birisi daha olmayabilir ama o insan bir başka konuda ortaokul seviyesindedir. O insan, bence içerisinde o alanda ilerletme isteği hissetmiyorsa, onda bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bu sadece bilim anlamında değil. Yani benim şahsen bir şansım da şu oldu. Bilkent, ODTÜ gibi Türkiye’nin çok önde gelen üniversitelerini de yakından tanıyorum, içinde bulundum. Bir yandan scalanın öbür ucunu, işte Atılım Üniversitesi gibi ortamları da görme şansım oldu. Yani Türkiye’de üniversitelerde neler dönüyor, az çok bir fikrim var. Benim dolayısıyla şöyle bir özlemim var.

Kaliteli akademisyen dediğiniz insanların ezici çoğunluğunun akademik alanlarının dışında kalan hatta bilimsel, dünyada bile olmayan ilgi alanları var. İşte Bilkent’te bir hocamız var, su altı fotoğrafçılık şampiyonu. ODTÜ’de bir hocamız vardı, TRT müzik kanalına çıkıp keman resitali verecek seviyede keman çalıyordu. Bu insanlar böyle yani beş altı asır öncesinde düşündüğünüz zaman, o zamanın bilim insanı profili Batıda olsun, İslam âleminde olsun fark etmiyor, Hezarfen dediğimiz insan tipine tekabül ediyor. Yani astronomi biliyor, tıp biliyor, jeoloji biliyor, zaten beş altı tane lisan biliyor, matematik biliyor, bir yandan beşeri bilimlere hâkim edebiyat biliyor, kültür seviyesi yüksek, sanat tarihine hâkim. Bugün böyle bir insan türü yok. Bir yerde sivriliyoruz, bir şeyi çok iyi biliyoruz ama geri kalanı sokaktaki insan seviyesinde. En azından şimdi bunun bilimsel faaliyete de etkisi var. Yani ben Rektörlükteyim orada bile dallarımız var. Ben bilgisayar ağlarını iyi biliyorum, elektromanyetiği neredeyse hiç bilmiyorum, kontrol ünitesini çok az biliyorum. Belki iyi bilsem kendi alanımda çalıştığım şeye farklı bir açıdan bakarım yani farklı bir disiplini geliştiririm. Kendi bilim dalımın içindeki disiplinlerde bile çok dar benim bildiğim. Bu bana göre büyük bir problem. Bırakın kendi bilim alanınızı, böyle bir mühendisin hukuktan anlaması, beşeri bilimlere hâkim olması, psikolojiden en azından genel kültür seviyesinin ötesine geçen bir anlayış seviyesine sahip olması, edebiyattan bence herkesin az çok anlaması gerekir. Kendini ifade etme tarzı, hele ki bir akademisyense yazı yazıyorsa, yazdığı şeyi gerçekten okunabilir seviyede yazabiliyor olması lazım, kendini ifade edebiliyor olması lazım. Dolayısıyla bir insanın, “Ben bunu biliyorum. Bana başka bir şey sormayın.” deme hakkı bana göre çok yok. Ama bugün bunun tersini söyleyebilecek saysanız belki dünyada yüz kişiyi geçmeyebilir. Benim zihnimdeki üniversite kavramı bütün bunları sağlayabilen ve bu tip insanların içinde faaliyet gösterdiği bir şey.

Şimdi konuşmanın en başına dönersem. Bu işte çubuğun ucundaki havuç çok ulaşılabilir değil gerçekten. Ben de bunun farkındayım. Bir de şundan bahsedeyim. Belki şöyle bir şey olmalı, benim zihnimdeki bu şeye bir insan gittiği zaman, karşısına bir danışman gelmeli. O başvuran kişiye, “Sen ne istiyorsun?” denildiğinde onun vereceği cevaba göre, “Tamam bizim üniversitemizde şöyle bir şey var. Sen bunu yap.” denebilmeli. Mesela terzi usulü. Siz gidip mağazadan kıyafet alıyorsunuz. Ne oluyor? Orasını burasını ölçüyorlar. Size tam uygun değil. O aslında standart kesilmiş 3 cm bir yerden, 5 cm bir yerden üzerinde değişiklik yapmanız gerekiyor. Bugünkü üniversite eğitiminde de böyle yüz kişiyi bir anfiye koyuyorlar. Herkese aynı şeyi anlatıyorlar. Siz sonra piyasaya çıkıp işinizi yapmaya başladığınızda, onun 3 cm bir tarafını kesiyorsunuz, 5 cm bir tarafına ekliyorsunuz işinizi öyle yapabiliyorsunuz.

Bu bana göre şöyle olmalı. Mesela bir insan girdiği zaman, “ben şunu yapmak istiyorum ve benim merak ettiğim şeyler bunları öğrenmek istiyorum” dediği zaman, “Tamam gel. Sen şu dersi al. Bu dersi al ama şu hocadan al. Ondan sonra şunu şurada çalış” vs. şeklinde detaylı kişiye özel taillor ifadesini, belki Türkçeleştirirsek bir biçilmiş kaftan sunulmalı. Yani her başvuran kişiye “sen bunu istiyorsun al, senin programın bu olsun” denilebilmeli. Şimdi bunu kendimize uyarladığımız zaman yani daha pratik bugünkü konuştuğumuz şeye dönersek yavaş yavaş medresetüzzehra benim zihnimde bir kere, “İlim ne içindir, bilim ne içindir?” sorusuna, “Bilim Allah içindir” cevabını veren insanları içerisinde barındırır. Birinci benim gördüğüm prensip bu olacak. İkincisi de “beşikten mezara kadar ilim öğrenin” ifadesini kendisine prensip edinen insanlardan oluşmalı. Benim iki önerim bu. Bunlar çok âfâkî kavramlar ama çıkış noktası benim zihnimde bu şekilde oluştu. Dolayısıyla “Bilim Allah içindir” dediğimiz zaman, fiziksel programı, somut olarak müfredatı, bu prensip göz önüne alındığında yapılamayacak diye düşünmüyorum. Ama bu tabi teknik olarak nasıl yapılır? Bu sorunun cevabı daha detaylı bir çalışma istiyor.

Son olarak bu kadar teorik arka plandan pratiğe dönersek, ben bir tek şey önerebileceğim. Yani fiziksel olarak yapılabilecek bir öneri bu. İşte geçen sene Van’daki sempozyumda da benim anlattığım şeydi. Burada da tekrar edeyim. Yani yeni bir şey değil. Önceki fikrimi burada tekrarlamış olacağım. Van’daki sempozyumda şöyle bir öneri getirmiştim. Bugün üniversitelerde biliyorsunuz normal bir lisans programı var, yüksek lisans programı var, doktora programı var. Bir de bunların yanında tezsiz yüksek lisans programları var. Mesela insanlar piyasada çalışıyorlar, çok bilimsel çalışma yapmak derdinde değiller. Sadece bir konuda uzmanlaşmak, o konuda daha detaylı bilgi sahibi olmak istiyorlar. Bu insanlar tezsiz yüksek lisans programlarına gidiyorlar. Tez yapmıyorlar akademik bilimsel çalışma yapmıyorlar. Fazla fazla ders alıyorlar. O konuda derinlemesine bilgi sahibi oluyorlar. Biz bunun tersini uygulayabiliriz. İlk adım, Medresetüzzehranın lisansüstü boyutu dediğimiz zaman, benim aklıma gelen uygulanabilir, yapılabilir bu fikir geldi. Yani bugünkü üniversitelerdeki tezsiz yüksek lisansın paraleli, derssiz yüksek lisans programını biz başlatabiliriz. Derssiz yapmak kolay. Dersli yapmak da aslında şu aşamada biraz mahzurlu. Çünkü dersi kim verecek? Müfredat ne olacak konusu ne olacak? Bunlar çok zor sorular. Bunları cevaplamak belki on yıllar alacak. Gerçekten bir yere oturtmak için ama ders kavramını kaldırıp, sadece teze odaklanırsak yani insanlara bu çerçevede, “Medresetüzzehranın çerçevesinde ders vermiyoruz. Siz oturun, tez yazın. Bilimsel çalışma yapın.” dediğiniz zaman bunun daha yapılabilir, realize edilebilir bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunun daha detayı şöyle. Benim zihnimde şekillenmişti.

Sonuçta bu bir lisansüstü programı bunun da bir prosedürü olması gerekiyor, danışman hocası, tez jürisi vs. olması gerekiyor. Bu da nasıl ki, “Bu dersi kim verecek? Akademisyeni kimdir?” sorusu ne kadar zorsa, bu da o derece zor. Ben de şuna en azından geçici, kısa vadede uygulanabilir. Şöyle bir öneri getirmiştim. Eş danışmanlık grupları kuralım. Mesela bugün bir tez jürisi beş hocadan oluşuyor. Bir tane öğrenci çıkıyor, anlatıyor. O beş tane hoca, “Oldu, olmadı” diyor. Dolayısıyla biz altı kişi bulalım, bunların akademik arka planı olsun, mesela en azından yüksek lisans mezunu olsunlar veya olmasalar. En azından bir yayın yapmış olsunlar. Mesela şartımız bu olabilir ve Risale-i Nur eksenli en azından Medresetüzzehra prensiplerini kendine çıkış noktası seçen çalışmalar yapmaya niyetli olsunlar. Birincisi niyetleri doğru, ikincisi akademik kabiliyetlerini ispatlamış oluyorlar. İki şartla; ya yüksek lisans mezunu olmak yani tez yazmış olmak veya herhangi bir akademik yayın yapmış olmak. Ne demek bu? Sizi hakemli bir heyet değerlendirmiş en az bir tane akademik yayın yapmışsınız, dolayısıyla bir miktar rüştünüzü ispat etmişsiniz. Bunu alıp Risale eksenli çalışmanızda uygulayabilirsiniz. Dolayısıyla böyle mesela altı kişi bulalım. “Biz böyle bir çalışma yapmak istiyoruz” desinler. Bu altı kişi birbirlerine tez jürisi olsun. Mesela bunlar üç ayda bir toplansınlar, bunlardan bir tanesi çıksın, “Son üç ayda ne yaptınız?” desin. Doktoradaki tez izleme komitesi gibi, bir yüksek lisans gibi, tez izleme komitesi kuralım, çünkü ders yok. Tek işleri tez olacağı için bunları üç ayda bir toplayalım. Çıksın bir kişi “Konum buydu. Şöyle bir ilerleme kaydettim. Ben geçtiğimiz üç ayda şunları yaptım.” diye anlatsın. Geri kalan heyetteki beş kişi, onun yeterli olup olmadığına karar versin. Her biri bunu yaptığı zaman hem birbirlerini değerlendirmiş, hem birbirlerinden bir şeyler öğrenmiş, hem de akademik kontrolü sağlamış olurlar.

Tabi bunun mahsurları yok mu? Elbette var ama insanların niyetleri doğru okunduğundan gerçekten bu işi halis niyetle isteyen insanlar, bu işe girdiğinde sağlıklı biçimde yürüme şansının olduğunu düşünüyorum. Niye? Çünkü bugünkü kısa vadeyi düşündüğünüz zaman böyle bir program yapıp da mezun olup bundan elde edeceği hiçbir maddi getiri yok. Bu yüksek lisans mezuniyetini ne YÖK tanıyacak, ne herhangi bir şirkette geçerliliği olacak. Dolayısıyla önümüzdeki 2-3-5 hatta 10 senede, “Ben şundan mezun oldum” dediğim zaman kazanacağım hiçbir maddi gelir yok. Ben böyle bir programa başvuran kişilerin, sadece ve sadece onu yapmak için geldiğine, büyük oranda ikna olurum şahsen. Dolayısıyla o akademik kriterde en az bir yayın yapmış olma şartı sağlandığında da kalite olarak da belli bir seviyeye ulaşan çalışmalar ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Benim şahsen pratik olarak uygulanabilecek önerim bu.

Bilmiyorum sizler ne düşüneceksiniz? Eğitimde öğrencinin seviyesi yükseldikçe hocanın işi kolaylaşıyor. Bir doktora dersini vermek öğretim elemanının lisans dersine göre tercih edeceği bir şeydir. Veya bir lise öğretmeninin işi üniversite hocasından daha zordur. İlkokul öğretmeninin belki en zordur. Dolayısıyla yüksek lisanstan başlamak, Medresetüzzehra faaliyetlerinde bizim işimizi kolaylaştırabilir diye düşünüyorum. Çünkü size gelen talebe belli bir seviyeye zaten gelmiş olacaktır. Onunla muhatab olduğunuz zaman kendinizi daha rahat ifade edeceksiniz. Onu alıp belli bir seviyeye getirme ihtiyacınız azalmış olacak. Dolayısıyla üst kademeden başlamak daha kolay olabilir fikrindeyim. Pratik olarak uygulanabilir önerilerim de budur. Teşekkür ederim.

 

popüler cevapdünya atlası