Ümmî, fakat allâmelerin işini gören, Isparta’nın intibahına sebep olan Adilcevazlı Bekir Ağa

Eklenme Tarihi: 02 Mayıs 2017

Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam; Alemlerin Rabbin’den emaneten getiren ilk emri Cebrail Aleyhisselam’dan almasıyla, insanlığım mazhar olabileceği en büyük nimet olan ilahi emanet. Arza inmeye başlamıştı.

23 senede yavaş yavaş yağan bir yağmur gibi sindire sindire insanlığın gönül ve ruh iklimlerini yeşertmek üzere inen bu rahmet, bu emanet hayatı boyunca önce Muhammedü’l-Emin olan Peygamberimize teslim edilmişti. O ömrü boyunca bu emanette emin olarak yaşadı. Kuran’ın ahlakı ile ahlaklandı. Yürüyen bir Kur’an olarak yaşadı. Ahde ve akde vefanın en güzel örnekliklerini sundu. Emanet ile vefa arasındaki kopmaz ilişkiyi ümmetine olan vefasıyla gösterdi. ‘Ümmeti’, ‘Ümmeti’ yakarışları ile vefanın en güzel örneklerini verdi. Emanette emin oluşunu vefa ile taçlandırdı.  

O da Veda Haccında bütün insanlığa sunduğu bir hutbe ile:

“Size öyle bir emanet bırakıyorum ki, siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O Emanet Kelamullah olan Kur’andır”diyerek o emaneti ümmetine bıraktı.

“Alimler peygamberlerin varisleridir” diyerek de bu emanetin asıl taşıyıcılarını, vereselerini nesl-i mübareki gösterdi. Emanette emin olan o peygamber torunlarından, vefadarlardan birisi de hiç şüphesiz “Gavs-ı Âzam” ünvanıyla şöhretlenmiş, Kutbiyet, Ferdiyet, Gavsiyet makamlarının mazharı Kutbu Âzam Abdülkadir-i  Geylânî’dir.

Şeyh-i Geylani de 800 yıl ötesinden bu asra bakan bir yol göstericilik yaptı. Mecmuatü’l-Ahzâb adlı eserinin, birinci cildinin beş yüz altmış ikinci sahifesinde, beş satırla, geçen asrın başındaki hizmet-i Kur’âniyedeki heyete ve başında bulunan Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi’ye şöylece yol gösterdi. Adeta emaneti tevdi etti:

“…Doğuda, batıda ve hangi belde de olursa olsun, …

Ey benim şiirimi, meslek ve meşrebimi ve mücahedelerimi dile getiren müridim, Sözler”ini söylemekten korkma.

Muhakkak ki sen, inâyet gözüyle gözetilip korunmaktasın.

Zamanın Abdülkâdir’i ol, Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, geçiminde dahi ismin gibi mes’ud olasın.”

Bediüzzaman ise kendisine arkadaşlarına tevdi edilen bu emaneti Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserinde şöyle nazara verdi:

Elhâsıl: Bu dört zât, bu fakirle beraber hizmette sebkat edip Hulûsi ihlâsıyla, Sabri takdiriyle, Süleyman sadâkatıyla, Bekir hizmet ve gayretiyle, hizmet-i Kur’âniyede bulundular. Hem mertebelerine imâ sûretinde, bu beyit ihbar ediyor. Elbette denilebilir ki, Hazret-i Şeyh onları izn-i İlâhî ile Said’in etrafında görmüş, haber vermiş. Daha sâir arkadaşlara işaretler var.”

İşte geçen asırda bu emanetin Bediüzzaman Said Nursi ile birlikte, Şeref Armasını taşıyanlardan birisidir Kürt Bekir Ağa’dır.

Bediüzzaman’ın Barla lahikasında yer alan ve kendisine yazılmış iki mektub hepimiz açısından fevkalade öğretici ve eğitici bir özellik taşıyor. Barla lahikasında Söz Basım Yayın tertibi ile 54 ve 108 numaralı bu mektuplar Adilcevazlı Bekir (Çelik) Ağa’nın Bediüzzaman’a gönderdiği mektuplarıdır.

Bu iki mektuptan hareketle Bekir ağabeyin hayata geçirmeye muvaffak olduğu mütevazı hizmet metodu, yöntem arayışı içinde olanlara ihlâs ile yoğrulmuş muhteşem bir örnek modeldir. Türkiye’nin gizli kalmış ‘kahraman’larından biri olan ve Gavs-ı Âzam Abdülkadir-i Geylani’nin tâbiriyle Bekir Bey, Bediüzzaman’ın tabiri ile Bekir Ağa’nın hayatı fevkalade manidar dersler sunuyor bize.

Bakınız o mektuplardan birin de Bekir Ağa Üstadına neler anlatıyor:

Fazîlet-meâbÜstadım Hazretleri,

“Efendim, evvelâarz-ı tâzim ve hürmetle mübarek ellerinizi öperek, her an ve zaman lisanıma yakıştığı kadar dua eder ve duanızı rica ediyorum.

 

“Efendim, malûmunuz, fakir talebeniz ve kardeşiniz cahil olduğum halde, güneş-misâli olan risale-i bergüzîdelerinizden umumNur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi, risalelerinize de sed çekilemez. Onları istimâda ruh ve kalbimi tetkik ettim;tetkikatımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım. Baktım ki, ruh ve kalbimde bir feyezan ve coşkunluk var ki, beni bilâihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen “Haydi, haydi” diye tazyikata başladı. Ben de ruhumda olan bu vâkıayı takip ederken, o Nurların irae ettiği miftahları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlarla icap eden kapıları açıp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi—min gayri haddin—arayıp bulmak vaziyeti adeta bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hali kendime vazife addettim.

 

“…..hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullah ve emânât-ı Peygamberînin (a.s.m.) gayet parlak, yakut ve zümrütten kıymettar olan hazinelerini o zâtların ellerine teslim ettim.

 

“Elhamdü lillâh, Cenâb-ı Hakmuvaffak etti. ….

 

“Bu eserler başlı başına, ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşaallah, her cihetle feth ederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlââhirette cümlemizi sevabına nâil eyleyip şefaatine mazhar buyursun. Âmin. Tekrar mübarek ellerinizi bûs ile duanızı istirham eylerim, efendim hazretleri. 

Abdülcelil oğullarından

Âdilcevazlı Emrullah oğlu Bekir

Bekir Ağa [Çelik] Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde dünyaya gelmiş. 1925 Şeyh Said hadisesinden sonra Isparta’ ya sürgün edilenler arasında yer almış. ‘Ümmi’ bir zat olan Bekir Ağabey okuryazar değil. Bekir ağabey’in hanımı Türkçe bilmediğinden midir yoksa gerçekten konuşma özürlü müdür bilemiyoruz ama Bediüzzaman’ın Eskişehir Mahkemesi safahatında kendisinden bahsederken ifade ettiği gibi  ihtiyare bir ailesi ve dilsiz hastalıklı bir kerimesi’  yanında. Isparta’da zorunlu ikamete tabi tutulduğu bu yıllarda ailesinin geçimini çerçilik ile karşılıyor. Kısacası kıt kanaat geçinen, bereketli bir ömrün sahibi.

Barla Lahikasındaki 54 numaralı mektuptan anlıyoruz ki; Bediüzzaman’ın telif ettiği Risale-i Nur nüshalarından birisi de Bekir Ağabey’in elinde ve yanında bulunuyor. Çerçilik yaparak gezdiği Isparta köylerinde bu nüshalar hep yanında. Hangi köye gitse o köyde okuma yazma bilen birsini arıyor Bekir Ağa  [Çelik]. Nüshayı verdiği şahsa, kendisinin okuma yazma bilmediğini ama bu nüshada neler yazılmış olduğunu merak ettiğini, onları dinlemekten çok büyük bir feyiz aldığını, bu sebeple bu nüshayı okuması ricasında bulunuyor.

Muhatap bu nüshayı okumakla kalmıyor, okurken kendiside bizzat Bediüzzaman’ın Risale-i Nurlardaki ders halkasına dâhil oluyor. Böylece Risale-i Nur’un Kur’an dan süzülmüş, Peygamberimizin sünneti ve hadisleri ile yoğrulmuş hakikatlerine doğrudan perdesiz ve vasıtasız muhatap olma imkanı buluyor. Muhatapların, ‘kalp ve ruhları hakikate açık olanları’ bu nüshaya derhal sahip çıkıp bir nüshada kendisine çoğaltıyor. Sonrasında yazmış olduğu bu nüshanın tashihi için ya Barla’ya giderek Bediüzzaman’ı ziyaret ediyor. Yada ‘Nur Postacıları’ marifetiyle bu nüshayı Bediüzzaman Said Nursi’nin tashihinden geçiriyor. Hele kendi kalemiyle büyük güçlüklerle yazılan o nüshaların, bizzat müellifin tashihinden geçmesinin, kalp ve gönüllerdeki çoşkusunu ve heyecanını anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalıyor. Böylece nurun hizmet halkasına oda dâhil oluyor.

İşte böyle mütevazı bir metod ile ihlâs sadakat ve samimiyetle Bediüzzaman’ın tabiri ile bütün bir Isparta’nın intibahına uyanmasına sebep oluyor Bekir Çelik. Kendisi okuryazar olmadığı için Risale-i Nur’lara ve dolayısıyla Kur’an hakikatlerine parlak bir ayna görevini tam manasıyla yerine getiriyor. Muhataplar bu hakikatlerin kendisinden değil bizzat onun okunmasına vesile olduğu Risale-i Nur’lardan ve Kur’an dan gelen hakikatler olduğunu tam bir itminan ile kabul ediyorlar. Böylece hakikatlere doğrudan talebe olabilme imkanını buluyorlar.

Belki Bekir Ağabeyin bu hizmetinin can alıcı noktasıda burası. Kendisi ümmi olmakla elinde bulundurduğu ‘elmas’, ‘zümrüt’ kıymetindeki ‘pırlantaların’, onun dellallığında kendisine sunulduğunu fark eden muhatapların nefis ve şeytanlarının itirazına mecal bırakmaz iken,  kalp ve ruhlarında nurlu çiçekler açmasına vesile oluyor.

Bu metod tam bir Peygamberi metod olduğu gibi, kendisi ümmi olan bir peygamberde (ASM) insanlık için en muhteşem bir örneklik teşkil eden, ahlakın ve kemalatın zirvesinde örneklikleri insanlığa sunan bir Rabbani yöntemin de gizli kodlarını taşıyor. Resulünü terbiye eden ve ahlaklandıran sonsuz kudret sahibi Rab, bu vasıtayla bize razı olduğu yöntemin ipuçlarını sunuyor. 

İşte bu zat ile ilgili olarak Bediüzzaman Barla Lahikasında Bekir Ağa’nın mektubunun başına şu manidar ve fevkalade kıymetli notu düşüyor;

Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibahına sebep olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağanın Sözler hakkındaki ihtisâsâtıdır. (Barla Lahikası s. 99)

Barla Lahikasında Bekir Ağa’nın bir başka mektubunun başında ise şöyle diyor:

Sözler’i müştakların ellerine yetiştiren kardeşim Bekir Ağa’nın fıkrasıdır.(Barla Lahikası s.99)

İmanımızı ve başkalarının imanlarını kurtarmak. Ve ehl-i imanın imanlarını takviye etmek diye özetleyebileceğimiz İman ve Kuran hizmeti bakımından muhteşem bir örneklik teşkil eden hayatı ile Bekir Ağabey, ihlâs ve samimiyetle bu yola koyulmaktan gayrı, hiçbir şeye muhtaç olmadığımızı hatırlatarak adeta ezberlerimizi bozuyor.

Bekir Ağabeyin hayatının 1935 senesinde Bediüzzaman Said Nursi ile birlikte Eskişehir hapishanesinde haksız ve tümüyle hukuk dışı yargılanmada hapis cezasıyla mahkûm olunanlar arasında yer aldığı da düşünüldüğünde onun bu hizmette ‘en ön safta’ olmaya ne kadar layık olduğunu görüyoruz.

Bediüzzaman Said Nursi, Eskişehir Ağır Ceza mahkemesinde yargılama sırasında Vefakar Bekir ağayı bizzat savunması ile tam bir ‘Vefa örneği’ sunuyor.

Hafız Ali ağabeyin El yazması 27. Lem’a’nın orijinalinde yer alan ve halen bu orijinal örneğin Rahmetli Sungur Ağabeyde bulunan nüshasında Bediüzzaman şöyle diyor:

“Hem ezcümleIsparta’da muhacir bulunan aslen Türk, vatanen Vanlı,  Kürd Bekir namındaki şahsı ben Barla’da iken benim yazımla Isparta’dan hususi hacatımı görmek için ara sıra yanıma gelirdi. Okumak yazmak bilmiyor. Hem hemşehrim olmak münasebetiyle bazılar ona mektup göndermiş ve bazı dostlarımla sırf bir selam nevinden muhabere etmiş. Ben de bir iki hususi mektubumda onu taltif etmek için başka dostuma sena etmişim.

“Bu adam Isparta zabıtasının ekserisiyle ve halk fırkasıyla hilesizliğine ve istikametine, safdilliğine binaen münasebettar idi. Hem benim hakkımda ihtiyatımdan daha fazla belki vehim derecesinde ihtiyat edip her vakit bana der idi: ‘Aman dünya işine hükûmetin siyasetine hiçbir haletin ilişmesin.’ İşte bu biçare muhacirin ihtiyare bir ailesi ve dilsiz hastalıklı bir kerimesinin rızıklarını şahsi ticaretiyle günü gününe temin ediyordu. Acaba bunu benim mevhum cürmümden ehemmiyetli bir hisse ile müttehem tutmak ve fakir haliyle üç aydır ta’yinatını verdirmemek nazar-ı adalete muvafık olur mu?”

Medeniyetler inancın eseridir. Akıl mühendisleri, inanç kahramanları yetiştirir" der Cemil MERİÇ. Bu iman hizmeti, köylü ve sıradan denebilecek, hatta okuma yazması bile olmayan avamdan bir millet için örnek kahramanlar çıkarabilen bir hizmettir. İşte yeniden kurulmakta olan Kuran medeniyeti bu kahramanların omuzlarında yükselmektedir.

Türkiye’nin saklı tarihinin üzerine örtülen ‘resmi tarihin ideolojik örtüsü’ aralandıkça yakın tarihin bu henüz geniş kitlelerce bilinmeyen kahramanları ortaya çıkmaya başlamıştır.

Görülmektedir ki; o kahramanlar yakın tarihteki nefretin, şiddetin değil, sevginin, şefkatin kahramanlarıdır.

ISPARTA KAHRAMANLARI’ dır. Allah Onlardan razı olsun.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 315-321,  Risale Akademi.

popüler cevapdünya atlası