Türkiye'nin İttihad-ı İslamın merkezi olarak seçilmesi tesadüfi değildir

Eklenme Tarihi: 17 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 12 Haziran 2019

Yazar Ebubekir KURBAN'ın 1. Uluslar Arası Hutbe-i Şamiye İslam Dünyası ve Küresel Barış Sempozyumu konuşmasıdır​

İslam Birliğine Türkiye’den Bakmak

İçinde yaşadığımız zaman dilimi içinde Müslümanların birliğine, hele hele bu coğrafyada yaşayan Müslümanların birliğine ve beraberliğine büyük ihtiyaç var. Kaçınılmaz olarak Müslümanlar bir ve beraber olmalıdırlar. Sezai Karakoç ile yapılan bir söyleşide kendisine diyorlar ki: “Üstadım siz İslam Birliği'ni, Türkiye'nin Suriye ve Irak’la yakınlaşmasını savunuyorsunuz. Fakat Suriyeliler diyor ki, ‘Hatay bizimdir’. Nasıl olacak bu yakınlaşma?” Sezai Karakoç da diyor ki: “Doğrudur, Hatay Suriyelilerindir hatta İstanbul bile. Tıpkı Şam’ın bizim olması gibi. Bizim ayrımız gayrımız yok, bizim ayrımız gayrımız yoktur.” Sezai Karakoç’un bu sözü bizim nerede durmamız gerektiğini durduğumuz yeri bence doğru bir şekilde gösteriyor.

İslam’a birliğine her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Çünkü sorunların kaynağı, sorunlarımızın temeli, bizim dağınık olmamızdandır. Bir ve beraber olmamamızdır. Müslümanların son büyük devleti olan Osmanlı parçalandıktan sonra olanlar oldu. Millet Osmanlının parçalanması ile birlikte can havliyle yeni bir milli mücadeleye girdi. Yokluk ve yılgınlıkla da olsa son Osmanlı toprağı üzerinde bir cumhuriyet kuruldu. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması gereken bir cumhuriyetti bu. Ama hiçbir şey beklendiği gibi olmadı. Müslüman ahali Osmanlıyı tüm hatalarına rağmen kendinden kabul ediyordu. Yani Osmanlı sultanlarının, Osmanlı idaresinin, Osmanlı dediğimiz her ne varsa, “Onların yaptığı hata ne olursa olsun bu bizdendir” diyordu. Bunu bir sapma olarak görmüyordu, kabulleniyordu, benimsiyordu, kendinden görüyordu. Ama cumhuriyetle birlikte insanların içindeki boşluklar bana göre dolmadı. Cumhuriyet içimizdeki boşlukları dolduramadı. Yani insanlar kendilerini yaban hissettiler. Tıpkı Yakup Kadri’nin yaban romanında olduğu gibi. Yani Osmanlı haritası parçalandı. Osmanlı haritasının parçalanması ile birlikte bizim zihinlerimizde parçalandı. Milletin devletine olan aidiyeti zedelendi. Yüzyıllardır milletin içinde var olan devlet ebed duygusu dumura uğradı. Çünkü bütün devrimler jakoben yani tepeden inmeydi. Halk devrimi değil, bir elitler devrimiydi. Kafalarında bir kurgu millet vardı ve bunu hayata geçirmeye çalıştılar.

Akiro Kurusowa’nın bir filmi var “Düşler” diye. Filmden bir sahne vardır. Adamın biri ünlü ressam Van Gogh’a kulaklarını neden kestiğini sorar. Van Gogh söyle cevaplandırır. Kendi portremi yapıyordum. Kulaklarımı oturtamayınca kesip attım. Cumhuriyetin durumu da bana hep bu hikâyeyi çağrıştırıyor. Kulakların yerine şimdi pek çok şey konulabilir. O kulakların yerine Kürtleri koyabilirsiniz, İslamcıları koyabilirsiniz, Alevileri koyabilirsiniz. Şimdi de devrim eline bir neşter almış, Türkleri nereye koyacağını bilmiyor. Bana göre Türk’le Kürd’ün farkı yoktur. Ama insanlar son zamanlarda biraz etnik dil üzerinden dertlerini anlatıyorlar. Bunu bugüne kadar devletimiz, devlet adamlarımız yaptı. Cumhuriyetin kuruluşunda zaten epey yanlış ve sakatlıklar vardı. Ama şimdi günümüzde Kemalizmle hesaplaşalım diyen insanlar, “Türkler geldi bize şu yanlış yaptı” diyorlar. Kemalizm Türk dediğin unsuru etkin bir kimliğe indirgemiş zaten. Türk hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde etnik bir kişi olmadığı halde Kemalizm onu asli tanımından uzaklaştırılmıştır. Kürd’ü de yok saymış, Türk’ü de etnik bir kimliğe indirgemiştir. Ama şimdi birtakım insanlar aynı Kemalistlerin kullandığı dille konuşuyorlar. Türk deyince etnik bir şey akıllarına geliyor. Şunu söylemeye çalışıyorum, önümüzde bir leğen var. Leğenin içinde de bir su var. Su kirlenmiş. Suyu kimin kirlettiğinin bir önemi yok. PKK’da kirletilmiş olabilir, bizim devletimiz de kirletmiş olabilir, gâvurlar da kirletmiş olabilir, Herkes kirletilmiş olabilir. Ama şu hakikat ki, su kirli. Fakat bu leğenin içinde bir de bebek var. Ben o bebeğe Türkiye diyorum. Hepimizin bebeği yani. Bizim yapmamız gereken bebeği muhafaza etmek, kirli suyu sokağa fırlatmak. Ama bunu yapmıyoruz. Kirli su ile birlikte bebeği fırlatıyoruz. Maalesef bunu yapıyoruz. Son zamanlarda benim gördüğüm şey bu. Buna dikkat etmek lazım.

Türkiye bizim bebeğimiz. Türkiye bizim durduğumuz, durmamız gereken yeri gösteriyor. Jean Baudrillard diye bir Fransız düşünür var. Diyor ki: “Birinci körfez savaşı aslında olmamıştır.Çünkü insanlık tarihinde bir savaş ilk defa televizyonlardan canlı olarak verildi. Ekran başındaki insanlar televizyonda zap yaparken gözleri önünde 30 tane çocuk ölüyor. 30 tane çocuğun ölümü insanlara ölümü hatırlatmıyor. Sonra tekrar zap yapıyor, başka bir kanalda bir reklam görüyor. O ölen çocuklara göstermesi gereken duyarlılığı, o reklama gösteriyor. O halde birinci körfez savaşı olmamıştır. Çünkü insanlara ölümü hatırlatmayan savaş savaş değildir. Ben bu savaşı iyi anlıyorum. Televizyonun karsısına geçmiş adamı da ciddiye almıyorum. Savaşı hakikaten görmek istiyorsanız savaşın olduğu yere gidin parmağınızı dökülen kana bulayın. O zaman hakikaten dokunmuş olursunuz.”

Peki Türkiye'de yaşayan insanlar için hakikat nedir? Ben bizim için hakikatin Mardin Ulu Camii’nden geçtiğini düşünüyorum, Diyarbakır Ulu Camii’nden geçtiğini düşünüyorum, Bursa Ulu Camii’den geçtiğini düşünüyorum. Madem birliğimize hizmet edecekse, bulunduğumuz şehir, bulunduğunuz kültür, kullandığımız dil o zaman kıymetlidir. Yani Arapça’yı bizim gözümüzde kıymetli kılan şey nedir? Arapların dili olması değildir. Kur’an’ın dili olmasıdır. İslam’ın daha iyi anlaşılmasına, bu toprakların ruhunu daha iyi yansıtmasına katkısı olacaksa, Arapça kıymetli bir dildir.

Ben sürekli bir vurgu yapmaya çalışıyorum. Birliğimize vesile olmayan durumlardan belki biraz meşrebim gereği rahatsız oluyorum. Birliğimize, beraberliğimize, yeniden tarih sahnesinde olmamıza katkı sağlayacaksa, yaptığımız işler önemlidir anlamlıdır.

Said Nursi’nin hayatını da baktığımızda her yönüyle örnek alınacak bir şahsiyet olarak karşımıza çıkıyor. Bismillah’la yoluna başlamış ve çok sıkıntılara maruz kalmıştır. Fakat daha sonra kendisine, “Üstadım sizi Mekke’ye, Medine’ye, daha güvenli bir yere götürelim” demişler. Onun cevabı, “Ben Mekke’de, Medine’de de olsam buraya, Anadolu’ya gelirdim” olmuştur. Yani Anadolu mayanın çalındığı yerdir. İttihad-ı İslam'dan söz ediyoruz. İttihad-ı İslam'ın merkezinin Türkiye olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin seçilmesinin tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Bediüzzaman Hazretlerinin bu topraklarda çıkmasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum. İslam birliğine her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Suni sıkıntıların defi için, yeniden birlik beraberlik için, Allah’ın rızası için, bu yolda çalışacağız, gayret edeceğiz. Çalışmak bizden tevfik Allah’tan. Sağ olun, var olun, nur olun, efendim.

popüler cevapdünya atlası