Türkiye’de büyük bilim adamı ve sanatçı olmanın yolu Bediüzzaman’dan geçiyor

Eklenme Tarihi: 18 Şubat 2014 | Güncelleme Tarihi: 25 Mayıs 2019

Dr. Suat ALKAN'ın Sanat, Marifet ve İttifak İçinSosyal Kalkınma Sempozyumu konuşmasıdır

Misafirlerimize hoş geldiniz demekle başlamak istiyorum.

İki günden beri diğer sempozyumlarda olmayan, daha çok Diyarbakır’da dile getirilmek istenen insan unsuru üzerinde durmak istiyorum. Sanatla bilimin müşterek yaklaşımları üzerinde bir hesap ortaya koymak suretiyle belki biraz düşünmediğimiz, anlamadığımız alana, düşünerek ve anlayarak yaklaşma imkânı sağlayabilirsem ben de kendi görevimi yapmış sayarım.

Önce sanat hakkında yakında söylenen sözlerle ve onlar arasındaki bağı kurmak suretiyle düşünmenin bir yolunu açmak lazım. O da Türkiye’de yaşayan herkesin çok iyi tanıdığı şair Necip Fazıl Kısakürek’ten sanatla ilgili iki mısra diyebilirim:

Sanatsız papağan niçin çok?

Atsız kahraman neden yok?

Böyle bir yaklaşımı var. Ben buna çok katılıyorum. Buna yakın bir ifade gazeteci Yusuf Kaplan Bey’den Nurcularla ilgili bir sunumundaki, “Bu kadar yıl geçtiği halde Nurculardan neden bir sanatkâr, neden bir mütefekkir yoktur ortada?” ifadesi çok düşündürücüdür.

Bunların karşısında Üstadın, “Bu vatanda, fen ve sanat çiçekleri açacak. Her taraf gül ve gülistana dönecektir inşallah.” diye de bir beklentisi var. Bunları bir araya getirdiğiniz zaman bir yanda karamsarlık, bir yanda ümit, bir yanda meselenin belirsizliği var. Meselenin belirsizliğinin sebebini anlamak için benim Avrupa’ya, Fransa’ya gitmem büyük bir şans olmuştur. Oradan da bir hesap, bir yaklaşım sağlayabilmek için orada yaşadıklarımı, gördüklerimi Türkiye ile mukayese etmek suretiyle göstermeye çalışacağım.

Ben Fransa’da “Risale-i Nur’da Modern Bilim ve Modern Sanat Felsefesi” diye bir tez yaptım. Modern sanat felsefesi diye bir düşünceyi, bir anlayışı, konuya sokmamın sebebi Türkiye’de gazeteciliğim sırasında, Felsefe ve Allah, Psikoloji ve Allah, Matematik ve Allah, Cemiyet ve Allah, Tabiat ve Allah konularında yaptığım bir dizi araştırmanın içerisinde Sanat ve Allah’a dair bir yaklaşım sağlamaya çalışmam gerekiyordu. Gazetecilik bana böyle çalışmalar yapmayı amir idi. Dolayısıyla her konunun en iyi uzmanıyla görüşüyordum. Mesela Felsefe ve Allah konusunu Türkiye’nin en büyük ilim adamlarından bir tanesi olan Boğaziçi Üniversitesinde Yalçın Koç ve Allah rahmet eylesin Fikret Kortel ile görüştüm. Matematikçiler derneği başkanıydı. Orman Fakültesinden Necmettin Çepel’le görüştüm. O da Türkiye’de çok büyük bir adam olmuştur. Fikret Kortel zaten Nisbor isimli son çağ fizikçilerinin bir talebesi idi. Ben bunlardan çok şey öğrendim. Ama Sanat ve Allah konusunda öğrenmek istediğim zaman gerek Güzel Sanatlar Akademisine, gerekse sanatçılara gittiğimde aldığım cevap; “Biz konuya yaklaşım sağlayamayız. Eğer Necip Fazıl sağ olsaydı sana bir şeyler söyleyebilirdi” tarzında olmuştur.

Beni o zaman gazeteden uzaklaştırdılar. Sebebi de herkesin genel yayın müdürlüğü makamına göz dikmiş olmalarıdır. Kendi aralarında kavgada bulunan insanlar, bana gazetede bir sandalye dahi vermemişlerdir. Çünkü “Suat Alkan içimizde en iyi gazetecidir. En tepede onun olması gerekir. Ancak o ayak takımı içerisinde kalsın.” mantığı vardır. Bu mantığın içinde yaşadım. Çünkü Hekimoğlu İsmail Yeni Asya Gazetesi’ni bırakıp giderken, “Gitme” dedim. “Sen olsan ne yapardın?” dedi. “Kapıcılık yapardım” dedim. “Ben yapamam” dedi ve gitti kayboldu. Ben gitmedim. Gittiği zaman da şunu yazdı: “Başların ayak, ayakların baş olduğu bir müessese.” Sur Dergisini açarsanız orada bu cümlesini ilk çıkardığı sayılarda görürsünüz.

Şimdi bunları anlatmaktaki maksadım Türkiye’nin panoramasını ortaya koymak, sanatla bilim konusundaki çalışmaları ve fikir konusundaki anlayışı bir nebze önünüze getirmiş olmak düşüncesinden kaynaklanıyor. Söylememin sebebi.

Tam o sırada Fransa’dan bir mektup aldım. “Üç aylığına Fransa’ya gelebilir misiniz?” diye. İçimde boş kalmış bir alan var. O alanı doldurabilirim ümidiyle dedim ki: “Gelebilirim, ama üç aylığına değil, üç seneliğine.” Kabul ettiler. Zaten dünyada herhangi bir bağlantım olmadığından dolayı, “Bir sene Fransızca öğrenirim. Bir sene röportajlar yaparım. Tekrar dönerim bu röportajları milletime arz ederim.” düşüncesiyle gittim. Türkçe bilen bir profesörle tanıştırdılar. Bana sordu, “Niçin geldin Fransa’ya?” diye. Düşüncemi söyledim. “Sen bunu tez olarak yap” dedi. Türkiye’de ve dünyada tanınan ve Fransa’da sözü dinlenen bir adamın böyle bir teklifi benim de hoşuma gitti. Orada kalıp, tezimi yaptım. Çok şey öğrendim.

Tezi savunduktan sonra bir ressamla karşılaştım. Frankie Kirike isimli Martinik asıllı olan bu Fransız Ressam, dünyaca tanınan, saygınlığı ve dikkate değer bir tarafı olan biriydi. Bu adam yakın zamanda bazı heykelcikler yaptı. Bu yaptığı heykellerin karşısında şok oldum. Kendisi ile bir röportaj yaptım. Bir porsuk heykeli. İki tane kol takmış. Kollarını açmış. Ayakta insan tavrında. “Bu heykel neyi anlatıyor?” dediğim zaman, dedi ki: “Avrupa’da insanlar insanlara karşı kollarını açıyorlar. Onları çekiyorlar. Fakat porsuğun dişleri çok dikkat çekici, onları yemek için kollarını açıyorlar.” Aynı ahlak Türkiye’de de vardır. İnsanlara kollarını açanlar, onları yemek, sömürmek, istismar etmek için kollarını açıyorlar. Bu konuda benim yaklaşımım şu: Aklını ve kalbini bitirmiş bir toplumda insan yoktur aslında. Var gibi görünür. Bu sebeple çağımızın en büyük şanssızlığı bir sanı içinde yaşamasıdır. Dolayısıyla Bediüzzaman’la çok uyum içinde benim bu sözüm. Diyor ki: “Ey kendini insan zanneden insan.” Bunu çağımızdaki insana söylüyor. Peki, neye çağırıyor Bediüzzaman? Kalbe ve kafaya çağırıyor. Çünkü Bediüzzaman’ın temelde bütün düşünce ve hareketleri kalbine ve kafasına dayanıyor. Kafasında üretiyor. Oradan kalbine gönderiyor. Kalbinden tekrar kafasına gönderiyor. Duyarlığını kafasına, kafasından topluma aktarıyor. Şimdi bu çok önemli bir mekanizmadır.

Duyarlılık sanatla bilimle kafada ortaya konur. Sanatın alanı duyarlılıktır. Fakat sanat aynı zamanda bilimi de içerir. Sanat bilimden daha öncedir. Sanat ve bilim sezgiye dayanır. Fakat sanatçının sezgisi, bilim adamının sezgisinden daha güçlüdür. Çünkü sanatçı bilim adamından çok daha hürdür. Hür olmak kâinatta olan hakikatin, sanatçının kalbinde inikas etmesidir. Bu inikasın olmadığı bir yerde duyarlılık olmaz. Yani sanatçının kalbinde inikas eden şey, Esmâ-i Hüsna’dır. Sanatçı Esma-i Hüsna’yı temsil etmeye en yetkili insandır. Sonra ilim adamı gelir. İlim adamının sonra gelmesinin sebebi, Alîm isminin kendisinde tecelli etmesi esasına dayandığından dolayıdır. Dolayısıyla ilim adamı, biliminde bir yenilik isterse, sanatçının söylediklerinden ilham alabilir.

Ben Fransa’da yalnız Franki’yi tanımadım. Bir kitabı da tanıdım. Bogdanov Kardeşler diye bilinen ikizlerle Jean Guitton ismiyle anılan Mitra’nında danışmanlığını yapan bir felsefecinin oturup Allah konusunu birlikte düşünüp, düşündüklerini kitap yaptıktan sonra “Allah ve Bilim” adıyla topluma arz etmişlerdir. Bu kitabın, Fransa’da en çok satılan kitap olmuş olması ve bugün aynı kitabın Fransa’da cep kitabı olarak devam etmesi bizim açımızdan düşündürücü ve önemli bir noktadır. Çünkü hiçbir İslam memleketinde, İslam dünyasında, bir matematikçinin, bir fikir adamının, bir fizikçinin oturup Allah konusunda konuşmak diye bir gayesi yoktur. Bediüzzaman’ın sustuğu yer gibi bende burada susuyorum. Türkiye’de elbette büyük bilim adamları var, olacaktır da. Fakat Türkiye’de büyük bilim adamı ve sanatçı olmanın yolu Bediüzzaman’dan geçiyor.

Bediüzzaman’dan size bir ders yapacağım. Bütün bunların ihtiva ettiği meselenin yani cebirin çözümünü Bediüzzaman göstermiştir.

Bediüzzaman’ın söylediği bir şeydir. Hakikat, hem Türkçe’de, Hem Kürtçe’de hem Arapça’da toplayıcı bir kelimedir. Bir odaktır hakikat. Hakikat haktır. Onun dersi böyle:

“Biz kalû belâdan cemiyet-i Muhammedîde (aleyhissalâtü vesselâm) dahiliz. Cihetü’l-vahdet-i ittihadımız tevhittir. Peymân ve yeminimiz imandır. Mademki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü’min i’lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakki etmektir. Zira, ecnebîler fünun ve sanayi silâhıyla bizi istibdad-ı mânevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san’at silâhıyla i’lâ-yı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz.

“Amma cihad-ı haricîyi şeriat-ı garrânın berahin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.

“Meşrutiyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel şeriat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa, istibdat tevzi olunmuş olur.

اِنَّ اللهَ هُوَ الْقَوِىُّ الْعَزِيزُ(Şüphesiz ki Allah, mutlak kuvvet ve kudret sahibidir.) hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da mârifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdat daima hükümferma olacaktır.

“İttifak hüdâdadır, hevâ ve heveste değil.

“İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar. Her şey hür oldu… Başkasının kusuru insanın kusuruna senet ve özür olamaz.

“Yeis, mâni-i herkemâldir. ‘Neme lâzım, başkası düşünsün’ istibdadın yadigârıdır…” (Divan-ı Harb-i Örfi, s. 54)

Efendim bu sözlere katacak bir şey yok. Ama dersimizi almak zorundayız. Batı başka bir şeydir. Doğu başka bir şeydir. Batı ile doğu arasındaki yaklaşımların sağlığına dikkat etmek lazımdır. Burada kimse batıyı empoze edemez. Çünkü orası önemli bir dünyadır.

Ben sözlerimi saygıyla bitiriyorum…

 

popüler cevapdünya atlası