Türkiye, İslam Coğrafyası ve Dünya’da Emniyet ve Huzurun Sağlanması: Bediüzzaman Modeli

Eklenme Tarihi: 30 Ocak 2017

Prof. Dr. Ahmet Hamdi AYDIN

Giriş

İnsan hayatı, birlikte ve dayanışma içerisinde yaşamayı gerektirir. Fakat bu birliğin sürdürülebilmesi ve sosyal yardımlaşmanın gerçekleşebilmesi için, toplumda belli bir düzenin olması, emniyet ve asayişin sağlanması ve bu durumun devam etmesi gerekir.

‘Emniyet ve asayiş’, kamu düzeninin sağlanması, yani toplum veya bireyin canı ile maddi ve manevi değerlerine karşı suç işlenmemesi için gerekli tedbirlerin alınmış olması ve her şeye rağmen bir suç işlendiyse olayın aydınlatılması, failleri hakkında gerekli hukuki işlemin yapılarak haksızlığa uğrayan veya mağdur olanların hakkının teslim edilmesi durumunu anlatır.

Emniyet ve asayişin sağlanması, insanların toplu halde yaşamaya başlamalarından beri önemli olmuş ve ilk devletlerden itibaren, devletin üstlendiği temel ve önemli işlevlerden birisi olmuştur. Devlet, emniyet ve asayişi sağlama işlevini, istihdam ettiği emniyet güçleri marifetiyle yerine getirir. Bunun için yasal düzenlemeler ve inzibati tedbirler almanın yanı sıra, insanların suç işlemeye meyilli olmamalarına yönelik çalışmalar da yapılır. İnsanları suç işlemeye meyilli olmalarını engellemenin bir yolu eğitim iken, diğer önemli bir yolu da, insanların dinin gereklerini yerine getirmesidir. Bu yaklaşıma göre dinin gereğini hayatına yansıtan insanlar, günah işlemekten uzak durdukları gibi suç işlemeye de meyilli olmazlar.

‘Devletin esas amacının emniyet ve asayişi korumak olduğunu’ ve birey ve toplum için emniyet ve asayişin temininin zaruri olduğunu belirten Bediüzzaman Said Nursi de, insanların imanını kurtarmak amacıyla verdiği eserler ve hizmetler ile suç işlenmesine mani olduğu ve böylece toplumsal emniyet ve asayişin temin edilmesine katkı sağladığı söylenebilir. Bediüzzaman, fiiliyatı ile olduğu gibi, genel olarak eserlerinde ve özellikle Münazarat’ta memlekette emniyet ve asayişin teminine gayret etmiştir. Hatta İslam âleminde önemli bir yere sahip olan Türkiye’de emniyet ve asayişin temin edilmesiyle, İslam coğrafyasının genelinde huzur ve emniyetin tesisine yardımcı olduğu, bunun da tüm dünyada barış ve huzurun hâkim olmasına katkı yaptığı söylenebilir. Böyle bir misyon yerine getirdiği halde maalesef Bediüzzaman emniyet ve asayişi bozduğu gerekçesiyle suçlanmış ve uzun süreli yargılamalara ve tutuklanmalara maruz kalmış ve çok sıkıntılar yaşamıştır. Ancak sonuçta tüm davalardan beraat etmiş, toplumsal emniyet ve asayişin temininde rol almıştır.   

Bu çalışmada öncelikle emniyet ve asayiş ihtiyacı ve hizmetinin ortaya çıkışı, mahiyeti ve birey ile toplum bakımından önemi ve sonuçları hakkında teorik bilgiler verilecek, sonra Bediüzzaman’ın ‘toplumun dinin gereklerini yerine getirmelerini sağlayarak suç işlemekten uzaklaşmaları yoluyla toplumda emniyet ve asayişin temin edilmesi’ şeklinde açıklanabilecek yaklaşımınınnasılözgün ve etkili bir suç ve suçlulukla mücadele modeli olduğu tartışılacak, son olarak Bediüzzaman modeli ile ülke çapında emniyet ve asayişin sağlanması yoluyla İslam coğrafyasında ve sonuçta tüm dünyada barış ve huzurun temin edilebileceği savunulacaktır.

Emniyet İhtiyacı ve Hizmetinin Ortaya Çıkışı

İnsanlar binlerce yıldan beri birlikte, belli bir düzen ve emniyet içinde yaşamışlardır. Birlikte yaşama ihtiyacı toplumların 'devlet' olarak teşkilatlanmasını sonuç vermiş ve devlet, meşru güvenlik güçleri marifetiyle asli görev olarak toplumun emniyet ve asayiş ihtiyacını karşılamıştır (Aydın, 1996: 1).

Birey ve toplum hayatında son derece önemli olan emniyet ve asayiş ihtiyacı, bu ihtiyacın karşılanması için sunulan emniyet hizmetinin ve bu hizmeti sunmayı üstlenen emniyet güçlerinin ortaya çıkışı ile ilgili olarak farklı görüşler ve teoriler söz konusudur. Emniyet güçlerinin genel olarak toplumdaki yeri ve rolü hakkındaki genel tartışma, “Emniyet güçlerinin genel olarak devletin ve sistemin koruyucusu olan güçler mi, yoksa halka hizmet etmekle görevli kişi ve kuruluşlar mı?” olduğu sorusu etrafında yoğunlaşmaktadır. Bu konuda genel olarak iki farklı teorik yaklaşım ve bunlarla ilgili olarak da üç temel siyasal görüş vardır (Bunyan, 1977; Bowden, 1978):

1) Bu görüşlerden birine göre, insanların birlikte yaşama ihtiyacı 'devletin’ kuruluşunu sonuç vermiş ve devlet ‘halkın emniyetini sağlama' görevini üstlenmiştir. Bu görüşe göre güvenlik güçleri, halkın emniyet ihtiyacını karşılamak için doğmuştur. Bu, ‘muhafazakâr’ görüş olarak kabul edilir. Yani bu görüşe göre emniyet güçleri devlet adına halkın emniyetini sağlar, halka hizmet eder.

2) Diğer görüşe göre ise, emniyet güçlerinin oluşturulması, toplumun sosyo-ekonomik ve politik yönden gelişmesi ile ilişkilidir. Örneğin, sanayileşme devriminin başlaması ile suç ve suçlu kavramlarının değişerek farklı bir mücadele tarzını gerektirmesi ve sermayenin (kapital) buna karşı korunması ihtiyacının doğması sonucu profesyonel emniyet güçleri ortaya çıkmıştır. Bu görüşe göre emniyet güçleri halkı değil, devleti ve onu idare eden seçkinleri, nüfuzluları ve sermaye sahiplerini veya sermayedarların etkin oldukları sistemi korumak için doğmuştur. Bu ‘radikal’ görüş olarak kabul edilir. Yani radikal görüşe göre, kapitalizmin ortaya çıkışı ile devlet ve devlete veya sisteme egemen olan siyasal ve ekonomik güç sahipleri, mevcut statülerini ve varlıklarını korumak amacıyla emniyet güçlerini oluşturmuşlar ve halen de emniyet güçlerinin rolü bu merkezdedir. Oysa emniyet güçlerinin suç ve suçlulukla mücadele ederek, tamamen halka hizmet veren bir kurum olması gerekir.

3) Tabii olarak bir de bu iki görüşün arasına düşen ve genellikle ‘liberal’ olarak kabul edilen bir görüş vardır.

Dikkat edilecek olursa, hangi görüş doğru olursa olsun (ki hepsinin de bir derece doğruluk payı vardır, biri tamamen doğru diğeri tamamen yanlış denilemez) emniyet güçlerinin toplumda sürekli olarak son derece önemli bir yer işgal ettiği görülür.

Gerçekten emniyet güçleri halka hizmet etmek için vardır ve devlet adına bu hizmeti verirler. Zaten devlet de halka hizmet vermek üzere halkın kurduğu/kurması gerektiği ve halk tarafından ayakta tutulan/tutulması gereken en büyük toplumsal yapı olduğundan, emniyet güçleri bir anlamda devlete de hizmet etmiş olurlar.

Kısacası toplumun, emniyeti sağlanmaya, yani emniyet güçlerine ihtiyacı vardır; ancak tersi de geçerli olsa gerek. Yani emniyet güçleri de topluma muhtaçtır denilebilir. Zira emniyet hizmetinin veya emniyet güçlerinin varoluş nedeni, hizmet verilen veya verilecek olan insan veya toplumdur. Toplum yoksa emniyet de yoktur. Bir başka ifade ile 'önce toplum sonra emniyet’  denilebilir.

Emniyet ve Asayiş Hizmetinin Önemi ve Sonuçları

Toplumun ve toplumu oluşturan bireylerin temel ihtiyaçlarından birisi emniyet içinde olmaktır. Bu temel ihtiyacın karşılanması amacıyla devletin, genel emniyet ve asayişi sağlamadan diğer hizmetleri (örneğin eğitim, sağlık, vs.) vermesi kolay olmayacaktır. Çünkü tüm kamu görevlileri, çalışabilmeleri için evvela can ve mal emniyetinin sağlanmasına ihtiyaç duyarlar (Aydın, 1996: 70).

Öğretmen veya doktor, örneğin terör sorununun olduğu bölgelerde eğitim-öğretim veya sağlık hizmetini verebilmesi için haklı olarak öncelikle emniyet içinde olmayı ister. Yoksa hayati riskin olduğu bir ortamda çalışmaktansa, istifayı bile göze alabilir. Kısaca, diğer ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için öncelikle insanın kendisini emniyet içinde hissetmesi gerekir. Bunun için de insanın emniyetinin, yani 'emniyetli bir ortam'ın sağlanması gerekiyor. Bu, bütün meslek dalları ve hatta toplumun önemli ihtiyaçlarını sağlayan özel sektör için de geçerlidir.

İnsanın canı, malı ve manevi değerlerinin korunması ile ilgili olunca, emniyet içinde olmak, insanın en büyük ve temel ihtiyaçlarındandır. Bilindiği gibi Abraham Maslow’un ünlü ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’nde insanın en temel ihtiyacı ‘fizyolojik ihtiyaç’ olarak kavramlaştırılır. Yani insan öncelikle hayatta kalabilmesi için hava ve yemek-içmek gibi fiziksel ve biyolojik ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. İkinci ihtiyaç ‘emniyet’ içinde olmaktır. Yani hayatta kalabildikten sonra olması gereken, diğer ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, haklarını kullanabilmesi ve hürriyetlerini yaşayabilmesi için emniyet içinde olması, kendisini emniyet içinde hissetmesi gerekir. Tüm fertlerin tek tek emniyet içinde olması ve emniyeti ihlal edici bir davranışın içinde bulunmaması da toplumda ‘asayiş’in hâkim olmasını veya kamu düzeninin sağlanmasını sonuç verecektir.  

Emniyet güçlerinin görevlerini yerine getirerek insanların emniyet ihtiyacını karşılamalarının sonuçları veya yararlarının başlıcalarını şöyle saymak mümkündür (Aydın, 1996: 12):

- Devlete, topluma ve kişilerin can, mal ve ırzına yönelik tehlikeler ortadan kalkar.

- Toplumda düzensizlikler ve karışıklıklar önlenerek hayatın normal akışı sağlanır.

- İnsanlarda dirlik ve düzenin varlığı düşüncesi egemen olur.

- Şahısların temel hak ve hürriyetlerini kullanabilmesi mümkün olur.

- Toplumda sosyal yardım alması gereken kişiler bu yardımı almış ve memnun kalmış olur.

-Daha da önemlisi, emniyet ve asayişin berkemal olduğu bir ortamda, emniyet güçlerinin 24 saat görev başında olduklarını bildiğimizden, akşamları yastığımıza başımızı koyup rahat rahat uyuyor, kimsenin evimize veya çarşıdaki dükkânımıza girmeyeceğinden emin olabiliyor, sabah eşimiz veya çocuğumuzun işine veya okuluna sağ-salim gidip geleceğinden endişe etmiyoruz.

Emniyet ve Asayişi Sağlama Yöntemleri ve Bediüzzaman Modeli

Toplumsal emniyet ve asayişin temin edilebilmesi için emniyet güçlerinin, görevlerinde ‘başarılı’ olması için iyi yetişmiş ve iyi eğitim almış olması ve iyi şartlarda görev yapması gerekir. Bu çerçevede suç ve suçlulukla mücadele için yasal düzenlemeler yapılır, suç işlenmemesi için caydırıcı tedbirler alınır, suç işlenmesi halinde gerekli hukuki işlemler yapılır ve müeyyideler uygulanır. Fakat esas başarı için emniyet güçlerinin hizmet sunduğu vatandaşın destek ve yardımını alması ile mümkündür. Bu yardım ve destek değişik formatlarda olabilir. Örneğin vatandaş bizzat emniyet personelinin yanında bulunarak uygulama ve operasyonlarda insan gücü desteği vermek, parasal veya başka türlü maddi destek vermek, bilimsel destek sağlamak veya görüş bildirmek yani danışmanlık hizmeti sunmak şeklinde olabilir. Fakat insanın yapabileceği en iyi yardım fertlerin tek tek ve toplumun ‘suç işlememesi’dir. Yani suç işlenmeyince, asayiş bozulmaz ve emniyet güçleri bir şey yapmak zorunda kalmaz.

İnsanların suç işlememesi için de çeşitli yol ve yöntemlerden söz edilebilir. Örneğin, hukuka uygun hareket etmek veya cezadan korkmak ve eğitimli olmak sayılabilir, ama insanı suçtan koruyan en önemli faktör, günah işlemeyi de önleyen manevi yönden güçlü olmak, yani dini vecibeleri yerine getirmek, kısaca dini yaşamak veya dindar olmaktır.

Bediüzzaman Said Nursi de dindarların asayişi bozucu değil, asayişi korumaya yardım edici bir rolü olduğunu belirtmiş ve insanların dini yönden güçlenmesine, böylece suç işlemekten uzaklaşmasına çalışarak emniyet ve asayişin bozulmamasını sağlamış, bu anlamda emniyet güçlerine yardımcı olmuş ve hatta onlar gibi bir işlev görmüştür. Bu çerçevede devlete ve rejime isyan edenleri yatıştırıcı çalışmalar yapmış, terör ve şiddet eylemlerini kesin bir şekilde tasvip etmemiştir (Hakimoğlu, 2006: 5).

Özellikle demokrasiden ve cumhuriyetten yana olduğunu açıkça ifade etmiş, sürekli olarak demokrasinin nimetlerine dikkat çekmiştir. Ayrıca insanın temel hak ve hürriyetlerinin korunması ve kullanılması için yurt içinde ve dışında çeşitli temaslarda ve girişimlerde bulunmuş, yazılar yazmış ve başvurular yapmıştır.

Hatta emniyet mensuplarından daha çok bizzat memleketin emniyet ve asayişi ile ilgilenmiş, kendisini ve talebelerini emniyet ve asayişin gönüllü muhafızı olarak tanımlamıştır. Risale-i Nur’u okuyanların ‘asayişin manevî bekçileri’ olduklarını, asayişi korumanın tek yolunun da, insanların kalplerine iman ve marifet nurunu yerleştirmekten geçtiğini ifade etmiştir. Bediüzzaman’ın bu yaklaşımı özgün bir model değerinde olup, kısaca öyle açıklanabilir: İnsanların imanlarını kurtarmak amacıyla dinin gereklerini yerine getirmeleri sağlanırsa suç işlemekten uzaklaşacaklardır. Bu insanların sayısı ne kadar çoğalırsa o kadar az suç işlenecek ve suç ve suçlulukla mücadele etmek ve toplumsal emniyet ve asayiş sağlamak o kadar kolay olacaktır.

Bediüzzaman, eserlerindeki içtimai konularda, sıklıkla memleketin ‘emniyet ve asayiş’inin öneminden den söz eder. Eserleri ile insanların beş esas çerçevesinde yaşamalarına çalışmıştır. Bunları; hürmet, merhamet, emniyet, haramdan kaçınma, itaat ve ibadet etmek olarak açıklamıştır. Görüldüğü gibi hayatın beş temel esaslarından birisini ‘emniyet’ olarak kavramlaştırmıştır (Nursi, Kastamonu Lahikası, s.186).  

Bediüzzaman’nın emniyet ve asayişin teminine verdiği bu öneme rağmen maalesef hayatı boyunca çok defa ‘memleketin emniyet ve asayişini bozmakla suçlanmış ve yargılanmıştır. Bu nedenle zaman zaman emniyet mercilerine yazmış, onlara kendisinin de eserleriyle insanları dini yaşamalarını sağlamak ve imanlarını güçlendirerek suç işlemekten uzaklaştırmak suretiyle bir tür emniyet mensubu gibi işlev gördüğünü vurgulayarak, değil suçlanmak ve yargılanmak suretiyle engellenmek, aksine emniyet güçlerinin hizmetlerinin yaygın ve başarılı olabilmesi amacıyla kendisine destek olmalarını istemiştir.

Örneğin, bu hususta Ankara’daki Emniyet-i Umumiye Müdürlüğüne (Emniyet Genel Müdürlüğüne) yazdığı mektubun bir kısmı şöyledir:

“Evvela: İki sene, iki mahkeme, yirmi sene hayatımın eserlerini, mektuplarını tetkikten sonra, idare ve asayiş aleyhinde hiçbir madde bulunmadığına ve bulmadıklarına delil, mahrem ve gayr-ı mahrem bütün kitaplarımı beraatimle beraber iade etmeleri cerh edilmez bir hüccettir, bir senettir…

Hem Emniyet-i Umumiye Reisi olduğunuz cihetle benim hizmetime taraftar olmanız lazım. Çünkü mahkemelerce sabit olduğu gibi, Risale-i Nur’un dersleri, dünyaya baktığı vakit bütün kuvvetleriyle asayişin temellerini muhafaza etmek, korumak ve fesat ve ihtilallerin önünü kesmek olmasından, kudsi ve manevi inzibat komiserleri hükmünde olduğuna delil, üç vilayet zabıtaları anlamışlar…” (Nursi, Emirdağ Lahikası, s.69).

Kendisi, talebeleri ve eserlerinin memlekette emniyet ve asayişin temininde nasıl bir rol aldığını şöyle anlatır:

“Emniyet-i ihlal vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh-ü ammeyi kırmak kastıyla tahkirkârâne, aldanmış mahdut adamların bed muamelelerine mukabil, hadsiz ehl-i hakikatin ve nesl-i atinin takdirkarare alkışlamaları var diye ihtar edildi.

“Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet-i umumiyeyi bozmaya dehşetli çalışmasına karşı, Risale-i Nur ve şakirtleri, iman-ı tahkiki kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müthiş ifsadı durduruyor ve kırıyor, emniyeti ve asayişi temine çalışıyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alakadar üç dört mahkeme ve on vilayetin zabıtaları, emniyeti ihlale dair bir vukuatlarını bulmamış, kaydetmemiş. Ve üç vilayetin insaflı bir kısım zabıtaları demişler: 'Nur talebeleri manevi bir zabıtadır. Asayişi muhafazada bize yardım ediyorlar. İman-ı tahkiki ile Nur'u okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti temine çalışıyorlar.

“Bunun bir numunesi Denizli hapishanesidir. Oraya Nurlar ve mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç dört ay zarfında iki yüzden ziyade o mahpuslar öyle fevkalade itaatli, dindarane bir salah-ı hal aldılar ki, üç dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nafi bir uzuv olmaya başladı. Hatta resmi memurlar bu hale hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: 'Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız, ta onlardan ders alıp onlar gibi olacağız, onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz” (Nursi, Lem'alar, s. 260).

Bir başka yerde de, kendi emniyeti ile görevli emniyet personeline hitaben Bediüzzaman şöyle der:

“Şunu iyi bilin ki, bu memleketin emniyet ve asayişini koruyan biziz. Her ferdin kalbine manevi bir yasakçı, manevi bir polis bırakmak suretiyle onu suçlardan önlüyoruz. Siz suçlar meydana geldikten sonra işe karışıyorsunuz. Eğer bu memleketin emniyet ve asayişine bin savcı kadar, bin emniyet müdürü kadar hizmet etmemiş isem Allah beni kahretsin. Ben Eskişehir Hapishanesinde 11 ay, Denizli Hapishanesinde 9 ay 10 gün, Afyon Hapishanesinde 20 ay hapis yattım. Bu hapishanelerde yatan mahpusların hepsi ıslah oldular. Eski suçlu hayatlarını bıraktılar. Güzel ahlâklı insanlık sıfatını giydiler”.

Yine talebelerine hitaben şu ifadesi kayda değerdir:

“Asıl mesele bu zamanın cihad-ı manevisidir. Manevi tahribata karşı sed çekmektir. Bununla dâhili asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir”.

Hürriyet’e sürekli vurgu yapan Bediüzzaman, ‘saadetin yolu hürriyetten geçmektedir, hürriyetin teminatı ise düzen ve asayiştir’ demiştir.

Emniyet ve asayişin temini yönünde çalıştığı bu kadar aşikâr olduğu halde Bediüzzaman, zaman zaman aksine emniyet ve asayişe aykırı faaliyetlerin içerisinde olmakla suçlanmış, soruşturmalara maruz kalmış, tutuklanmış, eserleri toplatılmış, kendisine ve talebelerine eziyetler edilmiş ama sonuç itibariyle kendisi, talebeleri ve eserleri beraat etmiş, tüm bunları “toplumun asayiş ve huzuru için her nevi sıkıntıya razıyım” diyerek metanetle karşılamış ve Risale-i Nur’u okuyanlar ve okutanların, emniyet ve asayişe riayet ettiklerini, daha önce ne kadar suç işlemiş olursa olsun değiştiklerini ve artık emniyet güçlerine iş çıkarmadıklarını herkes müşahede etmiştir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Risale-i Nur ve onun talebeleri, mânevî bir zabıta hükmünde olup, âsâyiş ve emniyeti muhafazaya çalışmakta ve herkesin kalbine imân cihetinde bir yasakçı bırakmaktadırlar”.

Türkiye’de, İslam Coğrafyasında ve Dünyada Emniyet ve Asayişin Temini ve Bediüzzaman’ın Rolü

Bediüzzamanın modelinin, suç ve suçlulukla mücadelede özgün ve etkili bir yöntem olarak literatürde yeterince tartışılması ve emniyet güçleri tarafından uygulanması halinde, adi suçlardan terör hareketlerine kadar memlekette topyekün emniyet ve asayişin sağlanmasında somut başarılar elde edilecektir. Aynı zamanda bu yaklaşımı ile tüm İslam coğrafyasında ve Dünyada barış ve huzur temin edilecektir.  Bu varsayım şöyle formüle edilebilir:

Bediüzzaman’ın gençliğinde Osmanlı Devleti’nin, daha sonra ve halen de Türkiye’nin İslam âleminde önemli bir yeri ve rolü olduğu ve İslam’a önemli hizmetler ettiği için, önce Türkiye’nin belli bölgelerinde, sonra ülke genelinde emniyet ve asayişin hâkim olması, İslam dünyasında Türkiye’yi model alan ülkelerde emniyet ve huzurun hâkim olmasını da sağlayacaktır. Dünya’da önemli bir coğrafya ve nüfusa sahip İslam âleminin huzur ve emniyetin olması da tüm dünyada huzur ve barışın sağlanmasına büyük katkı yapacaktır. Zira ‘barış’ ve ‘huzur’ gibi kavramların ifade ettiği durum ve ortamın İslam dininde önemli bir yeri vardır. İslam ‘barış ve huzur dini’dir. Amaç dünyada ve ahirette insanlığın huzur içinde olmasıdır. O nedenle halen İslam ülkelerinin kendi içinde ve oluşturdukları İslam dünyasındaki olumsuz gelişmelere şahit oldukça, İslam Dünyası ile dünya barışı arasında bir ilişkinin olduğu, daha açık bir ifade ile İslam’ın dünyada barış ve huzurun sağlanması gibi bir misyonunu bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu ilişkiyi güçlendiren şu alt varsayımlar geliştirilebilir:

- İslam dünyasında barışın hâkim olması, dünyada barış ve huzurun hakim olmasını sağlar, ya da diğer bir ifadelendirme ile İslam dünyasında barış yoksa, dünyada da barış olmaz.

- Ancak İslam dünyasının bu ‘dünya barışına katkıda bulunma’ misyonunu yerine getirebilmesi için İslam ülkelerinin önce kendi içinde barış ve huzur içinde olmalıdırlar, sonra da birbirleriyle barışık olmaları gerekir.

- Fakat genelde ve halen, İslam ülkeleri kendi içlerinde barışı tesis edemedikleri gibi, birbirleriyle de barış ve birlik içinde değiller ve bu durum dünya barışına değil katkı sağlamak, aksine dünya barışını tehdit etmektedir.

Birer tespit olan bu varsayımların doğruluğunu test edebilmek amacıyla özellikle son dönemlerde meydana gelen olumsuz gelişmeleri değerlendirerek İslam ülkelerinin siyasi ve idari sistemlerinin temel karakteristiğini ortaya koymak gerekir:

İslam ülkelerinde genelde iktidarlar darbe ile elde edilmektedir.

Bu şekilde elde edilen iktidar baskı ve diktatörlük şeklinde gelişmektedir.

Bu rejimlerde yolsuzluk ve nepotizm denilen ‘akraba kayırmacılığı’ gibi durumlar meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Liderlik, kooptasyon denilen ‘veliaht belirleme’ ya da ‘babadan oğula geçme’ şeklinde gerçekleşmektedir.

Ve sonuçta yönetim yine bir darbe veya halkın isyanı ile son bulmakta ve tekrar başa dönülmektedir.

Bu kısır döngüden dolayı İslam ülkelerinde dâhili barış ve huzur olmadığı gibi, kendi aralarında da bu ortam sağlanamamış, böylece İslam dünyası ‘dünya barışına katkı yapma’ misyonunu yerine getirememiş oluyor.

Sonuç

Türkiye’de emniyet ve asayişin hâkim olması İslam coğrafyası ve dünya barışını etkileyecek kadar önemli olduğu içindir ki, iç ve dış şer güçler tarafından Türkiye üzerinden tüm İslam alemi ve dünya barışını bozmaya yönelik oyunlar oynanmaktadır. Bu tehlikeye karşı son derece uyanık olmak gerekir. Zira Türkiye’de emniyet ve asayiş, dünya barışını etkileyecek kadar önemli hale gelmiştir. Dünya barışı söz konusu iken etnik, sosyal ve ekonomik gerekçelerle bölgesel ve hatta yerel bazda toplumsal emniyet ve asayişi sarsacak davranışlara veya başka mülahaza ve iddialarla siyasi ve silahlı eylemlere girişmek son derece önem ve tehlike arz etmektedir. Bediüzzaman bu tehlikeyi görmüş ve başta Münazarat olmak üzere eserleri ve hizmetleriyle insanların imanlarını kurtarmak suretiyle yerel bazda emniyetin sağlanmasına çalışarak küresel boyutta emniyetli bir dünyaya doğru hizmet etmiş oluyor.

 

KAYNAKLAR

Aydın, A. H. (1996) Polis Meslek Hukuku, Doğuş Matbaası, Ankara.

Hakimoğlu, A. (2006) Anarşiyi Önlemede Risale-i Nur Örneği, Köprü Dergisi, Bahar, 2006, Sayı. 94.

Bowden, T. (1978) Beyond the Limits or the Law, Harmondsworth, Penguin.

Bunyan, T. (1977) The History and Practice of the Political Police, London, Quartet Books.

Nursi, S. Kastamonu Lahikası.

Nursi, S. Lem'alar.

Nursi, S. Emirdağ Lahikası.

Münazarat Sempozyumu, Mardin Artuklu Üniversitesi,  6-8 Nisan 2012

popüler cevapdünya atlası