TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN BİLİŞME DİNAMİKLERİ

Eklenme Tarihi: 27 Kasım 2019

Bestami Said ÇİFTÇİ

 

3 Bilgeden birer alıntıyla başlayacağım:

Birincisi Mevlana Hazretlerinden:

“Aynı dili konuşanlar değil aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler”

İkincisi Yunus Emre’den

“Gelin tanış olalım”

Üçüncüsü Bediüzzaman’dan:Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit, mânevî hayat da gider.” (Barla, 120 mektup)

Sosyal Hayat ve İnsan

İnsanlık tarihi boyunca sosyal hayat farklı şekillerde de olsa bir bütünlük halinde olagelmiştir. Toplumsal niteliğe dönüşemeyen kalabalıklar zamanla tarih sahnesinden çekilip yok olmuşlardır.

Toplumsal bütünleşme ya da vahdet ve ittihad, kişisel ve toplumsal mizaçlarla oluşur. Kişilerin mizacı olduğu gibi (9 Tip ana mizaç gibi) toplumların da mizacı vardır ki, bunlar değişmez; değiştirilmeye kalkılsa çöküş olur.

Bediüzzaman buna “imtizaçkarane ittihad” diyor.

Mizaçlar imtizaçla mecz olmazsa birliktelik şansı yok olur.

Mizaç kişilerin ve toplumların genleridir. Toplumların DNA Kodlarıdır. Ağaç örneğinde olduğu gibi, mizaç ağacın çekirdeğidir.

Mizaç dış dünyaya açılan insanın diğer insanlardan veya çevre şartlarından etkilenmesiyle yani imtizaçla şekillenerek karakter oluşur.

Karakter bir kalabalığı toplum haline getiren davranış biçimleridir. Karakter ağacın gövdesine benzetilebilir. Ne kadar sağlam ise o kadar köke yani mizaca o kadar kuvvet verir.

Karakter kişiliği doğurur. Ağaç örneğine dönersek, mizaç çekirdek, karakter gövde ve dallar ve uç yapraklar ise kişiliktir.

Müteşabih ağaçları gösteren ne çekirdekleridir ne gövdesidir ne de görüntüsüdür. Onları ayıran onun meyvelerdir. Yan kişilik özelliklerdir.

Bediüzzaman toplumsal özgeçmişi 5 versiyonda ele alır.

Versiyon 1.0 - Vahşet ve bedeviyet

Versiyon 2.0 - Kölelik

Versiyon 3.0 - Esirlik

Versiyon 4.0 - Ecirlik

Versiyon 5.0 - Serbestiyet ve malikiyet

İnsanlık tarihinde her dönemin kendine özgü tearüf vasıtaları vardır. Tarih boyunca toplumların yakınlaştıran bilişme, uzaklaştıran cehalet olmuştur. Cahil kendisiyle savaşandır. Kendini dahi tanımayandır. Ötekini tanıyanlar sosyalleşebilir. İnsanlardaki “yekdiğerini anlama” fikri aslında günümüzde dünyayı küresel köy haline getirmiştir.

“Küreselleşmenin Sıra Dışı Öyküsü” kitabında, Nayan Canda, Tarih boyunca küreselleşmeyi sağlayanların Vaizler-din adamları, Tüccarlar, Savaşçılar veya savaşçı krallar ile Maceraperestler ya da şimdiki deyimle turistler olduğunu yazar.

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizle bilişesiniz ve tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık." (Hucurat Sûresi, 49:13.) ayetini Bediüzzaman TEARÜF bağlamında şu şekilde yorumlar:

"Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir." (26. Söz)

Çünkü öteki ile temas eden etkiler veya etkilenir. Tearüf’ün anlamında yatan sır budur;

TEARÜF ötekini dinlemektir. Ötekini anlamaktır. Ötekini yakından tanımaktır. Bu arada aynı anda tanınmaktır. Aynı anda doğru anlaşılmaktır. Kısacası Tearüf bir Telahuk oluşturma biçimidir. Telahuk birbirine eklenmektir. Telahuk-u efkar, toplumdaki fikri gen havuzunu zenginleştirmektir.  Telahuk fikirleri kaynaştırmak, analiz ve sentez yapmak, yeni yeni fikirler oluşturmaktır.

Çünkü Tearüf insanın mayasıdır; yani mizacı tearüf ister. Tearüfle imtizaç eder, ittihad eder, bütünleşir.

Tearüf arif olmaktır, irfan sahibi olmaktır.

Tearüfün temeli adalettir. Bilişenler daha adil olurlar; temelsiz yargılardan uzaktırlar. Sosyal bütünleşmenin temel dinamiği de adalettir. Adalet olmayan toplumda tearüf, bilişme, tanışma ve yardımlaşma yerine her türlü sosyal vakalar yaşanabilir.

Mütearif (Bilişen) insanlar neden başarılıdır?

Bediüzzaman tearüfün insan mizacının hareket unsuru olarak görür ve şöyle der:

İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acip ve lâtif bir mizaç ile yaratılmıştır.

O mizaç yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ, insan, en müntehap şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

Şu meyillerin iktizası üzerine, yiyecek, giyecek ve sair hacetlerini istediği gibi, güzel bir şekilde tedarikinde çok san'atlara ihtiyacı vardır.

O san'atlara vukufu olmadığından, ebnâ-yı cinsiyle teşrik-i mesai etmeye mecbur olur ki, herbirisi, semere-i sa'yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.

Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye Sâni tarafından tahdit edilmediğinden ve insanın cüz-ü ihtiyarîsiyle terakkîsini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i insaniye, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. (İşaratu’l-İ’caz)

Bediüzzaman “medeni-i bittab olan” insanın “ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını bu hukuku koruyarak onlar içinde aramaya mükellef iken, tersini yapması kendisiyle çelişmesi demek olduğundan toplumsal ayrışmalara yol açan temel tezin “fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî” gibi ben merkezli davranışlar olduğu teşhisini koyar.

Bu davranış sonucunda toplumsal dağılmalar ve ayrışmalar baş gösterdiğinde, gemisini kurtaran kaptan psikolojisiyle toplum dağılır. Herkes başının çaresine bakmaya çalışır. İşte bu atalet zindanına düşme nedenlerinden ilk sırada sayılmasının nedeni olabilir. Oysa Bediüzzaman tearüf yolunun açılmasını çünkü tearüfün medenileşmede birlikte yaşama kültürü edinmede bir sosyal hayat döngüsü olduğunu şu hadis ışığında şöyle ifade eder:

“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır.”

Bu hadisteki “hayırlı insan” olarak tanımlanan mizaç, “hamiyetli insanlardır.

Fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsîye karşı “mücahid-i âli himmet” yani hamiyeti yüksek mücahidler, toplumsal bütünleşmenin dinamiğidir.

Öyleyse diyebiliriz ki, Tearüfün bir amacı da hayırlı yani himmrt sahibi, hamiyet duygusu baskın insanları keşfetmektir.

Toplumsal bütünleşme Nedir? Tearüf Dinamikleri nelerdir?

Toplumda yer alan gruplar, çeşitli sosyal kurumlar, sosyal sınıflar, örgütler ve sosyal ilişkiler gibi toplumsal yapının çeşitli ögelerinin birbirini tamamlayabilme durumuna ve sürecine toplumsal bütünleşme denir.

Toplumsal bütünleşme, toplumsal yapının çeşitli ögeleri arasındaki uyum sürecidir.

Toplumsal bütünleşmenin amacı; toplumun varlığının, birliğinin ve işleyişinin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesidir.

Toplumsal bütünleşme sağlanırsa insanlar, toplumsal norm ve değerler üzerinde fikir birliğine ulaşırlar.

Toplumsal bunalım ve çatışmalar ortadan kalkar. Toplumsal gelişme de kolaylıkla gerçekleşebilir.

Bediüzzaman Toplumsal Bütünleşmede rol dağılımının doğru yapılmasını ve roller arasında sağlıklı iletişimin kurulması gereğini Sünuhat’ta şöyle açıklar:

Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer rabıtası, birer vazifesi olduğu gibi, herkesin heyet-i içtimaiyede müteselsil, revabıt ve vezaifi vardır. Halita şeklinde gayr-ı muayyen olsa, tearüf ve teavün olmaz. Unsuriyetin intibahı ya müsbettir ki, şefkat-i cinsiyeyle intiaşa gelir ki, tearüfle teavüne sebeptir. Veya menfidir ki, hırs-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder. (Sünuhat)

Toplumsal bütünleşmenin temeli tearüf olduğu; toplumsal ayrışmanın temeli de ırkçılık fikridir.

Bediüzzaman, sosyoloji tarihinin temel konularından biri olan toplumsal bütünleşme konusunda kavramın mimarlarından biri olan Durkheim’den daha farklı düşünür. Durkheim’in toplumsal bütünleşme için öne çıkardığı fonksiyonel bütünleşme görüşü içinde yer alan mekanik ve organik dayanışma görüşüne ayar verir.

Bediüzaman değer odaklı bir bütünleşme taraftarıdır.

Tearüf düsturu da bu değerleri ifade etme ve istifadeyi sağlama üzerine kurgulamıştır. Mesela, İhlas Risalesindeki iğne yapımı örneğindeki işbölümü mekaniği üzerinden konuyu manevi dayanışmaya getirir.  Nitekim manevi değerler etrafında bütünleşmede çeşitli unsurlar sadece işlevsel olarak değil, özde de birbirlerini tamamlar. İğne örneğinde verilen de budur. Bileşenlerin zaaflarından çok birlikteliğin oluşturduğu tipolojinin (şahs-ı manevinin, takımın) toplam gücü, asla onu oluşturan parçaların teker teker toplamından daha büyüktür ki bunu 111 kavramıyla izah eder.

Bu fikri İşaratul İ’cazda Kuran yorumundaki ifadeler konumuzu nasıl da aydınlatıyor. bakın:

“Bir şeyin hüsün ve cemâli, o şeyin mecmuunda görünür. Cüzlere ayrıldığı vakit, mecmuunda görünen hüsün ve cemâl, parçalarında görünmez. O şeyin umumunda tezahür eden nakış ve güzellik, her bir kısmında aranmaz. Görünmediği vakit, görünmemesi, onun sebeb-i kusuru tevehhüm edilmez.”

Burada Bediüzzaman Tearüf değerlendirilmesinin analitik değil sentez ölçülerle, resmin tamamını görmekle yapılması gereğini vurgulamaktadır. Bilişmenin toplumsal bütünleşmedeki genel yapıyı nasıl etkilediğini gözlemlemek gibi.

Bediüzzaman Sünuhattaki yazısında, Avrupa’nın gelişmişliğini TERAÜF düsturuna bağlar. Tearüfün ticareti, teavünü, ve iş birliğini doğurduğunu söyler.

“Evet, fikr-i san'at, meyl-i mârifet, kesretten çıkar. Avrupa'nın darlığı ve deniz ve enharı olan vesait-i tabiiye-i münakale içinde dolaşması sebebiyle, tearüf ticareti, teavün iştirak-i mesaiyi intaç ettikleri gibi, temas dahi telâhuk-u efkârı, rekabet de müsâbakatı tevlit ederler.” (Sünuhat)

Toplumsal ayrışmaya yol açan ve Tearüfün önünü kesen davranışlar nelerdir?

Osmanlının son dönemlerinde, toplumun birliği ve bütünlüğü için konuşmalar yapan yazılar yazan Bediüzzaman, bu tavrını ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür.

Onun ruhunda ızdırabını duyduğu toplumsal ayrıştırıcı fikirlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Irkçılık

Tearüfün anlamsızlaştığı an ırkının üstünlüğünü kabul eden şeytani andır.

Oysa ırkçılık milletlerin ve ülkelerin intiharıdır.

Irkçılık iticiliktir. Ötekileştirmedir. Önyargıdır. Küçümsemedir. Gururdur. Bağnazlıktır. Bencilliktir. Küçülmektir. Rezil olmaktır. Acınası bir haldir. İntihardır. Geleceğinin önünü kesmektir.

“Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek.” (Hutbe-i Şamiye)

Manevi rabıtalar nedir? “Müşterek öz” nedir?

Tearüfün amacı güvenli bağ kurmaktır. Bu bağ ister ticari dünyevi olsun, isterse manevi uhrevi, fark etmez, önemli bir bağdır.

Hatta tearüf kul ile Allah arasındaki iman bağını oluşturan, sonra tahabbübü netice veren bir güvenli bağlanma davranıştır. Bunu; “Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.” cümlesiyle ifade eder.

“Ve keza, o çiçeklerin zevilhayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki, bir Hakîm-i Kerîm tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedâyâ ve behâyâdır ki, Sâni ile masnû arasında bir vesile-i teârüf ve tahabbüb olsun. (Mesnevi, Zeylü'l-Hubab)

Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin.

Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin.

Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Malikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir—bir, bir, bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir—bir, bir, yüze kadar bir, bir.

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir—ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın. (Uhuvvet Risalesi)

***

Toplumsal Ayrışmaya Yol Açan Davranış Bozuklukları

Ye'sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.

Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.

Adavete muhabbet.

Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek.

Çeşit çeşit sarî hastalıklar gibi intişar eden istibdat.

Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.

 

  1. Meylütefevvuk

Sonra müzahemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapteden meylüttefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz Allah için olunuz” hakikatini o düşmana gönderiniz.

  1. Bencillik ben merkezcilik

Sonra da, medeni-i bittab olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de, İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır, olan mücahid-i âlî-himmeti mübarezesine çıkarınız.

  1. Havalecilik - Adam sendecilik

Sonra da acz ve nefsin itimatsızlığından neş'et eden ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de, “Başkasının dalaleti sizin hidayetinize zarar vermez” olan hakikat-i şâhikayı üzerine çıkarınız. Tâ, o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.

  1. Hamiyetin kaybolması

Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Oysa, insan için ancak çalıştığı vardır.

 

popüler cevapdünya atlası