TEVHİT EKSENİNDE DOSTLUK VE ÎSÂR HASLETİ

Eklenme Tarihi: 18 Temmuz 2017 | Güncelleme Tarihi: 18 Temmuz 2017

1. Tevhit

İnsanlık tarihiyle başlayan “Tevhit inancı” Hazret-i İbrahim peygamberle birlikte daha da anlam kazanarak son peygamber Hazret-i Muhammet’le (s.a.v.) birlikte kemale ermiştir. Hazreti İbrahim, Tevhit rehberliğinde yumuşak ve ikna edici bir üslup kullanmış, putların işitmeyen, görmeyen fayda ve zarar vermeyen güçsüz ve cansız nesneler olduklarına dair muhataplarını uyarmıştı.1 Ayrıca Hazret-i İbrahim, Tevhit inancını ubudiyetle hususan namazla perçinlemiş ve kendisinden sonraki ümmetlere de örnek olmuştur.

Hazret-i İbrahim’in “Halîlullah” oluşuna gelince; O, Allah’ın dostu unvanıyla meşhur olmuş ve Cenâb-ı Hak kendisini ilahi sırlara vakıf kılmıştır. Hazret-i İbrahim’in Allah’a olan şiddetli muhabbeti ve rızasını celp edecek fiillerde ve hayırlarda bulunması sebebiyle “Halîlullah” sıfatıyla tavsif edildiği değerlendirilmektedir. İbn-i Hatim’de şöyle bir rivayet vardır. “Hazret-i İbrahim, Azrail ile karşılaştığı zaman ondan; “Rabbinin kendisini niçin Halil edindiğini?” sordu. Melek de “Sen insanlara ihsan edersin, fakat karşılığında onlardan hiçbir şey istemezsindiye cevap verdi. 2

 

2. Halîliye Mesleği

Halîliye mesleği, Hazret-i İbrahim’den sonra diğer peygamberlerde de sürdürülmüş, son peygamber Hazret-i Muhammed’de (s.a.v.) “Habibullah” şeklinde tezahür etmiştir. Bu meslek Allah’ın veli kulları silsilesiyle devam ettirilmiştir. Kıyamete kadar da sürecektir.

Bediüzzaman Said Nursî, İhlas Risalesi’nin Dördüncü Düsturu’nda (Lem’alar) “Ehl-i tasavvufun mabeyninde fena fi’ş-şeyh, fenafi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizimmeslekte fena fi’l-ihvan suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasındabuna tefani denilir. Mesleğimiz haliliye olduğu için meşrebimiz hıllettir.Hıllet ise en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaşve en civanmerd kardeş olması iktiza eder.” diyerek; Risale-i Nurlar’ın takipçilerinin mesleklerinin “halîliye” olduğunu vurgulamış ve Hazret-i İbrahim (a.s.)’ın mesleğiyle rabıta kurmuştur.

  • Halîliye mesleği, bütün ehl-i imanı samimiyetle kucaklamanın, birlik ve beraberliğin adıdır.
  • Halîliye mesleği, enaniyetini bir büyük havuzun içinde eritebilenlerin bir araya geldiği tevazu ve mahviyet yoludur.
  • Halîliye mesleği, farklı kabiliyet ve cevval fıtratları bünyesinde istihdam etmek için, her türlü fedakârlığı yapan ve onların önünü açanların mesleğidir.
  • Halîliye mesleği, dava arkadaşlarını en içten ve samimi duygularla bağrına basanların mesleğidir.
  • Halîliye mesleği, hiçbir kıskançlık, garez ve haset içinde olmadan, kardeşlerinin şerefi ile şakirane iftihar edenlerin mesleğidir.
  • Halîliye mesleği, ehl-i iman kardeşini ve dava arkadaşını her türlü itham ve suçlamalardan uzak tutanların mesleğidir.
  • Halîliye mesleği, hak ve hakikat kimden gelirse gelsin taraftar olanların ve meşrep fanatizmini aşabilenlerin mesleğidir.
  • Halîliye mesleği, Hakkın hatırını âli tutan ve hiçbir hatıra feda etmeyen kahraman ve civanmertlerin mesleğidir.
  • Halîliye mesleği, ebedi dostluk ve kardeşlik gibi ulvi ve manevi kazançları, beş paralık dünya menfaatine feda etmeyenleri sebat ve metanete talip ettiği iman ve Kur’an yoludur.
  • Halîliye mesleği, gönül ehlinin ve muhabbet sevdalılarının mesleğidir.
  • Halîliye mesleği, “mürüvvetkerane muhabbeti” kendi kardeşlerinden esirgemeyen, muhabbet ve tesanüt zeminidir.

Said Nursî, nur hizmetlerini, “sahabe mesleği” olarak da isimlendirir. Araya hiçbir şey koymadan sırf iman hakikatlerine hizmet eden, insanların imanlarını kurtarmak ve kuvvetlendirmek için her fedakârlığa kalkışan nur talebeleri bu yönleriyle sahabe mesleğini ahir zamandaki dehşetli fitnelerin içinde ihlas ile yaşatarak büyük bir görevi ifa ederler. 3

 

3. Îsâr Hasleti

Istılahta; îsâr, kendisi muhtaç olduğu halde başkasına ikram etmek anlamına gelir. Bediüzzaman ise; “Sahabelerin sena-i Kur’aniyeyemazhar olan îsâr hasletini kendine rehber etmek yani, hediye ve sadakalarınkabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyeninmukabiline gelen bir ihsan-ı ilahi bilerek, nastan minnet almayarakve hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlaskaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maişetlerini temin etsin.Hem zekâta da müstahaktırlar. Fakat bu istenilmez belki verilir. Verildiğivakit de hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkâranebaşka ehil ve daha müstahak olanların nefsini kendi nefsine tercihetmek, “Kendileri ihtiyaç halinde olsalar bile başkalarını kendi nefislerinetercih ederler.” [Haşir Suresi 59] sırrına mazhariyetle bu müthiş tehlikedenkurtulup ihlası kazanabilir.” 4 şeklinde îsâr hasletini tarif etmektedir.

Îsâr, Kur’an’ın methettiği yüksek hasletlerden biridir ve Ensar’ın bir vasfı olarak zikredilir.5 Ensar, Mekke’den Medine’ye göç eden muhacirlere tam sahip çıkmış, her şeylerini onlarla paylaşmış, hatta kendileri muhtaç olsalar bile, muhacirleri tercih etmişlerdir. Bu hasletin örnekleri tüm peygamberlerde, Hazret-i İbrahim Peygamber’de sofrasını sürekli misafirlerle paylaşmasıyla, Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’de, sahabelerde, evliyalarda, Said Nursî ve talebelerinde görmek mümkündür.

Hazret-i Aişe (r.a.) anlatıyor; “Hazret-i Peygamber bir gün koyun kesmiş ve etinin yoksullara dağıtılmasını istemişti. Bir aralık biz aile fertlerine: “Ondan geriye ne kaldı” diye sordu. Biz de şöyle cevap verdik: Sadece kürek kemiği kaldı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, Allah rızası için yardımda bulunmanın (îsâr) zirvesini gösteren şu ibretli cevabı verdi: Desene bir kürek kemiği hariç hepsi bizim oldu.”6

İbn-i Ömer’den rivayetle: “Biri bir sahabeye hediye olarak bir koyun başı verdi. O sahabe; ‘Benim falan arkadaşımın daha fazla ihtiyacı var. Çünkü ailesi kalabalık ve daha fazla muhtaç’ diyerek koyun başını ona gönderir. O da üçüncü kişi için aynı şeyi düşünerek ona gönderir ve koyun başı bu şekilde yedi evi dolaşarak ilk sahabenin evine geri gelmişti. Zira içlerinde en fazla muhtaç olan ilk ikram edilen kişi idi.”

Bu hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere Peygamberimiz Hazreti Muhammed ve Sahabeler; Ayetlerde medhedilen dostluk, kardeşlik ve îsâr hasletlerini bizzat hayatlarında yaşayarak örnek olmuşlardır.

Bu ve buna benzer misalleri çoğaltmak mümkündür. Bazı sahabeler çok fakir oldukları halde her şeylerini muhacir kardeşleri ile paylaşmışlardır. Hicret neticesinde Medine’ye yerleşen çok sayıda fedakâr insanlarla birlikte Muhacir-Ensar dayanışmasını tesis eden müminler, ilahi rahmeti celp ederek İslam’ı cihanın her tarafına yaymışlardır.

Mal, mülk, makam hatta cennetten bile vazgeçebilenler, fedakârlık ve diğerkâmlığın zirvesine ulaşır. Böylece yaşatma idealiyle yaşamanın diğer adına “îsâr” denir. Söz konusu hasletin en belirgin özelliği karşılık beklemeden hareket etmektir. Zira Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde îsâr ruhlulardan bahsederken onların beklentisizliklerine vurgu yapmaktadır.

 

4. Sahabe ve Nur Hizmetinde Îsâr Hasleti

Nur talebelerinin görevi, ihlâs ve samimiyet çerçevesinde ve Allah rızası dairesinde hizmet etmektir. İman ve Kur’an hakikatlerini hiçbir karşılık beklemeden ve hiçbir şey istemeden yapmak ile yükümlüdürler. Tek hareket noktası da; bu manevi cihadın Allah’ın emri olduğu ve neticesinin de Allah’ın rızasını kazanmak gibi, hayatta alabileceğimiz en büyük mükâfat olabileceğini hatırdan çıkarmamak olmalıdır.

Bu büyük ve muhteşem yolun yolcularının sahip olmaları gereken özelliklerinin başında da fedakârlık gelmektedir. Fedakârlık duygusu, müspet hizmetlere kanalize edildiği zaman kendi potansiyelinin çok çok üzerinde olacak bir şekilde, büyük zafer ve başarıları netice verebilir.

Yeryüzünün gördüğü ve görebileceği en güzide topluluk olan, Allah’ın medih ve senasına mazhar olan fedakâr ve muhlis Ashab-ı Kiram cemaati, Allah Resulü’nün etrafında dünyevi hiçbir maksat gütmeden, hatta sahip oldukları bütün dünyalıklarını feda ederek toplanmış, maddi ve manevi cihadın şahikalarına yükselmişlerdir. “Benim ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız necatıbulursunuz’’ diyen Habib-i Ekrem (a.s.m.) bu büyük ve mümtaz camiayı ümmetine bütün fertleri ile numune-i imtisal olarak göstermiş; iman, teslimiyet, sadakat, fedakârlık, ubudiyet ve ihlasın kemal noktasında bulunan bu büyük ve nurlu topluluğu her vesile ile övmüştür.

Mekke’de her şeylerini bırakıp, Allah ve Resulü’nün emrine uyarak hicret eden ve bin bir zorluğun ardından büyük bir meşakkatle Medine’ye ulaşan Muhacir’lerin her birisini, Medineli bir Ensar ile kardeş kılan Allah’ın Resulü, kemalatın zirve-i bâlâsında bulunan bu büyük insanların, muhteşem hasletlerinin bütün ümmeti için bir büyük misal olarak tezahür etmesine vesile olmuştur.

İşte İslam’ı kabulü ile birçok işkenceye uğramış ve Habeşistan’a ilk hicret edenler arasında bulunan Hazret-i Abdurrahman bin Avf, Resulullah’ın hicretinden sonra Medine’ye geçmiş ve burada Resulullah (a.s.m.) onu Hazret-i Sa’d bin Rebi’ ile kardeş yapmıştır. Hazret-i Sa’d o kadar cömert ve temiz kalpli idi ki, kardeşi olan Hazret-i Abdurrahman’a her şeyini vermiş, hatta ona “Ey kardeşim! Ben zenginim. Her şeyimi ikiye bölüp paylaşalım. İki eşim var. Hangisini beğenirsen boşayayım, iddeti bitince onunla evlen” demiştir.

Hazret-i Abdurrahman buna razı olmamış ve ona: “Allah sana, malına, çoluk çocuğuna bereket ihsan etsin! Sen bana çarşının yolunu göster. Ben çalışıp kazanayım.” diyerek kabul etmemiştir. Daha sonra çarşıya gidip ufak tefek şeyler satarak bir miktar kazanç sağlamış ve ticarete başlamıştır.

Buna benzer çok sayıda misal verilebilir. Hatta bazı sahabeler çok fakir oldukları halde her şeylerini Muhacir kardeşleri ile paylaşmış ve bu büyük hasletleri nedeniyle Rabbimiz, “îsâr” olarak isimlendirilen bu fedakârlık duygusunu “kendileri ihtiyaç halinde olsalarbile, onları kendi nefislerine tercih ederler’’ ayeti ile takdir etmiş ve bütün müminlere bir numune-i imtisal olarak göstermiştir.

Ensar’ın, Mekke’deki müşriklerin dayanılmaz zulüm ve baskılarına karşı her şeylerini terk ederek Medine’ye hicret eden Muhacirler karşısında göstermiş olduğu fedakârca ve kardeşçe yaklaşım, İslam’ın önündeki engelleri açmada en büyük anahtar görevini yapmış ve bu samimi ve ihlaslı yaklaşım ile yepyeni bir devir açılmıştır.

Medine’ye yerleşen ve çok sayıda fedakâr arkadaş ile birlikte Muhacir-Ensar dayanışmasını tesis eden müminler, İlahi rahmeti celp ederek İslam’ı, cihanın her tarafına cihangirane ve fetihten fetihe koşarak götürmüşlerdir.

Said Nursî, bütün bu hasletleri nefsinde yaşamış, hiçbir zekât ve sadakayı kabul etmemiştir. Bu önemli tavrından dolayıdır ki, din adamlarına ve âlimlere bu noktadan yapılan saldırı ve tenkitler Said Nursî için millet vicdanında makes bulmamıştır. Bütün dünyalığını ve maddi varlığını bir eliyle taşıyabilmiş ve sürgün edildiği her diyara, atıldığı her hapishaneye tek eliyle taşıdığı bu sepeti ile gitmiştir.7 Talebeleri dahi îsâr hasletinin zirvesi olan “Üstadları namına hasta olmak ve dahi canlarını feda etmek” arzu ve dua etmişler ve bu durumu yaşatmışlardır. Hasan Feyzi, Nur’un ateşine pervaneler gibi atmıştı kendini. Eski zamanlarda birbirinin yerine hastalanan ve vefat eden yüksek fedakârlar gibi, o da Rabbinden, Üstadına bedel ölmeyi diliyor. Bir şiirinde bu niyazını şöyle dile getiriyordu:

“Bam-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem

Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.”

(Ey gönüllerin sultanı Bediüzzaman, senin feyizli, bereketli kapından, dergâhından, eşiğinden uzak olmaya, ayrı kalmaya asla dayanamam. Benim adağım, dileğim ve arzum, canımın sana kurban olmasıdır. Ben senin uğrunda kendimi feda ediyorum. Sana gelecek belalar bana gelsin. Sana hayatımı adak olarak takdim ediyorum.)

Gerçekten Hasan Feyzi Efendi’nin bu niyazını, bu samimi ve kalbî arzusunu Cenâb-ı Hak kabul etmişti. Bu manzumeyi yazdıktan kısa bir zaman sonra 13 Kasım 1946 senesinin Çarşamba günü Cenâb-ı Hakkın rahmetine intikal etti.

Bediüzzaman onun ölümü dolayısıyla duygularını şöyle ifade ediyor:

“Demek, ikinci bir ruhum hükmünde Hasan Feyzi, benim bedelime ölmüş

ve ölüyor. Hatta onun vefat mektubu, bütün bütün âdetime muhalif,

bir buçuk saat elimde iken açamıyordum. Her neyse...” 8

Defalarca verilen zehirlerin etkisi, yaşlılık ve hapishane şartları Üstadı çok yıpratmıştı. Hastalanan Üstadın yanına hiçbir talebesi dahi bırakılmıyordu. Bu durum talebeleri için dayanılması zor hal idi. Üstadı için bir şey yapamamanın üzüntüsü içinde kıvranan Hâfız Ali Ağabey sonunda koğuş arkadaşlarını toplar; “Bendua edeceğim, siz âmin diyeceksiniz” diyerek onları tembihliyor. Ve duaediyor: “Ya Rabb! Şu kadar insan, biz çaresiz kaldık. Üstadımıza elimizyetişmiyor. Hiçbir şey yapamıyoruz. Eğer eceli geldiyse, onun yerine benimcanımı al, ona afiyet ver” der.

Bu içten ve samimi duaya, çok geçmeden Cenâb-ı Allah’tan cevap geliyor. Hâfız Ali hapishanede hastalanır ve hastaneye kaldırılır. Ve Risale-i Nur cemaatinin şehitler halkasına bir kahraman daha eklenir. Hastanede, 7 Mart 1944 tarihinde kırk altı yaşında iken, çok sevdiği Üstadı bedeline şehit olur. Bediüzzaman Hazretleri, Hafız Ali hakkında şunları dile getirmiştir:

“…Gizli düşmanlar beni zehirlediler. Ve Nur’un şehid kahramanı

merhum Hafız Ali benim bedelime hastaneye gitti ve benim yerimde berzah

âlemine seyahat eyledi, bizi me’yûsâne ağlattırdı…9

 

Sonuç

Cihanda hiçbir şeye alet edilemeyecek kadar mukaddes ve ulvi olan iman ve Kur’an hizmetinde bulunurken, bu büyük “îsâr” hasletini her daim hatırda tutmalı, İlahi inayet, rahmet ve muvaffakiyeti celp etmek için de büyük bir dikkat ve ihtimam gösterilmelidir. Ahiret yurduna ‘’Müflis’’ gitmemek için, uhrevi ve manevi hizmetleri, dünyevi ve fani bir bedele satmamak, kırılabilir değersiz camları baki elmaslara tercih etmemek gerekir.

(Not: Burayı biraz daha zenginleştirebiliriz. Hazret-i İbrahim’in misyonuna bugün daha çok ihtiyaç hissedildiği ve bu coğrafyanın bu hasletlere çok muhtaç olduğu şekilde biraz daha açarsak inşallah daha güzel olur. Allah muvaffak etsin.)

 

Kaynaklar

1 Meryem, 42; Enbiyâ, 66.

2 Bünyamin Ateş, Peygamberler Tarihi.

3 Abdülkadir Menek, Halîliye Mesleği.

4 Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 294.

5 Haşir, 9.

6 Tirmizî, 33.

7 Abdülkadir Menek, Halîliye Mesleği.

8 Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 241.

9 Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, s. 265.

1. Hz. İbrahim ve Dostluk Sempozyumu, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 11, s. 178-184, 22-24 Mart 2013 

popüler cevapdünya atlası