Tek kişilik evrende ihlas

Eklenme Tarihi: 15 Nisan 2015 | Güncelleme Tarihi: 13 Ekim 2019

Dr. Mustafa Ulusoy[1]'un Din Hizmetleri ve İhlas Sempozyumu tebliğidir

Bir bebeğin ihlaslı olup olmadığından bahsedemeyiz. Bebek gösteriş nedir bilmez, riyakar değildir, kendini başkalarına beğendirme arzusu taşımaz. Bebek, bir okyanusun içinde onunla bütünleşmiş hissiyle dolu olarak yaşamaktadır. Bebeğin hem gelişmiş bir benliği yoktur hem tam gelişmiş bir şuuru yoktur hem de yetişkininki gibi bir nefs-i emmaresi.

Bebek büyüdükçe ''benlik'' de gelişmeye başlar. İnsana verilen benliğin en önemli hususiyetlerinden biri ''şuur''lu olmasıdır. ''Ene, ayna-misâl ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mânâ-i harfî gibi, mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel''[2] dir. Şuurlu olmayan bir benlikten söz etmek imkansızdır.

Şuurun gelişmesi aynı zamanda benliğin yani enenin de gelişmesi demektir ve bu ikisi paralel bir seyir halindedir. Şuur hem kendini hem de kendi dışındakileri idrak ettirir bir latifedir. Şuur vasıtasıyla insan yaşadığı zaman ve mekandan haberdar olduğu gibi kendinden de haberdar olur.

İnsanın benliği ve şuuru geliştikçe kendinin ve ötekinin, kainatın ve hayatın seyircisi olur. Bir çift gözünü kendi dışında varlıklara diker, onları mütalaa eder, hükümde bulunur. Bu seyirci olma hali pasif bir hal değildir. Onlarla hem ilişki kurar hem de onlara katılır.

Şuur vasıtasıyla insan bir şeyi daha fark eder. Başkalarının da şuuru vardır ve başkaları da onu seyretmekte, idrak etmekte, farkına varmakta, hakkında hüküm vermektedir. Kendisi nasıl, bir başkası hakkında yargılara varıyorsa başkaları da onun hakkında olumlu ya da olumsuz yargılara varmaktadır.

İnsan nefs-i emmare sahibidir. ''Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm (Yusuf; 53).'' Mealen: ''Hâlbuki nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, dâimâ kötülüğü emredicidir; ancak Rabbimin merhamet ettiği (koruduğu kimse)müstesnâ. Şübhesiz ki Rabbim, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.'' Hadisin işaret ettiği gibi insanın nefs-i emmaresi de onun en büyük düşmanıdır.

Nefs-i emarenin en büyük arızalarından biri ve insana emrettiği kötülüğün başlıcası, başka nefslerin teveccühüne, ilgisine, övgüsüne olan talebidir. Övülmek nefs-i emarenin en büyük zaafı dense yeridir. Nefsi emmaresinin bu hastalıklı talebine uyan insan, hayatını başkalarına göre ayarlamaya başlar. İnsanların övgüsünün bağımlısı haline bile gelebilir.

İhlas, nefsi emarenin bu talebine karşı çıkıp insanların teveccühüne karşı Mutlak Varlığın teveccühüne sığınma halidir, dense yeridir. İhlas risalesinde Said Nursi'nin birinci düstur olarak sunduğu hakikat buna işaret eder: “Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.''[3]

Akla iki soru gelmektedir:

1-İhlas, kişinin halk mı Hak mı ikileminde tercihinden doğuyorsa; insanların teveccühünün söz konusu olmadığı durumlarda kişi ihlas sorunundan azade midir? Mesela, övgü bekleyeceği kimsenin olmadığı bir adada tek başına yaşayan bir insan ihlas sorunundan kurtulmuş mudur? Ya da evinde yalnız yaşayan birini düşünelim. Çok güzel bir yemek yaptı, sofrayı donattı. ''Yaptığın yemek harika olmuş, sen harika bir ahçısın, pilavı senin gibi yapanı görmedim,'' diye hayranlık ve övgü saçacak birisi yanında yok. Sofrayı donattı, yemeğini yedi, tabakları mutfağa taşıdı, yıkadı ve mutfağı temizleyip çıktı. Bu insanın yemek yapma eylemi ya da yemek yapma amelinde ihlaslı olma gibi bir sorunu yok, diyebilir miyiz?

2-Öte yandan, başka insanların teveccühünü, başka insanların kendi hakkındaki düşünce ve değerlendirmelerini önemsemediğini söyleyen insanlar vardır. Mesela, ''Başkalarına beğendirmek için yapmıyorum, kendi beğenim benim için yeterli,'' denilmesi ve gerçekten de başkalarından ilgi ve övgü beklentisi içine girilmemesi bir ihlaslılık hali midir? ''Ben başkaları beni güzel bulsun diye değil ben kendimi güzel bulmak için güzel giyiniyorum,'' diyen bir kadın riyakarlık, hodfuruşluk, teveccüh-ü nas, gurur ve kibir hastalığından azade midir? ''Ben yaptıklarımı kendim için yapıyorum,'' derken, ''kendim'' dediği kimdir?

Benim her iki soruya cevabım, her iki durumda da kişinin ihlas sorunuyla hala karşı karşıya olduğudur.

Gerçek şu ki, kainatla, hayatla, diğer insan ve varlıklarla ilişki ve etkileşim halindeki insanın en çok ilişki halinde olduğu varlık, kendisidir. Ve başkalarının olduğu kadar -belki de daha çok- kendi hayatının, varoluşunun seyircisidir.

Kişinin kendisiyle kurduğu aktif ilişki hali, onu kendi kendisiyle konuşan bir varlık haline sokar. Bu özelliği onu, kendi hikayesinin hem dinleyicisi hem de anlatıcısı yapar. İnsan kendini dinlerken bir yandan da ister istemez hayatıyla, davranışlarıyla ilgili hükümler verir; yaptıklarını eleştirebilir, yerebilir veya takdir edebilir, kendine övgüler dizebilir.

İnsan, bizzat ve öncelikle kendi varoluşunun seyircisi ve hüküm vericidir demekle ne kastettiğimi izah edebilmek için Orhan Pamuk'un ''Benim Adım Kırmızı'' romanının bir bölümünden yararlanacağım. Romandaki kahramanlardan birisi hattat Kelebek'tir. Kelebek bir atı resmetme anını şöyle tarif eder.

“Birden öyle hızla bir şey geldi ki aklıma, ne olduğunu ben anlayana kadar benim hınzır elim kalemi kapmış, kimsenin hayal edemeyeceği harika atı havaya kalkmış sol ön ayağından çizmeye başlamıştı bile. Bacağı hemen gövdeyle birleştirdikten sonra cesaretle, hızla, hazla iki yay çizdim ki görseydiniz, sanki ressam değil, bir hattat bu hünerbaz, derdiniz. Kendi kendine alıp başını giden elime bir başkasının eliymiş gibi hayranlıkla bakıyordum. Bu harika yaylar, harika atın tombul karnı, sağlam göğsü ve kuğu gibi boynu oldular ve resim artık çıktı sayılır. Ne kadar hünerliyim! derken baktım elim kendiliğinden mutlu ve güçlü atın, açık ağzını, burnunu dolanmış, akıllı alnını, kulaklarını çekmiş. Sonra, bir daha, bak anne, ne kadar güzel, bir yay daha çektim ben, bir harf çeker gibi ne mutlu, az daha gülüyordum. Şaha kalkmış harika atımın kavisi kusursuz boynundan eğerine kadar indim. Elim eğeri çiziyordu; benim gövdem gibi tombul ve yuvarlak gövdeli atınım artık beliren biçimine gururla baktım: Herkes hayran olacak bu ata. Ödülü kazanınca Padişahımızın bana söyleyeceği tatlı sözleri hayal ettim: Bir kese altın veriyor bana, evde tek tek nasıl sayacağımı hayal ederken gülmek geliyordu içimden. Bu arada, göz ucuyla baktığım elim eğeri bitirdi ve kalemim hokkaya girip çıktı, sonra atın sağrısını gülerek, bir şaka yapar[…]”[4]

Bu paragrafın ''Elim eğeri çiziyordu,'' kısmına kadar ki bölümü sorumuzun cevabını vermektedir. Hattat Kelebek, aniden bir at resmi çizmeye başlamıştır. Ortaya çıkan resim daha insanların nazarına sunulup övgüler alınmadan birinin nazarına sunulmuştur: Kendi benliği, enesi ve nefs-i emmaresi. Kelebek'in şuurlu benliği Kelebek'in elinden çıkan at resmini sahiplenmiş, kendisini vesile görmek yerine ortaya çıkan eserin sahibi olarak addetmiştir. Elinden çıkmış eseri sahiplendiğinden Kelebek kendine övgüler düzmüş, eline hayret ve hayranlıkla bakmıştır.

Bir insan yalnız da olsa, yanı başında en büyük düşmanı nefs-i emmaresi vardır. Yanı başındaki nefs-i emmaresi övülmekten, hayran olunmaktan menhus bir haz ve lezzetin peşindedir.

İnsanın şuurlu benliği o insanın ilk izleyeni, gözleyeni, ilk seyircisi ve ilk hüküm vericisidir. İnsan ortaya çıkan eylem ve eserleri kendine veya sebeplere verdiğinde ister istemez kendine veya eser ve fiil kimin elinden çıktıysa ona hayranlık besleyip ona övgüler dizecektir. Kelebek, çizdiği atı ilahi bir armağan, O'nun isim ve sıfatlarının tecellisi olarak görebilseydi, böyle bir atın çiziminden dolayı şükran duyacağı, öveceği kendisi değil Mutlak Varlık olacaktı.

İnsanın nefs-i emmaresi şikemperverdir. Doymaz ve aç gözlüdür. Sadece kendini övmekle yetinmez, halkın teveccühünü, övgüsünü de bekler. Paragrafın ikinci bölümünde de bunu görürüz: ''Herkes hayran olacak bu ata. Ödülü kazanınca Padişahımızın bana söyleyeceği tatlı sözleri hayal ettim: Bir kese altın veriyor bana, evde tek tek nasıl sayacağımı hayal ederken gülmek geliyordu içimden.''

İnsan öncelikle tek kişilik bir gösterinin içindedir. Kendi kendinin seyircisidir. Romanın bir başka bölümünde insanların teveccühünü kazanma yerilirken bu teveccüh arayışının yerine insanın kendine teveccüh gösterip övmesi ve bunun verdiği narsistik haz ikame edilmesi çıkar yol olarak sunulmaktadır. Başnakkaş olan Üstat Osman, Kelebek hakkında şu yorumu yapar:

''Nakşı ve resmi kendi gözü için değil, başkalarının gözü için yapması, bir türlü üstesinden gelemediği bu hoşa gitme ihtiyacı, Kelebek'i herkesten çok iltifata köle etmiştir. Korkak Kelebek, bu yüzden kendini sağlama almak için bu başnakkaş da olmak ister.''

Burada yerilen resmi ve nakkaşı başkalarının gözü için yapmak ve hoşa gitme ihtiyacıdır. Peki önerilen nedir? Nakşı ve resmi ''kendi gözü'' için yapmak. Bu iki göz arasında temelde bir fark yoktur. Kendi gözü için resim /amel işlemek kendini övmeye götürür insanı. Ortaya çıkan eseri/ameli kendine mal edip narsistik bir haz duyar nefs-i emmaresi.

Said Nursi, hem başkalarının teveccühünü, beğenisini ihlasa aykırı bulur, hem de kişinin kendini ve kendi elinden çıkan şeyleri kendine mal ederek gurur ve kibre kapılmasını nefs-i emarenin bir arızası olarak görür.

“Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen, belayı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider,”[5] sözüyle bu tek kişilik gösterideki tehlikeye dikkat çeker: Kendini beğenme tehlikesi. Kendini beğenen, tek kişilik gösteride amellerinden kendine yönelik övgüler çıkarıp kendine övgüler dizen kişidir ki bunu çoğaltıp başkalarının övgülerine de yaymak ister.

Said Nursi için çıkar yol, gerek tek kişilik gerek çok kişilik bu gösteriden sıyrılıp Mutlak Varlık'ın teveccühünü ve rızasını aramaktır.

“İkinci Sebeb: İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sâni’i netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm’in hazır nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlası kazanır...''

Said Nursi, ihlasın sırrını, O'ndan başkasının teveccühünü aramamak olarak ifadelendirir. O'ndan başkası ikiye ayrılır: İnsanın kendi nefs-i emmaresinin ve benliğinin teveccühünü aramak ve diğer insanların teveccühünü aramak.

İşin ilginç bir yönü de şu dur ki, insan başkalarının teveccühünü dahi kendi nefs-i emmaresi, heva ve hevesi için arar. Başka insanların övgüsüne mazhar olmanın peşinde olan insan gerçekte bu övgülerden nefs-i emmaresinin duyacağı hazzın peşindedir. Yani aslında tek bir sorun vardır: İnsanın, nefs-i emaresine boyun eğmesi, denetimine girmesi.

Mutlak Varlık'ın teveccühünü arayan insan, varoluşu bir bahşedilme olarak bilen dolayısıyla kendini bilendir. Böyle bir insan hiçliğinin, sonsuz yoksulluğunun, sonsuz acizliğinin farkındadır bir yandan. Varlığının yokluğun içinden çıkageldiğini bildikçe kendine yaklaşır. Bildikçe kendini tanır. Tanıdıkça sonsuz acizliğini bağrına basar.

Bilir ki, sonsuz fakirliği zenginliğidir.

Bir tohum gibi olduğunu bilir. Başında dikili duran ağacın, varoluşunu Sonsuz Kudret’ten aldığını bilir.

Kendinden bahis açılmasını sevmez, nefs-i emmaresi sevip bunu talep etse de. İnsanların teveccühü, alakası, ilgisi onun ruhunu serinletmez. Nefs-i emmaresi ve benliği hoşlansa da, övgülerin süfliliğinin, ruhunu ağırlaştırdığının, kasvete boğduğunun farkındadır.

Övülmenin verdiği bir anlık zevkin peşinden koşmaz, nefsinin bundan ne kadar haz aldığını görse de.

Kendini insanlara beğendirme, onların ilgisini çekmenin bir köleleşme olduğunu da bilir.

Kendinden sudur etmiş görünen hayırların, güzelliklerin, iyiliklerin, güzelliklerin O’ndan gelip O’na gittiğini bilir.

Tüm övgülerin de sadece O’na olduğunu.

Kendisi için düzülen övgülerin de aslında O’na ait olduğunu, her şeyin O’nun sonsuz kudretinin bir nakşı ve sanatı olduğunu bilir.

O’nu övmenin onuruyla yetinir. Tüm başarıları, elinden çıkan tüm güzel şeyleri Hakiki Sahibine sunar bir övgü olarak.

Kendisinin övülmesi beklentisine girmez. Övülmeye tenezzül etmeyecek kadar izzetli ve onurludur. Aksini bir zillet, alçalış olarak görür. Övülmeyi hak etme iddiasının O’nun hakkını gasp etmek olduğunu bilir.

Gözü kulağı ve kalbi şu ayet mealindedir: “Sanma ki bu şekilde başardıklarıyla övünen ve yapmadıkları ile övülmekten hoşlananlar azaptan kurtulabilecekler. Onları (ahirette) şiddetli bir azap beklemektedir (Âl-i İmrân Suresi, 188).”

Bilir ki, kendisi hiçbir tesiri, etkisi olmayan bir vesiledir sadece. Bilir ki kâinat O’nun iradesi altındadır. Bilir ki övülmeye değer her şey O’nun ihsanıdır. Bütün başarıları, bütün elinden çıkan güzel şeyleri O’na sunar. Hiçliğinin derin idrakinde olan insan nefs-i emmâresini dinlemez, onun istek ve arzularının peşine düşmez. Nefsinin övülme talebinin, sahiplenme arzusunun farkındadır. Hayatın en büyük mücadelesini verir: Övülmek isteyen nefsini ıslah etmek. Bunu dünyanın en anlamlı işi sayar. Heves ve hevâsının tutsağı olmayacak kadar izzetlidir. Nefsinin kendini övme çabalarına aldanmayacak kadar akıllıdır.

O’nun sonsuz güzellikteki sanatına ve nakşına, hayranlık denizinde, selamet ve muhabbetle yol alır. Bu hâliyle bir suret olarak kalmaktan da kurtulur, O’nun sonsuz sanatı ve nakşı olma izzetine erişir.


[1] Yazar ve Psikiyatrist

[2] Nursi Said (1996). Risale-i Nur Külliyatı. S. 241. Nesil Yayınları.

[3] Nursi Said (1996). Risale-i Nur Külliyatı. S. 668. Nesil Yayınları.

[4] Pamuk Orhan. Benim Adım Kırmızı. İletişim Yayınları.

[5] Nursi Said (1996). Risale-i Nur Külliyatı. S. 479. Nesil Yayınları.

 

popüler cevapdünya atlası