TARİHİMİZ VE KAHRAMANLIK KELİMESİ

Eklenme Tarihi: 24 Mart 2017 | Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2017

Kahraman kelimesi tarihimizde çok kullanılan bir kelimedir. Kahramanlık sıradan insanı aşan bir niteliktir, faaliyettir. Bu farklılıktan ötürü böyle bir isimlendirme olmuştur. İslam tarihinde, Selçuklu, Osmanlı arkasından Cumhuriyet döneminde birçok insana kahraman denmiştir. Kahramanlar toplumların tarihi beklentilerine cevap vermişlerdir, çözülemeyen sorunları çözmüşlerdir. Tıkanmaları açmışlardır. Huzursuzlukları gidermişlerdir.  Kelime daha çok tarihi kişilikler için kullanılmıştır. Ama bilimsel yenilikleri yapanlar için de kullanılabilir. Kahramanlar toplumun beklentilerine cevap verirler, olağan üstü niteliklere sahiptirler. Bediüzzaman’ın bu kelimeyi ilk talebelerinden itibaren zaman zaman bazı insanlar için kullanması, kelimenin kendisine gelinceye kadar ki manasını bildiğini ve o kahramanlardan farklı insanlar onun etrafında oluştuğunu ortaya koyar. Kahraman kelimesi bir alternatif kelime olarak kullanılmıştır. Bir kahramanda aranan bütün anonim özellikler onun kahraman dediği şahıslarda mevcuttur. Yani onlara Isparta kahramanları demek emanet bir tavsif değil onların yaptıklarını yansıtmayacak kadar da dardır. Bediüzzaman onlara kahraman demekle kahramanlık bunların yaptıklarıdır der. Barla sürgününden sonra onun yanında yer almak başlı başına bir kahramanlıktır. Çünkü Allah rızası ve Peygamber şefaatinin ötesinde garip bir adamın onlara vereceği dünyevi bir şeyi yoktur. Sadece yapılan zulümlere birlikte tahammül için mektuplarında yaptığı psikolojik dayanıklılık telkinleridir. Sizden öncekiler içinde kimse sizin kadar az çile ile büyük neticeler almamıştır, gibi.

Kahraman kimdir, ne özelliklere sahiptir?

Kahraman nedir, kahraman en olumsuz şartlarda en olumlu eylemi gerçekleştiren kişidir. Kahraman bir büyük ideal uğruna en büyük sıkıntıları, çileleri çekmiş olan kişidir, Barla, Isparta ve havalisinde Bediüzzaman’ın yanında yer alan onun davasının bir tarafından tutan insanların çok azı hapse girmemiştir, hepsi bir değil birden fazla hapse girmiş büyük zulümlere maruz kalmışlardır. Terzi Mehmet Üstad Hazretleri’nin naaşının Urfa’dan nakli sırasında tevkif edilmiş ve doksan gün tutuklu kalmıştır. Kahraman bir ideali paylaşmaya gönüllü olmanın ötesinde bir ruh ile katılandır. Bunların hepsinin katılma şekilleri risk almaları olağanüstüdür.

Kahraman kâinatı anlamlandırmayan insanların birden bire bir kahraman yorumu ile karşılaşınca kaybettiklerinin azametini görerek o insanın etrafında halkalanmasıdır.

Kahraman koca kâinatın içinde hayatı basit ayrıntılar ve gailelerle geçirmeyi esas maksat yapan insanların birden bire bu hayatın bu kadar basit bir gaye uğruna gidemeyeceklerini fark etmeleridir, bu farkı bir kahraman ortaya atabilir, o farkı fark eden de kahraman olur.

Kahraman fedakâr demektir, bir inanç uğruna menfaatlerini, rahatını, huzurunu, bedenini terk edebilecek yüksek fedakârlık örnekleri vermelidir. Bediüzzaman’ın etrafındaki insanlar ne istenmişse ne gerekiyorsa onu hiç endişe etmeden verebilen insanlardır. Süleyman Rüştü Çakın teksir makinesi tedarikindedir. Bediüzzaman harika bir şekilde anlatır bunu. “Nur hizmetinde çok ehemmiyetli mevki alan K a h r a m a n Rüştü’nün a c i p bir el makinesini (teksir makinesi) için celbine çalışması ehemmiyetli bir fütuhat-ı Nuriye’nin mukaddemesidir. Teksir ile çoğaltılmayı f ü t ü h a t olarak görüyor. Fetih kelimesi ile hep ülkeler fethine alışmışız, Fatih’e İstanbul’u fethettiği için Fatih demişiz, Bediüzzaman fütuhat kelimesine yeni bir mana yükler. Bozulmuş, inkârcı, gafil kalpleri kazanmak coğrafyaları kazanmak ile bir tutulur mu kalpleri kaybederseniz ülkeleri kaybedersiniz. Ki hep öyle olmuştur. Bu gün bu ülke beş yüz yıllık inhitat devrinden daha güzel bir devre çıkmışsa işte bu fütuhattan dolayıdır. İşte Bediüzzaman bu kelimeyi bunun için kullanmıştır.

Kahraman saltanat peşinde olmayan hizmetkârlık etmeyi bir davayı büyütmeyi kendine gaye edinen, hizmetkârlığı ve tabiiyeti her türlü debdebeye feda edebilen büyük insanlardır.

Bediüzzaman’ın çevresindeki insanların farklı özellikleri vardır. Bunlardan biri Süleyman Rüştü Çakın’dır. Bediüzzaman Isparta’ya getirildiği vakit, onun sobasını yakan, suyunu getiren, yemeğini pişirendir. Bediüzzaman onu mertlik ve misafirperverlikte âli bir seciyede görür. Ve Bediüzzaman b e n i m  g i b i  g a r i p b i r  a d a m ı n der. Çünkü gurbettedir, kendisi de garip bir adamdır. Benim gibi derken de farklı bir garipliğinin olduğunu vurgular.

Kahraman ebedi hayatını düşünen onu lekedar edecek davranışlardan kaçan, o yardım eden faaliyetlere meclub ve mecnun gibi giden adamdır,

Kahraman kahramanlık gerektiren işlerin en hassas yönlerini gören ve fedakârlığı ile davayı ileri götüren kimsedir. Burhan Çakın ümmidir, ama ümmiyim deyip bir kenara çekilmez. Bediüzzaman her kimi bulursa ona bir görev bulur. Ümmi Burhan Çakın kardeşi Rüştü’nin ömrü hapishanelerde geçtiği için onun çocuklarına bakmış ve ayrıca da risaleleri saklamak suretiyle büyük bir koruma görevi üstlenmiştir. O zaman Risale saklamak önemli bir iştir, ne önemlisi çok çok önemli bir iştir. Erzurum’da öğrenci iken 1973’lü yıllarda Üniversite yurdundaki kitapları baskın olabilir diye sürekli yerlerini değiştirir, şehirden yurda yurttan şehre getirirdik. Bu bizimkinden kırk yıl önceki olaydır. Bediüzzaman ona “ümmi ve gizli kahraman” der. Bugün elimize alıp okuduğumuz kitaplar dile gelip kaderlerini anlatsalardı utancımızdan nereye kaçardık. Dünya tarihindeki kitapların hiç biri Bediüzzaman’ın kitapları kadar acip ve garip kaderlere maruz kalmamışlardır.

Kahraman bir gizli elin “arkanızdayım deyip sürekli onları teşvik eliyle hedeflerine hazırladığı “insanlardır. Üstad Eskişehir’den Isparta’ya getirildiği vakit Nuri Benli’nin otelinde sekiz on gün kalır. Şimdiki ev kiralanır, Üstad paytonla eve getirilir. Ev Üstad’ın hoşuna gider. Evin sahibi Fıtnat Hanım Üstad için bu zat kimdir diye sorunca, o da bu Zat Bediüzzaman’dır der. Bunları Mehmet Ali Babacan anlatır. Fıtnat Hanım Babacan’a bir rüya anlatır. “Ben birkaç gün evvel Peygamberimizin (asm) kabrini yukarıdaki odanın ortasında gördüm. Demek rüyamın tabiri bu olsa gerek.”

Kahraman kelimesi ve kelimenin anlamı doğu ve batı düşüncesinde çok kullanılmıştır. İnsanlığın önündeki tıkanmışlıkları açan, onlara yol gösteren kişilere kahraman denmiş. Peygamber kelimesi ile kahraman kelimesi mana ve muhteva itibariyle yakınlık gösterir, peygamberler ilahi tensib ile kahramanlar ise farklılık gösteren bir seçim ile ortaya çıkmışlardır.

Savaşlar, yenilik hareketleri hep bir şeylerin eksik olduğunu gösterir. Barla da bir neslin düşünce yapısı oluşturulurken, köy enstitülerinde de bir nesil oluşturuluyordu.

 Çanakkale, 93 Harbi, Allahuekber dağlarında ölen binlerce insan istiklallerini korudular. Ama bu istiklalini kazanmış neslin çocukları savaştıkları milletlerin kültürünün esiri haline getirildi. Savaştığında onu başarıya götüren değerler tamamen yeni nesillerin elinden alındı. İşte bu yüzden Isparta kahramanları Çanakkale’nin, Allahuekber dağlarının, Sakarya’nın boyutunda bir kahramanlık zinciridir.  Çünkü o savaşlar istiklali elde etmekti bu savaş ise dini ve kültürü kurtarma savaşı idi. Bediüzzaman dinin ve kültürün kurtarılmasından yana bir Bediüzzaman bir yandan hattı Kur’an’iyi koruyor bir yandan da batı felsefesi, sanatı, edebiyatı ve biliminin dejenere ettikleri nesilleri kurtarıyordu, işte bu yüzden Isparta kahramanları mukabil bir kahraman neslin olmadığı bir nesildir.

1850’lerden beri yeni bir nesil için üdeba din adamları düşündüler ama ortaya batı karşısında İslamı savunacak bir nesil meydana getiremediler.

Yüz yıla yakın bu ülkenin aydınları nasıl bir yeni nesil gerekir diye binlerce sayfa teorik mülahaza ortaya koyup ortaya bir nesil koyamamışken, Ankara hükümeti kurulurken memur kadrosu yoktur, İstanbul hükümetinin memurlarını Ankara’ya transfer etti. Bunu Yakup Kadri söyler, onların her şeye alışmış İstanbul hükümetinin memurlarını kullandığını söyler. Bu memurların nasıl yeni devletin imkânlarını çarçur ettiğini yine Yakup Kadri anlatır. Değişen sadece kesilen sakal, giyilen fötr şapka ve fraktır. Bunları da Yakup Kadri söyler. Bediüzzaman ortaya bir nesil koyamamış sadece uygulamanın adını değiştirmiş bir idareye nesiller hazırlamak için çalışmış, bugün bu ülkede o kahramanların ortaya çıkardığı onlar kadar olmasa da kahramanlar Isparta kahramanlarının fedakârlıkları sayesindedir, bu yüzden onlar eşsiz kahramanlardır.

Kahraman kelimesi, sadece bizim değil dünyanın başına da bela olmuş bir kelimedir. Bediüzzaman’ın eserlerinde bu kelimeyi çok farklı alanlarda numune-i imtisal olmuş insanlar için kullanması bir alternatif mana ve kelime üretmek ve gerçekleştirmek içindir. Dünya romancıları özellikle Avrupalı romancılar herkes kendi dünya görüşünü ve hayat felsefesini ürettiği tipleri ile topluma lanse etmiştir. Roman hasta bir toplumun edebiyatı olduğu için bu tipler de umumiyetle hastalıklı tiplerdir veya bir tecrübenin çenberinden geçtikten sonra kısmen iyileşmişlerdir. Romantik roman, realist roman ve natüralist, psikolojik, materyalist, komünist roman kahramanları dünyanın başına çok işler açmışlardır.

K a h r a m a n l a ş t ı r m a k kahraman olmanın önemli şartlarından biridir. Bediüzzaman’ın kahramanlaştıran bir özelliği vardır, en sıradan insanlar onun tasarruf alanına girdiği anda birden bire olağan üstü işler yapan insanlar durumuna gelirler. Barla da karşılaştığı Risale-i Nur’un telif teksir ve dağıtımında yer alan bütün şahıslar, en olağan üstü gayreti gösterirler. Hapis, zülüm, baskı ve aşağılamalara dayanırlar. Ve hiç sapma olmadan kahramanlıklarına devam ederler. Bu Bediüzzaman’ın kahramanlaştıran mıknatıs ruhu sayesinde olur. Tıpkı peygamberimiz sıradan bedevileri nasıl büyük işler yapan karakterler haline getirirse, onun varis ve vekili olan Bediüzzaman da aynı şekilde dokunduğu insanı İslam için her şeyi yapabilecek duruma getirir. Evini terk eder, işini terk eder, heveslerini, malını, mülkünü, menfaatini, ailesini ne gerekirse terk eder onunla birlikte çalışır ve gayret eder.  Bediüzzaman bir insan mimarıdır, nasıl ki Mimar Sinan taşları mabedlerde yer alacak şekilde terbiye edip onları yüzyıllara sanat eseri olarak kabul ettiriyorsa, o taşlara sıradan insanlar nasıl taş deyip geçmişlerse, Sinan’ın onlardan farkı onları değiştirmek ve büyütmektir. İşte bu yüzden onlar Isparta kahramanlarıdırlar…

Eksiği görme konusunda farklılık

Kahramanlık yüzyıllardır tarih sahnesinde gerekli rolünü oynayamayan milletin, neden rolünü oynamadığını sanatçılar, siyasiler, edebiyatçılar tartışırken, Bediüzzaman asıl boşluğun bütün zaferlerin, fetihlerin kaynağı olan imanın olmadığını veya yeterli olmadığını görür, batı felsefesi ve ilmi karşısında itikat tutunamaz. Bediüzzaman bu küçük köyde bir şirin evde bütün itikadı buhranların fenni ve felsefi yanlış yorumlamaların hepsine neredeyse cevap vermiş. Temalar o güzelim tabiat içinde kafasında gitmiş gelmiş ve eserlerini yazmış, yazarken de bu kahramana ve bu eserleri yazmak gibi eşsiz kahramanlığa sahip çıkmış insanlar.

Bediüzzaman kahraman ihtiyacını anlatır

Bediüzzaman yıkılmış bir devletin, ülfetin ve cehaletin altında kalmış dinin ve bunların arkasından oluşmuş yeni gibi bir devletin kahraman ihtiyacını anlatır. “Evet Kur’ân’ın aleyhinde bin seneden beri müntakimâne hazırlanan dinsizlerin itirazlarını ve kâfir filozofların terâküm edip şimdi yol bularak intişar eden şüphelerini ve Kur’ân’ın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudilerin ve mağrur bir kısım Hıristiyanların hücumlarını def edip mukabele eden ve her asırda Kur’ân’ın pek çok k a h r a m a n  ve  m a n e v i  k a l a l a r ı vardı. Şimdi ihtiyaç bir-ikiden, yüze çıkmış. Ve müdafîler yüzden, iki-üçe inmiş.
Hem, hakaik-i imaniyeyi, ilm-i kelâmdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç bulunduğundan, bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatleri talim eden Risale-i Nur, elbette İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın bu iltifatına lâyıktır.” (Şualar, s. 631) Geçmişte Yahudilerin, Hıristiyanların ve dinsizlerin hücumlarını defeden kahramanlar ve manevi kalalar var. Şimdi niye yok, yukarıdaki saldırı kaynaklarına cevap veren Risale-i Nur bir manevi kale olduğu gibi talebeleri ve özellikle eserlerin oluşturulma ve telif safhasındaki talebeleri kahramandılar. Bu yüzden kahraman ihtiyacı gereklidir, Bediüzzaman’ın Isparta kahramanlarına kahraman demesi işte bu manevi kalenin müdafileri olduğundan Hıristiyan, Yahudi ve Dinsiz tahrip güçlerine mukabil güç olduklarından dolayıdır.

Yazmanın tarihsel arka planı

İlimleri tenevvür için okurken Kur’an’ın hakikatlerine şahit tutmak için okumaya başlar, daha sonra Van’da iken İngiliz Müstemlekat nazırının sözü ona “Kuran ın söndürülmez bir nur olduğunu isbat etme görevine iter” Daha sonra Harbi umumiden önce gördüğü rüyada, İcaz- Kur’an ı beyan et” emriyle karşılaşır. Siyaset olaylar ona yazma fırsatı vermez, ancak Barla sürgünü bu tezini isbat için uygun ortamdır, orada yazmaya başlar.

Burdur da Nur’un İlk Kapısı yazar, daha sonra Bediüzzaman en olumsuz şartlarda icazı Kur’an’ı beyan etme gibi bir görevle kendini sorumlu bilir, ama Barla’ya sürgün edilinceye kadar bu ahdini yerine getiremez. Eserleri yazmaya başladığı yıllar ile rüyayı gördüğü yıllar arasında on yıla yakın bir süre vardır. Yeni yönetimin ifsadatı henüz başlamamıştır, onlardan on yıl önce bu rüyada amirane bir şekilde teşvik edilir. Çünkü on yıl sonra Kur’an’ın etrafındaki surlar yıkılacak Kur’an harfleri kaldıracak ezan Türkçeleştirilecek, okullardan din silinecek, bunlar tarafı ilahiden gününden önce görülmüş ve on yıllık bir öncelikle kendisine icazı kuranı beyan etmek emri verilmiştir. Belki de kader bu sürgünü siyasi olayların içindeki Bediüzzaman’ı hazırlamak içindir kendi de öyle görür.  Bu on yıl içinde İkinci Meşrutiyet sonrası, Balkan savaşı, İstanbul’un İşgali, Mütareke yılları, Ankara Hükümeti ile konuşmaları girer, böyle bir işi gerçekleştirecek şartlar tahakkuk etmemiştir. Barla’ya sürgün edilince eserleri yazmaya başlar.

Sürgüne geldiğinde Bediüzzaman bu eserleri yazacak bütün zihinsel hazırlıkları yapmış durumdadır.

Bediüzzaman’ın en büyük özelliklerinden biri seçici ve ayıklayıcı olmasıdır. Bu zekâyı daha hayatının ilk dönemlerinde okuduğu eserleri okurken görürüz, okuduğu bilginin en zorunlu ve orijinal kısmını alıp diğer kısımlarını atmak çok yüksek bir eleştirel zihnin ve zekânın varlığını gösterir, özellikle okuduğu yüz kitabı gözden geçirip selefin kitaplarının asrın mantığı ile çelişmeyen kısımlarını ayıklaması çok şaşırtıcı bir durumdur. Daha sonra felsefe okumaları gelir, bilim okumaları gelir, batının bütün gözlem ve laboratuara dayanan ilimlerini okumuş onların da çıkmazlarını görmüştür, bütün bunlar hafızaya yüklenmiştir. Bir de uzun yıllar siyasi mücadele sırasında gördüğü olaylar ve insanlar da ayrı bir hafıza bölümü oluşturur. Barla’ya geldiğinde bunların hepsi onun dehasında mevcuttur. Eserlerini yazmak için en uygun sükûnet ve tabiat vardır, bütün günleri dolaşmak ve düşünmekle ve eserlerinin doğacağı psikolojik, düşünsel ortamı da bulmuştur. Allah onu böyle bir ortama her yönden hazır getirmiştir, gördüğü zulümler bize göre büyük ama onun dehasına göre nota sesleri gibi, hastalıklar ve musibetleri musikideki notalara benzetir.

Sürgünün zahiri tarafını değil hakiki tarafını yorumlar.  HAYATI, İLMİ HAYATI, HEP BU ESERLERİ HAZIRLAMA İÇİN ÖN HAZIRLIK DURUMUNDADIR. Demek Bediüzzaman’ın zihninde bu eserleri yazma öteden beri vardır. Sav köyündeki bin yazı yazan şahsı anlatırken bu matbaa köyü kendi köyü ile bir tutar ve  “YETMİŞ YILLIK BİR PROJESİNİN BURADA GERÇEKLEŞTİĞİNİ SÖYLER

Bediüzzaman bu çevre içinde bazı beldeleri de kahraman ilan eder. Bunlardan biri Sava köyüdür. “Beni dünyaya getiren amillerden anam, babam memleketim benim nazarımda nasıl mübarekse yetmiş senedir tahakkukuna uğraştığım mesleğimi Sava köyü tahakkuk ettiği için o nisbette mübarektir.  Binaenaleyh şimdi Ankara İstanbul’da hatta hükümet erkânı içinde Risale-i Nur’a hizmet edenler varsa sizlerin hizmetkârları nisbetindedir.” Burada Bediüzzaman’ın mesleği konusunda bir de ifşaatı vardır. “Yetmiş yıldır tahakkukuna çalıştığım mesleğim…”

“Şimdi bence katiyet peyda etmiştir ki ekser hayatım ihtiyar ve iktidarımın şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş; ta Kur’an-ı Hakime hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Adeta bütün hayat-ı ilmiyem mukaddemat-ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve sözler ile icaz-ı Kur’an’ın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hatta şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebepsiz ve arzumun hilafında tecerrüdüm ve meşrebime muhalif yalnız bir köyde imrar-ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı ictimaiyenin çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim, doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur’aniyeyi halis, safi bir surette yaptırmak için bu vaziyet bana verildiğine şüphem kalmamıştır. Hatta çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat perdesi altında, bir dest-i inayet tarafından merhametkarane Kur’an’ın esrarına hasr-ı fikr ettirmek ve n a z a r ı  d a ğ ı t m a m a k  için yapılmıştır kanaatindeyim. Hatta eskiden mütalaaya çok müştak olduğum halde bütün bütün sair kitapların mütalaasından bir men bir mücanebet ruhuma verilmişti. Böyle gurbette medar-ı teselli ve ünsiyet olan mütalaayı bana terk ettiren anladım ki doğrudan doğruya ayat-ı Kur’an’iyenin ü s t a d-ı  m u t l  a k   olmaları içindir.” (Barla Lahikası, s. 17)

Eserlerindeki olumsuz tipleri ile yapılan münakaşalardan ortaya çıkan kahramanlar

Bediüzzaman eserlerinde gafletin, dalaletin, tabiiyyun yani natüralistlerin, materyalist yani maddecilerin, sofistlerin, nihilistlerin, ateistlerin, dalalet ehlinin, münkirlerin, mürtetlerin, batı roman hikâye ve tiyatrosunun, yüzeysel dindarların bütün sıradan tiplerini eleştirir, onları kendi ürettiği ideal anlatı ve kurmaca kahramanları ile eleştirir, münakaşa eder. Bütün Risale-i Nur bu tiplerle yapılan konuşmalar, dialogların sonuçları ve neticeleri ile doludur. Mütemadiyen iki kişi kullanır biri kabulde zorlanan diğeri onu kabule hazırlayan karakter. Bu yüzden Bediüzzaman’ın eserleri farklı fikir ve kanaatteki insanların bu tartışma ve ideal kahraman üretme metinleridir. Bunun ayrıntısı bir kitap olacak kadar geniştir. Mesela Haşir risalesinde eserin sonunda kabul etmeyen tip bir karaktere dönüşür. “Şimdi ey arkadaş… Söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!

Ben ne diyeceğim, daha buna karşı bir şey denebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı bir söz söylenebilir mi? Yalnız derim ki Elhamdülillah yüz bin şükür olsun ki, vehim ve heva tahakkümünden nefis ve heves esaretinden kurtulup daimi hapis ve zindandan halas oldum ve inandım ki Bu karmakarışık kararsız misafirhanelerden başka ve kurb-ı şahanede bir diyar-ı saadet vardır, biz de ona namzediz.” (Sözler, s. 53)

32 Sözün birinci mevkıfının sonunda t a b i a t bir tip şeklinde alınmıştır. Mülahazalardan sonra tövbe eder ve bir karaktere dönüşür. “Sukuttan sonra t a b i a t tövbe etti. Hakiki vazifesi tesir ve fiil olmadığını belki kabul ve infial olduğunu anladı. Ve kendisi kader-i ilahinin bir nevi defteri, fakat tagayyür ve tebeddüle kabil bir defteri ve Kudret-i Rabbaniyenin bir nevi programı ve Kadir-i Zülcelalin bir nevi fıtri şeriatı ve bir nevi mecmua-i kavanini olduğunu bildi. Kemal-i acz ve inkıyad ile vazife-i ubudiyetini takındı. Ve Fıtrat-ı ilahiye ve sanat-ı Rabbaniye ismini aldı.” (Sözler, s. 559)

Isparta Kahramanları

Isparta kahramanlarının kahramanlık tipi çok orijinal ve tarihte örneği olmayan bir kahramanlık türüdür.

 Adeta nev-i şahsına münhasır bir tiptir. Bir müellifin etrafında tamamen hasbi bir şekilde oluşan insanlar ve fedakârlar grubudur. Üstelik baskı, zulüm, aşağılama, tahrik, tezyif, hapishane, zehirleme daha değişik türlerde kötülük lügatinin bütün kelimeleri kullanılmış olmasına rağmen bu insanlar etrafında yer aldıkları insandan ve hakikatten, eserlerden kaçmamışlar. İşi başa götürmek için ne gerekiyorsa onu yapmışlardır. Bediüzzaman’ın kişiliğinde öyle bir mıknatisiyet vardır ki insanlar kaderin sevki ile onun ile buluşur ve hiç itiraz etmeden görev dağıtımının en uygun yerinde yer alırlar. Yapılan işin bir şematik yanı var, o şema Bediüzzaman’ın kafasında oluşmuş, ona gelen ve eserlerinin hakikat vadisine uğrayan herkesi yapabileceği bir iş ile istihdam eder. Bu hem o insanların hem de Bediüzzaman’ın bizim aklımızın ermediği bir istihdam tarzını gösterir. Bediüzzaman’ın kafasında bu şema veya harita ve haritadaki noktalar, şahıslar onun büyük hafızasında da yer alırlar. Yapılan her iş, yerine getirilen her vazife ne kadar olursa olsun Bediüzzaman mektuplarında o şahısları kahraman olarak yâd eder, yaptığı işlerin din-i mübinin selameti için ne kadar önemli olduğunu kısa cümlelerle anlatır, onları hiçbir suniliğe kaçmadan takdir eder. Bu kadar insanı yeri geldiğinde takdir ve teşvik ile ödüllendirmek asıl kahramanın ne kadar büyük bir zekâ ve yönetim erki gösterdiğini gösterir.

Bediüzzaman’ın etrafında yer almak başlı başına bir kahramanlıktır. Bir müellifin yanında yer almak kolay bir iştir, Eflatun’un metinlerini öğrencileri yansıtmıştır, sıkıntısız, Kierkegard kendi metinlerini kendi yazmıştır. Namık Kemal bazı metinlerini söylemiş yazdırmıştır. Ama Bediüzzaman’ın yanında yer almak büyük bir kahramanlık, çok bedeli yüksek bir kahramanlıktır, onun yanında yer almak başlı başına bir orijinal kahramanlıktır, çevresindekiler ne olur olsun onu yapmışlar, bir de ona çeşitli şekilde yardım etmişlerdir, bu da ikinci büyük kahramanlıktır,

Arayış, bilim adamlarının ve Isparta kahramanlarının özelliklerindendir

Tarihte, sanatta, edebiyatta, dinde ve ilimde kahramanlar devamlı a r a y ı ş içinde olanlardır. Hafız Ali bunlardandır. Hafız Ali bir arayış sonu Bediüzzaman’ı bulmuştur. Kendi arayışını anlatır. “İmamlık yaptığım yerlerde müteaddid defalar kesretle, çok cemaatler içerisinde idim. Eğer ben hakiki bir hoca bulsam, ölünceye kadar ona hizmet edip ayağının türabı olacağım derdim. O imamlık mesleği bu bid’alar zamanında bana zillet görünerek memleketime dönüp çiftçilik yapmaya karar verdim. Bir iki sene sonra Barla’nın yaylası olan Kocapınar’da yayılan öküzlerime bakmaya gittiğimde, yaylada siz Üstadımı görüp ayrıldıktan sonra, işte ruhen aradığım hoca ve Üstad bu zat olsa gerektir dedim vakt-i merhunu geldiği zaman sevk-i ilahi ve fazl- ı rahmani ile gidip Risale-i Nur’a intisap ettim ve Allah’a şükrettim.”

Arayıcılardan biri de Vezirzade Mustafa’dır. “Bundan bir buçuk sene evvel ziyaret için iki günlük mesafede olan bir köye gitmiştim. O esnada dünyanın iç yüzü bana göründü, hem fani hem zindan hükmünde olduğundan bir nefret geldi. Bana bu fani dünyadan baki bir aleme yol gösterecek bir Üstad Cenab-ı Haktan istedim ve dedim ki, “öyle bir üstada rast gelsem söz veriyorum ona tam hizmetkar olacağım.”

İşte ben bu halde ve bu niyazda iken o gece gayet şirin ve güzel bilmediğim bir şehirde gayet güzel, dünyada misli bulunmaz ziynetli bir at üstünde, siz Üstadımı ona binmiş, garptan şarka doğru beş altı metre yüksekte, şehrin üzerinde uçarken selama durduk, selamınızı aldık. O esnada uyandım şehadet getirdim. Şükrettim ki istediğim Üstadı bulacağım. İki ay sonra ziyaretine geldim.”

Refet Bey de bir arayış içindedir.” Çocukluğumdan beri hakaik-i diniyeye çok merak eder ve her fırsattan istifade ederek tedkikat ve tetebbuatta bulunurdum. Ne yazık ki emelime muvaffak olamazdım. Bu sebebden yeis ve nevmidiye duçar olurdum.” (Barla Lahikası, s. 98)

Üretilen kahraman neler yapmış

Bediüzzaman’ın ezeli kavgalı olduğu temalar, zerrat, atom konusu, tabiat ve Allah’a açılan kapıları yıkılmış ilimdir. Bu üç arızalı, muzırlaştırılmış alanları yapıcı bilgilerle yeni bir yorum düzenine getirmek bu evde geçekleştirilmiş ve oradan dünyaya açılmıştır. Bu üç önemli inkâr ve buhran alanını insanlığa faydalı bilgiler üreten ve dünyaya bakış açısını müsbet hale getiren bir yapıya kazandırmak için siz büyük şehirde ve her tarafı bin yılın kitapları ile ve her ilimden adamları, münakaşa erbabını bir araya getirmeniz ve günlerce aylarca hatta yıllarca münakaşa ettirmeniz daha sonra telif ettirmeniz gerekir, ancak o zaman bu eserleri belki meydana çıkarabilirsiniz.

Bediüzzaman’ın eserlerini çoğaltan, dağıtan, davasına nezaret eden, yazanlar kahramandır, bunun yanında bir de eserlerindeki kahramanları vardır. Bu kurmaca kahramanlar ile hariçte bir davanın teşekkülünü kurgulayanlar birlikte bir davayı ışığa çıkarırlar.

Problematik metinlerde kahramanlar arasında fikirler bölüştürülür ve onlar arasındaki münakaşalar ve muhavereler, münazaralarla konu tavazzuh eder.

Risale-i Nur bir problematik metindir, yani dinin, ilmin ve sanatın kemikleşmiş problemlerini çözümleyen bir metindir. Eserlerin çok yerinde en itidalli bir muaraza ve sulh lisanı vardır, ilmi felsefeyi ve yanlış dini yorumları yapanlara tariz ve ironik tarzı cümleler vardır. Çünkü Risale-i Nur düz bir eser külliyesi değildir. Bu tür bir eserin telifi bir bahsi alıp sonuçlandıran metinler gibi değildir.  Bu farklılığı 25’inci Söz’ün başında, daha birçok yerde anlatır” Bu Mucizat-ı Kur’an’iye Risalesindeki ekser ayetlerin her biri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkid olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinni ve insi şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş ayetlerdir. İşte bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda ve o ayetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyan etmiş ki ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar icazın lemaatı ve belagat-ı Kur’an’iyenin kemalatının menşeyleri olduğu, ilmi kaideleriyle isbat edilmiş. Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kati verilmiş.” (Sözler, s. 488) Tenkid, itiraz, maruz cümleleri problemleri çözümlediğini işaret eden kelimelerdir. Ama şüpheler zikredilmemiştir.

Yirmi Üçüncü Lema’nın başındaki ihtar da yine bir problem çözücünün ifadeleridir. Bu en büyük problem olan Allah’ın yaratma faaliyetini ondan koparmaya çalışan tabiiyyun yani natüralist filozoflaradır. “Şu notada Tabiiyyunun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurafe olduğu, lâakal doksan muhali tazammun eden dokuz muhal ile beyan edilmiş.” (Lemalar, s. 176) “Bu kadar zahir ve aşikâre bir hurafeyi nasıl bu meşhur akıl feylesoflar kabul etmişler, o yolda gidiyorlar, hatıra geliyor. Evet onlar mesleklerinin iç yüzünü görememişler.” (aynı sahife)

Ene ve Zerre risalesinde muhatap yine maddiyyun yani materyalist filozoflardır. “Akılları gözlerine sukut etmiş maddiyunların (bunlar yüzlerce münkir filozof) hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfe bağlı olan tehavvülat-ı zerratı bütün dusturlarına üssülesas tutup masnuat-ı ilahiyeyi masdar göstermişler. Nihayetsiz hikmetleriyle müzeyyen masnuatı hikmetsiz, manasız, karma karışık bir şeye isnad etmeleri ve kadar hilaf-ı akıl olduğu zerre miktar şuuru bulunan bilir.” (Sözler, s. 747) Bu meselelerin gerçek muhatapları felsefeciler ilim adamları ve bilim tarihçileri, din yorumcuları vb. Biz bunları onların dünyasına nasıl sokacağız, gündemine nasıl getireceğiz bizim sorunlarımız bunlar olmalı yoksa bu hakikatler dükkân vitrinlerinde tezgâhtarlık yapamayan insanların elinde kalmaz mı? Ve biz sorumlu olmaz mıyız?

Bu metni kaleme almak için fenciler, dinden çıkmışlar, mühlidler, şeytanların vesveseleri, Kur’an etrafında dolaşan bu sayısız insan gruplarının iddialarını bilmeyen ve onları iptal edecek donanımda olmayan bir insan bu eseri ve diğerlerini kaleme alamaz. Tabiat ve zerre konusu iki bin beş yüz yıldır gündemde o gündemde olan meseleleri eleştirmek yerine yeni ve sağlıklı bilgiler üretmek sayısız âlimleri gerektirir. Şimdi Bediüzzaman’ın ne yaptığı ortaya çıkıyor. Sürgünde bir adam iki katlı bir ahşap binaya gelmiş, ne matbaası var, ne münakaşa erbabı, ne müsahhih ordusu bu eserleri, dünyanın çarpıldığı eserleri meydana getirsin. O eserlerinin kıymetini bildiği için şöyle der. “Eğer mazideki âlimler bu eserlerin varlığını bilselerdi yerlerde yüz üstü sürüne sürüne gelip bu eserleri bulurlardı. “Bu cümle her iki eserleri de bilen bir insanın cümlesidir.

Bu yorumlardan sonra Bediüzzaman’ın yaptığı işin azameti ortaya çıkmış olmuyor mu, o küçücük evde sürgünde olan insan ne kadar büyük bir ilmi zenginliğe sahip olduğu yaptığımız bu küçük mülahazadan sonra anlaşılmıyor mu, Bediüzzaman isminin anlamı daha net olarak ortaya çıkmıyor mu? Bu yüzden bütün zamanların en şaşırtıcı, hayret verici şahsı anlamı onun üzerinde emanet durmuyor olmuyor mu?

Bediüzzaman’ın en büyük özelliklerinden biri seçici ve ayıklayıcı olmasıdır. Bu zekâyı daha hayatının ilk dönemlerinde okuduğu eserleri okurken görürüz, okuduğu bilginin en zorunlu ve orijinal kısmını alıp diğer kısımlarını atmak çok yüksek bir eleştirel zihnin ve zekânın varlığını gösterir, özellikle okuduğu yüz kitabı gözden geçirip selefin kitaplarının asrın mantığı ile çelişmeyen kısımlarını ayıklaması çok şaşırtıcı bir durumdur. Daha sonra felsefe okumaları gelir, bilim okumaları gelir, batının bütün gözlem ve laboratuara dayanan ilimlerini okumuş onların da çıkmazlarını görmüştür, bütün bunlar hafızaya yüklenmiştir. Bir de uzun yıllar siyasi mücadele sırasında gördüğü olaylar ve insanlar da ayrı bir hafıza bölümü oluşturur. Barla’ya geldiğinde bunların hepsi onun dehasında mevcuttur. Eserlerini yazmak için en uygun sükûnet ve tabiat vardır, bütün günleri dolaşmak ve düşünmekle ve eserlerinin doğacağı psikolojik, düşünsel ortamı da bulmuştur. Allah onu böyle bir ortama her yönden hazır getirmiştir, gördüğü zulümler bize göre büyük ama onun dehasına göre nota sesleri gibi, hastalıklar ve musibetleri musikideki notalara benzetir.

Eski zamanda itikad kuvvetli ve ona muarız güçler on yedinci yüzyıldan sonraki gibi olmadığından sorun yoktu. Ama 18 yüzyıldan itibaren batı felsefesi, laboratuar ve gözlem, ortaçağ toplumlarının itikadını bozdu. Buna karşı yeni bir yöntem gerekiyordu. Bediüzzaman’ın kahramanlığı hem felsefe ve ilimi bilmek, ikinci olarak da onlardan hakikate giden veya hakikatin önüne çıkan meseleleri kaldırmaktı.  Bu metinleri su yüzüne Isparta kahramanları ile birlikte Bediüzzaman çıkardılar. Bu metinlerin ortaya çıkmasında canla başla çalışan ve bütün dünyaya yeni bir kâinata ve insana bakış tarzı sergileyen eserlerin vücut bulmasında çalışmak büyük bir kahramanlıktı. Böyle bir büyük külliyenin ortaya çıkmasında çalışmak büyük bir kahramanlıktı. Sanatta bir sanat eseri kolaylıkla ortaya çıkmaz, sonra o sanat eseri kendini topluma kabul ettirmesi gerekir, bu da ayrı bir konudur. Bediüzzaman ile birlikte Barla kahramanları eserlerin doğumunu hazırlamış, daha sonraki dönemlerde de topluma kabul ettirme ve hukuk mücadelesi verilmiştir, dünya tarihinde böyle bir eser doğması ve kendini topluma kabul ettirmesi çok orijinal bir vakadır. Dünyanın birçok büyük eseri yazarın elinden çıktıktan sonra hemen matbaaya gider ve topluma açılır, bu yönü ile de Isparta kahramanları büyük insanlardır.

Kahramanlık yüzyıllardır tarih sahnesinde gerekli rolünü oynayamayan milletin, neden rolünü oynamadığını sanatçılar, siyasiler, edebiyatçılar tartışırken, Bediüzzaman asıl boşluğun bütün zaferlerin, fetihlerin kaynağı olan imanın olmadığını veya yeterli olmadığını görür, batı felsefesi ve ilmi karşısında itikat tutunamaz. Bediüzzaman bu küçük köyde bir şirin evde bütün itikadı buhranların fenni ve felsefi yanlış yorumlamaların hepsine neredeyse cevap vermiş. Temalar o güzelim tabiat içinde kafasında gitmiş gelmiş ve eserlerini yazmış, yazarken de bu kahramana ve bu eserleri yazmak gibi eşsiz kahramanlığa sahip çıkmış insanlar.

Peygamber ve Eazımın Sahabeti

Bediüzzaman’ın eserlerinin ortaya çıkması için Hz Peygamber ve Hz Ali, İmamı Rabbani ve Gavs-ı Geylani’nin sahabetleri vardır. Şükrü Efendi Bediüzzaman’a köşkünü tahsis etmiş. Hazreti Peygamber Bediüzzaman’ın yaptığı ile alakadardır, onun müzahareti bu insanları şoka sokar. Şükrü Efendi, köşkü verdikten sonra rüya görür. Rüyada ona diyorlar ki “Senin o köşküne Hazreti Peygamber (asm) gelmiş. O da koşarak gidip Hazreti Peygamber (asm)’ı çok nurani ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.

Tensibatın tarafları Hz Ali, Abdülkadir Geylani, İmamı Rabbani, Nebiyyi Zişan Efendimizdir. Gölgesinde olmayı şeref telakki ettiğimiz bu azametli eşhas Bediüzzaman’ı bu işi yapmaya hazırlayan ve yazması için şartları hazırlayan heyet-i azime-i beşeridirler. Bediüzzaman onların önünde helaket ve felaket asrının mebusudur. Celcelutiye, Dua, Mektuplar, Rüyalar bu sahabetin delilleridir.

Kahramanlar seç ilmiş özel insanlardır

Kahramanlar seçilmiş insanlardır¸ Bediüzzaman’ın tabiri ile m ü n t e h a p t ı r lar. Hulusi Bey ve Sabri Efendi’yi anlatırken bu kelimeyi kullanır, seçen kendisi değildir, demek bir büyük dava ve telif ve mücadele için insanlar gaybi bir seçici tarafından seçilmiş ve Bediüzzaman’ın etrafında yer almışlardır. Risale-i Nur’un telifi büyük bir hadisedir. Tarafı ilahinin müzakere ettiği bir mebhastir, din-i mübinin güneşi küsufa tutulmuştur, Müslümanların gafleti batılı şerli komiteler, felsefe, dinsiz sanat, fen ve irtidat insanlığın zihninden silinmesi gerekir. Baharı mahzen-i erzak bir vagon olarak insanların behimi ihtiyaçlarına gönderen bir ilah, itikadsız, münkir, mürted, gafil insanlara elbette yeni bir ışık gönderecektir. 1911’li yıllarda gördüğü rüyada ona “icaz-ı Kur’an’ı beyan et” emrini verenler, tarafı ilahide bu konunun önemli bir bahis olduğunu ortaya koyuyorlardı. Bediüzzaman yetmiş yıllık tezi olan bu bahsi en olumsuz şartlarda gerçekleştirmiş ve müsterih olarak dar-ı uhraya göçmüştür. Eserleri basılırken “bugünler benim bayramım” derken onun ömrünü geriye doğru bir sinema gibi gözden geçiren bunun ne kadar harika bir bayram olduğunu anlar.

Yapılanlar fütuhat diye nitelendirilir.

Hacı Hafız Mehmet, Sav ve diğer köylerde yaptığı hizmet hizmetin inkişafına sebeb olur. Risale-i Nur’u yazanların adeti birden bine çıkar. Kadın erkek çoluk çocuk demeden herkes risale yazmaya başlar. Bediüzzaman bu yapılanı fütuhat olarak niteler. Bu kelimeyi birkaç yerde kullanır. Bizim tarihimizdeki fetihlerden farklı bir fetihtir, bir coğrafyanın, bir ülkenin değil bütün dünyanın manen fethidir Risale-i Nur. Bugün o sözün manası daha iyi anlaşılmalıdır. Dolayısı ile Bediüzzaman Fütuhat sözünü kullanırken bilerek yaptığını kastederek kullanır.

 Bediüzzaman Risale-i Nur ve kahramanların başarılarını f ü t u h a t olarak niteler, mazide büyük kumandanların yaptıklarını fütuhat olarak niteler, Mesela hazreti Ömer’in çok fütuhat yaptığını söyler. Birçok büyük insanın futuhatından bahseder. Şimdi bu kelimeyi farklı bir şekilde talebelerinin yaptıkları işler de kullanır. Bediüzzaman bunlara fütuhat-ı Nuriye der. Risale-i Nurun fütuhatı der. Zülfikar ve Asa-yı Musa’nın fütuhatı der. Medresetüzzehranın fütuhatçı mahsulâtı der. Nurların parlat fütuhatı der. Ayetü’l-Kübra’nın fütuhatı der. Hakaik-i imaniyenin fütuhatı der. Risale-i Nur külliyatın mazhar olduğu ilahi fütuhat, kalemlerinizle hasıl olan fütuhat.. der fetih ve fütuhatın mazide ki kullanışından farklı bir yolda kullanır.

Alternatif kahraman üretimi

Bediüzzaman’ın eserlerinin de kahramanları vardır, onun eserlerindeki birinci şahıslar kahramandırlar. Mesela Haşir risalesinde iki kahraman vardır, bunlar aralarında münazara münakaşa ederek haşir hakikatinin sübutunu sağlarlar. Ayetü’l-Kübra’daki seyyah bir kahramandır, o da kâinatı sorgular ve her şeyden Allah’ı sorar. 32 Sözün birinci mebhasindeki farazi şahıs da yine bir hakikatin vuzuhu için üretilmiş bir şahıstır. Küçük hikâyelerde hep kahramanlar vardır, bir hakikati açıklığa kavuşturmak için konuşurlar konuşturulurlar.

Bediüzzaman romanın alternatifi metinler üretmiştir. Dolayısı ile gerçek kahramanlar üretmiştir, macera peşinde insanlar değil gerçeğin, itikadın, hakikatin peşinde olan kahramanlar.

Bediüzzaman Kahraman kelimesini farklı yerlerde kullanır. Bu leitmotif tekrarlar onun kimlerin kahraman olduğu konusunda bir tezi olduğu gibi, kendi kahramanlarını da meydana getirmiştir. Abdüllkadir Geylani’nin irşadı ile hidayete ermiş olan Şehbaz-ı Kalenderi bir kahramandır. Tarik-i Nakşi’nin önde gelen bazı üyelerini kahraman olarak isimlendirir. Hz Ali bir şecaat kahramanıdır. Sad İbni Ebi Vakkas bir kahramanı İslam’dır. Abdullah ibni Zübeyr bir kahraman-ı âli-şandır, Haccac’a karşı dayanmıştır. İmamı Rabbani silsile-i Nakşi’nin bir güneşi ve kahramanıdır. Hz Ali Esadullah ünvanı kazanmış bir kahramandır. Kadınlar şefkat kahramanlarıdır. Cengiz’in ordusunu sayısız mağlub eden Celaleddin Harzemşah bir kahramandır. Hz Eyüb sabır kahramanıdır. Talebeleri Medresetüzzehra kahramanlarıdırlar. Hasan Feyzi Denizli kahramanıdır. Hz Ali ve Şahı Geylani kudsi ve harika kahramanlardır. Merhum Abdurrahman Nurun birinci şakirdi ve kahramandır. İslam ve vatan için ölenler milyonlar kahramandır, başlarını feda etmişlerdir. Zübeyr Abi Konya kahramanıdır. Risaleleri tashih edenler kahramandır, Hüsrev Abi kahramandır. Elmas kalemli ve kahraman kalpli muavinlerdir Bediüzzaman’ın arkadaşları. Tahiri Abi bir kahramandır. Bu milletin ecdadları kahramandır. Bediüzzaman milleti kahraman milletin evlatları olarak vasıflandırır. İslamiyet’in en kahraman milleti Türk milletidir, onun terminolojisinde. Hazreti Ali bir şecaat kahramanıdır. Ecdadımız dindar ve bir milyar kahramandır. Atatürk bu kahraman hoca bize lazımdır diyerek Bediüzzaman’ı birlikte çalışmaya çağırmıştır. Nur talebeleri iman yolunda bu asra meydan okuyan kahramanlar kafilesidir. Bütün peygamberler kutsi kahramanlardır. Risale-i Nur’un bir şehid kahramanıdır Hafız Ali. İmamı Rabbani kahraman bir imamdır. Sav ve Homa kahramanları, Isparta ve civar kahramanlarıdır. Bu millet bin seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehacümatına karşı salâbet-i diniyesini kahramanâne müdafaa eden bir millettir. Türk milleti ve kardeşleri eskisi gibi dinine ve Kur’ân’ına sahiptir ve sair ehl-i İslâmın dindar büyük bir kardeşi ve Kur’ân hizmetinde kahraman kumandanıdır. Fatih devrinde kahraman İslam hâkimi Hızır beydir. Tarihimiz, Yıldırım, Fatih, Süleyman, Selim’in kahramanlıkları ile doludur. Bediüzzaman küfre karşı sedd-i K u r an i tesis eden muhteşem bir kumandandır. Bediüzzaman’ın varisleri on iki kahraman kardeştir. Nur talebeleri Medresetüzzehranın ve Nur Fabrikasının kahramanlarıdır. Türk milleti İslam’ın kahraman bayraktarıdır. Eski zamanda mücahid kahramanların kılıçlarıyla hizmet ettikleri gibi nur kahramanları da kalemleriyle hizmet etmişlerdir. Adnan Menderes bir İslam kahramanıdır. Isparta kahramanları Türklerin yine İslam’ın kahramanıdır kanaatini yenilemişlerdir. Risale-i Nur İslam’ın iki kardeşi olan Türk ve Arab’ı birleştirecektir. Tahiri Abi yazı yazarken bir kuş pencereye konar o da kahramandır. Bediüzzaman Isparta’nın taşını toprağını neredeyse kahraman ilan eder. Ayetü’l-Kübrayı  tab edenler kahraman kardeşlerdir. Nurs köyünün sakinleri Bediüzzaman çocukken de kahraman tavırlıdırlar. Sungur Abi Nurları ilk tanıdığında Eflani’nin küçük kahramanıdır. Demokratlar da kahramandır. Sungur Abi ilk dönemlerinde küçük bir Hüsrev’dir ve kahramandır. Sav köyündeki bin kalem hepsi kahramandır. Risale-i Nur yazan masum çocuklar da küçük kahramanlardır. Bediüzzaman ölümü istihkar eden bir kahramandır. Üstad talebelerinin kahraman Üstadıdır. Nur şakirtleri kahraman ecdadlarından aldıkları kahramanlığı Risale-i Nur uğruna ettikleri fedakârlıklarla devam ettiriyorlar. Nur talebeleri hakikat kahramanlarıdır. Bediüzzaman’ın divan-ı harpteki mudafaası kahramanca bir müdafaadır. Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları beş para faide vermemiştir insanlığa. Tarikatı hizmete tercih edenler Isparta kahramanlarına yetişemezler. Bu millet cihangir Asya ordularının torunlarıdır. Mustafa Kemal Üstad için “sizin gibi bir kahraman hoca bize lazımdır” demiştir. Şeyh-i Geylani kahramanlar kahramanıdır. Nur talebelerinin yolu milyonlara sığmayan kahraman şehitlerin mukaddes yoludur. Kahraman kelimesini bu kadar iptilalı bir şekilde kullanan Bediüzzaman eserlerini okuyanlara kahramanlık telkin eder, roman ve tiyatro, sinemanın lanse ettikleri sahte kahramanların yerine onları ikame eder, alternatif bir kahraman dünyası vitrinine koyar.

Felsefe, sanat, roman ve tiyatro kahramanlar üretmiştir

Bu kahramanlar yüzlercedir, binlercedir. Avrupa romanında her millet romanlarında insanlığın başına bela olan kahramanlar üretmişlerdir. Dinlerin ürettiği kahramanlar bu edebiyatın sanat ve felsefenin ürettiği kahramanların karşısında tutunamamıştır. Bediüzzaman eserlerinde ürettiği kahramanların hepsi bunlara alternatif kahramanlardır. Isparta kahramanları bu metinleri okuyan o metinlerdeki kahramanlara göre kahramanlaşan insanlardır. Hem kahramanlıklar yapan hem de okudukça kahramanlaşan insanlardır. Barlı Lahikasındaki 300 mektup bu okumaların talebelerin ruhunda meydana getirdiği kahraman itikadı ve ruhunu anlatır. Barla Lahikasında yaklaşır üç yüz civarında mektup vardır.

Bediüzzaman 71

Hulusi Bey 40

Hüsrev Abi 34

Hafız Ali 10

Asım 10

Refet 11

Sabri 31

Zekai 12

Tamamı 220 mektup, bir de bir veya iki mektubu olan mektup sahipleri var, tamamı yaklaşık 300’ü bulur.

Bu mektuplar birbirlerine cevap tarzında kaleme alınmışlardır, yazılan mektuplara verilen cevaplardır. Bediüzzaman talebeleri arasındaki ilişkileri ve dava ile olan münasebetleri de yöneterek büyük bir maharet göstermiştir.

Okuyucu, eleştirmen ve takdirkârdırlar, bu yönü ile de kahramandırlar. Orijinaldirler ve eserlerin kıymetini objektif olarak tesbit etmişlerdir. Hafız Ali bir arkadaşına, “Sen ayaklarına demir çarık giysen, tayyare ve şimendifere binip dünyayı gezsen ne böyle bir eser ne de böyle bir hizmet bulabilirsin, sen bu eserleri yazmaya devam et.”

Hulusi Ağabey te’lifde Bediüzzaman’ın müşaviri ve yorumlamada eserlerin eleştirmenidir. Bediüzzaman onun eserleri hakkındaki kanaatlerini merak eder. Bu da Barla lahikasında yazdığı kırk mektupta telif edilen eserler hakkında ilk yorum ve değerlendirmeleri yapar, Üstadına bildirir. Üstad da yazdığı yetmiş adet mektup da yer yer onu muhatab alır, ona cevap verir. Bediüzzaman onu ve Hakkı Efendiyi yüz talebe hükmünde görür.  Biz Üstad ile bu zatın görüşmelerin hakiki mahiyeti nefsü’l-emriyesini bilemiyoruz. Risale-i Nur gaybi bir tasarımdır, o tasarımın en büyük mutasarrıfı Bediüzzaman’dır ama eserlerin telifi konusunda iki şahsın ilişkilerini kaleme dökmek mümkün değil. Bediüzzaman müsaade ettiği kader ifade edebiliyoruz.

Üstadın ilk ve daha sonraki talebeleri içinde Üstadın yazdıklarının felsefecilerle olan ilgisi konusunda en hakimane sözü o söyler. Bu onun iyi bir eleştirmen ve değer biçici olduğunu gösterir. “Hükema-yı felasifeyi beht ve hayrette bırakan” der Sözler isimli eser için. Barla ve Sözler iki güneş gibi, Barla bir güneş, Özellikle S ö z l e r isimli kitap oradan doğmuş ve dünyayı etrafında gezegenvari dolaştırmışır. Kur’an-ı Azimüşşan’dan nebean eden hiçbir eser Sözler kadar dünyayı etkilememiştir ve etkilemeye devam edecektir. Bediüzzaman özellikle ondan eserleri hakkındaki kanaatlerini merak eder, umumun eserlere nasıl bakacağını onun beyanlarına göre değerlendirir, çünkü ikisi de farkı yerlerden gelmişlerdir. Bediüzzaman ile onun kanaatleri Nurların oluşturulma ameliyesinin, harcının bir sentezlemesidir. Bu da gaybi bir iştir. Çünkü her sabah onun yanında her akşam birlikte olan bir mülakat kim bilir bizim bilmediğimiz nelere neden olmuş, neler birlikte yoğrulmuş ve insanlığa sunulmuştur.

Dinler, bilimler, felsefe tarihinin bu büyük sorgulaması olan Bediüzzaman’ın eserleri elli yıl okuyarak karihasını elde etmiş bir insanın kafasından dışarı çıkarken Hulusi Abi ilk muhataptır. Üstad onun kendisine Barla’ya motorda giderken gösterildiğini söyler. Sene 1924 onunla muhatap olduğu yıl 1929 beş yıl öncesinden o ona yolda gösterilmiş, bunun da izahını biz nasıl yapalım. Barla’ya giderken Hulusi Bey ona gösterilir, Barla da ilk muhataplarından biri Şamlı Hafız Tevfik, diğeri Santral Sabri’dir, gaybi bir el her şeyi hazırlamış, ne söyleyeyim. Bunları bilse en muannid insan bile Bediüzzaman’a teslim-i silah eder.

Hulusi Bey’in şu cümleleri Üstad’ın merak ettiği şeylerdir. Üstad da bir insandır, hiçbir şey geleceği ile garanti edilip önüne sunulmamıştır, her yazar gibi onun da eserlerinin akibeti hakkında düşünmek normaldir. Ümidin genel bir kanevası varsa da kanevanın içini doldurmak başka bir konu. Barla da telif ondan sonra hukuki mücadele, hapisler, arkasından Bekir Bey’in savunma yılları, bu yüzden bu eserler tarihin hiçbir eseri kadar çile çekmemişlerdir. Zulüm çözülmüş, deccaliyet iflas etmiş, prangalar eskimiş, Bediüzzaman ve talebeleri ortaya çıkmıştır.

Şimdi Hulusi Abi’nin ifadeleri: “Üstadım müsterih olunuz. Bu Nurlar ayakaltında kalamazlar. Onları Dellal-ı Kur’an’dan enzar-ı cihana vaz eden Halık (CC) bizim gibi kimsenin ümit ve tahayyül edemeyeceği aciz insanlarla bile neşir ve muhafaza ettirir.”

Dr Yusuf Kemal Durakoğlu, Hulusi Abi kanalıyla nurları tanımıştır. Hulusi Abi ona Miraç bahsini okumuş, nasıl olduğunu sormuş. Çünkü Üstad da ondan sorarmış. Yusuf Kemal eser için, “Eserin büyüklüğünü takdir etmek için İslam olmaya bile lüzum yok, insan olmak kâfi.” Nurları nasıl takdir ettiğini bizzat Üstad’a anlatır. “Hocam emaneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki gelecek hafta takdim edeceğim çünkü küçüğünü iki defa, büyüğünü bir defa okuyabildim. İhatamın darlığı ve aczim dolayısıyla idrakim de kıttır. Binaenaleyh sizin o muhteşem temsillerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki cüzi külli bir alaka hâsıl olabilsin. Ya Rab o ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyan ve tarz-ı telakki: “Ah üstadım bu mübarek dinin mübecceliyetini idrak ve ihata ve takdirde size ve ancak size medyun-u şükranım ve minnettarım.”

“Tam manalarıyla mefhumlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukca okuyorum. İrşad-ı Aliyeleri unutulmaz ve şaheser hatıradır. Mezarıma kadar dini akidelerinizin esiri ve kurbanıyım. Üstadım sizin Sözler’iniz benim dini muhayyilemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecraya sevk etti. Şimdi bendeniz,  doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum.”

Bediüzzaman doktorun bu müdakkikane nazarını ve değerlendirmelerini beğenir. Ona yazdığı mektupta anlatır. “Merhaba ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimi ve aziz dostum. Senin hararetli mektubunun gösterdiği intibah-ı ruhi şayan-ı tebriktir. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen malumatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz odun yığınları gibi camid şeyler bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o f e n n i malumatı o f e l s e f i maarifi faideli nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lazımdır. Sen dahi Cenab-ı Haktan bir intibah iste ki senin fikrini Hakim-i Zülcelalin hesabına çevirsin.”

Sabri Efendi yüksek zekâya ve karihaya sahiptir. “Hikmetü’l-istiaze’nin ikinci kısmı öyle kıymettar bir hazine-i cevahir ve maraz-ı vesvesenin iksir bir ilacıdır ki âlem-i faniden bekaya göçünceye kadar, nefis ve şeytanın hücumuna maruz bulunan insan kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zahirde bir şeye benzeyip, hakikatte ele avuca girmeyen hayali itirazat-ı muannide yaparlar. Onlara karşı en rasin tahassüngah ve en güzel esliha ve bu uğurda sarf edilecek halis sikkeler bunlardır.” (Barla Lahikası, s. 183)

Bütün Isparta kahramanları hem okuyucu, hem yazıcı hem de ders yaparlar. Hulusi Bey dersler hakkında bilgi verir, Refet Bey ve Asım da aynı şekilde, özellikle Sabri Efendi okuyan ve değerlendiren bir zekâdır. Refet Bey okuma sırlarını da anlatır. Eserlerin tenkid edilemeyecek kadar yüksekte olduğuna dair bir beyanda bulunur. “Bütün eserlerinizi takdir ve kemal-i istihsan ile karşıladığımız malum-u âlileridir. Esasen tenkid edecek kudret-i ilmiye değil biz de T ü r k i y e  u l e m a s ı n d a  olmadığı hadisat ile sabittir.” (Barla Lahikası, s. 192)

“Şimdi hayatım çok zevklidir. Sözlerin tedkikatıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımda hazmedemiyordum. Ş i m d i  g a y e t  y a v a ş  ve dikkatli o k u y u p anlamaya çalışıyorum… Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu vesile ile istifade fazladır. Nitekim Yirmi dördüncü sözün birinci ve ikinci dalında çok tevakkuf ettim. Layıkıyla anlayamadım. Üstadımızla görüştüğümüzde bu iki dalın şifahen izahını rica edeceğim.

Muhterem Üstadım, fakirin bir nokta çok hayretini mucib oluyor. Sizden bir meselenin izahını rica ediyorum. İzah ediyorsunuz, o izahda da muhtac-ı izah noktalar bulunuyor. Öyle latif ve şumüllü cümleler ile cevap veriyorsunuz ki o cümleleri de anlamak için sual icap ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki Sözlerinizin her satırı, bir kitap teşkil edecek kadar şumüllü ve manidardır. İstenildiği kadar izah olunabilecektir.” (Barla Lahikası, s. 192)

Bediüzzaman’ın Barla lahikasında talebeleri ile olan dialogları Bediüzzaman’ın talebeleri ile kurduğu eğitim ağının ayrıca araştırılması gerekir. Bediüzzaman bir iletişim ağı kurarak davaya çok yönlü oluşturmuştur.

Kahramanların oluşturulması

Bediüzzaman Barla’da eserleri telif ederken, bir milletin kültür ve dinini tamamen tesirsiz hale getiren faaliyetleri yapılıyor, ezan Türkçeleştiriliyor, alfabe kaldırılıyordu. Bunlar yeni neslin kültür ve dini buhrana itecekti ve daha sonra da öyle olmuştur. Santral Sabri Bediüzzaman’ın yaptığı işin bu tahribat karşısında aynı tarihle bir kala tesis etmek olduğunu, Isparta kahramanlarını da bir t e ş k i l a t –ı  n u r a n i y e  v e  m ü h i m m e olarak tavsif ettiğini görüyoruz. Şöyle der: “Kavanin-ı ezeliyeyi subhaniyeyi bilkülliye hedm ve imha etmek amal-i batıla ve efkar-ı münafıkanesine kapılan ehl-i dalalet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada k e ş f – i k a b l e l v u k u olarak işbu ç e l i k  k a l a  tabir ettiğimiz Kuran-ı Mucizü’l-Beyan’ın müfessir ve mümessili olan  Nur deryası zahiren otuz üç adet  manen otuz üç milyon elmas ince mücevherat-ı  mütenevvia  ve müteaddideyi vücuda getirdikten sonra  asıl kalanın bu teşkilat-ı nuraniye  ve mühimme  dairesinde  tanzim ve tarsini iktiza ettiği bir hengamda.” (Barla Lahikası, s. 107)

Onun dilinde Isparta Kahramanları

Bediüzzaman yapılan işin önemini gördüğü için tarikata meyleden bir talebesine, “Seni bir gavs derecesine çıkaran bir mürşit gelse sen Isparta kahramanlarına yetişemezsin” der. Çünkü onlar savaş meydanlarında yenilemeyen kahraman bir milletin manevi bataryalarını boşaltan güçlere karşı onları yaratılış ve Allah karşısında sorumluluk bilincine götüren bir faaliyetin matbaa harfleriydi, bu yönleri ile onlara kimse yetişemez. Tarihimiz büyük zaferlerle doludur, ama bu zaferler arkasından milletlerin maneviyatı kültür ve dini bataryaları tahrib edilmemiştir, Isparta kahramanları bu tahrib edilen nesli kurtarmak için bir kalede kalemleri ile geleceğin nesilleri manevi ve cehennem ateşinden ve dünya zelzelelerinden koruyan büyük işler yapıyorlardı. Bunlarla bu milletin tarihinde hiç kimse kahramanlıkta yarışamaz. Savaştan kahraman olarak evine dönen insanlar ezanlarının dillerinin ve kuranlarının kaldırıldığını görünce ne dediler, birçoğu bu ülkeyi terk ettiler, Bediüzzaman ise Mekke Medine de bile olsam buraya gelecektim derken buradaki kahramanlığın farkını anlatıyordu. İşte bunun için Isparta kahramanları büyüktür.

Barla da neler oldu? Asıl kahraman Barla’nın asıl kahramanı eserlerdir

Bediüzzaman 1 Mart 1927’de Barla’ya sürgün edilir. İlk gecesi bir karakolda geçer. Daha sonra Yokuşbaşı Camii’nin imanı Muhacir Hafız Ahmet ‘in evinde kalır. Bir haftası burada geçer. Üçüncü mekânı mahallenin toplantı yeri olan iki odalı bir menzildir. Burası dinden koparılmış bilim ve sanatın, özellikle tesadüflere hamledilmiş dinin, akaidin bin yıllık buhranının çözümleneceği bir mütevazı evdir. Bediüzzaman sekiz yılı aşkın bir zamandan sonra burada eserlerinin dörtte üçünü yazmış olarak çıkacaktır. Özellikle Sözler genel olarak Barla yıllarında yazılmıştır,1926-54. 1960’ta Sinan Matbaasında basılan Sözler 760 sahifeden oluşur. Isparta’ya naklinden sonra Sözler ve Mektubat Barla’da yazılmış, Lemalar’ın da ekserisi yazılmış, eserler 119 parçadır. 1958’de yine Sinan Matbaasında basılan Mektubat da 540 sahifedir, Lemaların da üçte ikisi yazılmış olsa o da üç yüz sahife eder. 1600 sahife, Barla lahikası da bunlara ilave edilirse 2000 sahifeyi aşkın eser Barla’da bu Allah’ın harikası mekânlarla çevrili evde yazılmıştır. Bediüzzaman orada dualarla, niyazlarla geçen ömrünün en güzel meyvesi olarak bu 2000 sahifeyi yazmıştır. Yetmiş yıldır tasarımında olan bir proje orada gerçekleşmiştir, bu onun ifadesidir. 1 Mart 1927, 24 Temmuz 1934 tam sekiz buçuk yıllık bir süre yaklaşır 3200 gün. Ortalama her gün üç yüz kelime civarında yazılmıştır. Büyük bir telif faaliyeti. Hiç boş durmamış tamamen önceki yüzyılların telif mantığı ile yazılmamış, gözlemlere dayalı orijinal eserler meydana getirmiştir.

1927’de Barla’ya gönderildikten sonra Risale-i Nurları telif etmeye başlar, bu yılın içinde onun şaheserlerinden biri olan - master piece-   Haşir Risalesini kaleme alır. Aynı yıl içinde Küçük sözlerin tamamı yazılır. Bunları Yirminci, yirmi birinci ve yirmi ikinci sözler takib eder. Ondan sonra On sekiz ve Yirmi beşinci Sözler gelir. Mucizat-ı Kur’an’iye ve Haşir Risalesi iki büyük eseridir. Bediüzzaman’ın en verimli yılı bu yıldır denebilir. Yirmi ikinci Söz de tevhid bahisleri içinde çok özel bir yeri olan eserdir. Küçük Sözler’deki dokuz bahiste küçük hikayeler tarzında yazılmıştır, İslam’ın bütün önemli emirlerini kurmaca biçiminde anlatır, yeni bir tefsir ve yorum metodu ile sanat ve edebiyat ile tefsiri birleştirmiştir. Hemanlatım şekli hem anlatılanlar büyük bir yeniliktir. 1911 den beri “icaz-ı Kur’an-ı beyan et”  amirane emrini alan Bediüzzaman gecikmiş bir işi yerine getiriyor gibi ciddi çalışmıştır bu yıl içinde. Sadece bu yıl yazılan eserler bile onu Bediüzzaman yapmaya yeter de artar bir eserlerdir. Selimiye Sinan’ın şaheseridir, büyük bir mimari misyondur. Sözler kitabı bu büyük milletin tarihinde her gittiği yerde ruhları mimarisi ile düzlüğe çıkaran gerçek kahraman bir kitaptır. Bütün zulümler ve kıyametler bu kitaba tahammül edemeyen çevrelerin şamatasıdır. En büyük Isparta kahramanı Sözler kitabıdır ve bahisleridir. Bu yıl içinde en zorunlu ve en mübrem konuları kaleme almıştır, tevhid, haşir, Kur’an. Ve öğretisinin bütün temalarını yüklediği ismi küçük ama anlamı, muhtevası çok büyük küçük sözler.

 1928 yılında bu büyük milletin ne tür tehlikelere maruz kaldığı ortadadır. Allah Allah sadaları ile batının emperyalist emellerini yıkmış birçok cephede istiklalini elde etmek için evinde evlat bırakmamış, yaşlı nineler ve dedeler, babalar savaş meydanından dönmeyen evlatlarını bekleyedursun, 1928 de Türkçe hutbe verilmeye başlanır. Aynı yıl içinde bin yıllık mazinin tarihin ve dinin aleti durumundaki bir dil yerini başka bir dile terk eder. Anayasadan dinle ilgili hükümler çıkarılır. 1928 ile 1930 arasında Yirmi Dokuz, Otuz, Otuz Birinci, Otuz İkinci, Otuz Üçüncü Sözleri yazar. Yirmi ve Yirmi Dördüncü Mektuplar tahrir edilir. 1929’da On üç, On Dokuz, Yirmi Yedi ve Otuz Üçüncü mektupları yazar. Bunlara Yirmi Yedinci Söz eklenir.

1929 da Hulusi Bey ile Barla’da görüşür. Barla Lahikasının başında Hulusi Abi’nin ilk mektubunda Bediüzzaman’a Mukaddime ‘deki yorumlara karşı mukabil yorumlar vardır. Sözler 1930 ‘da büyük oranda tamamlanmış bir eserdir. Hulusi Bey bu mektubu 1930 da yazmıştır büyük ihtimalle, çünkü tamamlanmış bir eser ile tamamlanması muhtemel bir telif hayatından bahsedilir. Bediüzzaman Hulusi Bey’den vazifesinin bitip bitmediği konusunda fikrini sorar. Demek Bediüzzaman da görevinin bittiği kanaati bir nebze oluşmuştur. Çünkü üç eseri neredeyse tamamlanmış bir telif hayatı kanaatini verir. Haşir, Tevhid, Namaz, Yaratılışın topyekün anlamı, Kur’an’ın mucize olduğu gibi temel konularda daha sonraki dönemde ancak zeyl olabilecek şeyler söylenmiştir, asıl şeyler ise tamamlanmıştır. Bu yüzden Bediüzzaman görevinin bitip bitmediği ve eserleri hakkındaki kanaatlerini sorar. Ama verilen cevaplar bitmediği konusundadır. Evet görevi ölümüne kadarki mücadeleli hayatı ile bitmemiştir. Bundan sonra eserlerin halk ve insanlık nezdine çıkması ve eserlerin hukuki mücadeleyi kazanması gerekir, telif kadar mahkemeler ve hukuk mücadelesi uzun ve elemli yılları almıştır. Elli yaşlarındaki Bediüzzaman vazifesinin bitip bitmediğini merak ederken daha otuz beş yıl daha yaşayacak daha çok şeyler görecek, çok zulümlere maruz kalacak ama davasını umduğu noktaya getirecektir. Bayrak yarışı ondan sonra talebeleri tarafından devam ettirilecektir.

1930’da İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Dokuzuncu, On Altıncı ve On Yedinci mektupları kaleme alır.

1931 de On Altıncı Mektubun Zeyli, Yirmi Altıncı Mektubun İkinci Kısmı, Yirmi Sekizinci Mektubun ikinci kısmını yazdı. Bu yıl içinde İstanbul’daki camilerde ezan ve kamet Türkçe okunmaya başlandı.

1934 ‘de Barla’dan İsparta’ya getirildi. Yirmi Dokuzuncu Mektubun Birinci Kısmı ile Onuncu, On İkinci, On Dördüncü, On Altıncı, On Sekizinci, Yirminci, Yirmi Birinci, Yirmi İkinci, Yirmi Dördüncü, Yirmi Beşinci ve Yirmi Altıncı Lemalar’ı yazdı. İktisat, Hastalar ve İhtiyarlar Risalesi yazıldı. Bu büyük eserlerin yanında kötü işler de yapıldı. Türkçe Kur’an okundu ilk kez. Ayasofya Camii Kapatıldı.

Hizmetin merkezi ekseninin oluşumu

Şamlı Hafız Tevfik, Muhacir Hafız Ahmet, Süleyman, Hulusi Bey, Sabri Efendi, Hafız Ali, Refet Bey, Asım bey.

Barla’da Üstad matbaanın üyelerini bulur, nasıl çalışacağını, eserlerin nasıl dağıtılacağını planlar ve başarır, dünyanın en olumsuz şartlarında dünyanın en büyük eserlerini ortaya koymak bu da bir planlama ve stratejidir. Üstelik çevresindeki insanlar böyle yazarlık ve çizerlik gibi alanlarda hiçbir tecrübeleri yoktur. Şamlı Hafız Tevfik, Muhacir Hafız Ahmet, Sıddık Süleyman, Marangoz Mustafa Çavuş,  Hafız Halid, Muallim Ahmet Galip, Mübarek Süleyman, İlamalı Sabri, Tüccar Bekir Bey, Abdullah Çavuş,  Şemi Güneş onun Barla çevresinin önemli şahıslarıdır, her biri işin bir tarafını arkalamıştır, bir iş bölümü vardır.

Şamlı Hafız ta tensibat-ı ilahiye ile çocukluğunda Bediüzzaman’a tahsis edilmiş bir zeki insandır. Resmindeki görüntü âlim ve her şeyin farkında bir kişilik ciddiyetini gösterir. İstanbul da tahsil görmüş, Bediüzzaman’ın ilk ziyaretine gidenlerdendir. Kadere bak büyük eserler yazan büyük insana bir kâtip bir ayaklı matbaa lazımdır, o hangi şartlarda Barla’ya gelmiş ve hemen onu bulmuştur. Kader bir şeyi planlarsa insanlar ne yapabilir. Hem katib, hem muhatab, hem müsevvid, hem mübeyyizdir, çünkü bunları yapacak iktidarı ve iradesi vardır. Nurların telifinde yerini alır, Hatt-ı Arabisi de Kur’an’a uygundur onda da görev alır. Üstadın Barla’daki çevresi hizmetkârlar ve telifte görev alanlar diye ayrılabilir. Muhacir Hafız Ahmet onu evinde ilk misafir eden ve hizmet eden şahıstır. Onun hizmetinden Üstadı muhterem o kadar memnundur ki “o zat çoluk çocuğuyla layık olmadığım öyle samimi hasbi bir hürmet etmiştir ki eğer muktedir olsaydım bin altın mükâfat verirdim” der. Yıllar sonra Barla’ya döndüğünde onu gördüğünde “şimdi ötelerden cennetten bir davet vukubulsa Şamlımı almadan gitmem” demiştir.

Sıddık Süleyman Üstad-ı Ali himmete sekiz yılı aşkın hizmet etmiş, onu hiç gücendirmemiş ve Sıddık ünvanı ile ödüllendirilmiş bir büyük insandır. O da onun hizmetkârlarındandır. Onlara karşı duygularını gizlemez Bediüzzaman” Bu köy namına Cenab-ı Hak onu ve Mustafa Çavuş’u Muhacir Hafız Ahmed’i ve Abdullah Çavuş’u bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum, bunlar bana yüzer dost kadar kıymettar göründüler vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. “Camisinin hizmetinde bulunan bir yaranı da vardır. Marangoz Mustafa Çavuş,  sekiz sene hususi hizmetinde camiine soba, gazyağı, kibritine kadar tedarik eder Üstadın hizmetinde bulunur. Bizim bu insanlar ve bütün insanlığın bu insanlara saygı duymamız gerekir, çünkü onlar Bediüzzaman’a sahip çıkmış hizmetinde bulunmuş eserlerini yazmış ne yapılması gerekirse yapmışlardır. Ne mutlu onlara, ne mutlu bu hizmette bu başlangıç döneminde Üstad-ı harikaya sahip çıkmışlardır. Bediüzzaman “Bu köy namına Cenab-ı hak Mustafa Çavuş ‘u bana ihsan etti “ demişlerdir. Muallim Ahmet Galip eserlerin tebyizinde ç alışmış, Nur matbaasının önemli bir azasıdır. İlamalı Sabri Bediüzzaman ile sabah namazı kılmak için İlama’dan Barla’ya kadar yürür her gün, bir gün çok ıslanır ve genç yaşta sevgisinin aşkına vefat eder. Ölürken “Ben ölmüyorum uçuyorum der, eşi “beni de al der” o da “hayır kadro doldu” der. Eserlerin basımı için zengin biri gerekir Rabb-i Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, kâinatın nazımı böyle bir tasarımı düşünmez mi o kim dersen Tüccar Bekir Bey “Nur risalelerini matbaalarda bastırmakla Nurun ilk naşiri ünvanını alan bahtiyarlardandır” Üstadın sadık bir arkadaşı da Abdullah Çavuştur, onu arkadaş olarak kabul etmiştir. Bu şahıslar özel olarak seçilmiş kişilerdir, özel hizmetinde olanlar, arkadaşları ve matbaasının kâtipleri, tashih ve tebyiz unsurları, şimdi bu insanlara kahraman demek ne kadar az gelir değil mi?  Her okunan eserde onların hazinesine nurlar akıyor, Allah’ım ne mutluluk değil mi?

Barla’da münakaşalar fazla yok, Bediüzzaman eserlerinin nasıl telakki edildiğini edileceğini merak ettiğinden Hulusi Bey’i bu telakki tarzının tercümanı olarak görür onun eleştirilerini kale alır ve ona cevaplar verir zannedersem tatmin olur, artık eserleri umumi kabulü görecek bir şekildedirler. Bundan sonra savunma ve daha çileli yıllar gelir, bir nevi davanın pekişmesi ve davayı oluşturacak dayanıklı arkadaşların bulunması bir savunma hattının oluşturulması gelir.

Bediüzzaman’ın Barla yılları telif yıllarıdır, sonraki dönemlere göre olaylar fazla değildir. Ama beklenmedik bir şekilde eserler ortaya çıkınca onu oraya süren komiteler şaşkınlığa düşmüşler onu daha denetlenebilir bir yere çekmişlerdir.

Hulusi Abi, Refet Bey, Sabri Efendi, Hafız Ali bunlardandır. Bunlar birçok özelliği kendilerinde taşırlar ve büyük hizmetlere neden olmuşlardır.  Hafız Ali’ye Bediüzzaman gözünde o  “Nur fabrikası nam sahibi Hafız Ali”dir. Bediüzzaman mektuplarında ona bu tavsifle hitab eder. Onun hizmetteki yerini ifade eder. “Onun fevkalade hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasaydı, Kur’an’a ve İslamiyet’e büyük bir zayiat olurdu” O yüz senelik bir vazife-yi imaniyeyi görmüştür. Haşirdeki mahkeme-i kübrada Nur talebelerinin alemdarıdır. Alemdar bir gurubun önünde onları temsilen giden kimse demektir. Üstad yine onun için  “o benim yerime gitti” der.

Hem karakter hem dehadırlar, Isparta kahramanları

Karakterlerden biri de Tahiri Mutlu’dur. Tevafuk mucizesini gösteren Kur’an’ın basılması hususunda gösterdiği gayrettir. Atabey de arazisini ve evini satıp mucizeli Kur’an’ın tabı için vermiştir. Eniştesi Büyük Hafız Zühtü de Kur’an’ın yazılmasına hizmet etmiştir. Onu Bediüzzaman büyük bir veli ve kutup tahayyül eder. “Tahiri dolu bir testi su gibidir” der. Hiçbir zorluk onu hizmetten alı koymaz. Üstadı ile hapislere girmiştir. Has ve halis bir Nur talebesidir, Üstadın dilinde.

Bir karakter Hulusi Ağabeydir. 1928 yılında Eğridir Dağ Talimgâh Birliği’ne tayin edilir. O onu nur talebeliğine tayin olarak kabul eder. Bediüzzaman’ın talebeleri içinde başından sonuna kadar büyük bir karakter olarak kalacak ve anılacaktır. 1929 da Üstad’ı ziyaret eder, bir buçuk yıl içinde Üstad ile altı defa görüşür. Büyüklüğüne hürmeten Abdülkadir Geylani ona 800 yıl önceden işaret etmiştir. Bediüzzaman ona kullandığı övgü cümlesini ondan başka hiç kimseye kullanmamıştır. “Cenab-ı Hak bana hizmet-i Kur’an ve imanda bir talebe bir muin tayin etmiştir” der. Bizim anlamakta muktedir olmadığımız bir buluşma tarzları da vardır. Bediüzzaman “Sabahları ben senin yanında akşamları sen benim yanıma ihzar eder. Günde iki defa görüşürüz.  Bunun tamamlayan bir garip cümle daha vardır. “Yanına ziyarete gittiğimde ‘Kardeşim sen sabahleyin buruda idin’ derdi. Hâlbuki benim bundan hiç haberim bile olmazdı”.

Bediüzzaman kendinin yaptığının yazığı eserlerin İslami temalar ve bahislerin tarihi içinde farklılıklarını bildiği için, “Eğer siz eski zamanda olsaydınız bu dersleri hakikatleri öğrenebilmek için bir ay mesafeden diz üstü sürüne sürüne gelirdiniz. Belki bizimle görüşmeden geri dönecektiniz.” Üstad ile ikisi sanki bir müellifin paylaşımıdır. Üstad onu yanında istediğine göre belki de eserler yazılırken onun şahsı ile eserler konusunda bizce hatta Hulusi Ağabeyce meçhul görüşmeler yapmıştır.

Karakterlerden biri de Santral Sabri’dir.  Abdülkadir Geylani ondan Hulusi-i Sani diye bahsettiği zattır. Risale-i Nur’un hizmetinin her safhasında bulunmuştur. Yazılmasında, çoğaltılmasında,  dağıtımında kahramanca çalışmış, adeta Üstad’ın gören gözü, işiten kulağı olmuştur. Risale-i Nur’un hizmetinde ömrünün sonuna kadar bir s a n t r a l gibi çalışmıştır. Yazılan Nur nüshaları Barla’dan gelir, onun eli ile çoğaltılarak her bir nüsha Atabey, Eğridir, Kuleönü, Sav köylerine gönderilir. Bu yüzden Santral ismini vermiştir Bediüzzaman ona. Üstad’da mevcut olan bir yaratılıştan gelen bir nişan onda da vardır. “Nur’un erkânından ve hocalar kısmının yüzünü ak eden Nur’un santralidir.”

Üstad Barla’ya gidip gelirken, Bedre mevkiinden geçerken Sabri Hoca’nın ruhuna Fatiha okur, öyle gider. Bunlar çok yönlü karakterlerdir.

Hem aşırı duyarlıdırlar, hem samimidirler, hem de dostluk ve arkadaşlık ilişkilerini önemli bulurlar. Yönetici ve yönlendiricidirler. Hafız Ali Nur Fabrikası’nın sahibidir. Yani üretilen bütün eylemlerin, yapılan bütün işler onun sahabetinde meydana gelir. Fabrika sahibi demek ile Bediüzzaman onun dehâsal rolüne işaret eder. Yaptığı işlere bakınca bütün işleri temel hedefe ayarlamak gibi yüksek bir yönetim erki göstermiştir. Ona Bediüzzaman’ın verdiği bu unvan çok düşünülmüş bir ünvandır.

Sabri Efendi, Nur Santralı ünvanı ile anılmıştır. Santral bütün işlerin birleştiği ve dağıtıldığı bir noktadır, bu da bir deha formasyonunu gerektirir. Üstad ona Santral derken yaptığı işi tavsif etmiştir. Sadece bununla kalmayıp Risale yazım ve dağıtım, tashih ve tebyiz gibi işleri de yapmıştır. Hulusi Abi Üstadın hem gizli hem esrarlı hem de açık en ciddi muhatabıdır, Bediüzzaman’a zaman zaman eşdeğer bir misyon takib eder, işinin bitip bitmediğini eserlerini nasıl telakki ettiğini edileceğini onun gözüyle ve yorumu ile görmüştür. Bu ciddi bir nurani dehadır.

Bir deha da Tahiri Mutlu’dur sürekli ihtilafların dışında kalabilen ve Bediüzzaman’ın bir talebem yok mu feryadına onu göstermekle Allah onun karakterini ve dehasını ortaya koymuştur. Fedakârlıkta görülmemiş bir cömertliğe sahiptir.

Hacı Hafız Mehmet Avşar da davaya nezaret etmede bir dehadır, bin kişinin risale yazdığı Sav köyünün bütün yazım ve yönetim işlerini tek başına yapar,

 Bediüzzaman onu ve köyü çok sitayişle yâd eder. Fevkalade mesrur olur ve yaptıklarını fütuhat olarak niteler. Onların fütuhat kılıçları kalemleri o kadar uzundur ki kıyamete kadar tesiri devam edecektir. Kalem kılıçtan daha keskindir sözü bunlar için söylenmiştir. Sıradan insanlar baskıyı enerjiye dönüştüremez, Bediüzzaman ve talebeleri baskıyı enerjiye çevirirler bu onlara verilmiş özel bir Allah vergisidir.

150 yılı aşkın tarihimizde bütün yenilikler şekli oldu

Osmanlının yenilik hareketlerinin fikir ve insana taalluk eden yönü biçimseldir. Redingot giymek, sarığın yerine fes giymek, askerin giyim tarzını yenilemek, okullardaki ders programlarındaki kargaşa, Cumhuriyet devrindeki kıyafet yenileşmeleri, hep kabukta kalan yenilik hareketleridir. Biri fesi giymiş, bir başkası şapkayı giymiş, çarşafı çıkarmış mantoyu giymiş, hepsi modernizmin karikatür yanındır. Cumhuriyetin memur kadrolarının okulu yoktur, kuruluş döneminde hepsi İstanbul hükümetinin kalmış memurlarıdır. Cumhuriyet köy enstitülerinde garabet bir alternatif nesil çıkarmıştır, bütün değerlerin iflas ettiği bir nesil, bu nesli solcu romancılar tipleri ile ifade etmişlerdir. O dönemin birçok romancısı bu kene gibi kahramanları köylü çocuklarına dayatmış tamamen dinsiz ve ruhsuz bir nesli ortaya çıkarmışlardır. Bediüzzaman’ın zihniyet fikir ve iman, kâinata bakış tarzına önem vermesi ve yanlış fen ve felsefe telakkileriyle zehirlenen bu nesilleri kurtarmak istemesi onun ve Isparta kahramanlarının gayreti iledir.

Isparta Kahramanları Sempozyumu, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 7, s. 1-35.  Risale Akademi.

popüler cevapdünya atlası