Takdis Edilen Kurum Ve Sıfatların İstibdat Aracına Dönüşmesi Karşısında Bediüzzaman’ın Tavrı

Eklenme Tarihi: 05 Şubat 2017

 

ÖZET

Bediüzzaman’ın Münazarat isimli kitabı Meşrutiyeti, devlet yönetimini ve hürriyeti Kürtlerin toplumsal yapısı içinde ele almaktadır. Bu çalışmada Kürtlerin adeta takdis ettikleri ve kendilerinin de şikâyetçi olmalarına rağmen değiştirme gücünü ve cüretini kendilerinde bulamadıkları bazı sıfat ve kurumlara Bediüzzaman’ın bakışını ele aldık.

Müslümanların bahusus Kürtlerin geri kalma nedeni olarak çeşit çeşit istibdatlar sayılmaktadır. Bunlardan ilmi istibdat, âlim ve şeyhlerin fazileti, ağalık, cemaat ve tarikat gibi kişi ve kurumların avami geleneklerle bazen bir nevi istibdat aracı olarak kullanıldıkları, medreselerin ıslahının gerekliliği gibi konular ve bunlara karşı Said Nursi’nin tavrı tecdit, tadil merkezli olarak araştırılmıştır

GİRİŞ:

Said Nursi, adeta bir dağdan çığ misali yuvarlanan İslamiyet elmasının zaman içinde hayalden lisanlara yuvarlanıp giderken aslından bazı parçaların kopmasıyla beraber bu çığvari yuvarlanma sırasında temas ettiği toz, topraklara bulanması gibi İslamiyet hakikatinin da bazı mübalağa ve hayalleri etrafına toplayarak paslandığını belirtmektedir. Bunlara karşı  “Mesleğimin esası İslamiyete sürülen bu lekeleri temizlemek, İslamiyet elmasına cila vurmaktır. Böylece hakkı batılın lekelerinden temizleyerek o elmas gibi hakikatleri açığa çıkarmaktır.”(Muhakemat, s. 21)

Ona göre asırların geçmesiyle bir elmas hükmünde olan İslam, değişik kanallardan kendisine bulaşmış bazı adetler ve kadim Yunan felsefesinin bataklığı ile kirlenmiş ve haksız saldırılara maruz kalmıştır

1-  MEDRESLER

Osmanlı son döneminde özellikle Kürdistan’daki medreselerde resmi bir düzen olmadığı için sınıf geçme, derece alma ve diğer kurumlarda geçerliliği olan herhangi bir diploma de verilmemekte idi. Burada okuyan talebeler “tayinat” denilen yemeklerini ilmin izzetine yakışmayacak bir şekilde evlerden ve diğer zenginlerden sadaka ve zekât şeklinde kendileri topluyordu. Bu durum zengin ailelerin çocuklarını buralara gitmekten alıkoydu. Ayrıca zekiler de o zaman mektep denilen okullara meylettiler.

Said Nursi bu durumu bahane ederek ulemayı kifayetsizlikle suçlayan kişilere  “Büyük, hem pek büyük bir insafsızlık!  Ademin kabahatine vücut vermek kadar ahmaklıktır. Millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyade hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan biçare ulemayı, zamana yakışacak ulemanın adem-i vücudundan neş’et eden kabahati ve günahıyla mahkûm etmek ve o kabahat ve o günahı o biçarelere haml etmek ahmaklık değildir de ya nedir? Evet, vücutlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemanın ademinden gelmiştir.. Sakınınız! Ulemaya buğzetmek bir hatardır.” (Münazarat, s. 321 )

Ona göre medreseleri asıl bu hale düşüren sebep, mektep, tekke ve medreselerin birbirlerine karşı olan olumsuz tavırları ve ihtilafları idi. Ayrıca medreselerde okutulan müfredatın Yunan felsefesinin tesirinde olduğunu ve İslamiyete eskiden beri bu yolla çok safsata, İsrailiyatgirdiğini ve İslamiyeti paslandırdığını yazmaktadır. Said Nursi’nin tavrı paslanan İslam elmasını ve onun şubeleri olan ilim, zikir ve ibadet yuvalarını tebdil ve tağyir edip kökünden kaldırmak değil, aksine birer elmas hükmünde olan bu kurumları tecdit etmek adeta cilalamakla asıl hüviyet ve kimliğini ortaya çıkartmaktır. “..O zahirperestler emin olsunlar ki, sa’yleri beyhudedir. Şimdiye kadar böyle avamperestane safsatalarla bizi cahil bıraktılar. Bundan sonra bizi cahil bırakmakla cehlimizden istifade etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır vesselâm.”  (Muhakemat, s.45)

2-  İSTİBDAD-I İLMİ

Hutbe-i Şamiye’de Müslümanları orta çağda durduran sebepleri sayarken bir tanesini de çeşit çeşit bulaşıcı istibdatlar olduğunu söyler. Bu çeşit istibdatlardan biri de ilm-i istibdattır. Âlimlerin bir kısmının ilmi baskı ve tahakküm aracı olarak kullanmaları karşısında, ilmi istibdadın asıl kaynağının  “istibdad-ı siyasi” olduğunu söyler. O dönemde ilan edilen meşrutiyetin bütün bu hastalıkların anası olan istibdadın da ilacı olduğunu anlatır.

Said Nursi, karizma, “entelektüel despotizm”  ya da  “aydın despotizmi” olarak da adlandırılan ilmi istibdattan bahsederken, medreselerin eski hükemanın, (Yunan felsefesinin) bataklığından kurtulmaları gerektiğini söyler. Çünkü bunlar yüz yıllarca Müslüman âlimlerin önünde aşılmaz bir sed ve bataklık olarak durmuşlardır. İlmi istibdat taklitçiliğin temelini attığı gibi“Müslümanlar arasında ihtilafları çıkarmakla, mutezile, cebriye, mürcie, mücessem gibi dalalet fırkalarını İslamiyetken intaç etmiştir.” (Münzarat, s. 75)

Günümüzde de Devletin ideolojisinin yaygınlaştırılmasının aracı olarak üniversitelerin misyon yüklenmeleri, dikta ve darbe hükümetlerinin elinde nasıl baskı aracı oldukları Said Nursi’nin “Siyasi istibdadın çocuğu ve taklidin babası ilmi istibdattır”. Sözüne tam uymaktadır.  Çünkü ona göre Siyasi istibdat ilmi istibadı, ilmi istibdat da taklitçiliği ortaya çıkarmaktadır. İlmi taklitçilik ilerlemenin ve terakkinin önündeki en büyük engeldir. Bunu önlemenin çaresi olarak da “meşrutiyet-i ilmiyenin hakkıyla teessüs” etmesindedir demektedir.(Münazarat, s.75)

3-  İLMİN VASITA-İ CER (GEÇİM VASITASI) YAPILMASI

Bazı âlimlerin ilmi vasıta-i cer (geçim vasıtası) etmelerine karşı kimseden hediye almayarak bunu bilfiil tekzip etmiş ve bu hareketin ilmin izzetine yakışmadığını belirtmiştir. Ayrıca ilim okuyan fakirlerin (medrese talebesi) de evlerden tayınlarını almalarını istememiş, kendi talebelerinin maişetini kendisi temin etmiştir. Böylece o genç çocukların izzet-i nefislerinin kırılmasına ve ilmin izzetinin korunmasını fiilen göstermiştir. Nitekim buna itiraz edenler “Misafirperverlik müstahsen bir âdetimiz olduğunu bilirken, neden kimseye misafir olmuyorsun. Talebelerinizi de ekmeğimizi yemekten, hediyemizi almaktan men ediyorsun. Hâlbuki size iyilik etmek borcumuzdur ve hakkınızdır.

“Cevap:  Evvela ilim azizidir, zelil etmek istemem. Hem de size göstermek isterim ki, bir kısım ehl-i ilim vardır ki, dünyaya tenezzül etmez ve sanat-ı ilmi medarı maişet etmez. Talebe ise cerrar ve seleden ayrıdır.” Diyerek cevap vermiş ve bunu hayatında uygulamıştır. (Münzarat, s. 257)

4-  ULEMA, ŞEYHLİK, NECABET VE SEYYİTLİK

Münazarat kitabının en önemli konularından biri de Kürtler arasında ulema, meşayih ve seyyitliğin fazilet ve necabetine verilen önemin, kendi tabiriyle bir kısım müteşeyyihler (şeyh taslakları) tarafından istismar edilip, bu sıfatların birer istibdat ve baskı aracı hatta vasıta-i cer (geçim vasıtası) yapıldığı ile ilgilidir.  Bediüzzaman meşrutiyeti ve onun oluşturduğu hürriyeti anlatırken “Meşrutiyet, Hâkimiyeti millettir. Siz dahi hakim oldunuz….. İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de insan olunuz...  Herkesi padişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyetperverlikle padişah olmaya gayret ediniz. Esası insaniyet olan cüz’-i ithıyarı temin eder. Siz de camid olmaya razı olmayınız.”sözlerine karşılık sorduklarıbir soru toplum fertlerinin sosyal konumlarını, psikolojik durumlarını açığa çıkarmaktadır.

S - Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.

Bu soruya verilen cevap: Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınızşeklinde olmuştur. Yani tekebbür eden tahakküm eden, fazilet ile ilmini ve neslen necabetini (seyitliğini, asaletini) baskı aracı olarak kullananları büyük olarak tanımayınız. (Münazarat, s. 145)

Bediüzzaman hazretlerinin siz de büyük tanımayınız sözü sosyalizmin eşitlik,  liberalizmin ferdi kutsayan ve Vahhabilerin fazileti inkâr ederek tarikat ve kabirlere karşı çıkan anlayışından çok farklıdır. Said Nursi faziletin, ilim ve manevi makamların hakkının verilmesini, bu sıfatları taşıyanların yanlış davranışları tenkit ederken, her şeyi mubah sayan, büyük tanımayan, bireyi hiç kural ve kayıt altına almayan görüşlerden çok uzaktır. O şahsı manevinin kıymetini her zaman tekrar etmiş, “zaman cemaat zamanıdır” diyerek, bireylerin cemaat içinde kimliğini muhafaza edeceğini söylemiştir. Ama bunu söylerken de bireylere akıllarını başkalarının cebine koymamalarını tavsiye etmiştir.

makam peşinde koşmak için şeyhlik taslayanları koyun postuna bürünmüş birer kurt olarak vasıflandırmıştır. Bunlar din ile dünyanın avına çıkarak büyük meşayiha ve mübarek zatlara su-i zan yolunu açmışlardır. (Münazarat, s. 283) Bu şekilde gerçek mürşitleri su-i zandan ve haksız hücumlardan korumak için onların adlarını lekelendiren kişilere asla taviz vermemiş, onları sığındıkları mübarek ve mukaddes kafeslerin içinden çıkarıp teşhir etmiştir.

Ayrıca ehil olmamakla beraber şeyhlik taslayanların ve nesillerinin necabetini dava edenlerin bir zaman sonra halka zulmeden bazı reis ve ağalara adeta mirasçı kesilip ağalıkla ortaya çıkmalarını iki başlı bir bela olarak görmüştür. Bu iki başlı bela bir yanı necip bir nesilden geleme iddiası ve şeyhlik, diğer yanı da ağalık olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun ortaya çıkmasını sağlayan da şaşı cehalet ve körü körüne olan itaattir. “İşte, benim maksadım; o meylü’l-ağalık ve meyl-i tahakküm ve meyl-i riyâseti öyle öldüreceğim, kıyamete kadar haşr olmasın” diyerek tavrını açıkça ortaya koymuştur.

Türkiye’de bazı kesimlerin şeyhlere karşı çıkmaları ile Said Nursi’nin karşı çıkması arasında niyet farkı vardır. Said Nursi şeyhliğin gerçek misyonunda yani irşat mecrasında gitmesini istemekte ve bu vazifeyi ifa eden mübarek zatlara leke gelmesini engellemek ve sahte şeyhlere karşı Kürtleri uyandırmak için tenkit etmektedir. Ama diğerlerinin asıl itiraz noktaları şeyhlerin ve tarikatların gerçek misyonudur. Bu anlamda belki de doğuda zulmeden ağalara ve bu mesleği istismar eden, şeyhlik taslayanlara ilk başkaldırıyı Said Nursi yapmıştır. Nitekim Hamidiye paşası Botan bölgesinin en namlı ağası olan Mustafa Paşaya (Mıstoyi Miri)  gidip bizzat onunla mücadele etmesi, bunu fiilen de yaptığını göstermektedir. İyi niyetli gerçek solcular bile Said Nursi’nin bu yönünü ıskalamışlardır.

6-KABİRLER VE KABİR ZİYARETİ

Kabir ve türbe ziyaretlerinin su-i istimal edilerek buralarda İslamın ruhuna ve peygamberimizin sünnetine aykırı hareketlerin özellikle Şii dünyada ifratlara ve ehl-i sünnet arasında kısmen bulunması Vahhabilerde kabir ve türbelere karşı bir saldırıyı netice vererek özellikle Harameyni Şerifeyndeki bütün sahabi mezarlarını tahrip etmişlerdir. Türkiye’de rejim tarafından türbelerin ziyareti bir dönem yasaklanmıştı. Tabi her iki anlayışın niyet ve maksadı farklı idi. Vahhabbiler İslamın içinden olaya bakarken Türkiye’deki Kemalist rejim tamamen dışarıdan bir niyetle yapmıştır.

Burada da Said Nursi’nin bakışı ilginçtir ve tecdit odaklıdır;mezarların ve türbelerin ziyaretinin yanlış şekillerde yapılması pek çok bid’alara ve İslam dışı fiil ve adetlere sebep olması karşısında” (28. Mektup, 6. Mesele, 4. Nükte)

“….Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdi ki, o muharribi onlara musallat etsin. Fakat, o muharrib dahi, onları tâdil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bilâkis o da tefrit edip köküyle kesmeye başladı.”Bu hikmete mebni olacak Müslümanların kabir ziyaretlerine karşı çıkmayarak sünnete uygun şekilde orada yatan zatlara dua etmelerini tavsiye ederken, belki de su-i istimallerin devam edeceğini kendi bildiği için olacak, mezarının bilinmeyen bir yerde olmasını talebelerine tavsiye etmiştir.

SONUÇ

Said Nursi İslam toplumun birer feyiz ve ilim kaynağı olan ve olması gereken bu kurum ve sıfatları yerli yerine oturtarak üzerlerindeki adeta birikmiş tozları silkmekte, asliyetlerini muhafaza ederek Müslüman cemaatlerini birey bazında bunlardan istifadeye çağırırken, bunların kudsiyetinin arkasına sığınarak yanlış yolda gidenlerin peşine takılmamayı birey olarak Allahın verdiği aklı kullanmalarını tavsiye ederken,  ulema, meşayih, medaris, tarikat ve tasavvuf gibi İslamın birer şubesi olan kurum ve sıfatlara adeta cila vurarak onları asli mecralarında korumaya çalışmıştır. Hastalanan asli uzvu kesmek ve yok etmek yerine onları iyileştirme, ıslah etme ve adeta ihya etmeye çalışmıştır

 

KAYNAKLAR

Nursi, Said,Münazarat, Yeni Asya Neş. İstanbul,2007

Nursi, Said,Muhakemat, Yeni Asya Neş. İstanbul, 2007

Nursi, Said,Mektubat, Yeni Asya Neş. İstanbul, 2007

 

popüler cevapdünya atlası