Tabiat Risalesinin Özeti

Eklenme Tarihi: 16 Kasım 2013

Bahaeddin Sağlam

İki Önemli Not

Bir kitap kadar mana ve bilgi içeren, Zeylü’l-Habbe ismindeki bu risale Arapça olarak yazılmış ve 1923 senesinin ilk aylarında Ankara’da basılmıştır. Yazılmasının ve hemen Ankara’da basılmasının sebebi şu idi; Birinci Dünya Savaşında Osmanlı yenilince ve beş sene sonra Türkiye Cumhuriyeti, Yunana karşı zafer kazanınca gizli ve dehşetli bir cereyan “Osmanlı Müslüman idi; yenildi. Türkiye Cumhuriyeti Müslüman değildir; savaşı kazandı. Demek din hak yol değildir; demek Allah yoktur.” şeklinde gizli ve yaygın bir propaganda yapıyorlardı.

Bu risale bu gizli cereyanın başlarını susturdu. Fakat Arapça olduğu ve bir dereceye kadar özet olduğundan halka inemedi; halk yine şüpheler içinde idi. Nihayet bu risalenin müellifi Üstad Bediüzzaman aynı gerçekleri 1933’te bu sefer genişçe ve Türkçe olarak telif etti. Ona Tabiat Risalesi ismini verip Lem’alar içinde 23. Lem’a olarak kaydetti. Bu risale gerek Lem’alar içindeki makamı ile ve gerek müstakil bir risale olarak güçlü bir şekilde dinsizliğin belini kırdı. Fakat şimdiki nesil yine dil probleminden dolayı bir derece mahrum kalıyor. Onun için biz bu Arapça risaleyi bugünkü Türkçe ile açıklamalı olarak tercüme edip Allah’ı bilmekle ilgili olan bu kitaba ek yapıyoruz.

Bismillahirrahmanirrahim

“Bütün kemalat, güzellikler ve nimetler o Allah’ındır ki; bu nimetler ve kemalat içinde Rahman olarak tecelli etmiştir. O öyle bir Rahmandır ki; Onun rahmetinin tuba ağacının meyvelerinin büyük ve güzellerinden biri Efendimiz Muhammed (a.s.m)’dir. Biri de cennettir ki; Hz. Muhammed bu âlemi besleyen bir ağaç olduğu gibi; cennet de ahiret âlemine sarkıtılan diğer bir ağaçtır.

Allah öyle sonsuz bir kudrete sahiptir ki; kâinat denilen bu bostanda yenilenip parlayan mevcudat ve yüksek yıldızlar, Onun rububiyetinin yani varlıkları geliştirmek için yarattığının şahitleridirler. Yeryüzü denilen bu bahçedeki renkli renkli bitkiler ve çeşit çeşit hayvanat Onun sanatının harika numuneleridir; sadece kendisinin ibadete layık olduğunun açık ve güçlü delilleridir.

Ve bu bahçelerdeki parlayan çiçekler ve meyveli ağaçlar, Onun kudretinin bu şekilde mucizeler yarattığına delildir; Onun rahmetinin somut numuneleridir.

Bu gördüğümüz bahçedeki bu ağacın yaprakları, çiçekleri ve meyveleri, Onun kudretinin mucizeleridir; hep beraber şahitlik ediyorlar ki; bizi yaratan kudret, her şeyi yapabilir.

Evet, geçmiş bütün olaylar ve varlıklar, Allah’ın kudretinin mucizeleridirler. Onun gelecek bütün muhtemel şeylere gücünün yettiğini gösteriyorlar. Geçmiş hiçbir şey, Onun kudretinin egemenliği dışına çıkamadığı gibi; gelecek hiçbir şey de asla çıkamayacaktır. O kudret ve güce göre atomlar ve güneşler eşittirler.

Allah apaçık bir gerçektir; bütün her şeyi kuşatan bir birliğe sahiptir; bu birlik o kadar aşkın ve mükemmeldir ki; her yerde ve her şeyde bulunur. Kâinat ve onun içindeki birleşikler, değişik ifadelerle ve çeşit çeşit diller ile o birlik sahibinin sınırsız cemal ve güzelliğine işaret ederek şu şiiri inşad ediyorlar:

“İfadelerimiz farklı da olsa, senin güzelliğin birdir.
Nitekim bütün ifadeler, o yüce cemale işaret ediyor.”

Kitap gibi düzenlenen bu kainat, bölümleri ile; konuları ile; sayfaları ile; satır, cümle ve harfleri ile O Allah’ın varlığının aşkınlığının ve gerekliliğinin (vücubunun) ve birliğinin belge ve bestelerini okuyorlar. O kitabın her bir satırı, bütün akıllara hitaben şu şiiri söylüyor:

“Kâinat kitabının satırlarını derince düşün.
Onlar yüce meclisten sana gönderilen mektuplardır.”

Bütün bereket, sağlık, rahmet ve barış Efendimiz Muhammed’in, onun bütün âl ve ashabının üzerine olsun.”

[Bu zeylin bu girişi, siyak-sibak (bağlam) ve makam diliyle bize diyor ki; dinsizliğin en temel sebebi, dindarların varlığı, kâinatı, hayatı ve Hz. Muhammed’i (peygamberliğin hakikatini) iyi ve bilimsel olarak anlamamalarıdır. Eğer dindarlar bu noktalardaki açığını kapatsalar İngiliz gibi yüzlerce deccal olsa da onları dinsiz yapamazlar.

Bu iki şiirden birincisi, kafirlerin “Din doğru olsaydı, dindarların söylemi bir olurdu..” şeklindeki bahanelerine cevaptır. İkinci şiir ise, imtihan ve gelişme gereği için “Din dili metafizik dildir..” diye bildirir. Ve bu hakikatten dolayı dinsizler bazen zahiren haklı görünebilir, diye işaret eder. Yoksa bu zahiri üstünlük, dinin hak olmadığına delil değildir.]

“Birinci İlmî Hakikat: Ey mutsuz Said! Senin olmayana gözünü dikme. Tam aksine “Sen nasıl bir varlıksın; özün ve mahiyetin nedir; neye dayanarak yaşıyorsun, diye kendine bak. Çünkü sen cesedleşmiş bir zaafsın; saf bir ihtiyaçsın; sana verilmiş mücessem bir nimetsin; uyanıklık ile süslenmiş somut bir uykusun.

Demek acz ve güçsüzlük senin cesedindir; ihtiyaç onun içinde hareket eden bir ruhtur; nimetlere mazhariyetin, sana bir cisim oluyor; hayatın, içinde sakinleştiğin bir uykudur.

Eyvah! Ne kadar kötü! Çünkü öyle bir damlada boğuluyorum ki; o damla bana karşı bir deniz oluyor. Öyle bir anda kayboluyorum ki; o an sonsuz bir zamana dönüşüyor. Ve ben bu hayat parıltısını, asla sönmeyen bir güneş sanıyorum.”

[Bu can alıcı tanım ve izah bize der ki; dinsizliğin ikinci önemli sebebi, kişinin kendini ve benliğini ebedî, ölümsüz ve kusursuz sanmasıdır. Evet, böyle ciddi bir yanılgı ve bunun sonucunda oluşan sıkıntılar, insanların yarısını dinsiz etmiştir.]

“Ey miskin (başarısız) Said! Bu hayattaki sermayen, yaklaşık olarak altmış altın liradır. Bu altmıştan kırk beşini almışsın; dünya denilen otelde bir günde hepsini harcamışsın. Asıl gideceğin memleketini, evini ve orada sana lazım olacakları unutmuşsun! Dolayısıyla sermayen, aleyhine olarak senden tahsil edilmesi istenilen borca dönüşmüş; ödemezsen karşılığında yanacaksın. Sermayenin geri kalan 15’i de belirsizdir; onu alıp alamayacağın veya ne kadarını alacağın belirsizdir.

Artık bu 15’ten eline geçtikçe onu ebedi yurdun için harca! Hiç olmazsa üçte birini yol akçesi olarak sakla. Ki önünde olan, mutlaka girmen gereken bu uzun yolu iman ile aydınlatsın.

Ne kadar cahilsin; ne kadar çok zarar ettin. Bütün ödeneği geçici bir gün için harcadın. Çok az bir sermayen kalmış; o da alınıp alınmayacağı meçhul. Ve sen hiçbir şeyden haberi olmayan bir yolcu gibi sallanıp gidiyorsun. Senin bu hayatta üç durağın vardı. Evden ve şehirden çıkmakla ikisini geçtin. Ayağını uzatmışsın; bu fani dünyadan çıkmakla üçüncü durağı da geçmek üzeresin.”

[Bu İ’lemin ilk iki paragrafında inançsızlığı besleyen iki yanlışa işaret edildi. Birincisi insanın benliğini sonsuz bilmesi; ikincisi bedenini ve biyolojik yaşamını sınırsız sanması idi. Bu üçüncü paragrafta ise küfür ve gafleti besleyen üçüncü bir faktöre işaret ediliyor. O da insanın elindeki mal ve sermaye ile ebedî olarak yaşayacağını sanmasıdır. Şahsi bekasını mala ve servete endekslemesidir. Evet, küfrün materyalizmden gelen hiçbir gerekçesi kalmasa da insandaki bu üç önemli yanılgı, dünyada kâfirlerin var olması için yeterli bir sebeptir. Kur’an tevhid delillerini anlatmakla materyalizmi çürüttüğü gibi, bu üç yanılgı üzerinde de çokça duruyor.

Evet, Kur’an’ın birçok mucizesi olduğu gibi; mükemmel ve sonsuz bir imanı anlatması ve ona karşı gelen muhalif akımlara aklen ve kalben cevap vermesi yanında, insanın bütün hayati duygularına hitap etmesi, başlı başına müstakil bir mucizedir.]

İkinci İlmi Hakikat: Materyalizmin ortaya çıktığı bu çağımızda insanlar vebali yüksek, son derece yanlış şu üç cümleyi bilerek veya bilmeyerek söyleyip duruyorlar:

1) “Varlıklar kendi kendine var olmuştur.”

2) “Tabiat, bunların olmasını gerektirmiştir.”

3) “Eşyayı, sebepler icad ediyor.”

İşte bu üç cümle, her yönden yanlış, batıl ve geçersizdir. Böyle ihtimaller kesinlikle muhaldir.

Bu muhallerden biri şudur: Mesela sen bir varlıksın. Birinci cümleye göre sen kendi kendine sanatlı olarak var olmuşsun. Yani son derece sanatlı olan eşyanın sanatkârı yine o eşyanın kendisidir. İkinci cümleye göre; hava, su, toprak ve diğer sebepler, seni sanatlı olarak var etmiştir.

Üçüncü cümleye göre; sen sanal bir doğanın (tabiatın) ve kör bir gücün (enerjinin) sanatısın.. Veya sen sonsuz bilinç, ilim, güç ve iradeye sahip olan Allah’ın bilerek ve özenerek yarattığı bir sanatsın. Ki doğru ve gerçek olan da budur:

Birinci cümle yani kendi kendine olmanın muhalliği sayısız yönlerden açık ve bedihidir.

Bu muhal yönlerden birincisi şudur:

“Senin kendi kendine olman için; mesela gözünün her bir atomunun, vücudundaki diğer bütün atomları, organları hatta bütün kâinatı görecek bir gücü ve onlara göre davranacak bir bilinci olması gerektir.

Sendeki sanatın harikalık oranı arttıkça bu görmenin ve bilincin artması gerekir. Çünkü bir parçanın mesela atomun veya hücrenin veya organın diğer atomlarla, hücrelerle ve organlarla ilişkileri arttıkça ve bunların kâinattaki diğer varlıklarla olan bilinçli ilişkileri çoğaldıkça o görmenin ve o bilincin derecesi artar.”

[1923’te yazılan evren büyüklüğündeki bu bilgi, ancak bugün bilimsel olarak anlaşılıyor. Bunun bilimsel noktalarını şöylece birkaç başlık altında gösterebiliriz:

1) Kâinattaki özellikle dünyadaki elementlerin hayata elverişli olmaları için son derece harika yapıda ve harika oranlarda olması, mikro ve makro planda sonsuz bir bilincin varlığını ve etkinliğini gösterir.

2) Sayısız DNA’ların, bütün geçmiş ve geleceği göz önünde bulundurularak ekosistem ile son derece canlı ve güçlü bağlar ile iç içe çalışması, yine sonsuz bir bilincin varlığını ve etkinliğini bildirir.

3) Görme denilen soyut bir mananın varlığı ve bu soyut mananın insanın 60 trilyon hücresiyle ve bu hücrelerin bilmem kaç kentrilyon genleri ile ahenkli ve verimli çalışması; fiziği, kimyayı ve bunların sonucunda kurulan varlık sistemini ve bu sistemin çiçeği ve meyvesi olan biyolojik dünyayı bilinçli ve sanatlı olarak yaratan bir gücü ve kudreti gösterir..

4) Bunlar evrim ile olmuştur, diyenlere de deriz ki; evet evrim bir realitedir; fakat bunların evrim süreci içinde olması onların harikalığını eksiltmiyor. Çünkü varlık sistemi Allah’ın bir fabrikası gibidir; ekolojik sistem, Allah’ın avucudur. Allah, varlık ve biyolojik sisteme öyle sonsuz bir bilinç ve programlar yüklemiş ki; optik sanayisi, bu kadar gelişmesine rağmen henüz göz çeşitleri ve görme biçimleri yanında çok küçük kalıyor.

5) Sonsuz ve aşkın bir yaratan kabul edildiği zaman; bütün o atomların aslında kâinattaki her şeyle haberleşerek çalıştığı gerçeği anlaşılır. Evet, işin doğrusu bütün atomlar ve bütün eşya birbiriyle haberleşerek çalışıyor. Çünkü onlar artık sonsuz bir ilim, kudret ve iradenin emrinde çalışırlar.]

“Eşyanın kendi kendine olmasının muhallerinden biri de şudur:

Mesela insan vücudunda iç içe olan atomlara indikçe küçülen ve beden ölçeği esas alınınca büyüyen; milyarlarca birleşik molekül, hücre ve organ var. Eğer zamanlar üstü bir güç, plan ve takdir tarafından onlara şekil ve sınır tayin edilmemiş olsaydı, o moleküller, hücreler ve organlar sayısınca maddi demir kalıpları gerekirdi.”

[Bu kısa bilginin bugünkü ilmî ve teknik izahı şudur: “Her molekül, her hücre, her organ üç boyutlu bir yazılımdır; bir dosyadır. Onun için hepsinin son derece faydalı ve harika biçim ve sınırları var. Aristo 2300 yıl önce manevi kalıp diyebileceğimiz bu yazılıma suret dedi. Fakat bu mana sonra maddi şekil ile karıştırıldı. Nihayet 1970’lerde bilgisayar ve yazılım teknolojisi ortaya çıkınca her şeyin bir dosya olduğu, dolayısıyla bütün kainattaki diğer dosyalar ile entegre çalıştığı anlaşıldı.]

“Eşyanın kendi kendine olmasının muhallerinden biri de şudur:

Eşyanın kendi kendine olması için her şeyde birbirine zıt yüzlerce nitelik olması gerekir. Çünkü eşyada sonsuz bir birlik ve beraberlik var. Mesela her bir şeyin sınırsız egemenlik vasfı ile beraber, her şeye karşı sınırsız edilgenlik vasfını taşıması gerekiyor. Her şey diğer her şeye karşı ve zıt olması ile beraber, her şeyin aynısı olması; sınırsız serbestiyet ile beraber son derece bağlı olması gerekir. Bunlar gibi yüzlerce birbirine zıt evsafa sahip olması lazım.

İnsan, bu gibi sonsuz nitelikleri, bütün evreni kitap gibi katlayan Allah için bile akıldan uzak gördüğü halde acaba nasıl bir tek atomda bunların varlığını kabul edebiliyor.?”

[Bu bilginin de bilimsel izahı şudur: Başta kâinat olmak üzere eşya ve eşyayı oluşturan atomlar sonsuz bir kudret (enerji) ilim (yazılım) ve irade (tekâmül/gelişme) ile sonsuz bir denge ve adaletin tecellisidir. Zaten yaratmak, sonsuz zıtları dengelemek demektir. Ebu Hanife Allah’ın en büyük ismi El- adıl yani dengedir, demiş. İbni Arabî adil, kâinatın ruhudur, Nur-u Muhammedî’dir, diyor. Modern ilim de bu ontolojik hakikate sibernetik sistem diyor. Evet, İslam’ın sırat-ı müstakim ve adalet olması, denge denilen bu sırlı formülün Nur-u Muhammedi olduğuna delildir.

Evet, eşya sonsuz bir kudret, ilim ve iradenin memurları ise, o zaman adalet çerçevesi içinde her şey, metinde ifade edildiği gibi, bilinçli ustanın elinden çıkan kubbedeki taşlar gibi birbirine karşı hem hâkim hem de mahkûm olarak çalışabilir. Çünkü muhallik, sonsuzluk çerçevesinde giderilir. Yoksa bir şehirde iki yönetici olunca o şehir varlıktan silinip anarşi çukuruna atılacağı gibi; kâinatta da bütün varlıklar yönetici olsaydı, kâinat daha yaratılmadan ta ilk adımda yokluk bataklığında kaybolurdu.]

“İkinci cümle yani sebepler icad ediyor, cümlesinin muhalleri ise sonsuzdurlar. Burada sadece üçünü zikrediyoruz:

1) Başta insan olmak üzere bütün canlılar, ilaçlardaki denge ve oranlardan yüz bin kat daha fazla dengeli, oranlı ölçülü moleküllerden oluşuyorlar. Eğer ilaçlardaki kimyevî maddelerin dökülmesi ve fırtınaların onları karıştırması ile o ilaçların ortaya çıkmasını makul görüyorsan; o ilaçlardan yüz bin kat daha komplike olan hayatın ve canlıların da kimyasal fırtınalar sonucu ortaya çıktığını kabul edebilirsin.”

[Buradaki ilmî nükte matematikteki olasılık yasasıdır. Hâlbuki canlılardaki yaşam boyu devam eden sonsuz bilinçli ve çetrefilli dengeler bir yana; sadece bir tek canlının DNA’sının kimyevî fırtınalar sonucu var olduğunu kabul etmek, ihtimal dışıdır. Böyle bir şeyi kabul etmek 2 × 2 = 7 ettiğini söyleyip akıl ve mantık dışına çıkmaya benzer. Bu konuda birçok kitap yazıldı. Hayatın kimyevî fırtınalar sonucu olmasının olasılık dışı olduğunu söylediler. Keşke dindarlar sonsuz ilahî bir takdir ve plan olan evrimi reddedeceğine, bu kitaplardaki gibi sadece tesadüfü ve rastgeleliği reddetselerdi.]

2) “Sadece sebeplerle bir şeyin yaratılamayacağının ikinci bir delili şudur:

Bir şeyin düzenli ve mükemmel olması için sonsuz sebepler gerekiyor. Hâlbuki maddi sebepler cansız, karışık, iç içe, görmez, işitmez, bilinçsiz şeylerdir. Sonsuz ihtimaller içinde olup olmamak arasında sonsuz çelişkiler yaşıyorlar. Bunların iç içe olması artıkça, onların görmezlikleri ve işitmezlikleri artıyor. Ayrıca sebepler maddi olduğu için madde, eşyanın daha çok dışı ile temas eder. Hâlbuki eşyanın içi, dışından çok daha güzel ve mükemmeldir.

Demek sebepler en basit bir canlı hücreyi yaratamazken, insan gibi sonsuz bir mucizenin maddi sebepler tarafından var edilmiş olması, tamamen muhaldir; akıl dışıdır.”

3) Sebeplerin yaratmasının muhal olduğunun bir delili de şudur:

“Mesela bir hücrede, bir milyon sayfalık şifreleri taşıyan DNA ve RNA yanında, yağı, suyu, şekeri, oksijeni ve daha binlerce gerekli molekülleri düzenli, ölçülü, eksiksiz bulundurmak, bütün galaksileri, ayı, güneşi, suyu, havayı bir adamın avucunda hatta tırnağının bir hücresinde toplamak kadar zordur. Çünkü bir şeyde iş yapmak için o şeyin içine girebilmek gerekir; eğer o şey maddi ise… İşte bak; galaksilerden güneşlere kadar her şey, senin o küçücük hücrende işliyorlar. Eğer bu cansız, akılsız sebepler, kendi başına etkin ve yetkindirler, desen; o zaman bütün o maddi sebeplerin o küçücük hücreye sığabildiğini kabul etmen lazım gelir. Bu ise maddenin, hacmin, soyut ve somutun yasalarını ve bütün diğer mantıki ölçüleri inkâr etmek gibi bir safsatadır.

Üçüncü cümle olan tabiat yaratıyor hükmü ise sebepler yaratıyor, demekten daha batıl ve daha bozuk bir önermedir. Çünkü tabiatın (doğanın) sanal ve zahiren var görünen bir varlığı var; insan gaflet ve dalaletten dolayı o sanal varlığı gerçek bir varlık sanıyor. Tabiatın bir de iç ve mahiyet boyutu var. O boyut, İlahî bir sanattır. (Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve iradesini yansıtıyor.) Tabiat bu boyutu ile somut tecelliye sahip olan Allah’ın rahmaniyetinin sanatı ve sıbğasıdır; bir dekoru ve boyasıdır.

Enerji (kuvvet) ise, aslında, her şeyi hikmet ve ilim ile yaratan; ve yetkin iradesi ile idare eden Allah’ın kudretinin bir yansımasıdır. (Demek gerçek manada eşya yoktan var edilmiyor; Allah’ın kudretinin yansıması olan enerjiden yaratılıyor.)

Gaflet veya Allah’ı kabul etmek istememekten kaynaklanan bugünkü tabiat ve enerji algısı, kör tesadüf ve şaşı ittifak iftirası ile güç bulan şeytanî bir uydurmadan başka bir şey değildir. Çünkü tabiat, tesadüf ve ittifak, sonsuz bir ilim ve irade isteyen yaratmak için asla yeterli olamazlar.. (Evet, dinsizlerin kullandığı şekilde ne tabiatta, ne tesadüfte ne de ittifakta bilincin zerresi bile yoktur. Bilinçsiz bir şeyin yaratıcı olması ise tamamen safsatadır.) Fakat dinsizlikten kaynaklanan mecburiyetten dolayı insanlar, böyle şeylere sarılıyor.”

[Burada fazla izaha gerek yok. Sadece tabiat, sebepler ve ihtimaller, yaratmak için yeterli olamazlar, cümlesi için şunu hatırlatmak gerekir: Bir şey eğer yazılım ise, o ancak sonsuz bir bilgi ile olabilir. Çünkü en küçük bir yazılım çok bilgi istediği gibi; her şeyin bütün kainat ile entegre ve enteraktif bir dosya oluşturması, kainat kadar büyük bir dosyanın ilmini, belki de sonsuz bir ilmi gerektirir.

Fakat maalesef, dindarlar bu gibi ontolojik noktaları ve tabiatın sanat-ı ilahiye ve sıbğa-i rahmaniye olma boyutunu tam anlamadıkları için tabiatçılar zahiren galip gibi görünüyorlar. Çünkü rahmaniyet anlaşılmayınca; Allah hakikati, belirsiz bir teo olarak ötelere atılıyor. Madde, hayat ve dünya çirkin gösteriliyor. Hâlbuki bunlar dinin özgün egemenlik alanlarıdır. Ayrıca fen ilimleri, rahmaniyetin sadece bir boyutunun dili ve tercümanıdır. Rahmaniyetin anlaşılması için bu kitabın birinci kısmının 1. ve 7. makalelerini okuyabilirsiniz.

Kitabın hacmi uzamasın diye bu zeylin tercümesini burada bitirip geniş izah için 33. Söze ve 20. Mektubun 2. Makamına işi havale ediyorum.]

popüler cevapdünya atlası