Sünuhat Okumaları: Meşihat üzerine

Eklenme Tarihi: 05 Şubat 2017

Dr. Mehmet Akif Yazıcı

Dün akşam Prof. Dr. Adem Ölmez’in moderatörlüğünde Risale Akademi ile Üsküdar Üniversitesi’nin üniversite kampüsünde birlikte gerçekleştirdiği “Sünuhat Okumaları” programının üçüncü dersine iştirak ettim. Kısm-ı ekseri akademisyenlerden oluşan heyetin Sünuhat üzerinden Osmanlı son dönemini çeşitli zaviyelerden müzakeresi, hususen benim gibi sosyal bilimci olmayanlar için oldukça zihin açıcı oldu.

Programın bu haftaki bölümünde, “Rüyada Bir Hitabe” başlıklı meşhur kısımdan hemen önceki makale ele alındı. Bu çerçevede Şeyhülislamlık makamının ve son dönemde Meşihat dairesinin fonksiyonu ve hususiyetleri üzerinde duruldu. Bunların arasından temayüz edenler, Meşihat dairesinin hilafeti temsilen yalnız Osmanlı/Türk devletine ait değil, umum âlem-i İslâm’a şâmil bir müessese olması ve (gerek makalenin telif tarihinde, gerekse günümüzde) bir tek ferdden ziyade bir heyet, bir cemaat ve hariç memleketlerden âlimleri de ihtivâ eden bir şûra olması olarak gösterilebilir.

Meşihat’ın bir şahıs yerine bir heyetten mürekkeb olmasının, beyan ettiği fikirlere karşı hariçten gelecek itirazlara kolayca dayanabilmesine imkan sağlayacağına dikkat çekilerek, bu meyanda Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuva-yı Milliye aleyhine fetvasına mukabil yüz ellinin üzerine âlimin imzasıyla yayınlanan karşı fetva, Cumhuriyet döneminde Diyanet ehl-i vukûfunun Risale-i Nur lehinde görüş beyan etmesi ve 28 Şubat döneminde Din İşleri Yüksek Kurulu’nun tesettürün farziyetine dair ifadeleri gibi örnekler zikredildi.

Yine Dârü’l Hikmeti’l İslâmiye’nin işgal döneminde İngiliz güdümüne girmeyerek bir nevi adem-i hizmeti ile hizmet görmesi, bununla beraber hizmet edemeyişinin ikinci bir sebebinin azasının imtizac edemeyerek “hâlis İslâm bir şûrâ” teşkil edemeyişi olduğu hatırlatıldı.

Meşihat’ın (yani dînî temsil makamının) sadâret (yani yürütme makamı) ile ilişkisi, ele alınan bir diğer mevzu idi. Bu iki kuvvenin mütesâvî olmasının gereği ortaya konarak, zamanımızda siyâsî hâkimin bir ferd olmaktan çıkıp bir şahs-ı mânevi hükmünü aldığı, bu bakımdan o mânevî şahsın müftüsü olan Meşihat’ın da “bir şûrâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı mânevî” olması gerektiği vurgulandı.

Bendenizin de zihnimde Meşihat dairesinin ve bugünkü –her ne ise– karşılığının muhatabı bakımından şöyle bir fikir teşekkül etti.

Said Nursî’nin Meşihat’a dair söylediklerinden ikisi dikkatimi çekti.

Birincisi, halkta görünen iman zaafı ve dînî lakaydlığın Meşihat’ın zaafından ve şûra kuvvetine istinâd edememesinden kaynaklanması, ikincisi ise sadâret ile Meşihat’ın devlet-i İslâmiyenin birbirine müsâvî iki cenahı olmasıdır.

Bunlardan ilki, Meşihat’ın ve söylediklerinin halk nezdinde karşılık bulması ile ilgilidir. Zira Said Nursi, bir içtihadın ancak icmâ veya cumhurun tasdikine dayanarak tatbike hak kazanabileceğini ifade ediyor. Meşihat’ın (ve günümüzdeki karşılığı her ne ise onun) halktan yana makbul olması bu bakımdan mühim olsa gerektir.

İkinci mesele ise Meşihat–sadâret ilişkisi ve müsavâtıdır. Bugün devletin yönetimi ve sadâret vazifesi, çok dolaylı yollardan ve pek nâkıs bir biçimde de olsa, halkın elindedir. Bu bakımdan sadâret bir nevi halktadır, denilebilir. Bu itibarla Meşihat’ın şûraya dayanması ne kadar mühimse, muhatabı olan halkın da Meşihat’ı ciddiye alması ve onun söyleyeceklerine muhatab olması o derece mühimdir.

Bugün “Diyanet Kapatılsın!” ifadesi –cılız veya kuvvetli olup olmamasından bağımsız olarak– slogan haline gelebilmişse, tarif edilen ideal Meşihat’ın tesisinin bile istenen tesiri tamamiyle veremeyeceğini görmek gerekir kanaatindeyim. (Din idaresinin devlet eliyle kontrol edilen bir şekilde deruhte edilmesine itiraz ederek Diyanet’in kapatılmasını savunanlar bahsimizden hariçtir.)

Bu bakış açısıyla, İkinci Said evresinde takip edilen ferd ferd tebliğ ve irşad metodunun bu bakımdan da ehemmiyet arzettiği kanaati bende hasıl oldu. Netice itibariyle Meşihat ve güncel karşılığının muhatabı, geçmişteki İslam devletine bedel bugün belki İslam milletidir. İslam milletinin imânını takviye ve tezyid için çalışmak, bir bakıma Meşihat’ın tesirini de artırmaya çalışmaktır ki, bu faaliyet en az ideal Meşihat’ın tesisi kadar önemli, belki de ona mukaddem olsa gerektir

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası