SÜLEYMAN KERVANCI

Eklenme Tarihi: 07 Temmuz 2015 | Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2017

Barla Lahikası Sempozyumu tebliğidir

Abdurrahman Iraz

SÜLEYMAN KERVANCI

Bediüzzaman’ın Barla’daki ilk talebelerinden biri olan Süleyman Kervancı’yı, o zamandan bu yana Risale-i Nur talebeleri “Sıddık Süleyman” ünvanlıyla tanır. Bediüzzaman ona bu unvanı vermiş ve o günden bu yana o “Sıddık Süleyman” olarak anılagelmiştir.

Süleyman Kervancı, bu unvanının yanı sıra, Risalelerde Barlalı Süleyman, Süleyman Efendi ve Süleyman olarak da anılır.

Sıddık Süleyman 1898 yılında Barla’da doğdu. 1965 senesinde Ankara’da ikamet ettiği sırada hastalandı ve orada vefat etti. Cenazesi Barla’ya getirilerek Yukarı Mezarlık’a defnedildi. Kabri Bayram Ağabey’in mezarının başucundadır.

Sıddık Süleyman, Bediüzzaman’ı ilk ziyaretiyle ona talebe olmuş, onun hizmetine girmiş ve sekiz sene boyunca tam bir sadakatle ona hizmet etmiştir. Hiçbir karşılık beklemeden ve Üstad’ı hiçbir zaman gücendirmeden devam ettirdiği bu hizmeti sebebiyle Üstad ona “sıddık” ünvanını vermiştir.

Kastamonu Lâhikasındaki bir mektubunda ondan bahsederken Bediüzzaman “Ben ölünceye kadar onun sadakati ve selâmet-i kalbini ve bana ve Risale-i Nur’a hâlisane hizmetini unutamıyorum” (1) der.

Yine Kastamonu Lâhikasındaki bir mektupta, Üstad Hazretleri Sabri Ağabeye hitap ederken “Sen ile Sıddık Süleyman, benim nazarımda ve fikrimde ve duamda daima beraber bulunduğunuzdan, senin ile konuştuğum vakit, omuz omuza ikinizi beraber görüyorum. Masum ve mübarek çocuklarınız duadan hissedardırlar” (2) diyerek Sıddık Süleyman’dan bahseder.

Sikke-i Tasdik-i Gaybî’de ise, Sıddık Süleyman’ın bahsi, Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sekiz yüz sene evvel işaret ettiği Nur talebeleri arasında geçer. (3)

Sıddık Süleyman’ın “Dere bahçesi” Risale-i Nur Külliyatı’ndan 28. Söz olan Cennet Bahsi’nin telif edildiği yerdir. O günden bugüne kadar Dere Bahçesi, içinde kaynayan suyuyla “Cennet Bahçesi” olarak anılagelmiştir. Şimdi bu bahçe Risale-i Nur hizmetinde ve ziyarete açıktır.

Mustafa Sungur Ağabey, Sıddık Süleyman hakkındaki bir hatırasını şöyle anlatıyor;

“Barla’da Zübeyir, Ceylan ve ben, aziz Üstadımla beraber üç ay kadar kalmıştık. Bir gün kırlara çıkmıştık. O gün Sıddık Süleyman Ağabey de bizimle beraberdi. Üstadın abdest alması icabetti. Suyu Üstad’ın eline Sıddık Süleyman Ağabey döküyordu. Abdest aldıktan sonra Üstad, Sıddık Süleyman’a hitaben, “Sen hapishaneye hiç girmedin değil mi?” dedi. O da “Maalesef ben o hayırlara nail olamadım” diye cevapta bulundu. Bunun üzerine Üstad “Hayır! Senle Hulusi vazifenizi tam yaptığınızdan size hapis lüzum görülmedi” diye latifane latifede bulunmuştu.”

SIDDIK SÜLEYMAN’I ÇEKEMEYENLER

Bediüzzaman’ın gözünde bu kadar önemli bir yeri bulunan Sıddık Süleymanıan, bir takım dessas ve hasûd kimselerin hücumlarına maruz kalmaması düşünülemez tabii. Bu kimseler, bir taraftan Sıddık Süleyman’ı itibarsızlaştırarak gözden düşürmek, bir taraftan da Risale-i Nur talebeleri arasına nifak sokmak için, bir bahane ile Sıddık Süleyman’ın aleyhinde bir takım sözler yayıyorlardı. Üstad Hazretleri bunu haber alır almaz, onu müdafaa eden uzun bir mektup kaleme aldı.

Önce bu mektubu bir hatırlayalım:

(Ehl-i bid’anın şiddetli hücumuna maruz kalan Süleyman hakkındadır)

Sual: Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın memuru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. “Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdeta münafıklık ediyor” derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mahiyeti nedir bildir?

Elcevab: Süleyman sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeden, hiçbir menfaat-ı maddî mukabilinde olmayarak, kendi işini bırakıp, kemal-i sadakatle lillah için hizmeti bu köyce malûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilayet iftihar etmeli.

Bu tarz ahlâk bu zamanda bulunması, medar-ı ibrettir. Ben hem garib, hem misafirim. Benim istirahatimi temin etmek köyün borcu idi. Bu köy namına Cenab-ı Hak onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhacir Hâfız Ahmed’i ve Abdullah Çavuş’u bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar bana yüzer dost kadar kıymettar göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben, bu köyün hayatta ve vefat edenleriyle alâkadar olup; onlara her zaman dua ediyorum. Sadakatça Süleyman’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la, Muhacir Hâfız Ahmed, şimdilik hücuma maruz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleyman’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:

Süleyman, benim her hususî işimi ve kitabetimi kemal-i şevk ile minnet etmeyerek, mukabilinde birşey kabul etmeyerek, kemal-i sadakatla yapmış. Hattâ o derece hizmeti safî ve hâlis, lillah için yapıyordu; belki yüz defadan ziyade arzu ettiğim dakikada, ümid edilmediği bir tarzda geliyor; fesübhanallah diyordum “Benim arzu-yu kalbimi, bu işitiyor mu?” Anladım ki o istihdam olunuyor, sadakatının kerametidir. Hattâ hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan, taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadakatının bir ikram-ı İlahî olarak, o çocuk hiçbir teessür ve hastalık görmediği gibi; sütten, memeden bile kesilmedi. Her ne ise, bu tarz sadakatının lem’alarını çok gördüm.

Süleyman’da sadakatla beraber esaslı bir ihlas gördüm. Evet, bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede, hakkında işaalar izhar ettikleri zaman, ona teselli nevinden dedim ki: “Sana bu sû’-i şöhreti takmakla riyadan kurtulursun.” O da kemal-i sürur ve ciddî bir surette o teselliyi kabul etti.

Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için, mümkün olduğu kadar cevaz da olsa, söylemiyor. Ve bilhâssa Ramazanda, bütün bütün içtinab eder. Zâten ahlâkında, başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işaasına sebeb, bu kadar olmuş: Birisi sormuş: “Hoca Efendi, filan adama şöyle demiş mi?” O da geldi, bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevab versin. Halbuki o sözde ne gıybet var, ne de birşey. Her ne ise…

Ben bu köyde ümid etmiyordum ki, benim en ziyade itimad ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyanetlerine kanaat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümidim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir. Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiçbir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabul etmeyerek ve bilakis kendi keselerinden bana ve misafirlerime bakıyorlar. Hattâ Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit, hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat’iyyen mukabelesiz almıyor. Ona mukabil evinden getiriyor. Arasıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhahıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun derdim; “Hizmetimize maddî faide girmeyip, fîsebilillah, ihlaslı olmak istiyoruz” derdi.

Hattâ bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misafirlerim için çok hizmet ettikleri halde, hiçbir vakit hiçbir misafir bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey bir defa Süleyman’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukabil Süleyman -bildiğime göre- birkaç defa patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip, ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misafirlerin hayvanatına saman, arpa verir.

Bunun bu ahlâkı zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur-u hayatım olan istiğna ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun aslî ahlâkına muvafık gelmiş. Daha ziyade, insanların değil hediyesini kabul etmek, onlara ettiği iyiliklere mukabil dahi birşey kabul etmiyor. Hattâ yüz defa ben ısrar etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabul etmiyor.

Hattâ bir defa, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal ben yemiyordum. Misafirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, “Bu hediyemdir, teberrükümdür, çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun.” dedim. Aldı, iki şinik buğdayını, bana -değirmende öğüterek- getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.

İşte bu zâtın hakikî hali bu surette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işaa ediyorlar ki; Said’in sayesinde yaşıyor. O da kemal-i iftiharla dedi: “Evet üstadımın sayesinde kanaatı ve iktisadı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyadan kurtarır, ihlasa sevk eder.” dedi.

Ben de dedim: Sana iyidir, hizmet-i Kur’an’a zarardır. Onun için hakikat-ı hâli beyan ediyorum, tâ ehl-i bid’a bilsin ki, ihlas ile lillah için çalışıyorlar.” (4)

Said Nursî

BEDİÜZZAMANIN VEKİLLERİNE BYPAAS

Değerli dostlar bu mektub 1930 larda, yani 32, 33, ya da 34 te yazılıyor. Peki risalelerin tanzimi ne zaman yapılıyor? 1950 li yıllarda.

Şimdi düşünelim: Bu mektup ve benzerleri acaba neden külliyata girmişlerdir? Bize ve bizden sonra gelecek nesillere rehber ve klavuz olsunlar diye.

Fakat şimdi yeni bir moda çıktı; deniyor ki “Kardeşim, Üstadın talebeleri başımızın üzerinde ama biz kitaba bakarız” ya da “Üstadın talebesi olabilir ama herşeyi ona sormayacağız, bizim de aklımız var.”

Size başımdan geçen daha vahim bir hadiseyi aktarayım: çok saygın bir ağabey ile bir yerde beraber olduk, yanıma geldi ve bana dedi ki, “Abdurrahman kardeş sana bir şey söyleyeceğim, sen üstadın talebeleri ile fazla görüşüyorsun güzel bir şey ama sakın aklını onların cebine koyma. Hürmette kusur etmeyelim, ellerinden öpelim, fakat biz risalelere bakalım.”

O böyle deyince ben de ona, çıkardım bu mektupta geçen şu bölümü okudum:

“Ben bu köyde ümid etmiyordum ki, benim en ziyade itimad ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyanetlerine kanaat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümidim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir” ile Emirdağ lahikasında geçen “Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda, hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tâhirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum.” (5)

Arkasından dedim ki: Peki Üstad bu ağabeylere acaba neden bu kadar çok güvenmiş? Baksana birileri için “Onlara ilişen bana ilişmiş demektir” diyor, diğerlerine de “Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler” diyor. Yani adeta “Nur hizmeti nasıl yapılır bunlar bilir, bunlardan öğreneceksiniz” diyor. Şimdi üstadımız bu talebelerine bu derece güvenmiş ama biz güvenemiyoruz. Değil mi?

Hadi, diyelim ki haklısınız ağabeyleri dinlemeyelim kitaba bakalım: Zaten bu okuduklarımızı da tanzimini bizzat üstadımız Bediüzzaman Said Nursi’nin kendisinin yaptığı kitaplarından okuyoruz.

Ben böyle deyince sustu ve hiç bir şey söylemeden yanımdan uzaklaştı.

BEDİÜZZAMAN TALEBELERİNE NASIL BAKIYOR?

Dostlar, Bediüzzaman, talebelerine gerçekten çok değer vermekteydi? ya da talebelerinin değerini bilmekte idi desek belki daha doğru olur.

Üstadımızın, etrafında toplanan insanlara bakışı da tıpkı kâinata bakışı gibidir; talebelerinin meziyetlerini, bir bahar bahçesinden gül devşirircesine bulur, çıkarır ve sayar. Barla Lâhikasında talebelerinin mektuplarını toplarken, herbir mektubun başına eklediği kısa sunuşlarda saydığı vasıflar, birer nezaket ifadesinin ötesine geçen ve herbir talebenin ayırıcı özelliğini gün ışığına çıkaran sözlerdir:

Hulûsi-i Sani ve büyük bir âlim olan Sabri Efendi.

İkinci bir Sabri olan Hafız Ali.

Hakikî ve birinci bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi.

Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrar-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibahına sebep olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa.

Sekiz sene bana sadakatle, hasbî olarak hizmet eden ve harika olarak benim gibi bir asabî adamı hiçbir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtipliğini daima yapan Süleyman Efendi.

Aklen Hulûsi, kalben Sabri, vicdanen Hüsrev hükmünde olan Refet Bey.

Kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum.

Risale-i Nur’un tesvidinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalpli, ihlâslı, güzel bir hafız, müdakkik bir hoca olan Hafız Halid.

Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa’nın kıymettar arkadaşı Hafız Mustafa.

Üç cesetli bir ruhun fıkrasıdır—yani Hafız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali.

Kendisinin talebelerine yazdığı mektuplardaki hitap cümleleri ise, onlardan her birinin, Bediüzzaman’ın gözünde ayrı ve mümtaz bir yeri bulunduğunu açıkça gösteren tavsiflerle doludur. İşte bunlardan birkaç örnek:

Aziz ve gayretli âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’ân’da yoldaşım Hulûsi-i Sâni ve Sabri-i Evvel.

Aziz, sıddık kardeşlerim, hizmet-i Kur’âniyede çalışkan arkadaşlarım Sabri, Hüsrev, Hafız Ali, Refet, Bekir, Lütfü. Rüşdü.

Ey bu dâr-ı fânide tesellilerim, bu diyar-ı gurbette enîslerim ve esrar-ı Kur’âniyede beni iştiyaklarıyla konuşturan zeki, ferasetli muhataplarım.

Gayyûr, zeki, ciddî, sıddık, hakikî kardeşlerim Hoca Sabri Efendi, Hafız Ali.

Aziz, ciddî, sıddık kardeşlerim, hizmet-i Kur’âniyede samimî ve kuvvetli arkadaşlarım Sabri, Hüsrev, Ali, Refet, Bekir, Lütfü, Rüşdü.

Aziz, sıddık ve sadık, muhlis ve halis kardeşim İbrahim Hulûsi Bey.

Aziz, sıddık, hakikatli âhiret kardeşim ve ciddî ve kuvvetli arkadaşım.

Aziz, sıddık, ciddî, samimî âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede çalışkan bir arkadaşım Refet Bey.

Aziz, sıddık, müdakkik âhiret kardeşim ve mütefekkir ve hakikatli arkadaşım Refet Bey.

Aziz kardeşim, hamiyetli arkadaşım, gayretli talebem, sevgili biraderzadem.

Aziz, sıddık, vefadar, hakikatli, fedakâr kardeşlerim Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid. (6)

Risale-i Nur Müellifinin talebelerine hitaben yazdığı mektupların herbirinde bunlara benzer ifadelere rastlayabiliriz. Bunlar, muhabbet kokan ifadeler olmanın yanı sıra, Bediüzzaman’ın gözünde her talebenin ayrı bir yere sahip olduğunu göstermesi bakımından da önem taşır. Hattâ bu cihet bizce daha da büyük bir öneme sahiptir; çünkü Risale-i Nur Müellifinin o günlerde temel taşlarını yerleştirmekte olduğu bir hizmetin hususiyetleri hakkında son derece değerli ipuçlarını içermektedir. Talebelerinin ise bu hitaplara mazhariyeti ise kim bilir hangi potalarda eridikten ve kaç imbikten geçtikten sonra olmuştur? Zaten Barla ve Emirdağ lahikalarını okuduğumuzda bunları görebiliyoruz.

TALEBELERİNİN BEDİÜZZAMAN’A HİTABI

Örnek olarak, Sıddık Süleyman’ın Risale-i Nur hakkında Üstadına yazdığı bir mektubu şöyledir:

Efendim Hazretleri!

Evvelâ mübarek ellerinizi öper, mukaddes dualarınızı beklerim. Fakir hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleyman, şimdiye kadar te’lif olunan mübarek Nurları birer birer mütalaa ederek her birisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifade ettim. O nurlar uhrevî yolumu irae ettiler. Allah sizden razı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksanlarımı gösterdiler, teşekküründen âcizim. O nurları temsil ve tasvir edecek kudreti kendimde görmediğimden, ruhumu yoklayarak hissiyat-ı kalbiyemi şöyle tasvir etmeğe -min-gayr-i haddin- cür’et eyleyeceğim. Hata vaki’ olursa da afvımı istirham ediyorum.

Efendim, görmüş olduğum Risale-i Nur deryasındaki lezzet ve saadetin dünyada hiç emsalini göremediğim gibi, kendi vicdanî muhakemem neticesinde kat’iyyen anladım ki; o Risaleler her biri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsir-i Kur’an’dır. Mahlukat içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakikat noktasında insaniyetten sukut eden ve serâpâ manevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütalaası seri’ şifalı bir ilâç ve yaralarına gayet nâfi’ bir tiryak ve merhem olduğunu ufacık karihamla anlayabildim. Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek itikadındayım. Ve inşâallah Avrupa’ya karşı dahi Kur’anın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

Tekrar ellerinizi öperek, duanızı isterim efendim hazretleri.”

Süleyman (Barla Lahikası)

BU ÜSTÜNLÜK DÂVÂSI NEDEN?

Bediüzzaman Hazretlerinin gözünde talebelerinin yeri bu kadar açık olduğu halde, bugün bazı dostlarımızın Nur hizmetiyle alâkalı meselelerde kendi reylerini veya itibar ettikleri bazı kişilerin sözlerini bu büyük kahramanlardan daha üstün görmeleri nereden kaynaklanıyor?

Bu suale cevap olabilecek bir ipucunu, Yirmi Yedinci Sözün Zeylinde buluyoruz. Burada “mezhepsizliklerini müçtehidîn-i izama müsavat davası altında neşretmek isteyen ve dinsizliklerini, sahabeye karşı müsavat davası altında icra etmek isteyen” kimseler hakkında Bediüzzaman şöyle diyor:

O ehl-i dalalet sefahete girmiş, sefahette tiryaki olmuş; sefahete mani' olan tekâlif-i Şer'iyeyi yapamıyor. Kendine bir bahane bulmak için der ki: "Şu mesail, içtihadiyedirler. O mesailde, mezhebler birbirine muhalif gidiyor. Hem onlar da bizim gibi insanlardır, hata edebilirler. Öyle ise biz de onlar gibi içtihad ederiz, istediğimiz gibi ibadetimizi yaparız. Onlara tâbi' olmaya ne mecburiyetimiz var?" İşte bu bedbahtlar, bu desise-i şeytaniye ile başlarını mezahibin zincirinden çıkarıyorlar. Bunların şu davaları ne kadar çürük, ne kadar esassız olduğu Yirmiyedinci Söz'de kat'î bir surette gösterildiğinden ona havale ederiz.

Sâniyen: O kısım ehl-i dalalet baktılar ki, müçtehidînlerde iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki yalnız nazariyat-ı diniyedir. Halbuki bu kısım ehl-i dalalet, zaruriyat-ı diniyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar. "Onlardan daha iyiyiz" deseler, mes'eleleri tamam olmuyor. Çünki müçtehidîn, nazariyata ve kat'î olmayan teferruata karışabilirler. Halbuki bu mezhebsiz ehl-i dalalet, zaruriyat-ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kabil-i tebdil olmayan mesaili tebdil etmek ve kat'î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek istediklerinden; elbette zaruriyat-ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahabelere ilişecekler. Heyhat! Değil bunlar gibi insan suretindeki hayvanlar, belki hakikî insanlar ve hakikî insanların en kâmilleri olan evliyanın büyükleri; sahabenin küçüklerine karşı müsavat davasını kazanamadıkları, gayet kat'î bir surette Yirmiyedinci Söz'de isbat edilmiştir. (7)

Bu satırlarda anlatılanları yaşamadık mı? Hattâ daha da ileri giderek Resulullah’ın sünnetini devre dışı bırakmaya çabalayanları hep beraber görmedik mi, görmüyor muyuz? Müçtehidleri, Sahabeyi ve nihayet Resulullah’ı devre dışı bıraktıktan sonra Kur’an’a kendi keyfince mânâ verip Allah’ın âyetlerini istediği tarafa çekmekten ve Allah’ı kendi keyfine göre konuşturmaktan bu kimseleri kim alıkoyabiliyor?

Aynı şekilde, bugün Üstadın bizzat hizmetine aldığı, senelerce ders halkasında bulundurduğu, hattâ vekil ve vâris tayin ettiği talebeleri hakkında “Biz onlara hürmet ederiz, baş üstünde tutarız, ama hizmette onlara değil de kitaba bakarız” diyenler de, Risale-i Nur’un etrafındaki surları yıkarak onu kendi keyfine göre yorumlamaya müsait hale getirmeye çalışıyorlar. “Evet, ağabeylerimizin başımız üstünde yeri var. Ellerini öpelim, dualarını alalım, bizim hakkımızda güzel sözler söylesinler, bizi teşvik etsinler, bize hatıralarını anlatsınlar. Ama nasıl hizmet edeceğimizi de bize öğretmesinler. Onların Üstaddan gördüklerine aykırı bir şey yaptığımızda bize yanlış yapıyorsunuz demesinler. Bırakın biz kitabı kendi bildiğimiz gibi okuyalım.” Ya da acaba bu ağabeylerin modası mı geçmiş?

Değerli dostlar; üstadımız herbiri 20 ila 25 yaş arasında olan o gençlere -yani Zübeyir, sungur, ceylan, hüsnü bayram ve diğerleri- “Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler” diyerek mutlak vekil olarak vasiyet ettikleri zaman, Diyarbakır’da Mehmet Kayalar, Elazığ’da Hulusi ağabey, Kastamonu’da ondan bahsederken, “benim böyle bir talebem olduğu için selef-i salihin bana gıbta ediyorlar” dediği Mehmet Fevzi ağabey, İstanbul’da Hüsrev ağabey, Ankara’da Sıddık Süleyman ağabey, Ege’ de Ahmet Fevzi Kul ağabey gibi şahsi kemalat ve faziletleri yüksek Anadolu’nun sakfını tutan adeta bir direk, bir kale gibi bulundukları bölgelere feyiz saçan saff-ı evvel, hatta nurun ilk talebeleri dediğimiz ağabeylerimiz sağ ve hizmetlerinin başında idiler.

Fakat Bediüzzaman risale-i nur’un meslek ve meşrebininin kendinden sonraki nesillere ulaştırılması vazifesini bu gençlere vermektedir. Yani altını kalın çizgilerle çizerek söylemeliyim, Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur’u, Risale-i Nur hizmetini, hizmetin tarzını ve esaslarını, sitilini ve estetiğini, vitrinini, meşher ve arzını oluştursunlar diye güvendiği itimad ettiği ve noter ile vekâlet verdiği her biri aziz, çok aziz, benim için yaşayan en aziz ağabeylere biz itimad etmiyoruz.

SONUÇ

Son ve özet olarak şunu söylüyor sunumumu tamamlıyorum.

T.C Diyanet İşleri Riyasetinin bir fetva emini var. Fetva almak isteyen fetva hattına müracaat ediyor ve oradan aldığı fetvaya paralel hareket ediyor. Bu böyle olduğu sürece hem amme fikrinde, hem kanunlar nezdinde, hem de Allah indinde meşru sayılarak, kişi kendini sorumluluktan kurtarmaktadır. Fakat ehliyetsiz ve özel bir eğitimden geçmemiş bir değil 100 kişiden teşekkül eden bir dernek ve cemiyetten alınan fetvalar fetva sayılmayacağı gibi hem müftiyi, hem de müsteftiyi mesul edecek hesab sorulur bir konuma sevk edecektir.

Binaen aleyh cemiyet ve dernekler kurarak hadd-i zatında Üstadımızın bizzat kendisinin talebelerine verdiği vazifeleri, yine vazifenin asıl muvazzafını baypass ederek, hatta yok sayarak kendine durumdan vazife çıkarmanın hem kul, hem cemaat ve hem de Allah indinde hüsn-ü teveccüh görmeyeceğini, nakıs ve kötü taklitçiliğin hiç bir zaman asıl’ın yerini tutamayacağını, dolayısı ile ağabeylerimizin vazifesini hiç kimsenin çalmaya yeltenmemesinin gerekliliğini ifade eder, sabır ve tahammülünüz için teşekkür eder, saygı ile selamlarım.

 

DİPNOTLAR:

1-Kastamonu lahikası, s. 184

2-Kastamonu lahikası, s. 36

3-S.T.G (Söz yay.), s. 212

4-Barla lahikası, s. 200

5-Emirdağ 2, s. 232

6-Muhtelif lahikalar

7-Sözler, s. 496

 

 

popüler cevapdünya atlası