Şükre Dair

Eklenme Tarihi: 16 Kasım 2013 | Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2017

 

Afife ARTIK

Şükür bir farkındalıktır. Nimetin nimet olduğunu, nimetin kaynağının in’am fiili ve fiilin failinin Mün’im olduğunu fark etmek. Nihayet Mün’im olan Zat’ın bütün isimleri ile müsemma, bütün sıfatları ile mevsuf olduğunu fark etmek. Demek şükür öyle bir anahtarıdır ki, Allah’ın sıfatlarına kadar uzanacak bir tefekkürün yolunu açıyor.

Şükür, çok kapıları olan tefekkür sarayının belki açılması en kolay kapısıdır.

İman bir intisap ise, şükür de o intisabın tezahür yollarından biridir. İnsanın kendisini Allah’a nisbet etmesinin en kolay yolu, kendisine verilen nimetler üzerinden gerçekleşir. Mesela kendisine verilen göz ve görmek ni’metinin, in’am fiilinden geldiğini ve Basir ismine ait bir nakış olduğunu, bu ismin perdesinde de Basar sıfatının kendini gösterdiğini görmektir.

Göz ve görmek nimetleri üzerinden giderek şükrün ne kadar mertebeleri bulunduğunu irdelemeye çalışalım. Evvela göz ile görmek iki ayrı nimettir. İktiran tabir edilen şekilde, ikisi beraber gönderilmiştir. Sebep olan göz ile müsebbeb olan görmek arasında o kadar geniş bir mesafe vardır ki, o mesafeden Basir ismi tulu eder. Bu farkındalığın da bir nevi şükür olduğunu söyleyebiliriz.

Göz ve görmenin şükrünü eda etmek için evvela bunun ni’met olduğunu fark etmek gerektir. sonra bu nimete olan ihtiyacı hissetmek ve bunun doğrudan doğruya Allah’tan geldiğini bilmek, daha sonra da bu nimetin kıymetini taktir etmektir. Şimdi bunlara sırasıyla kısaca bakalım. Ni’meti ni’met bilmek, bize verildiğini idrak etmekle oluyor. Gözümüz doğduğumuzdan beri bizimle beraber olduğu ve yokluğunu yaşamadığımız için ülfet ile bunun ne büyük ni’met olduğunu fark etmekte zorlanabiliyoruz. Ancak bir âmâ görünce belki düşünüyoruz. Halbuki gözümüzü bir dükkandan satın almadık, kendimiz de yapmadık ve hak edecek bir şey yapmadığımız halde bize verilmiştir. Göze ve görmeye olan ihtiyacımızı fark etmek de ancak bu ülfet perdesinin yırtılması için göstereceğimiz çaba ile mümkün olabilir. Esasen bu ihtiyaç kainatı temaşa etmekten, Allah’ı isim ve sıfatları ile tanıma ihtiyacımıza kadar uzanıyor. Sıra kıymetini bilmeye geldi ki, bu kıymet, baharı temaşa etmekten Allah’ı Basir ismi ve Basar sıfatı ile tanımamıza kadar uzanıyor. Allah bizi gören olarak yaratmış ki, bu vasıta ile Allah’ı her şeyi gören bir Zat olarak bilelim ve bunu ilen edip gösterelim.

Maddi ve manevi her bir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmek demek olan “şükr-ü örfî” cihetinden bakacak olursak, göz ve görmenin şükrünü yerine getirmek; Allah’ın “bak” dediği şeylere bakıp, “bakma” dediği şeylere bakmamakla gerçekleşiyor.

Allah Kur’an’da pek çok şeye bakmamızı emretmiş, göğün yaldızlı yüzü, Allah’ın Rahmet eserleri, yediklerimiz, devenin, hurma ve üzümün yaratılışı, kendi yaratılışımız bunlardan sadece bazılarıdır. Peygamberimizin de geceleri gökyüzünü uzun uzun temaşa ettiğini biliyoruz. Yani Allah yarattıklarına ve kendimize bakmamızı emrediyor. Bir de bakmayın dedikleri var. Kadınların ve erkeklerin gözlerini haramdan sakınmalarını emrediyor mesela. Eğer göz vazifesini yapıp bak denilenlere bakarsa, adeta kainat bahçesinde her mevcuttan bir çiçek gibi öz toplayıp imanlı ballar yapan bir alet olabiliyor.

Göz ve görmek hakkında bizi şükre sevk edecek bir başka mesele de bunların bize emanet olarak verildiğini bilmemizdir. Zira bize ait olmayan bir şeyi dilediğimizce kullanamayacağımızı bilir ve emanet edenin isteğine uygun kullanırız. Hele ki bu verenin rızası doğrultusunda kullanmak göz ve görmenin semerelerini bize mâl edecekse daha bir şevk ve gayretle rıza dairesinde kalmaya çalışırız.

İşte göz bize ait olmadığı halde onun vasıtası ile okuduğumuz Kur’an ve kainattaki tefekkürümüz bizim amel defterimize yazılmaktadır. Görmekten gelen lezzet de yanımıza kar kalır.

Gözün şükrünü eda etmek hem bize azim sevap kazandırmakta, hem de lezzetimizi arttırmaktadır. Göz ve görmek üzerinden yapacağımız tefekkür ise, bize Basir-i Mutlak olarak Allah’ı tanıttırıyor. Mü’mün şuur ile okuduktan sonra bir de okutturuyor. Başında göz taşıyan her şuurlu insan, Rabbini Basir ismi ve Basar sıfatı ile tanıttırmakta ve dellallık etmektedir. Böylelikle kemal sıfatların izhar edilmesi olan hamd gerçekleşmiş olur. Elbette bunun tahakkuku için ruhumuza emanet bırakılan numunelerin kendi alemlerine açılması gerekir. Yine göz üzerinden gidersek, bize emanet olarak verilen göz ile görmek, şükr-ü örfiyi ifa ve şeriata imtisal ile kendi alemine yani mubsırat alemine açılınca, tecelli eden Basar sıfatı ile Mubsırat aleminden tezahür eden Basir ismine bir mir’at ve bir ayine olur. Böylelikle kendi alemine açılan, kendi alemi ile adeta ittisal eden bu aza, o alem yerine geçebilir ve geçer. Böylece göz ve görmek nimetine mazhar bir mü’min, mubsırat aleminin gösterdiği manaları okur. İşte tüm cihazlar, maddi ve manevi uzuvlar için bu iş tahakkuk ettiğinde mü’min insan hakiki insan olur ve kainat hükmündedir. Artık Allah onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olmuştur. Çünkü onun her bir uzvu kendi alemine açılmış ve o alemlerin dellallığını yapmaya başlamıştır.

İnsan olan insan kendini okumayı başarır, kime ait olduğunu, nereden geldiğini ve buradaki işinin ne olduğunu anlamaya gayret ederse, hakiki insan olabilir ki, bunun belki ilk adımı şükürdür. Yani kendisine ne verildiğini, ne için verildiğini, kim tarafından verildiğini bilirse ve veriliş gayesine uygun kullanılırsa, neyin tahakkuk edeceğini ve bu gerçekleşen gayenin kime ait olduğunu anlamak ve bununla Allah’a ait ulvi gayelere hizmet etmektir. Kalbin göz bebeğinde aksin nurunu yerleştirmek ve bununla kendinden geçmek, eneyi yırtıp hüveyi göstermektir. Aidiyetine şuur kazanıp bu aidiyet ile yaşamak ve bu aidiyeti ile kainatın Allah’a ait olduğuna güzel, nazlı, nazenin bir ilancı olmaktır.

İnsan için en büyük ni’met Allah’ın varlığıdır. Bunun şükrünü ise insan ancak Esmayı algılayabilecek manevi cihazat mizanlarının çalışması ile eda edebilir. Şu asrın debdebesinde aklımızı bile kullanmakta sıkıntı yaşarken Esmaya açılacak cihazlarımızın çalışması müşkül görünmektedir. Fakat dahil olduğumuz şahs-ı manevide Allah’a şükür ki, Risale okurken Allah’ın huzur-u lâmekanisine çıkan zatlar vardır. Öyle ise bu fevkalade kaliteli, keyfiyetli şahs-ı maneviye dahil olmak için gayret etmek, en azından gücümüz yettiğince Risale-i Nur’a sadakat dairesinde hizmet etmekle mükellef olarak kendimizi bilmek ile bu harika cihazlarımızı işlettirememekten gelen yaralarımızı ve sıkıntılarımızı şahs-ı manevi içinde Allah’ın taktir ettiği vazifemizi yerine getirmekle hafifletebiliriz.

Risale-i Nur’un şükrü ona hizmet etmekle, hem de sadakat, ihlas, takva ve içtinab-ı kebair ile O’na hizmetle mümkün olabilir.

Üzerimizde kazaya kalan şükürler de dâhil olmak üzere, şükür vazifemizi yerine getirebilmemizi diliyorum.

 

popüler cevapdünya atlası