Sözün Özü

Eklenme Tarihi: 15 Ağustos 2018

Serdar Bilgin

Yunus, “Söz ola” diye başlar.

Söz ola kese savaşı

Söz ola bitire başı

Söz ola ağılı aşı

Bal ile yağ ede bir söz

Yunus Emre

Söz, bazen sirkeyi bal eyledi

Bazen ateşi su

Bazen toprakla suyu harmanladı

Can verdi insana

Herkesin söyleyecek bir sözü var elbette. Bugün söze ortadan giriş yapacağım. Sözü uzatmaya gerek yok. Sözün özü; “Evet, şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir.” (İmam Rabbânî)

Gül bahçesine giren gül kokar. Sözlerimize gül kokusu düşüren üç büyük küllî muarrif var: Birisi kitab-ı kâinat, birisi kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü'l-Enbiyâ aleyhissalâtü vesselâm, birisi de Kur'ân-ı Azîmüşşandır. Sözlerimize gül kokusu düşüren şecere-i hilkatin dışa vuruşudur.

Sözlerimize gül kokusu düşüren üç büyük küllî muarrif, esasında şecere-i hilkatin dünyaya tebdilidir. Gül bahçesi âhirete nâzırdır. Kokusu dünyaya kadar gelir. Bu, Rabbü’l-Âlemînin çok büyük bir lûtfudur. Bu lütuf vesilesi ile mücerret âlemin müşahhas dünyaya yansımalarına dokunur, onları görür, anlamaya çalışır ve sözlerimize can veririz. İyiyi ve güzeli görürüz. Şu iyidir, şu güzeldir deriz. Kötüyü ve çirkini de vahdet-i kevniyye çizgisinde iyileştirir ve güzelleştirir, zıtları uyumlu hale getirir, bir işçi edası ile manayı (kendimizi) inşa ederiz.

Öyle ya “şu meşhud intizam-ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at ve misilsiz cemâl-i Rububiyet, hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki, en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ!. Yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.”

“Yümn-i natünden güher olmış Fuzûlî sözleri Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü-i şehvâra su.” Fuzûlî

Sözü kıymetli kılan özüdür. Sözler, öze dokununca nisan bulutundan düşen su damlaları birer inci olur. Kıymet kazanır. İyi olur, güzel olur. Kâinattaki bütün kemâlâtın menşei ve esası nur-u Muhammedidir. Söz, kemalini ve cemalini Hâtemü'l-Enbiyâ aleyhissalâtü vesselâmda bulur ve “Ey habibim! Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.” der. Çünkü o zat, sözün özüdür. Çünkü o zat, kâinatın efendisi ve sebeb-i vücududur. Saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı Rububiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisidir. Bir burhan-ı haktır, bir sirac-ı hakikattir, bir şems-i hidayettir, bir vesile-i saadettir. Bir burhan-ı nâtık, bir delil-i sadık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir burhan-ı katıı, bir delil-i sâtııdır, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür; duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır.

Söze öz değince kelimeler aydınlanır, sesler ısınır. Berk-i hâtıf gibi, onun nuru şarktan garbı tutar ve hakikat-i irşat başlar. Kâinattaki harekât, tenevvüat, tebeddülât, tagayyürat, mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektubat-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ-yı esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıkar. Her asır, o şems-i hidayetten aldıkları feyizle çiçek açar; Ebû Hanife, Şâfiî, Ebû Bayezid-i Bistâmî, Şah-ı Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler verir. Velayet-i Ahmediye Risalet-i Ahmediyeye inkılap eder ve bu inkılap bütün insanların bu meyve bahçesine buyur edildiği koca bir ziyafete dönüşür. Nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i hidayetini kabul edip ziyafetine buyur eder, sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid olur. Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad olur. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah olur. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-i acibânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşf ederek, bütün mevcudattan sorulan, bütün ukulü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş sual-i azîm olan "Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?" suallerine mukni, makbul cevap verir. Ardından salât-ı kübrâda dua eder, cemaat-i uzmâda niyaz eder, hâcet-i âmme için dua eder, arz ve benî Âdemin zaman-ı Âdemden asrımıza, kıyamete kadar bütün nuranî, kâmil insanlar, ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudat, ona ittibâ ile iktidâ edip bütün mevcudata ve semâvâta ve Arşa duasını işittirip, onları vecde getirir ve duasına "Âmin Allahümme âmin" dedirtir.

O nuranî burhan-ı tevhid, Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semâviyenin yüzler işârâtı ve irhâsâtın binler rumuzâtı ve hâtiflerin meşhur beşârâtı ve kâhinlerin mütevatir şehâdâtı ve şakk-ı kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik edildiği gibi hüsn-ü sîret ve cemâl-i suretle mümtaz zâtı ile de teyid ve tasdik edilir; ilmi, iradesi, kudreti ve muhabbeti de mahlukatın sıfatlarına benzemez. Zâtında gayet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi ve vazifesinde nihayet hüsnündeki secâyâ-yı gàliyesi ve kemâl-i emniyeti ve kuvvet-i imanını ve gayet itminanını ve nihayet vüsukunu gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti, dâvâsında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi âşikâre gösterir.

Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi—ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak—vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor. Mahzen-i mu'cizat ve mu'cize-i kübrâ olan Kur'ân-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi o derece kat'î ispat ediyor ki, başka burhana hâcet bırakmıyor.

Sözümüz de bu. Sözün özü de bu.

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası