SOSYOLOJİK SAVAŞ

Eklenme Tarihi: 15 Kasım 2013 | Güncelleme Tarihi: 12 Ocak 2017

 

Emekli Askeri Hakim Yusuf Çağlayan'ın yeni çıkan Sosyolojik Savaş adlı kitabından seminer notları

Sosyologlar, toplumları sadece oldukları gibi ya da fiili yaşamları içinde incelemez; nasıl olmaları gerektiğini ve bunu sağlamak için gerekli müdahale yöntem ve araçlarını da inceler. İncelemekle kalmaz, toplumların tasavvur edilen yönde biçimlenmesi için gerekli müdahale süreçlerini yönetirler.

Eğer bütün boyutları ile geleceğe dönük toplumsal bir yapıyı etkilemek mümkün ise, bu etkiyi oluşturmak için gerçekleştirilen bütün çabalar, önemli ölçüde sosyoloji disiplini çerçevesinde gerçekleşecektir. Bu sebeple, toplumların gelecek tasavvurları, sosyolojik bir tasavvurdur ve eğitim müfredatı, tasavvur edilen bu sosyolojik yapıya doğru bir değişimi hedef almaktadır. İslam ülkelerinde özellikle siyasal ve askerî elitlerin modern ve Batılı bir gelecek tasavvurları, bu ülkelerdeki eğitim müfredatlarına, Batılı sosyoloji kuramlarına dayalı, Batılılaşmayı ve tüketim modernleşmesini meşrulaştırıcı bir işlev kazandırmıştır. Bu özelliği itibariyle eğitim sistemleri, bizatihi sosyolojik savaşın en fonksiyonel aracı olarak kullanılabilmektedir.

Kitabın ana kavramı olan Sosyolojik savaş, toplum kimliğini, dolayısıyla da bu kimliği oluşturan inanç ve değerleri hedef alan bir savaş türü. Sosyolojik savaşlarda, bireysel ve toplumsal davranışa kaynaklık eden inanç ve değerler sistemi hedef alınmaktadır.

Sosyolojik savaş, bu türden saldırıları, “sosyal bilimcilerin zihniyeti ile” kurgulayan ve yürüten bir savaş türü.

Sosyolojik Savaşın Hedefleri

Sosyolojik savaş, toplumların dayanışma ve sosyal bütünleşme dinamikleri ile ilgilenir.

Hedefi, toplumu oluşturan bireylerin ve ailelerin dayanışmacı özelliklerini ortadan kaldırmak, bireyin ve ailenin topluma güç veren formunu bozmaktır.

Sosyolojik savaşın toplumların farklılıklarını ve farklı toplumları birbirine kapatan, örneğin etnik, mezhebi ve hatta cemaat v.s. gibi farklılıkları dışlayıcı özelliğe kavuşturarak, böylece bu farklılıklar ekseninde hedef toplumun dayanışmasını bölerek, gücünü küçültmeyi hedeflediğini, örneğin Osmanlı gibi çok kültürlü bir açık toplumu, etnik toplumlara bölüp, çok sayıda kapalı toplumlara dönüştürmektedir;

Bireyleri ahlak ve dürüstlükle mükellef kılan inanç zayıflatıldığında, bireyler arası ilişkilerin ahlak ve dürüstlük çerçevesinde gerçekleşmeyeceği, çıkar odaklı ilişkiler halini alacağı malumdur. Yani, inanç bakımından zayıflamış bireyler öncelikle iç aleminde duygu çatışmaları yaşayacaktır. Baskın duygu bireyin diğer duygularına tahakküm edecektir. Örneğin çıkar duygusu, dürüstlük duygusuna ve iradesine baskın gelecektir. Bu iç çatışma dışta bir davranış formuna dönüştüğünde, artık bireyler baskın duygularını dışa vuracak ve çatışma bireyler arası boyut kazanacaktır. İşte inançlara yöneltilen saldırılar, örneğin “insan maymundan türemiştir” gibi bilimdışı teorilerin maksadı, inançları ve dolayısıyla da bu inançların gereği olan mükellefiyetleri temelinden yıkmaktır. Bireyden başlayan değişim süreci, giderek aileye, bireyler arasına ve topluma aksederek artık sosyolojik bir değişim boyutu kazanacaktır.

Özellikle hedef toplumun sosyal gücünün zayıflatılması ve yıkılması amacıyla birey-ahlak yabancılaşması, toplum-değerler yabancılaşması, aydın-halk yabancılaşması, toplum-devlet yabancılaşması, alt kimlik yabancılaşmaları, bölgesel yabancılaşmalar, dayanışma ve uzlaşma kültürünün yok edilmesi, yeni ulusal, etnik ve dinî kimlikler inşası, dışlama, ayrıştırma ve çatışma kültürünün geliştirilmesi gibi sosyolojik operasyonlar gerçekleştirilir.

Bu ve benzeri amaçlar, hedef toplumun demografisinde, kültürel ve sosyal dokusunda, tarihten gelen yapısında dönüşümlere yol açar ve hedef toplumu üzerinde tek yanlı çıkar ilişkisi kurmaya elverişli bir yapıya kavuşturur.

Çünkü toplumsal bütünlük ve dayanışmayı, bireysel ve toplumsal bilinçte koşullayan şey, inanç değeri olan manevi ve kültürel dinamiklerdir.

Sosyolojik savaşın hedefi, manevi ve kültürel dinamiklerin bu inanç değerini ortadan kaldırmaktır.

Bu gerçekleştiğinde, bireylerin iyi, kötü, doğru ve yanlış bilinçleri bozulacak, mükellefiyet duyguları ortadan kalkacak, bireysel ve toplumsal davranış modelleri değişecektir.

Neticede ise, hedef toplum kendi bünyesinde iç çatışmalar yaşamaya başlamanın yanında, devletin siyasi, ekonomik ve askerî politikalarını desteklemekten uzak bir sosyolojik form kazanmış olacaktır.

 

SOSYOLOJİK SAVAŞIN ASİMETRİK DOĞASI

Öncelikle maruz kaldığımız savaşın doğasını bilmeliyiz. İslam dünyasına karşı asimetrik bir savaş türü ile müdahale ediliyor. Bu savaş türünün adı: Sosyolojik Savaş… Eğer biz bu müdahalenin doğasını anlayamazsak, uygun mukabelede bulunamayız.

 

KÜRESELLEŞME OLGUSU

“Küreselleşmeyi, en kısa ve doğru biçimde ‘Batı’nın gerek altyapısal gerekse üstyapısal etkisini bütün dünyaya yayması’ biçiminde tanımlayabiliriz. Günümüz dünyasında buradaki altyapının karşılığı kapitalizmdir, üstyapının anlamı da akılcılık (rasyonalizm), laiklik ve ulus devlet olarak belirtilebilir. Batı’nın yayılarak kendi verileri içinde dünyayı yeniden örgütlemesi ve sonunda bir dünya sistemi durumuna yükselmesi olgusu bugüne kadar üç ayrı tarihte üç ayrı kez ortaya çıkmıştır: 1490, 1890 ve 1990.

 

1890 KÜRESELLEŞMESİ

“Robert Kolej, İstanbul Kolej ve Beyrut, Suriye Protestan Kolej, Ortadoğu’daki politik, ekonomik, sosyal ve kültürel değişime, Batılılaşma doğrultusunda şekil vermekten ibaret ABD politikasının gerçekleştirilmesine yardım edebilecek elit milli liderler yetiştirmiştir.”[1] 1890 Küreselleşmesi, ulus devleti ve dolayısıyla ulusalcı ideolojiyi küreselleştirmiştir. İslam’ın uluslar arası ve uluslar üstü kimlik dayanışmasını yok etmiştir.

 

KÜRESELLEŞEN EMPERYALİST HEGEMONYA

İkinci Küreselleşme (1890): Batı’nın ikinci yayılması 1870’den sonra başladı ve 1890’larda kurumsallaştı. Yararlanılan teknoloji, Batı ile dünyanın diğer bölgeleri arasında çok büyük oransızlık doğurmuş bulunan sanayi devriminin oluşturduğu muazzam teknolojik imkânlardı. Yani, bu yayılmanın ardında sanayi devrimi bulunuyordu. Yöntem, misyonerlerin ardından ticaret şirketlerinin, onların ardından da Batılı devletlerin giderek bu toprakları askerî işgale uğratması biçiminde oldu.”[2]

 

OSMANLI’DAN ORTADOĞU’YA

İslam Dünyasının Ortadoğu’ya dönüştürülmesinde, Batı’nın askerî müdahalelerinde olduğu gibi, kültürel, ekonomik ve politik; kısaca sosyolojik müdahalelerinde de asıl hedef tahtasını Osmanlı teşkil etmekteydi. Çünkü dünya coğrafyasının ‘hammadde deposu’ ve ‘tüketim pazarı’ niteliğindeki bir bölgesini Batı’ya karşı ‘İslam dayanışması’ ile koruyan Osmanlı, sosyolojik saldırıların hedefi haline gelmiştir. Başta ABD olmak üzere tüm Batılı güçlerin İslam Dünyasına karşı izlediği ana strateji, Osmanlı’nın bölgedeki ‘İslam dayanışmasından’ kaynaklanan ‘jeopolitik gücünü’ yıkmaya yönelik olmuştur.

 

ORTADOĞU’DAN BÜYÜK ORTADOĞU’YA

İslam toplumlarının giderek kendi doğasına dönmesi karşısında, başta ABD olmak üzere, Batılı tüm neo-emperyalist güçler eski güvenlik doktrinlerini kökten değiştirmişlerdir. Yeni güvenlik doktrinleri doğrultusunda başta istihbarat kurumları olmak üzere bütün kurumlarını adapte etmektedirler. Yeni dönemde, İslam Dünyasına karşı yürüttükleri önleyici sosyolojik savaşın ana hedefi, sözünü ettiğimiz sosyolojik doğanın temel dinamiği olan İslam dayanışmasıdır. Yeni dönemin sosyolojik müdahale stratejisi, yukarıda sözünü ettiğimiz yeni kuşağın değişim rolünü üstlenmesinden önce, başta statüko kuşağı olmak üzere, eski dönem çatışma unsurlarını kullanarak, bu değişim kuşağının dayanışmasını torpillemek; bu önleyici müdahaleyi müteakiben de düzenleyici müdahalelerle iş işten geçmeden İslam bölgesini çıkarlarına uygun bir şekilde yeniden yapılandırmaktır.

 

İSLAM’IN KÜRESELLEŞMESİ FIRSATI

Aslında tanık olunan süreç, Westfalyan yapı ile henüz tanımlanamamış olsa bile yeni yapı talebinde bulunan olgular arasındaki gerilime işaret etmektedir.”[3] Sözü edilen gerilimin yol açacağı kaçınılmaz değişim küresel boyutta olacaktır. Değişimin küresel boyutta olması, değişim aktörlerini ve dolayısıyla bu aktörleri motive eden dinamikleri de, örneğin―İslam Dünyası aktörlerden birisi olacak ise―İslam’ı da küresel etki rolü ile buluşturmuştur.

 

TEMSİL SORUNU

Batı’nın, Oryantalist misyonerleri kullanarak gerçekleştirdiği kolonyalizm, Hıristiyanlığı bir motivasyon aracı olarak kullanmıştır ve Hıristiyanlıktan da sapmadır. Bundan çıkarılacak ders, aynı şekilde İslam’ı araçsallaştırarak, İslam’dan saparak buna karşı koymak değildir.

En az sosyolojik savaş kadar çatışmacı olan karşı tepkilerin de gittikçe yoğunlaştığı bir zemine doğru kayan insanlık, bu süreci iyileştirme noktasında İslam’ın açık toplum pratiğinden yararlanabilir mi? İslam toplumları bu pratiği ne kadar temsil ediyor?

 

KARŞIT FARKINDALIKLAR

İslam dünyasında yerel iktidarlara direniş-artık iktidarların aşılması ile doğrudan küresel güçlere direnişe dönüşmeye başladı. Batı, yerel diktatörlüklere direnişin, gerçekte Batı hegemonyasına direniş olduğunu biliyor.

Öte yandan artık İslam bölgesindeki oyunun farkına varmış bir kuşak söz konusu ve bu kuşağın direnişi, oyunun en önemli unsuru olan yerel güçlerden-iktidarlardan-düzenlerden başlayıp gittikçe küresel güçlerin hegemonyasına ve küresel düzene doğru genişliyor. Bu genişleme Batı’nın bütün demokrasi-halk iradesi ve hukukun üstünlüğü söylemlerindeki samimiyetsizliğini deşifre ediyor.

İslam bölgesinde el değiştiren iktidarların geliştirmeye başladıkları yakın işbirliği ve dayanışma ilişkileri içerideki eski statüko bakiyesi iktidar ve halk unsurları kullanılarak dinamitleniyor.

 

21 YÜZYIL DEĞİŞİM KAVŞAĞI

“21. yüzyılda dünyanın yeni bir döneme girdiği birçok tarihçinin üzerinde hemfikir olduğu bir düşüncedir.”[4] “Günümüzde jeopolitik analiz, uluslararası ilişkilerin dinamikleri; ulus devlet ve ideolojiler dinamiğinden, medeniyetler dinamiğine kayıyor. (...) 21. asır jeopolitiğinin, felsefesinin, siyasetinin, uluslararası ilişkilerinin, kültürünün medeniyet temelli olacağı”[5] hususunda, hem çatışmacı hem de diyalogcu tezler hemfikir bulunmaktadır.

20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan değişim sinyalleri, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde giderek yoğunlaşmaya başlamıştır. 1991 yılında Sovyetlerde açığa çıkan değişim, sadece Sovyetlerdeki değil bütün dünyadaki değişimin bir ucudur. Sovyetlerin dağılması ile şiddetlenen bu değişim, Batılı değişim kuşaklarının tasavvurlarının aksine, küresel statükonun yeni gelişmelere uyarlanarak sürdürülmesi ile sınırlı kalmayacaktır. “İdeolojik ve askerî temeller üzerine oturan ittifak ilişkileri, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte yeni zeminler bulma arayışı içine gir[miştir]. Aktörlerin çıkar ve tehdit algılarında meydana gelen kaymalar, eski modellerin yıkılarak yenilerinin oluşturulması arayışına yol aç[mıştır].”[6]

21. Yüzyıl yükselen değerlere göre soğuk savaş döneminde kurulan statükoyu yeniden düzenlemek isteyen bir değişim kuşağı ile- değişen şartlara göre eski statükoyu revize etmek ve uyarlamak isteyen güçler arasında bir çatışma yaşanıyor. Bu çatışmada güçlerin yanında yer alan yerel unsurlar…

 

BATI ALGISINDA DEĞİŞİM

Batılılar, değişimi gerekli kılan nedenleri, hep hâkimiyet alanlarındaki oyunun kurallarının ve karşı dengeleyici unsurların değişimine bağlasalar da, 21. yüzyılı bir değişim kavşağı haline getiren asıl neden, mevcut statüko güçlerinin adaleti küreselleştirme noktasındaki yeteneksizliği ve iradesizliğidir. Batı, küresel boyutta insanlığın beklentilerine cevap verecek değişimi, İslam bölgesinin ve diğer Üçüncü Dünya bölgelerinin ekonomik kaynakları ve toplumu üzerinde kurduğu hegemonik statükoyu yenileme olarak algılamaktadır. 1890’lı yıllardan itibaren gelişen küreselleşme sürecinde askerî, siyasi ve ekonomik olarak işgal ettiği İslam coğrafyası, bu yeni dönemde Batı için, Rusya, Çin ve Hindistan tehdidine karşı korunacak stratejik bir savunma, dolayısıyla da bir çatışma alanıdır. Batı, 19 ve 20. yüzyılın biçimlendirdiği klasik sömürgeci bilinçten kendisini kurtaramamaktadır. Günümüzde yaşanan değişim gerilimleri, eski küresel güç merkezlerinin Ortadoğu toplumlarını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden kolonize etme stratejisinden kaynaklanmaktadır.

Ortadoğu’da yerel statüko güçlerinin kullanım ömrünü tamamlamaları, bölgenin yeniden yapılandırılmasına zemin oluşturacak sosyolojik alt yapı düzenlemelerini gerekli kılmaktadır. Türkiye’de yüz yıla yakın bir süre kullanılan darbeci güçler, kullanım ömürlerini tamamlamışlardır. Aynı şekilde, Arap ülkelerinde, rejimler ve liderler kullanım ömürlerini tamamlamıştır. Sosyolojik süreç Batı açısından istenilmeyen doğrultuda değişme sinyalleri vermektedir. Bu kontrol dışı değişimlerin yol açacağı yapılar statüko açısından riskli olacaktır. İslam ülkelerinde ırkçılık, mezhepçilik, cemaatçilik, bölge ve lidercilik gibi dışlayıcı özelliklerle, mevcut kapalı toplum yapısına hizmet eden kuşakların yerini açık toplum yönünde değişim kuşaklarına bırakması, Batı çıkarlarını engelleyecek bir jeopolitik olguya, örneğin ‘İslam dayanışması’na yol açabilir. Sınırlar, siyasi manada olmasa da, sosyal, kültürel ve ekonomik manada kaldırılarak, geçmişteki açık toplum deneyimi tekrarlanabilir. Böyle bir değişim süreci, İslam toplumlarını siyasi, ekonomik, kültürel hatta savunma konularında işbirliğine sevk edebilir. Batı böyle zor bir muhatap ile karşılaşma riskini her zaman gözönünde bulundurur. Batılı sosyolojik savaş karargahları, en azından bu riski var sayarak hareket etmektedirler.

 

İSLAM ALGISINDA DEĞİŞİM

Gelinen süreçte insanlığın karşı karşıya olduğu temel sorun, sadece ekonomik çıkarlarına odaklanmış ve bu doğrultuda askerî, siyasi, teknolojik ve kültürel imkânlarını seferber etmiş bir oryantalist müdahaleciliktir ve bunun artık örtbas edilecek bir yanı kalmamıştır. Bireyler-toplumlar ve insan-tabiat arası çarpık ilişkilerin ekonomik sömürü boyutu, ekolojik dengenin bozulması, çevre kirliliği, insan sağlığına ve tüketime yönelik manipülasyonları, ırkçılık, terörizm, alkolizm ve uyuşturucu bağımlılığı, israf, obezite ve açlık, yoksulluk ve gelir dağılımındaki dengesizlikler, silahlanma ve savaşlar, doğal dengenin tahribi, küresel ısınma ve iklim değişiklikleri şeklinde kendini gösteren bir çok boyutları, artık uluslararası toplumda giderek daha net bir biçimde oryantalist müdahalecilikle ilişkilendirilmeye başlamıştır.

Temel sorunun bu şekilde belirlenmesi, uluslararası çözüm arayışlarını da bu temelde gündeme getirmektedir. “Zenginlerle fakirler arasında tahammülün çok ötesindeki eşitsizlikler”[7] bu soruna kaynaklık eden temel akıl yürütmelerin, temel kabullerin ve bunlardan beslenen etki sistemlerinin sorgulanmasına ve bu temelde değişim taleplerine yol açıyor. Değişim, İslam bölgesinin Ortadoğu formundan, Büyük Ortadoğu formuna dönüştürülmesi ile sınırlı kaldığı takdirde, bu Batı’nın oryantalist akıl yürütmelerinin yeni bir açılımından ibaret kalacak ve yeni bir çatışmacı sürece zemin oluşturacaktır. Böyle bir değişim tutumu, insanlığın beklentilerine ve çözüm arayışlarına bir cevap oluşturmaktan uzak bulunmaktadır.

 

DEĞİŞİM KUŞAĞI

Müslüman değişim kuşağı, küreselleşme olgusunun İslam’ın da küreselleşmesi gibi bir imkânı beraberinde getirdiğinin ve bunun Müslüman birey ve toplumlara nasıl bir sorumluluk yüklediğinin bilincindedir. Bu sorumluluğu yerine getirmede kullanacağı temel gücün İslam dayanışması olduğunun da farkındadır. Bu değişim kuşağı, artık İslam Dünyasının küresel statüko güçlerinin öngördüğü bir gelecek yerine, İslam’ın öngördüğü bir geleceği inşa etmek ve bunun için büyük boy bir İslam dayanışmasını örgütleme gereğinin de bilincindedir. Batılı güçlerin 21. yüzyıla kadar tek taraflı olarak gerçekleştirdiği sosyolojik müdahaleleri yeni bir aşamaya getiren asıl sebep, statüko kuşağı ile çatışan ve kimlik olarak İslam’ı önceleyen bu yeni değişim kuşağının ortaya çıkışı olmuştur. Neo-emperyalist Batılı statüko güçleri bu durumu fark etmiş ve çoktan harekete geçerek İslam toplumlarına kurucu, koruyucu ve önleyici strateji ve taktiklerle yeni bir sosyolojik ve askerî müdahale süreci başlatmıştır.

Batılı stratejistler, kısa vadede Ortadoğu sisteminin çökeceği, orta vadede ise İslam toplumlarındaki statüko kuşağı-değişim kuşağı çatışmasının değişim kuşağı lehine sonuçlanacağı yönünde değerlendirmeler yapmaktadır. Bu durum, küresel statükonun uzantısı olan yerel rejimlerin ve yöneticilerin kullanım ömürlerinin bittiği düşüncesini doğurmaktadır. Bu doğrultuda gerçekleşecek değişimler, Ortadoğu’da yeniden yapılanma düşüncelerini ve eylemlerini gündeme getirmektedir. Çünkü bu değişim kuşağı, ABD ve müttefiki İsrail ve diğer Batılı ülkelerin neo-emperyalist politikacıları tarafından tehdit olarak algılanmaktadır.

 

MEKTEP-MEDRESE KUŞAĞI

Sosyolojik savaşların en fonksiyonel aracı, bizatihi hedef ülkelerin eğitim sistemleridir. Özellikle, Osmanlı’nın mektep-medrese sistemi, ortamında bulundukları değişim dünyasını farklı algılayan ve giderek eğitim sistemi noktasında çatışmaya giren iki farklı ve karşıt değişim kuşağı üretmiştir. Mektep ve medreselerin müfredatlarının tek bir çatı altında birleştirilememesi, eğitimli kuşağın zihinsel olarak bölünmesine yol açmıştır. Medrese statüko kuşağını temsil ederken, değişim kuşağını temsil eden mektep giderek baskın çıkmış, yeni gidişatı belirlemiştir.

İmam-Hatiplere ve başörtülü eğitime karşı çıkışların altında alternatif bir değişim kuşağı ortaya çıkmasını önleme amacı vardır.

 

KÜRESEL ADAYLAR

Evrensel değerler ekseninde küresel bir düzenin kurucu aktörünün kim olabileceği noktasında insanlığın karşı karşıya olduğu boşluk en önemli temel sorunlardan biridir. Hemen akla gelen adaylar ABD, AB ve Çin/Rusya/Hindistan olarak sıralanabilir. Ancak böyle bir tasnif, bu güçlerin kutuplaşması, çatışması ve dengelenmesi gibi vahim insani maliyetlere yol açacak bir süreci çağrıştırmaktadır. Maalesef günümüz itibariyle de, küresel yapılanma denilince bu aktörler öne çıkmaktadır. Ancak “Medeniyetsel çoğulculuk ilkesine dayalı çok medeniyetli bir dünya düzeninin nasıl kurulup sürdürüleceği konusunda dünyanın güçlü aktörleri olan Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Çin, Rusya ve Hindistan tarafından yeni bir fikir veya proje ortaya sunulmamaktadır. Her medeniyet eskiden olduğu gibi adeta kendi üstünlüğünü veya hâkimiyetini sağlama hesabı içindedir.”[8]

 

İSLAM’A KARŞI MEYDAN OKUMALAR

“İslam tarihine bakıldığında İslam medeniyeti üç ciddi meydan okumayla karşılaştı: Haçlılar, Moğollar ve Batı Sömürgeciliği/Batı medeniyeti. İlk ikisini askerî meydan okumalar olması sebebiyle kolay atlattı. Ancak üçüncüsü sadece askerî alanda değil, zihniyet dünyasında da ciddi bir meydan okuma ihtiva ediyor. Bu açıdan bakıldığında İslam Dünyası son 200 yıldır bu meydan okumayla hesaplaşma ve yüzleşme sürecindedir.”[9]

 

DAYANIŞMA BAĞLAMI

WESTFELYA ANLAŞMASI :

Westphalia (Vestfalya) sürecinin doğurduğu ulusçuluk, sadece Avrupa toplumlarında değil, Osmanlı’da da soy eksenli siyasal yapılara yol açmıştır. “Ulusçuluk, ulusu temel bağlılık nesnesi olarak gören ve merkezinde ulusun yer aldığı kültürel, sosyal, siyasi ve ahlaki bir perspektif öngören siyasi bir öğretidir.”[10]

 

ALT KİMLİK DAYANIŞMALARI – BÜYÜK BOY DAYANIŞMA:

Osmanlı'ya yönelik sosyolojik savaş, İslam dünyasını Ortadoğu'ya dönüştürdü. Şimdi de Ortadoğu Büyük ortadoğuya dönüştürülmek üzere sosyolojik savaşa maruz. Yani, İslam toplumlarının medeniyet içi çatışması üzerine kurulan sosyolojik savaş olgusu, ırk, mezhep ve cemaat merkezli dışlayıcılıkları artırarak, İslam dünyasının büyük boy dayanışmasını önlemektedir.

"Tarihte bir sosyolojik savaş hikayesi, Osmanlı'dan Ortadoğu'ya" bölümünde Osmanlı'nın açık toplum yapısının nasıl etnik sosyoloji silahı kullanılarak, çok sayıda birbirine kapalı, sıkı güvenlikçi ve çatışmacı etnik toplumlara dönüştürüldüğünü anlatıyoruz. Bu tarihi hikaye, sosyolojik savaşın kapalı toplum oluşturma işlevine açık bir örnek teşkil ediyor. Türkiye örneğinde de, Türk-Kürt kesimlerinin sosyolojik savaşla birbirine kapatıldığı; çözümün ise, bu kapanmaya yol açan dayanışma bağlamının etnik kimlik yerine İslam kardeşliği ve bu doğrultudaki sosyolojik dinamikler olduğu şeklinde...

Malumunuz olduğu üzere, Hz. Peygamberimiz(S.A.V.) Evs ve Hazreç kabilelerinin, dayanışma bağlamlarını değiştirerek barıştırmış ve Medine Toplumunu inşaa etmişti. Kabile dayanışmasını kaldırıp yerine İslam dayanışmasını ikame etmişti.

İşte kitapta bu bağlam değişikliğini temel alarak, günümüzde adeta aşiretlere dönüşmüş İslam toplumunun, nasıl bir saldırı türü ile karşı karşıya olduğunu somut belge ve olaylarla açıklamaya çalıştım. Kitapta yeni bir iç güvenlik stratejisi önerisi de mevcut.Klasik savaş/klasik güvenlik kavramları ile sosyolojik savaş/sosyolojik güvenlik kavramları arasındaki farkı vurgulayan açıklamalar, dosyanın klasik savaş ve güvenlik kavramları ile değil, sosyolojik savaş/sosyolojik güvenlik kavramları ile okunmasını sağlamaya yönelik.

İslam bölgesinin Ortadoğu alanını oluşturan Arap, Türk, Acem ve Kürt ana unsurları, Müslüman ben algısından etnik ben algısına sürüklenmiş, böylece dayanışma bağlamları etnik kimliklere indirgenmiştir. Buna bağlı olarak İslam bölgesinde sosyolojik süreç ve siyasi süreç değişmiştir.

 

HANTİNGTON-FUKUYAMA-FULLER-WALLERSTEİN

Wallerstein, bu çözüm arayışlarının önündeki en büyük engeli şu sözlerle tanımlamaktadır: “Dünya sistemin bilinçli yeniden örgütlenimi kuvvetle muhtemeldir ki, yeni bir eşitliksiz imtiyazlar yapısı meydana getirmek için şu anda imtiyaz sahibi olanlar tarafından manipüle edilecektir.”[11] Wallerstein’in işaret ettiği bu manipülasyon, sadece küresel sistemi elinde tutanlar tarafından değil, aynı zamanda, Üçüncü Dünya ülkelerindeki iktidarı elinde tutanlar tarafından da yapılacaktır.

Samuel Huntington, “Uluslararası ilişkilerde ulus devletin temel aktör olarak kalacağını, ancak küresel politikaları medeniyetler arası çatışmaların belirleyeceğini, kültürel kimliklerin geçmişe oranla daha belirleyici ve önemli bir rol alacağını”[12] belirterek, insanlığının geleceğini kaçınılmaz bir medeniyetler çatışmasının belirleyeceğini savunmaktadır.

Francis Fukuyama da, “Tarihin sonu teziyle, Batı medeniyetinin tarihin sonunu temsil ettiğini, dolayısıyla diğer medeniyetlerin nihai durağının Batı modeli olduğunu savunmaktadır.”[13]

Graham Fuller ise, medeniyetler arası çatışmayı, Batı karşısında büyük boy dayanışmalara ve özellikle de bir İslam dayanışmasına yol açabileceğinden dolayı tehlikeli bulmaktadır. Fuller’in algısındaki Batı dışı medeniyetler ve özellikle de İslam medeniyeti, kendi unsurları itibariyle zaten parçalıdır ve ancak ortak bir tehdit karşısında kaldıklarında dayanışma içine girme potansiyeli taşımaktadır. Dolayısıyla, izlenecek strateji, İslam bölgesinde zaten mevcut olan medeniyet içi çatışmalara müdahale etmek olmalıdır. Bu tez, çatışmanın medeniyetler arasında değil, Batı dışı medeniyetlerin ve özellikle de İslam medeniyetinin kendi içinde cereyan edeceğini, Batı’nın da bu iç çatışmaya müdahale edeceğini savunmaktadır.

‘Medeniyetler arası çatışma’ ve ‘tarihin sonu’ tezleri ile medeniyet içi çatışmaya Batı müdahalesi stratejileri esas karakteri itibariyle Wallerstein’in manipülasyon tezi kapsamında kalmaktadır. Bu türden çatışmacı tezler, Wallerstein’ın belirttiği manipülasyon güçlerinin bilinçli stratejilerini ifade etmektedir. Bu güçler, iki kutuplu çatışma üzerine kurulu küresel statükoyu, Sovyetlerin dağılması ile yeni bir çatışma teorisi doğrultusunda yenilemek istemektedir. Batı/Doğu-Güney ilişkilerinin, Doğu ve Güney toplumlarındaki medeniyet içi çatışmalara Batı’nın müdahaleleri şeklinde tezahürleri, Fuller’in ‘medeniyet içi çatışma’ tezi doğrultusunda bir strateji izlendiğinin bir göstergesidir. Aslında, Fuller’in ‘medeniyet içi çatışmalara Batı’nın müdahalesi’ tezi, Huntington’un ‘medeniyetler arası çatışma’ tezinin daha ustaca ve kamufle edilmiş şeklinden ibarettir. İnsanlık bu müdahaleyi şöyle algılayacaktır: Batı çatışmanın bir tarafı değildir; bilakis, medeniyet içi çatışmalara insaniyet namına el koymaktadır.

 

STRATEJİK HEDEF : İSLAM DAYANIŞMASI

Afrika üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan Amerikalı gazeteci-yazar Elizabeth Liagin, Impact International dergisinde, ABD’nin küresel savaşını değerlendirdiği röportajında; “Bush’un 17 Eylül Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de açıkladığı gibi, Amerikan dış politikasının tek gayesi; uluslararası arenada ABD’nin politik, ekonomik ve diplomatik gücünü by-pass edecek, onun bu gücüyle yarışacak, ona denk veya eşit bir gücün oluşmasına imkân vermemektir” tespitinde bulunuyor. G. Friedman da aynı doğrultuda, “Stratejik hedef, dünyanın herhangi bir köşesinde Birleşik Devletler’e meydan okuyabilecek bir gücün ortaya çıkmasını önlemek olmalı”[14] diyerek, önleyici sosyolojik savaş stratejisine işaret etmektedir. Önleyici strateji ekonomik, siyasi ve askerî dayanışma ile ortaya çıkabilecek güç ile alakalıdır. Yani böyle bir güce yol açacak ‘dayanışma’nın önlenmesinden bahsedilmektedir.

Mayıs 2000 tarihinde hazırlanan Bush Doktrininde önleyici sosyolojik savaş şu şekilde dile getiriliyor: “Bölgede bizim dünya üzerinde kurduğumuz hegemonyaya meydan okuyacak alternatif bir paradigma var. Bu paradigma tehlikeli boyutlar kazandı. Bizim bunu engellememiz lâzım.”[15]

Time dergisindeki bir makalesinde eski ABD Dışişleri Bakanı Henri Kissinger, önleyici stratejinin gerekçesini şöyle ifade etmektedir: “Asıl önemli sorun, gelişmekte olan dünyada, özellikle Ortadoğu ve Afrika’da Batı yanlısı rejimlerin yıkılmakta olmasıdır. Bu olgu Mısır, Fas ve hatta İsrail’i bile etkileyebilir. Bölgedeki radikal akımlar büyük tarihsel değişmelere yol açacaklardır. Bizi tehdit eden büyük tehlikeyi görüp kararlı davranmazsak, bu gelişimi engelleyemeyiz.”

Günümüz dünyasında askerî güç anlamında “ABD’yi dünyanın en büyük asimetrik gücü kabul edersek, neden ABD başlıca tehdit algılamalarından bir tanesini asimetrik tehdit olarak değerlendirmektedir?”[16] Çünkü asimetrik tehditten kasdettiği, ABD askerî gücünü dengeleyecek ve hatta by-pass edecek farklı bir güç türü ile karşılaşmaktır. Bu güç türünü İslam Dünyasının barındırdığı düşünülmektedir. Robert H. Scales’in, “Er ya da geç yaratıcı bir rakip, bizim hedefinden şaşmayan ateş gücü üstünlüğümüzü yenmeye çalışacak bir savaş yöntemi ile karşımıza çıkacaktır. Bu artık maalesef an meselesidir”[17]sözleri de asimetrik bir tehdit algısını ortaya koymaktadır.

 

MEDENİYET İÇİ ÇATIŞMA STRATEJİSİ (Etnek-mezhep-Cemaat-Lider bağlamlarında)

İslam ülkelerindeki medeniyet içi çatışmalar, İslam dünyasına yönelik büyük sosyolojik savaşın parçalarıdır.

Türkiye etnik merkezli bir sosyolojik savaşa maruz. Bu savaş tarzı asimetrik olduğu için, TSK'nın klasik iç güvenlik algısı ile yapılan askeri müdahaleler, sosyolojik olarak etnik ayrışmayı daha da pekiştiriyor. Türkiye merkez ülke ve merkez kimlikleri birbiriyle çatışıyor. Yani lider halkaya yönelik bir sosyolojik saldırı söz konusu...PKK asimetrik saldırı yapıyor. Çünkü, olayı Türk-Kürt sorunu bağlamında tutmayı başarıyor. Türk ordusu ve kürtler tasnifi, TSK nın her askeri faaliyetini, Kürt etnisitesi lehine besliyor. Bu sebeple, TSK bu asimetrik saldırı karşısında başarısız kalıyor. Mukabil 'simetrik) bir karşılık veremiyor.. Çünkü, saldırı sosyolojik...Mukabele de sosyolojik olmalı...Kürt etnisitesine karşı, Türk ulusalcılığı ile karşılık vermek demek, karşı taraf hesabına hizmet etmek demektir. TSK'nın sosyolojik savaş ve sosyolojik güvenlik, dolayısıyla da sosyolojik istihbarat gibi kavramlar temelinde bir güvenlik kültürü mevcut değil. İslam ile barışık olmayan resmi ideoloji, TSK'nın simetrik karşılık verme gücünü, yani sosyolojik gücünü sıfırlıyor.

 

ETNİK SOSYOLOJİ

Osmanlı’nın Ortadoğu’ya dönüşümü, her şeyden önce, sosyolojik bir dönüşümün neticesidir. Bu sosyolojik dönüşümler, baş aktörü oryantalist misyonerler olan 1890 küreselleşmesini inşa eden süreçlerle birebir ilişkilidir. Öncelikle, İslam bölgesini toplumsal ve siyasal dayanışma olarak tek merkezde birleştiren sosyolojik durum, çok merkezli toplumsal ve siyasal dayanışmalara yol açacak yeni bir sosyolojik sürece dönüştürülmüş ve bu süreç yönetilerek Osmanlı toplumları kendini etnik kimlik bağlamında algılamaya başlamıştır. Bu algılama ile etnik kimlik ekseninde ötekiler ortaya çıkmaya başlamıştır. Etnik sosyoloji, değişik etnik gruplarda, kendi etnik kimlikleri bağlamında örgütlenme dürtüsünü beslemiştir. Osmanlı, İslam sosyolojisinin dinamize ettiği toplumsal ve siyasi süreçten, etnik sosyolojinin ürettiği toplumsal ve siyasi yapıya geçiş yapmıştır. Böylece İslam bölgesi, içindeki farklı unsurların birbirlerine karşı tecavüz vaziyeti aldığı Ortadoğu olarak tanımlanan bir bölgeye dönüşmüştür.

 

İSLAM’A KARŞI İSLAM

Bediüzzaman Said Nursî, İslam toplumlarının, tarihî süreç içinde, üç tür çatışma yaşadığını belirtir: (1) Adalet-i mahza-adalet-i izafiye çatışması; (2) hilafet-saltanat çatışması ve (3) din-milliyet çatışması.[18] Bu üç tür çatışmanın temel karakteristiği, medeniyet içi çatışma oluşudur. Medeniyet içi çatışmalar, medeniyet içi tüm unsurları zayıflatır, birleşik gücü dağıtır veya potansiyel güçlerin dayanışmasını engeller. Her iki durumda da bir medeniyet dünyasının gücünü birleştirerek medeniyet dışı güçleri dengelemesi imkânsız hale gelir.

İslam toplumlarının siyasal dayanışmasının temerküz ettiği devletler ve özellikle de Osmanlı Devleti, bu üç çatışma ile tarih sahnesinden silinmiştir.

 

MEZHEP-CEMAAT DIŞLAYICILIKLARI

Bir toplumun sosyolojik bütünlüğünün parçalanması için, o toplum içinde farklı etnik ve dinî kimliklere dışlayıcı özellik kazandırılması gerekir. Yani sosyolojik savaş, açık toplumu kapalı topluma dönüştürür. Sosyolojik savaş, açık toplumu öncelikle etnik farklılıklar temelinde, aynı etnik kimliğe sahip kesimleri ise cemaat, mezhep ve lider aidiyetlerinin çizdiği sınırlarla birbirine kapalı özelliklere kavuşturmaktadır. Adeta, farklı cemaatler arasında farklı mezhep ilişkisi, farklı mezhepler arasında ise farklı din ilişkisi oluşturmaktadır. Farklı cemaat ve mezheplerin, mensup oldukları cemaat ve mezhebe dışlayıcı bir bağlılık göstermesi, aynı dine mensup gruplar arasında üst düzeyde bir dayanışma ortaya konulmasını engelleyecektir.

 

KLASİK GÜVENLİK- SOSYOLOJİK GÜVENLİK

Sosyolojik güvenlik tedbirleri ise, klasik güvenlik tedbirlerinin aksine bu içe kapanma, dışlayıcı özellik ve güvenlikçi yaklaşımları (Kapalı toplumu)ortadan kaldırarak, etnik, mezhebi, cemaat dışlayıcılığı gibi medeniyet içi duvarları ve Doğu-Batı dışlayıcılığı gibi medeniyetler arası duvarları ortadan kaldıracak ve farklılıkları birbirine açacak sosyolojik kanallar, köprüler kurulması gerektiği noktasında.

Sosyolojik güvenlik kavramı ile içe kapanmacı ve sıkı güvenlikçi bir tez ve çözüm algısının yani, klasik güvenlik algısının aksine, bir açık toplum ve diyalog dili öne çıkarmaktadır.

 

ARAP BAHARI NE ANLAMA GELİYOR?

Mısır’da Sisi ve Tahrir, İslam Dünyasını yeni gelişmelere göre yeniden kendi çıkarları doğrultusunda revize etmek isteyen güçlerin cepheye sürdüğü bir hain şebekesi…

Bugün diğer İslam ülkelerindeki iktidar ve halk kesimleri kendilerini Tahrir ve Adevviyye üzerinden tanımlıyor. Şablon aynı. Kim Adevviyyeye, kim Tahrir’e gider? (İşte İslam ülkelerinin sosyolojik çatışma faylarının bu tutum gösteriyor)

İsrail’in güvenliğine uygun bir siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel yapı… Yani kimlik…

Mısır ve Suriye’ye karşı ABD ve müttefiklerinin takındığı tutumun sebebi, bu iki ülkenin İsrail ile sınır olmasındandır…

Kimlik savaşımız bitmedi:

 

BATI’YA MEYDAN OKUMALAR

Statüko stratejistleri, Busch Doktrini’nde belirtilen “ABD hegemonyasını tehdit eden paradigma”[19] konusunu iki meydan okuma ile açıklamaktadırlar: Her şeye rağmen kültürel direnişini sürdüren İslam ve yine her şeye rağmen bilim ve teknolojide Batı ile yarışma potansiyeli bulunan Rusya, Çin ve Hindistan dayanışması. Bu iki paradigma, bilim ve kültür alanlarında Batı’nın hâkimiyetine son verecek iki tehdit olarak algılanmaktadır. Ortadoğu, Afrika, Balkanlar, Kafkasya ve Asya toplumlarının sosyolojik sürecinde İslam’ın yeniden etkinleşmesi, Batılı statüko güçlerince kültürel olarak meydan okuyan bir paradigma olarak değerlendirilmektedir. Kültürel açıdan engellenecek olan, İslam’ın Müslüman toplumlar için yeniden bir dayanışma bağlamı haline gelmesidir. Bu önleyici sosyolojik savaşta en etkili silahları ise, her zaman olduğu gibi, büyük boy bir dayanışmayı önlemek için fonksiyonel her türlü ideolojik, etnik, mezhebi, cemaat, lider farklılıkları ve bu farklılıklar etrafında oluşturabildikleri ihtilaflar ve kimlik çatışmalarıdır.

 

MERKEZ ÜLKE:

“Genel olarak, her bir medeniyeti temel kültürel, sosyal ve siyasi özellikleri ile temsil eden ve ekonomik, teknolojik ve askerî güce dayanan bir merkezi devlet temsil eder.”[20] Osmanlı, İslam medeniyeti açısından böyle bir devlet idi. Günümüzde de ABD, Batı medeniyetinin merkez ülkesini temsil etmektedir.

Türkiye’nin Batılı stratejistlerce bir merkez ülke olarak algılanmaktadır. Bu algının sebebi tarihî, coğrafî ve kültürel konumuyla, Osmanlı’nın bakiyesi olan Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar’ın olduğu kadar; Kafkaslar ve Orta Asya bölgesinin kültürel, ekonomik, politik ve askerî entegrasyon süreçlerine liderlik etme kapasitesidir.[21] Geçmişte, kültürel, siyasi ve sosyal özellikleri ile İslam medeniyetinin merkez ülkesini kurmuş olan Türkiye’nin sahip olduğu bu tarihî tecrübe, yeniden büyük boy bir dayanışmanın merkez ülkesi olarak algılanmasına referans teşkil etmektedir.

Müslüman ve Türk kimliği ile ‘İslam dayanışması’ tezine yönelen bir Türkiye’nin, İslam ve Türk-İslam bölgesinde giderek merkez ülke konumu kazanabileceği öngörülmektedir. Türkiye’nin bu özelliği, Batı’nın bu bölgedeki hayatî çıkarlarını yakından ilgilendirmekte ve bunu gözeterek yürüttüğü politikalarında temel konulardan birini oluşturmaktadır. Batı, İslam bölgesinde ekonomik, siyasi ve askerî anlamda örgütlenmiş bir sosyolojik gücün gelişmesine karşı önleyici politikalar uygulamaktadır.

Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist güçlerin oyununu bozan şey, Türklerin ve Kürtlerin tek millet olarak hareket etmesidir.

Bugün ise Türk-Kürt birliğini her iki kesim için hayati değere sahiptir.

Eski dönemde İslam dayanışmasının parçalanmasında kullanılan ulusalcı dayanışmalar, günümüzde birer önleyici sosyolojik savaş silahı olarak kullanılmaktadır. Büyük Ortadoğu sürecinde, İslam toplumlarının “İslam Dayanışmasını” temel alan bir merkez oluşturması önlenecektir. Potansiyel bir merkez ülke adayı olan Türkiye, yeni sosyolojik savaş döneminde en önemli cepheyi teşkil etmektedir. Bu cephenin bloke edilmesi ve dağıtılması amacıyla geliştirilen strateji ve bu stratejinin taktik safhaları çerçevesinde sosyolojik savaş yoğun bir şekilde sürdürülmektedir.

 

LİDER HALKAYA TAARRUZ

Türkiye, Batı’nın İslam Dünyasındaki, kontrol altında tutmak zorunda bulunduğu faktörler içinde en tehlikeli sosyolojik faktörü teşkil etmektedir. Klasik savaşlarda, “lider halkasına taarruz ederek, sistemin felce uğratılması”[22] stratejisi, sosyolojik savaşlarda da geçerlidir. İslam bölgesini organize edecek kültürel düzlemde temel halka, İslam dayanışmasıdır. Batı’nın şuuraltındaki siyasi düzlemdeki lider halka ise Türkiye’dir. Bu sebeple, Batı kaynaklı sosyolojik savaş bu iki stratejik halkaya aynı anda yöneltilmekte ve bu iki halkanın buluşmasına imkân vermemek için her türlü önlem alınmaktadır. Günümüzün emperyalist güçleri, Türkiye’nin İslam’ı ve İslam’ın jeopolitik mirasını temsil etmeye yönelme ihtimalini her zaman gözönünde tutmaktadır. Bu sebeple, şuuraltında potansiyel bir Osmanlı olarak algılanan Türkiye, sosyolojik saldırıların hedef tahtasının merkez çemberini oluşturmaktadır. Bu sebeple İslam dayanışmasına yöneltilecek önleyici sosyolojik saldırıların sıklet merkezi Türkiye’dir.

 

MEDENIYETLER ÇATIŞMASI MI? DIYALOG MU?

Kültür ve medeniyetlerin bu küresel etki rolünü yerine getirmesi, bu kültür ve medeniyetlerin birbirleri ile ilişkisinin hangi karakterde olacağı ile yakından alakalıdır. Ortaya atılan tezler iki seçenek sunmaktadır: Çatışma ve diyalog.

Olayları İslam ve Batı arasında iki kutuplu bir mücadeleye indirgeyen çatışmacı tezler, bu mücadeleyi Batılı ve İslami değerler arasındaki bir çatışma, dolayısıyla da iki medeniyet arasında bir çatışma olarak takdim etmektedir.[23] Fuller, Batı ile İslam arasındaki ilişkiyi bir çatışma olarak nitelemekle birlikte, bu çatışmanın değerler değil çıkarlar temelli olduğunu savunmaktadır. Çıkar çatışmalarına etnik veya dinî kimliklerle etiketlenerek meşruiyet kazandırıldığına dikkat çeken Fuller, İslam’ın bu çatışmanın taraflarından biri olarak algılanmasını, “Dış müdahalelere karşı halkın desteğini toplamaya çalışan Müslümanlar, daha fazla insanı en etkili biçimde bir araya hangi kimlik getirecekse ona başvurmaktadırlar”[24] sözleriyle açıklamaktadır. Fuller’e göre, emperyalizmin, antiemperyalist tepkiler doğurması kaçınılmaz ve doğal bir süreçtir. “Batı’nın―özellikle ABD’nin―kültürel, siyasi, ekonomik ve askerî arenada ortaya koyduğu simgesel ve reel güç, ürkütücü ve müdahaleci bir nitelik taşıyor. Batı’nın dünyadaki varlığı, neredeyse tanım gereği, bir tür karşılık yaratmaya mahkûm bulunuyor.”[25] Bu karşılığı bir ‘medeniyetler çatışması’ şeklinde tanımlayanlar olsa da, şu gayet aşikârdır ki çatışma bu medeniyet değerleri temelinde değil, son beş yüz yıl boyunca Batı’nın Doğu’ya yönelik saldırgan tutumları temelinde yaşanmaktadır.[26]

Güç dengesinin ezici bir biçimde kendi lehlerine olduğu bir ortamda, diyaloga ihtiyaç duymayan küresel güç merkezleri, bilinçli olarak çatışma stratejisi izlemekte ve çatışmanın doğasını da bilinçli olarak bir medeniyetler çatışması olarak takdim etmektedirler. Bu strateji, adalet, eşitlik, özgürlük ve vicdan duygularını, uluslararası ilişkilerin dışında tutmaya[27] yol açmakta ve bu ilişkileri güç ilişkisine indirgeyerek dünyayı bir çatışma alanına dönüştürmektedir. Sözünü ettiğimiz güç dengesi düşünüldüğünde, adil bir küresel düzen kurulması talebinde bulunan dünyanın geri kalan kısmının, bu küresel güçler karşısında muhatap olabilme gücünün bulunmadığı görülmektedir.

Medeniyetler arası diyalog ile ilgili kaynaklarda ve bizatihi BM Medeniyetler Arası Diyalog Yüksek Düzeyli Grup raporunda problem, zaten Batı'nın evrensel değerleri temel alan bir küresel düzen kurulması yolunda bir politika geliştirme iradesini manipüle eden ekonomik çıkar temelli akıl yürütmeleri ve bunun yol açtığı neo-emperyalist müdahaleciliği noktasında hemfikir bulunuyor. Bu sebeple, dosyadaki Batı eleştirisi, Batı'nın materyalist ve oryantalisttemsiline yönelik olup,bu hususa işaret eden cümleler, diyalog karşıtı bir dil olarak algılanmamalıdır.Problemin Batı kaynaklarına işaret etmek için- ki tüm diyalog tezlerinde bu Batı eleştirisi mevcut- yer verilmiştir.

Sosyolojik savaşta hedef topluma karşı kendi ordusu, kendi bürokrasisi, kendi eğitim sistemi ve kendi medyası kullanılmaktadır. Bütün bu kurumlar o toplumun kimlik değerlerine karşı örgütlenmektedir.


[1] Can, 1993,s.55

[2] Yaman, 2001

 

popüler cevapdünya atlası