SOSYAL VE İKTİSADİ ÇATIŞMALARIN FELSEFİ İKİ SÖYLEMİ

Eklenme Tarihi: 01 Aralık 2019 | Güncelleme Tarihi: 01 Aralık 2019

LEMEÂT OKUMALARI-12

Hidayet YILDIZ

SOSYAL VE İKTİSADİ ÇATIŞMALARIN FELSEFİ İKİ SÖYLEMİ

"Ben tok olsam, başkalar acından ölse neme lâzım."

"Rahatım için zahmet çek. Sen çalış ben yiyeyim. Benden yemek, senden emek."

1.  İhtilaller ve İktisadi Gerçekler İlişkisi Nedir?

2. Sosyal Karmaşa, Anarşi, Rezillikler, Ahlaki Sarsılmaların, Çalkantıların,  Kaynağı, Neden "Ben Tok Olsam, Başkalar Acından Ölse Neme Lâzım." İle “"Rahatım İçin Zahmet Çek. Sen Çalış Ben Yiyeyim. Benden Yemek, Senden Emekler." Düşüncesidir? Tarihsel Örnekler.

3.  Şer’i “Zekat Neden Toplumsal Şifa Kaynağıdır”?

4.  Beşerin Kurtuluşu Neden “Zehirleyici Para” Olan “Faiz Irkını” Kesmeye Bağlıdır?

5.  Neden “Fakirlik Zenginlerin Sıla-yı Rahmidir”?

6.  Zenginlik Ve Fakirlik Psikolojisi Nasıl Olmalıdır? Nasıl Olmamalıdır?

7.  Sosyal Dayanışmanın İktisadi Temel Dinamikleri Nelerdir?

8.  Dünya İktisadi Ve Ekonomik Buhranlarla Nasıl Baş edebilir?

9. İslamiyet’in Önerdiği İktisad Modelinin Temel Yaklaşımları Nelerdir? Nasıl Sunulmalıdır?

***

Genel bir tanım olarak İktisat, çeşitli alternatiflere kullanılabilecek sınırlı imkânlar ile tatmin edilmek istenilen ihtiyaçlar arasındaki ilişkilere ait insan davranışlarım inceleyen bir ilimdir.

İktisat; ekonominin işleyişini, piyasa süreçlerini, devletin ekonomiye etkilerini ve piyasaya müdahalelerini inceleyen hem sosyal, hem de teknik bir bilimdir. Genellikle iktisat kelimesi ile ekonomi kelimeleri birbiri yerine de kullanılmaktadır.

Ekonomi: Ekonomi kelimesi yunanca "Oikonomia" kökünden gelmektedir. Bu, ev ve çiftlik idaresi manasına gelir. Eskiden Yunan filozofları, servet ve kazanç sağlamayı amaç edinen faaliyetleri, oikonomia kelimesiyle değil, "Khrématistik" kelimesiyle ifade ederlerdi.

Genel bir tanım olarak İktisat, çeşitli alternatiflere kullanılabilecek sınırlı imkânlar ile tatmin edilmek istenilen ihtiyaçlar arasındaki ilişkilere ait insan davranışlarım inceleyen bir ilimdir.

Ekonomik olaylar ve ekonomik faaliyetler, iktisatçılar tarafından geliştirilen doktrinler yardımıyla daha iyi anlaşılır ve açıklanabilir.

İktisadi doktrinlere dayanan ekonominin temel sorunlarını çözmeye yönelik uygulamalar ve organizasyonlar bütünlüğüne ekonomik sistemler adı verilir. Bu ekonomik sistemler; hangi mallar, nasıl ve kimler için üretilecek şeklindeki temel ekonomik sorulara farklı yollarla cevap bulmaya çalışır.

Başlıca Ekonomik sistemler;

1-Kapitalizm

2-Sosyalizm

3-Karma Ekonomi

4-İslam

Kapitalizm, üretim araçlarının büyük bölümünün kişisel aktörlere ait olduğu ve bu kişilerce işletildiği, ekonomik aktivitelerin tamamı olmasa da büyük bir bölümünün kar amacı ile yapıldığı, arz ve talep dengesinin toplumun yararına olacak şekilde serbestçe belirlendiği bir ekonomi sistemidir.

Daha anlaşılır şekilde kapitalizm ne demek?

Her şeyin değerinin para ile ölçüldüğü, hayal ettiğiniz hemen hemen her şeyi satın alabileceğiniz, hayatınızı devam ettirebilmek için gerekli her şeyin sadece para ile alınabildiği sisteme kapitalizm denir. Kapitalizm kelimesi, Karl Marx tarafından para ve sermaya kelimelerinin Almanca karşılığı olan Das Kapital kelimelerinden türetilmiştir.

Size sürekli olarak yeni yeni ihtiyaç listeleri çıkaran ve bu ihtiyaçları gidermek için sizi daha uzun saatler çalışmaya zorlayayn sistemin adıdır Kapitalizm.

Kapitalizm min başlıca özellikleri;

-Sermaye, toprak ve makine gibi üretim araçları özel mülkiyete aittir. En önemli özelliğidir.

-Bireyler neyin ne kadar üretileceğine kendileri karar verirler.

-Ekonomik faaliyetler kar amacı güdülerek gerçekleştirilir. En az maliyetle ve en iyi sonucu elde etmek esastır.

-Piyasa aktörleri, devlet tarafından herhangi bir kısıtlama olmaksızın serbestçe rekabet ederler.

Liberalizm ise,Basitçe ve kısaca Liberalizm, zenginliği oluşturan şeyin bireysel çıkarların itici gücü olduğunu savunan ve bu nedenle bireye ve bireysel özgürlüğe büyük önem veren siyasal ideolojidir.

Kapitalizm ve Liberalizm arasındaki başlıca farklar;

İkisi de ekonomik uygulama ve ilkeler barındıran sistemlerdir.
Kapitalizmin diğer adı anaparacılıktır. Liberalizmin diğer adı Özgürlükçülük tür.
Kapitalizm bir ekonomik sistemdir. Liberalizm ise bir ideoloji
Kapitalizminde ana güç para dır. Özel sektör en önemli esastır.
Liberalizm siyasal, ekonomik ve toplumsal özgürlüklerden yanadır.
Kapitalizmde gelir dağılımı adaletsizlikleri daha fazladır.
Kapitalizmde ürünlerin üretimi arz-talep kanunları çerçevesinde serbestçe şekillenir.
Liberalizm bazen kapitalizm ile eş anlamlı kullanılır. Veya kapitalizmin sonucunda ortaya çıkan olarak yorumlanır.
Kapitalizmde ürün az bulunuyorsa ve talep çoksa, fiyatı yüksek olur, ürün çok olursa fiyatı düşer.
Kapitalizmde rekabet önemli unsurlardan biridir. Parası çok olanın piyasaları yönlendirdiği gerçeği söz konusudur.
Kapitalizmde üretimi genelde özel sektörlerin yapması istenir.
Kapitalizmde devletin ticaret ve üretime karışmaması fikri hakimdir. Sağlık ve eğitim alanlarında da devletin karışmaması istenir.
Kapitalizmde devlet yasama dışında yürütme görevi olarak sadece milli savunma/askerlik ve adalet/yargı işlevlerini üstlenir. Vergi toplamak ve para basmak dışında ekonomiye müdahale etmez.
Dünyada birçok ülkede Müdahaleci Kapitalizm uygulanmaktadır.
İngiltere liberalizmin simgesi olarak bilinir.
Sosyalizm-kominizm

Sosyalizm;  değiş tokuş ve üretim araçlarının ortaklaşa kullanılması yoluyla toplumsal sınıfları ortada kaldıran, toplumun köklü bir şekilde örgütlenmesini sağlayan toplumsal toplumlardır. Komünizm ise; bütün bir düzenin kullanıldığı ve özel mülkiyetin olmadığı toplum düzenidir. Böyle bir düzenin kurulmasının amacı siyasal, ekonomik ve toplumsal öğreti olarak geçmektedir. Sosyalizm ve Komünizm birbiriyle iç içe geçmiş, birbirine yakın kavramlardır. Her ne kadar yakın kavramlar olarak da bilinse aralarında farklar vardır.

Komünizm sosyalizmin bir türüdür. Sosyalizmin diğer türleri de; sosyal demokrasi, liberal sosyalizm, anarşizm, İslam sosyalizmi arasında yer alır.

Sosyalizm bir ekonomik sistemdir. Komünizm hem ekonomik hem de politik sistemdir. Sosyalizm eşit bir yaşam tasarlarken, komünizm hem eşit bir yaşam hem de eşit bir yönetim tasarlar.

Sosyalizm ve Komünizm, ikisi de eşitliği savunuyor. Ancak yönetim olarak ayrılır.

İkisi de toplumsal eşitliği savunurken Komünizm sosyalizmin radikal uç noktasıdır.

Sosyalizmde insanlar ekonomik yönetimde söz sahibiyken, çoğunluğun kararı uygulanır. Komünizmde tek parti söz konusudur, parti otoritesi geçerlidir.

Sosyalizm kapitalizmle beraber yaşayabilir ve bunu bir geçiş imkanı olarak değerlendirirken, komünizmde bu söz konusu değil, tamamen sınıfsız bir toplum amaçlanır.

Sosyalizmde çok partili seçim varken ve liderler bulunurken, komünizmde lider yoktur. Doğrudan halk tarafından yönetilir.

Sosyalizmde mülkiyetin çoğu ortaklık içindedir ve gerçek sahibi işçilere verilirken komünizmde ise tüm mülkiyetin çoğu ortaklık içindedir.

Sosyalizm ve liberalizm arasındaki fark

Sosyalizm ekonomik gelişmenin ve sınıflar arası eşitsizliğin giderilmesinin ancak ve ancak devlete tüm ekonomik ve politik gücün verilmesi ile sağlanacağını savunur.

Klasik liberalizm devletin bir kuruluşun yönetimine halkın ücretsiz hizmet alabilmesi koşuluyla el koyabileceğini savunur. Klasik liberalizm ekonomik gelişme ve adalet için sosyalizm gibi kuralları dayatmaz.

Modern liberalizm devletin ekonomik ve politik gücün yanısıra vatandaşlarının sosyal yaşamında da yer alması gerektiğini savunur. Bundan dolayı modern liberalizm klasik liberalizmden ayrılır ve daha çok sosyalizme yakınsar.

Liberalizm bireysel, sosyalizm ise kolektif aksiyona inanır.

Karma Ekonomi:

Karma ekonomi, ekonomik faaliyetlerde hem devletin, hem de özel teşebbüsün birlikte yer aldığı ekonomik sistemi ifade etmektedir. Ulusal savunma gibi hizmetler sadece devlet tarafından sunulabildiğinden, gelişmiş ekonomilerin bir çoğunda devlet ekonomik faaliyetlerin bir kısmına iştirak etmektedir. Bununla beraber, özel teşebbüsün ağırlıkta olduğu birçok ülkede kamu faaliyetleri de geniş bir alana sahiptir.

Bankacılık sisteminin etkin olmadığı sosyalist sistemde faiz büyük oranda kalkmıştır. Komünizmin çökmesi sonrası dünyayı hakimiyeti altına alan kapitalist sistemde faiz ekonomik yapının en temel göstergelerinden birisidir.

FAİZ: Banka ve benzeri bir yere ya da bir kimseye belli bir süre işletilmek üzere ödünç verilen paranın kullanımına karşılık olarak alınan kâr; başkasının parasını belli bir süre kullanmak, işletmek için ödenen para.

Faizi bütün semavi dinler yasaklamıştır. Faiz, sadece dinler tarafından değil, XVI. asra kadarbütün felsefeler tarafından da haram sayılıp yasaklanmıştır. Batıda faizin, ev kirası gibi bir malın kullanılması karşılığı olarak görülüp meşru Kabul edilmesi ilk defa sanayinin yavaş yavaş toplumda kendisini gösterip sermayeye ihtiyaçhâsıl olduğu zamandır. Faize ilk defa cevaz veren şahıs Calvin'dir. Jean Calvin,1509-1564 yılları arasında İtalya'da yaşamış Calvinizm mezhebinin kurucusudur.

Temel özeliklerinin başında  faiz olan ve sömürüyü kalkınmanın aracı olarak kullanan ekonomik sistemler Dünya da büyük yıkımlara neden olmuştur.

Fransa'nın uzun süren savaşlar sonucu kötüleşen ekonomik durumunu düzeltmek için birçok vergi getirmesi, tarımsal alandaki kötü gidişler ve kitaplar yaygınlaşması ile kültürel seviyesinin yükselmesi Fransız İhtilali'ne zemin hazırlamıştır.

Avrupa'nın en kalabalık ülkesi olan Fransa'da hayat standartlarının kötüleşmesi.

Gelişmekte olan varlıklı burjuvazinin kültürel seviyesini arttırması.

Kırsalda yaşayan vatandaşlar için ağır bir yük oluşturan çağ dışı feodal sisteme duyulan tepkilerin artması.

Fransa'nın Amerikan Bağımsızlık Savaşı'na sağladığı yoğun mali ve askeri destek yüzünden Fransa ekonomisinin bozulması ve halka ağır vergiler getirilmesi Fransız ihtilaline zemin hazırlamıştır.

Yine 1. Ve 2. Dünya savaşları sömürgelerin paylaşılamaması vb ekonomik nedelerledir. Güney Amerika ve Kuzey Amerika nın sömürgeleştirilmesinde ki farklılıklar. Sömürüde Güney Amerika da İspanyollar ve Portekizlilerin başarılı olmuş, Kuzey Amerika da İngilizlerin başarılı olamamıştır. Nedenleri güneydeki kadar değerli maden olmamaması, Kızılderililerin köleleştirirlememesi, İnsana sağlanan gelirden pay verilmemesi, özel teşebbüs hürriyetinin ve yönetime katılmanın olmamamsıdır. Kuzeye ingiltereden göçenler birçok denemelerden sonra bu hakları vererek kuzey Amerikayı kalkındırdılar. 

İslam ve Ekonomi

İslam Ekonomisinin Kısa Tarihçesi Bilindiği gibi İslam İktisadı veya İslam Ekonomisi tabiri Hindu-Pakistan kaynaklıdır ve Hindistan yarımadasında doğupgelişmiştir.  XX. asrın II. çeyreğinde Hintli Müslüman âlimler hem batı kültürüne ve İngilizceye vakıf oldukları, hem de İslam kültürüyle yetişip Arapça ve Farsça bildikleri için, Müslüman toplumların karşılaştığı sosyo-ekonomik meseleler karşısında, İslam'ın iktisadi görüşlerini klasik fıkıh kitapları dışına çıkarak modern iktisadi kavram ve kurumlar açısından açıklamaya çalışmışlardır.

İslam Ekonomisi deyimi daha sonra Arapça'ya ve arap literatürüne intikal etmiştir.

Türkiye'ye bu İslam Ekonomisi deyişi Hintli alim ve mütefekkir Prof. Dr. Muhammed Hamidullah Bey tarafından getirilip takdim edilmiştir.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ndeki İslam Araştırmaları Enstitüsü'ne gelerek dersler vermeye başlayan Hamidullah Hoca fevkalade kıymetli yayınları arasında dilimize bir de küçük kitapçık kazandırmıştır. "İslam İktisadı" adini taşıyan bu küçük kitap Türkiye'de bu sahada basılan ilk e- ser olma şerefini taşımaktadır.

Bundan sonar islam ekonomisis alanındaki ilk çalışmalardan biri de Prof. Dr. Sabahaddin Zaim olup,1967 yılında İstanbul Din Görevlileri tarafından Kadıköy Halkevinde tertip edilen konferansta "Modern İktisat ve İslam" konusunu işlemiştir. 

Genel olarak, İslam iktisadının temel fonksiyonları;

Ekonomik faaliyetler ile diğer İslami kurallar ayrılmaz bir bütündür. Ahlak, yardımlaşma vs. Diğer ekonomilerde böyle değildir.

Zekat Müessesi.

Adalet, her konun da olduğu gibi adalet ekonomik gelişme ve ilerlemenin olmazsa olmaz larındadndır.

Özel mülkiyet, hür teşebbüs. (tasarrufa dikkat ederek, israf etmeden, adalete dikkat ederek başkalarına zarar vermeden)

İsraf a karşı.

Tembelliğe karşı olup insanları çalışmaya ve üretmeye teşvik eder. (Faize karşı, iki günü bir olan zarardadır)

Malı kazanırken de, harcarken de helal yoldan olmasını emreder.

Verginin ancak ihtiyaç duyduğu şeylerden fazlasına sahip olanlar veya ihtiyaçları karşılandıktan sonra kalan artı değer üzerinden olabileceği prensibini getirir.

Sınıf çatışması üretme yerine sınıflar arasında dayanışma, yardımlşma ruhunu oluşturarakbu çatışmalara bir son verir.

Ancak, Ülkemizde islam iktisadı maalesef faizsiz bankacılık sistemi tartışmalarının dışına pek çıkamamıştır  .

Prof. Osman Eskicioğlu na göre, İktisatçılar, ekonomi ve iktisat kelimelerinin aynı manaya geldiğini söylüyorlar.1

Onun için din ve iktisat, din ve ekonomi ifadeleri arasında anlam bakımından bir fark yoktur diyebiliriz. Bu iki söz aynı manaya gelmektedir. Sadece din denilecek olursa Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet ve diğer dinler akla gelir. Fakat din ve iktisat denildiği zaman ise ilk akla gelen İslam ve ekonomi veya sadece İslam ekonomisi olur. Çünkü diğer dinlerin ekonomik görüşü olduğu söylenmediği gibi, böyle bir iddia da ileri sürülmemektedir. Mesela Batı dünyasında din felsefesi, din sosyolojisi ve din psikolojisi yanında bir de din ekonomisi diye bir ders bulunmadığı gibi böyle bir unvan, anlam ve başlık da yoktur diyebiliriz. Oysa din insan için olduğuna göre, onun hareket ve davranışları için bir takım esaslar getiren bir kurum olduğuna göre, bütün dinlerin hukuk kuralları bulunduğu gibi, ekonomiye ait kuralları da bulunmalıdır ve vardır.Sabahattin Zaim iktisadı; “İslamın ahlaki ve ideolojik bir alt birimi” olarak tanımlamaktadır. Buna göre, iktisat disiplini kendi ayrı varlığına sahip olmakta ancak sistemin bütünlüğü içinde bir alt birim olma özelliği taşımaktadır.

M. Sait Çekmegil ise, İslamın, iktisadi meseleleri kifayetsiz insan aklına terk edecek kadar önemsiz bulmadığını belirtmektedir. İktisat disiplininin de; ahlak, hukuk, politika gibi İslam dininin emir ve himayesi altında faaliyet gösterdiğini ve onun kontrolüne bağlı olduğunu ifade etmektedir. Bu çerçevede, iktisadı imanın bütününden ayrı düşünmenin mümkün olmadığı belirtilmekte ve bu yaklaşımın sınırları; “ibadet olarak değil de hayatı idame ettirmek amacıyla yapılan ekonomik faaliyetin müslümanları şirke götüreceği” anlayışına kadar genişletilmektedir.

İslamiyet dünyevi ve uhrevi meseleleri birlikte ele almaktadır. Dünyevi hayatın uhrevi alemde değerlendirilecek bir “imtihan” olduğu inancı ise, sistemin daima ahlak doğrultusunda işleyecek olmasının güvencesini oluşturmaktadır.

Zekat Nedir?

Zekât, lügatte bereket, nemâ, temizlik ve saf olmak manalarına gelir. Zekât senelik mali bir ibadettir ki Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat için, Müslümanların zenginlerinin seneden seneye mallarından kırkta birini; Allâhü Teâlâ’nın tayin ettiği sekiz sınıftan birine vermelerinden ibarettir.

RİBÂ (Fâiz)

Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübadeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir İslâm hukuku terimi. "Ribâ" kelimesi arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde "mutlak çoğalma" anlamı vardır.

HÜRMET-İ RİBA: Ribanın yani faizin haram oluşu demektir.

FAİZ: Banka ve benzeri bir yere ya da bir kimseye belli bir süre işletilmek üzere ödünç verilen paranın kullanımına karşılık olarak alınan kâr; başkasının parasını belli bir süre kullanmak, işletmek için ödenen para.

Riba sözcüğü yerine Türkçede daha çok "faiz" terimi kullanılır. Faiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ ile faizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: "Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalanmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca "re'sü'l-mâl", ziyadesine ise "ribâ" adı verilirdi. Bugünkü faiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrinin bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman faiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. İşte cahilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (nakit paraların) faizi veya nemâsı tabir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçlar da (düyün) tatbiki dahi böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna faiz veya nemâ tabirinin kullanılması "Alım-satım ancak ribâ gibidir" (el-Bakara, 2/275) âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticarete benzetilerek yanlış bir kullanmadır (Elmalılı, a.g.e., II, 952, 953).

Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribanın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir.

İslâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Faizcilik, Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.

Ebû Hureyre'den, Hz. Peygamber'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil (a.s)'e bunların kimler olduğunu sorduğumda; Bunlar faiz yiyenlerdir" cevabını verdi” (İbn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 353, 363). Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke'de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke'de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir (er-Rum, 30/39). Medine'de inen bir âyette ise, Tevrat'ta yahudilere faizin yasaklandığı, ancak bu yasağa uymadıkları için kendilerine helal kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir (en-Nisa, 4/160,161). Şu âyetle ise kısmî yasaklama getirilmiştir:

"Ey iman edenler, ribayı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin" (Âlu İmran, 3/130). Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.

Kur'ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır:" Âllah alış-verisi helal ve faizi ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275); "Kim de haram olan bu ribayı helal diye yemeye dönerse, içte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır" (el-Bakara, 2/275); Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve (câhiliyette işlediğiniz) faiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü'minler iseniz. Yok eğer bu faizi terketmezseniz; bilin ki, Allah'a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece ne zulmetmiş ve ne de zulme uğramış olmazsınız" (el-Bakara, 2/278, 279).

Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir rüknü değildir. Ekonomik faaliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında aşağıdaki noktalara ağırlık verilmesi gerekir.

Paranın satın alma gücünün sağlam bir esasa bağlanması. Altın, gümüş vs. gibi. Hz. Yusuf (a.s.)'un Mısır merkez olmak üzere Orta Doğu yöresinde uyguladığı, çeyrek yüzyılı içine alan bir dizi ekonomik tedbirlerin bir parçasıdır. O, yedi yıllık bolluk yıllarında halkın elindeki ihtiyaç fazlası hububatı ve tasarrufları devlet hazine ve depolarına emânet olarak almış, sahiplerine emânet bıraktıkları şeylerin cins ve miktarını belirten birer makbuz vermiştir. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı cins ve miktardaki altın, gümüş veya hububatı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar hâmiline yazılı olan bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyorlardı. Hattâ belgeler Fenike ve Mezopotamya'ya kadar yayılmıştı. Temelde vahye dayanan bu uygulamada kâğıt banknotun arkasında mislî (standard) eşyanın bulunduğu açıktır.

2) Kısa vadeli ve az miktarda borçlanma için Karz-ı hasen'e işlerlik kazandırmak. Allah (c.c.) ihtiyaç sahiplerine ödünç para vereni övmüş, âhirette ona kat kat ecir verileceğini bildirmiştir (el-Hadid, 57/11).

İslâm'da özel sektörün uzun vadeli ve büyük kredi ihtiyaçları için "kâr-zarar ortaklığı" esası getirilmiştir. Mudâraba ve muşâraka bunlar arasında sayılabilir. Kredinin süresi ve hacmi büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri işinde çözmek mümkün olmaz.

3) Mudâraba ortaklığı. Bir ortak sermayeyi, diğeri emeğini ortaya koyarak şirket kurabilirler. Buna mudâraba denir. İslâm'da mudâraba, özel sektörün uzun veya kısa vadeli her çeşit kredi ihtiyacını karşılamak için elverişli bir ortaklık çeşididir.

4) Muşâraka (inan) ortaklığı. İki ve daha çok kişinin ticaret yapmak, elde edecekleri kârı paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Tasarrufların doğrudan yatırımlara ve ekonomik faaliyetlere sevki, sanayi, ticaret ve tarım kesiminde sermaye birikimi oluşturulması, muşâraka yoluyla mümkündür. Burada her ortak şirkete belli miktar sermaye veya hem sermaye, hem de emeği ile ortak olur. Net kârın paylaşılması serbest sözleşme ile olur. Zarara katlanma ise sermaye oranlarına göredir.

Kredi kaynaklarından başka, devlet bütçesinin yatırımcılara kullandıracağı krediler, borçlarını ödeme güçlüğü çekenlere zekât fonunun desteği, ziraat ortakçılığı esasına göre dağıtılacak tarım kredileri de sayılabilir.

İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak İmam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücünde ki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı itibariyle ödeme yapılır.

Risale-i Nur da konu ile ilgili bazı bölümler:

Hakkın şe'ni ise ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Teâvünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizaptır. Nefs-i emmâreyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir. İşte, medeniyet-i hazıra, edyân-ı sâbıka-i semâviyeden, bahusus Kur'ân'ın irşâdâtından aldığı mehâsinle beraber, Kur'ân'a karşı böyle hakikat nazarında mağlûp düşmüştür.

Üçüncü derece: Binler mesâilinden, yalnız nümune olarak üç dört meseleyi göstereceğiz. Evet, Kur'ân'ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir.

Meselâ, medeniyetin bütün cem'iyât-ı hayriyeleriyle, bütün cebbârâne şedit inzibat ve nizâmatlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur'ân-ı Hakîmin iki meselesine karşı muâraza edemeyip mağlûp düşmüşlerdir.

Meselâ وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ 1     وَاََلَّ اللهُ الْبَيْعَ وََرَّمَ الرِّبٰوا 2 Kur'ân'ın bu galebe-i i'cazkârânesini bir mukaddime ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:

İşârâtü'l-İ'câz'da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci kelime: "Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!"

İkinci kelime: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Evet, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci kelime avâmı kine, hasede, mübarezeye sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiğigibi, şu asırda sa'y, sermaye ile mübareze neticesi, herkesçe malûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

İşte, medeniyet, bütün cem'iyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedit inzibat ve nizâmâtıyla beşerin o iki tabakasını musalâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedavi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi, esasından "vücub-u zekât" ile kal' eder, tedavi eder. İkinci kelimenin esasını "hurmet-i ribâ" ile kal' edip tedavi eder. Evet, âyet-i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya "Yasaktır" der. "Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız" diyerek insanlara ferman eder, şakirtlerine "Girmeyiniz" emreder.

Banka faizi, faiz haksız kazancı, haksız kazanç da haksızlığa uğrayan bir zümrenin varlığına işaret ediyor. Bu zümre fakirlerdir. Bu zümrenin düşmanı ise; faiz ve türevleri ile zengin olan gaddar kapitalist sınıftır. Kavga ise bu iki zümre arasında cereyan ediyor. Yani kavga; emek ile sermaye arasında vuku buluyor. Yüz yıla yakın süren komünizm, kapitalizm çatışması bunun en somut örneğidir.

Evet, 1789 Fransız İhtilali ile başlayıp, komünizm hareketi ile devam edip, en nihayetinde İkinci Dünya Savaşını netice veren ve ondan sonra soğuk savaşa yerini bırakan emek-sermaye çatışması, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden bir dönemdir ki, bu karanlığın en önemli nedeni iki kelimedir.

Birinci kelime zekat ve yardımlaşma ruhunun terk edilmesi anlamına geliyor.Bu cümle havas tabakasını, yani sermaye sahibi olan zenginleri zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. Yani bu kelime zenginleri bencil ve acımasız bir canavara dönüştürüyor. 

 İkinci kelime ise bencilliğin en alçakçası olan faizciliğe, yani bankacılığa işaret ediyor.Bu kelime yine zenginlerin bencilce ve sadece kendi nefsini düşünerek "Sen çalış ben yiyeyim." düşüncesidir. Ki fakir tabaka zenginlerin bu bencilce yaklaşımına karşı kin, hasetlik ve çarpışma ile karşılık veriyorlar.

İslam faizi yasak edip, zekatı emrederek, bu iki sınıf arasında sağlam ve sağlıklı bir köprü kuruyor ve bu kavgayı bitiriyor. Şayet insanlık İslam’ın bu  reçetesini tatbik etmiş olsa idi, bu kavga ve savaşlar yaşanmayacaktı.

Hayat-ı ihtilâl mevt-i zekât, hayat-ı ribâdan çıkmış

Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesâdat, hem asıl, hem madeni, rezâil ve seyyiat, bütün fâsit hasletler, muharrik ve menbaı iki kelimedir tek, yahut iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: “Ben tok olsam, başkalar, acından ölse neme lâzım.” İkincisi: “Rahatım için zahmet çek. Sen çalış ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler.”

Birinci kelimede olan semm-i kàtili, hem kökünü kesecek, şâfi devâ olacak tek bir devâsı vardır. O da zekât-ı şer’î ki bir rükn-ü İslâmdır.

İkinci kelimede, zakkum şecer münderiç. Onun ırkını kesecek, ribânın hurmetidir. Beşer salâh isterse, hayatını severse, zekâtı vaz’ etmeli, ribâyı kaldırmalı.

Beşer hayatını isterse envâ-ı ribâyı öldürmeli.

Tabaka-i havastan tabaka-i avâma sıla-i rahm kopmuştur. Aşağıdan fırlıyor sadâ-yı ihtilâlî, vâveylâ-yı intikamî, kin ve haset enîni. Yukarıdan iniyor zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm saikası.

Aşağıdan çıkmalı tahabbüb ve itaat, hürmet ve hem imtisal. Fakat merhamet ve ihsan yukarıdan inmeli, hem şefkat ve terbiye.

Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta, ribâyı tard etmeli. Kur’ân’ın adaleti bâb-ı âlemde durup ribâya der “Yasaktır; hakkın yoktur, dönmeli.” Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. HAŞİYE Müthişini yemeden bu emri dinlemeli.

İnsanlık iktisadi açıdan ana hatları ile zengin ve fakir olmak üzere iki tabakadan, iki sınıftan oluşmaktadır. Zenginler fakirlere karşı merhametli ve cömert olmalı, bu da zekat ve türevlerinin ifası ile mümkündür. Fakirler de zenginlere karşı kin, nefret ve hasetlik gibi duygular beslememelidir. Onların işinde çalışırken dürüst ve hakkını vererek çalışmalıdırlar. İki sınıf arasındaki ilişki böyle sağlıklı olursa, toplumsal yapı da buna orantılı olarak sağlıklı olacaktır.

Havas üst tabaka, avam ise alt tabaka demektir ve bu kural her sektörde her branşta her meslekte her alanda geçerlidir. Eğitimde hoca havas öğrenci avamdır, askerlikte komutan havas er avamdır, tamirde usta havas çırak avamdır, sağlıkta doktor havas hasta avamdır vesaire...

Havas altındakilere karşı merhametli ve adaletli, avam da üstündekilere karşı saygılı ve itaatli olmalıdır. Her alanda böyle sağlıklı bir ilişki tesis edilirse, o toplum her alanda güçlü ve zengin olur.

• • •

Beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği de parçalayacaktır

Bir rüyada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muharebesi, tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor.

Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.

Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır, geçiyor.

Yine rüya da bir hitabede ; “Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez. Galip olsaydık, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye, belki daha şedîdâne kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimâne, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münâfi, hem ehl-i imânın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsaydık, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecektik. Şu medeniyet-i habise ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecektik.

----"Bunu da teessüf ve teellümle size beyan ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri, sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir.

Meselâ, bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bakiyem var." İşte, bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında en metin esas da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve iman hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki, ecnebîlerden içimize giren pis ve fena seciye itibarıyla bir hodgâm adam bizde diyor: "Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyayagelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun." İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor.

Hem o ecnebîlerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle, bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü, bir adamın kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir. Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebîlerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber, herkes "Nefsî, nefsî" demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle, menfaat-i şahsiyesini düşünmekle, bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.

 Yani, kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünkü, insanın fıtratı medenîdir. Ebnâ-yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir." hutbe-i şamiye s.64

"İşte, ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı birşey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâp ve haram-helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz; hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin, herhâlde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.

Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Harb-i Umumînin beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:

"Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?"

Rüyada demiştim:

"Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir HAŞİYE 1 veya bir kısım maldan kırkta bir, HAŞİYE 2 kendi verdiği malından birisini bizden istedi-tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve ha-setlerini men etsin. Biz, hırsımız için tamahkâr-lık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâ-tını, kırkta otuz, onda sekizini aldı." MEKTUBAT-22. mektup S.264

Şükrün mikyâsı kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helâl demeyip rast geleni yemektir.

Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.

Evet, Zât-ı Akdesin âlem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan lâfzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahmân, rızka bakar. Ve rızıktaki şükürle ona yetişilir. Hem Rahmân’ın en zâhir mânâsı, Rezzaktır. 28. mektup

Üstad burada, malı çok seven Müslüman, malın çok gelmesini hırs ile değil; kanaat ile istemelidir diyor.  Yoksa kaybeder. Kanaatin, amel çapındaki görüntüsü ise zekâttır ve zekât bereket sebebidir. Yani malı artıran en mühim faktördür. Çünkü yeryüzünde açılan Rahmet sofrasında rızıkların dereceleri ve nimet mertebeleri, Müslüman’ın fakirlere el uzatma ve yardım etme derecesine bağlı olarak kendisine açık olacak, açık kalacaktır.

Böyle olunca zekât, dünya malını daha çok isteyenin başvurması gereken bir amel oluyor. Zira Müslüman kendi malından vermiyor. Müslüman, Allah’ın verdiği maldan veriyor. Yani tabir caizse, malın musluğu Allah’ın elindedir. Bakıyor ki Müslüman zekâtını vermiyor, malı elinde tutuyor; Allah da musluğu tutuyor ya da bir musibet gönderip daha önce verdiği servetin birikmiş zekâtlarını topluca ve fazlasıyla alıyor. Yani zekât vermemekle Müslüman,—uhrevî kayıplar bir yana—aslında önce ve acilen maldan kaybediyor. Müslüman zekâtını verse, Allah da musluğu sonuna kadar açacak, bereket yağdıracak. Çünkü daha fazla mal elde etmenin mühim bir usulü ve yolu da, malı verene teşekkür ederek rızasını almaktır. Malı verense, fakirlere kucak açılmasını teşekkür yerine sayan Cenab-ı Allah’tır. Hırsları nedeniyle başkalarına kucak açmayanlar ise, mal üzerinde kazanç kıtlığı, bereketsizlik veya musibet sûretinde ilk tokatlarını yiyorlar.

19. Lema, BİRİNCİ NÜKTE: Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. 2 İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır.

Evet, iktisat hem bir şükr-ü mânevî, hem nimetlerdeki rahmet-i İlâhiyeye karşı bir hürmet, hem kat’î bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem mânevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhalif olduğundan, vahîm neticeleri vardır.

popüler cevapdünya atlası