Sosyal Kalkınmanın Sosyal Psikolojik Yansımaları

Eklenme Tarihi: 04 Ocak 2014 | Güncelleme Tarihi: 26 Mayıs 2019

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Remzi OTO’nun Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

Bir bireyin gelişimi ile bir toplumun gelişimi biri birine benzer:İkisinde de sayısal (nicel) veriler, sayısal olmayan (nitel) veriler vardır.Her ikisinde de başta, nicel veriler önceliklidir, önemsenir; öncelikle sayısal veriler sunulur, örneğin bebek doğduğunda aileye “gözünüz aydın, nur topu gibi bir bebeğiniz oldu, her şey normal, kilosu 3200 gr ve boyu 50 cm ve baş çevresi 35 cm’dir” müjdelenir. Tıpkı bir toplumdaki kalkınmanın sayısal verileri gibi, GSMH, birey başına milli gelir, ithalat ve ihracat sayıları ile ifade edilmesi gibi... Sayısal verileri normal olan çocuk, ileride normal bir yetişkin olabilecek mi, zekâ, düşünce, muhakeme, bellek, algılama, duygulanım, sosyalleşme ve bireyselleşme kapasiteleri buna uygun mu? Toplumdaki GSMH’nın toplumun tamamına dengeli dağılıp dağılmadığı gibi, bireysel yaşama ne kadarı yansıdı, aileler bu nedenle refah seviyelerini ne kadar arttırdı? Görüldüğü gibi yalnızca sayısal veriler değil, niteliksel veriler de olmazsa olmaz göstergeler olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte sosyal kalkınma kalkınmanın niteliksel boyutu olarak ele alınabilir.

Türkiye gelişmekte olmanın dinamizmiyle sürekli değişmektedir. Doğum, kentleşme, yaş dağılımları ve okur-yazarlık gibi bazı veriler bu gelişim ve değişimin önemli göstergelerini oluşturmaktadır. TÜİK verilerine göre, 2010’daki yıllık nüfus artışı (%1.10) 1965-70 arası nüfus artış oranının (%2.52) yarısından fazla düşmekte, bebeklerin yaşam şansı aynı yıllar arasında 10 kattan fazla iyileşmekte, hayatta kalma ümidi artmakta,  okur-yazar oranı %100’lere ulaşmakta, genel nüfusumuz içindeki yaşlı nüfus oranımız 1950’lerdeki (%3.3) ile karşılaştırılınca iki kattan fazla (%7.2) artmış olup gelecek on yılda %14’lere çıkması beklenmekte, kentleşme oranı 1970 yılı oranları (%28.7) ele alındığında 2010’lu yıllara gelindiğinde, çok hızlı bir ivme kazanarak %71.0’lara ulaştığını görmekteyiz.[1]

Kalkınmanın amacı insanların refahını artırmak, hayat standartlarını yükseltmek, temel hak ve özgürlüklerini güçlendirerek adil, güvenli ve huzurlu bir yaşam ortamı tesis etmek ve bunu kalıcı kılmaktır[2]. Ekonomik kalkınmanın temel göstergelerinden “ulusal gelir” ya da birey başına milli gelirin artmış olduğu birçok ülkede (başta ABD olmak üzere) sosyal sorunların çözülemediği görülmüştür. Ekonomik gelişme her zaman insani gelişmeyi sağlayamayabilmektedir. Son yüzyıl içinde kişi başına gelir artmasına karşın, bu durum yalnız başına “ruhsal sağlık” ya da mutluluk getirmedi. Bireyler daha çok kazandı, daha çok satın alabildi, daha konforlu ikamet etti, daha çok seyahat edebildi ama beklenen mutluluk ve huzuru yakalayamadı. Daha çok ruhsal sorun yaşamaya, intiharlar daha çok artmaya, alkol vb. bağımlılık yapan maddeleri mutluluk için daha çok tüketmeye başladı. Bu durum günümüzde “gelişmişlik paradoksu ya da Amerikan Paradoksu” olarak tanımlandı.[3],[4]

O zaman ekonomik kalkınmayı belirleyen ulusal gelirin büyüklüğü verisi gibi, ”sosyal kalkınma”yı belirleyen temel özellik; farklı toplum kesimleri için eşit ve içerici, aynı zamanda yoksul ve kırılgan grupları kalkınma sürecine katılımları için güçlendirici olması diye belirlendiğinde eksik kalıyor. Bireyin mutluluğuna, huzuruna katkı sağlamıyor, bireyi önemsemiyor ve içermiyorsa sosyal kalkınmanın gerçekleştiğini belirtmek kolay olmamaktadır.

Gelişme tanımlandığında aşağıdaki şemadan (Şema1)’da görülebileceği gibi yalnızca ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yapıdaki gelişme değil, bireysel psikolojik yapıdaki gelişmeyi de içermesi gerekir.

Gelişmenin önemi yaşam kalitesine yaptığı katkı ile ölçülebilir. Bilindiği üzere yaşam kalitesi, bireyin gelir düzeyinin yükselmesi, fiziksel sağlığının olması, eğitim düzeyinin istendik düzeylere çıkması, iş yaşamında aidiyet ve doyum yaşaması, iyi bir fiziksel çevrede bireysel gereksinimlerin karşılanmasıdır (Şema 2).

İnsani Gelişmişlik Endeksi (İGE) eğitim, sağlık ve gelir kriterleri açısından ülkelerin tutumlarını ve düzeylerini sıralayan bir listeyi her yıl yayınlanmakta, Türkiye’nin sıralamadaki yeri istikrarlı bir biçimde yükselmekle birlikte hala ortalarda yer almaktadır. Türkiye, 2011 İnsani Gelişim Raporu'na göre Orta İnsani Gelişim sınırının hemen üzerinde Yüksek İnsani Gelişim kategorisindedir. 187 ülke arasında 92. sırada bulunmaktadır.

İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ

İnsanın doğumundan ölümüne kadar olan süreç içinde, dönemler halinde ele alabileceğimiz ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu ihtiyaçların makul seviyede karşılanması ile birey belirli bir olgunluk seviyesine (o döneme özgü) ulaşmakta ve daha farklı ihtiyaçlar içinde yaşamını sürdürmektedir.

Maslow teorisi veya ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisi, ABD'li psikolog Abraham Maslow tarafından 1943 yılında yayınlanmış bir çalışmada ortaya atılmış ve sonrasında geliştirilmiş bir insan psikolojisi teorisidir. Maslow teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha 'üst ihtiyaçlar'ı tatmin etme arayışına girdiklerini ve bireyin kişilik gelişiminin, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğini söz konusu etmektedir. Maslow'un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez.[5]

Maslow, gereksinimleri aşağıdan yukarıya bir piramit üzerinde şu şekilde kategorize etmektedir. (Şema 3)

Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)[6] Şema 3


Bütün bireyler en üst piramidin en üst seviyesine ulaşamazlar. Kişilik özellikleri daha alt seviyelerdeki aşamalarda kalabilir. Ama en üst seviye olan (5. seviye) Kendini Gerçekleştirme seviyesine, daha geniş, bir tür gerçekliğe "uyanış" diyebiliriz.

Moreira’ya göre, bu uyanış Allah'ın iradesinin bilinçli yaşanmasıdır. Bediüzzaman'ın 11. Söz’de ifade ettiği "gerçek insan" olmak seviyesi olarak da tanımlanabilir.[7] Artık bu seviyede bir insan yalnızca bir organizma (canlı) olmanın zorunlu kıldığı ihtiyaçlardan, gerçek insan olmanın ihtiyaçlarına ulaşmış olmaktadır.

SOSYALLEŞME, KÜLTÜR VE KİŞİLİK

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız ihtiyaçlar bir etkileşim süreci içinde bireye sağlanmaktadır. Bu süreç içinde de birey belirli bir olgunlaşmaya doğru yol almaktadır. İşte bireyin bir toplumun üyesi olma sürecine sosyalleşme denir. Sosyalleşme, bebeklikten yetişkinliğe, bireyin toplumun bir üyesi haline gelmesidir. Çocuk etrafındakilerle etkileşim sonucu, onlarınkine benzer davranışlar geliştirir.[8] Sosyalleşme, çok karmaşık bir süreçtir. İnsan, etrafında bulunanların, her gün karşılaştığı sayısız olayların ve kişilerin, içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşulların, gelenek, töre ve yasaların, fiziksel çevrenin ve pek çok etkenin etkisindedir.

Birey bu süreç içinde kendi benliğini (Ego, Ene, Kişilik) oluşturur. Ego, kişinin çevresiyle etkileşimi sonucu ortaya çıkan, kişiliğin gerçekçi ve akılcı yanıdır. İd’in bilinçaltı isteklerinin toplumla (Süperego) uyumlu olanlarının gerçekleşmesine izin verir. Psikolojide daha çok bireysel gereksinimler, düzenlemeler ve uygulamalar için kullanılan ego kavramına, Bediüzzaman, kişisel, toplumsal, felsefi, tarihi ve dini bir boyut kazandırarak genişletmiştir.[9] İnsanın mâneviyât ağacı hayırda “ene” üzerinde yükselmekte; şerde de “ene” nedeniyle kurumakta, sönmekte ve dökülmektedir. Yâni insan “ene” ile hem kazanmakta, hem kaybetmektedir[10]. İşte sosyal kalkınmanın bireysel etkisi özellikle “ene” yapılanmasında karşımıza çıkmaktadır.

Elbette kişilik oluşumu tek faktörlü bir gelişme süreci değildir. Ama bilinmektedir ki sağlıklı bir aile yapısında sağlıklı bir kişilik gelişimi şansı daha yüksektir. Kişiliğe rengini veren özellikler ilk altı yaş içinde kazanılmaktadır. Halk arasında kullanılagelen “kişi yedisinde ne ise 70’inde de odur” deyimi belki de bu nedenle kullanılmaktadır. Bu dönemde birey annesini tanımakta, ona “bağlanmakta” (1 yaşına kadar) ve belli bir süre sonra “özerkleşmek” için çaba göstermektedir (3 yaşına kadar). Sonra da kendisinin “cinsiyet” kimliği (erkek ya da kadın olmak) kazanmakta (6 yaşına kadar)’dır. İleriki dönemlerde ve yetişkinlik yaşamında bu dönemlerde kazandıklarının üzerine eklemeler yapılmaktadır. Her şey başta ailede ve özellikle annede başlıyor. Bu nedenle anne ve aile eğitimi öncelikle ele alınmalıdır.

Sonuç olarak, sosyal kalkınma süreci birey ve aileyi geliştiriyor, kalkındırıyor, yaşama kalitesini yükseltiyorsa hedefine ulaşmış, somutlaşmıştır, yoksa yine tablolar vs. sayılarla ifade edilen bir değişimden başka bir şey ifade etmeyecektir.


[1] TÜİK

[2] 10.kalkınma planı (2014-2018) DPT.

[3] Şeker. S. D. :Türkiye’nin İGE ve Endeks Sıralaması Analizi,2011

[4]F. AYDINER ve E. MANUSOV, Materyalizm, hazcılık, maneviyat ve yaşam memnuniyeti: Risale-i Nur okuyanları üzerine ampirik bir çalışma, http://www.bediuzzamansaidnursi.org)

[5] http://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow_teorisi

[6] http://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow_teorisi

[7] C. M. Moreira; Risale-i Nur Üzerine Psikolojik Bir Bakış, http://www.bediuzzamansaidnursi.org

[8] Kağıtçıbaşı, Ç. İnsan ve İnsanlar

[9] H. UÇ, Bediüzzaman’ın  Fikir ve Sanat Dünyası, s.297-300

[10] S. KÖSMENE, Risâle-i Nûr’da ene ve zerre.

popüler cevapdünya atlası