Sosyal Düzende İttifakın Dayanakları

Eklenme Tarihi: 03 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Yrd. Doç. Dr. Levent BİLGİ'nin Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu tebliğidir

Her bir insanın gerek kişisel hayatını düzenlemesinde, gerek toplumsal hayatın oluşturulmasında, belki en belirleyici soru şudur: Kuralı kim koyacak?

Bu soru, insanın varlık anlayışı, kâinatı yorumlayışı, dünya ve hayat görüşü ile de doğrudan ilgilidir. Zira insan, söz konusu soruya, tüm bu konularda taşıdığı fikir ve inanç uyarınca cevap vermektedir.

Bu sorunun cevabı ise, esasen iki noktada toplanır: Din ve felsefe. Hüda ve deha. Sema ve arz.

Dine göre, insan tesadüfen var olmadığı gibi, başıboş da değildir. Bir Yaratıcı vardır, âlemi ve insanı o yaratmıştır. Yarattığı kâinat, O’nun her şeyi bir kasd ve hikmetle yaratan, hiçbir şeyi boşu boşuna var etmeyen, her bir işte bir amaç gözeten bir Yaratıcı olduğunu göstermektedir. O’nun insanı yaratışında da elbette bir kasd, amaç ve hikmet vardır. Yaratılan hakkında kural koyma hakkı, en başta, onu yaratana aittir. Yaratıcı, insanın yaratılış amacını gerçekleştirmesini mümkün kılan ve ona doğuştan verilen fıtrî özelliklerle uyum içinde olan bu kuralları insanlara peygamberler ve semavî kitaplar aracılığıyla iletip tesis etmiştir.

Aslında, çağdaş Batı medeniyeti toplumsal hayatta vahyin belirleyici olmasını, yani kuralı Yaratıcının koymasını reddetti. Bir yanda dini bireylerin vicdanına hapsederken, öte yanda hayatın her alanında belirleyici olanın din değil, felsefenin ürünü olan modern bilim olduğunu ileri sürdü. Mutlak hakikati da din değil, bilim ve felsefi düşünce gösterecekti. Bilimsel ilerlemelerle birlikte gelen baş döndürücü teknolojik gelişmeler, çağdaş medeniyetin bu temel yaklaşımı için mükemmel bir meşruiyet aracı işlevi gördü.

19. asrın başlarında İslâm dünyasının sunduğu genel tablo, artık zihinlere kazınmış bir deyimi bir kez daha kullanırsak, ‘Batı karşısındaki geri kalmışlık’tır. Gerek askerî, gerek siyasî, gerek ekonomik bakımdan Batının açık bir üstünlüğü söz konusudur. Müslümanlar, gerek Afrika, doğu Avrupa ve Orta Doğuda, gerek Hind alt-kıtasında, gerek Uzak Doğuda bir 'geri çekilme' ve 'sömürgeleşme' sürecine girmiş; adım adım, Avrupalı güçlerin girdiği küresel bir satranç oyununun piyonları konumuna düşmüşlerdir.

Siyasî, iktisadî ve askerî alanda yaşanan bu ric'atin, İslâm dünyasını siyasî, kültürel ve hatta dinî boyutlara ulaşan bir buhrana sürüklediği bir vakıadır. Müslümanları içine düştükleri bu durumdan kurtarmak isteyen siyasî liderlerin önemli bir kısmı, çareyi askerlik sanatını ve tekniğini öğrenmek üzere Avrupa'ya öğrenci göndermekte buldular. Tamamen Batı modelleri üzerine kurulmuş okullar açtılar. Zira anlaşıldığı üzere Batının gücünün sırrını içinde gizleyen unsur, bilim ve teknolojidir; eski şanlı geçmişine tekrar kavuşmak, bu ikisinin ithaliyle mümkün olacaktır.

İki asra yaklaşan bir zamandan beri, Batı bilim, felsefe ve teknolojisinin gerekliliği, doğruluğu ve üstünlüğü, Müslümanlara sürekli empoze edilegelmiştir.

Müslüman bir insanın amacı, hakikati aramaktır. Bu, ona İslam’ın getirdiği bir sorumluluktur. Hakikate, vahyin rehberliğinde, sezginin, muhakeme ve algılama duygularının yardımlarıyla ulaşacaktır. Modern bilim, felsefe, arzi düşünce ise, on yedinci yüzyıldan beri sekülarist Batı filozoflarının ve bilim adamlarının geliştirdiği bir evreni inceleme modelidir. İncelenen evren, Müslümanların incelediği evren ile aynıdır; ama, incelenen bu evrenin yorumu farklıdır. Birinin amacı hakikate ulaşmaktır; diğerininki ise, onu kullanmak! Birinin amacı kâinatı Allah'ı tanıtan âyetler olarak okumaktır; diğerininki ona hükmetmek ve sömürmek! Müslüman modernistler, işte bu gerçeği göz ardı etmiş veya görememişlerdir. Nitekim, onlara hâkim olan genel düşünce, bilim ve teknolojinin tarafsız olduğudur. Halbuki bilimi, bilim adamının dünya görüşü, hatta onun hakikat anlayışı oluşturur, işte bunun farkında değillerdir.

Sekülarizmin pekâlâ despotizm üretebildiği konusunda birçok araştırma mevcuttur. Meselâ John Keane, 'sekülarizmin krizi' bağlamında bu konuya değinir. Keane, özel bir örnek olarak dine karşı sekülarizmi bayrak edinen Kemalizmi örnek vermekledir. Daha genel planda, Keane, 'sekülarizasyonun, paradoksal biçimde, Akdeniz havzasında fundamentalizm anlamına geldiğine dikkat çekmektedir. (Bkz. John Keane, Sekûlarizmın Krizi)

Öyle ya da böyle, bilim ve teknolojide müthiş bir ilerleme kaydeden, bunun karşılığı olarak siyasî ve iktisadî açıdan tüm dünyaya egemen olan Batı karşısında yaşanan geri kalmışlık psikolojisi, Müslümanları, bu geri kalmışlığı aşma yönündeki dar hedeflere hapsedecek; Batı bilim ve teknolojisinin 'olduğu gibi' ithali İslâm dünyasını da dönüştürecektir.

İrili-ufaklı tüm Batılı devletlerin giriştiği 'dünyayı kolonize etme' girişimiyle birlikte, yeni ve güçlü bir sınıf oluşur: burjuvazi. Bulunduğu ülke içinde fakir kesimleri, genelde tüm dünyayı, sağladığı maddî güçle manipüle eden bu sınıf, tüm dünyaya kendi ‘değer’lerini dayatmakta da gecikmez. Allah'a yönelmesi gereken insan ruhu, artık dünyaya yönelmiştir.

Artık Avrupa kendisini dünyanın efendisi saymakta ve insanlığın kaderini biçimlendirme gücünü kendinde görmektedir. Avrupa medeniyetinin ve onun ürettiği dünyevî zenginliğin yayılmasını mümkün kılan seküler insan anlayışı topluma mal edilmiştir. İnsanoğlu tüm enerjisini bu dünyanın faaliyetlerine harcamaya teşvik edilmiş; böylece sekülerleşme ve dünyevîleşme süreci hızlandırılmıştır. Bu şekilde, âhiret mefhumu ve inancı, tam bir gerçeklik olmaktan uzaklaşıp, insanlardan izole olmaya başlamıştır.

Modern medeniyet, güya 'Allah'ı öldürerek,' insanı kul olma esaretinden kurtarmıştır. Sözüm ona onu hürriyete kavuşturup, kendini bir tanrı olarak ilan etme cür'etini sağlamıştır. Bu süpermen, kendi kaderini kendi çizecektir. Dünyayı fethettiği gibi, tabiatı da fethedecek, onu kendine hizmet ettirecek ve doğal düşmanlarını da kontrolü altına alacaktır. Bir de refah düzeyini yükseltince, bu dünyada tam bir cennet hayatı yaşayacaktır. Derken, modern medeniyet; tüm bu düşlerini gerçekleştirir; fakat sonuç hiç de umduğu gibi çıkmaz. Hayat, onun elinde, cennete değil, neredeyse cehenneme dönüşür.

Avrupa’nın tüm doğuyu sömürdüğü bir dönemde yazdığı ilk romanı Demian’da, Hermann Hesse şunları söylüyordu: ‘Öyle bir Avrupa ki, harcadığı müthiş çabalar sonucunda insanlığın güçlü ve yeni silahlarını yaratmış, ama sonunda acı acı haykıran bir manevi yalnızlıktan içerilere yuvarlanmıştır. Çünkü bütün dünyayı ele geçirmiş, ama karşılığında ruhunu elden çıkarmıştır… Avrupa’nın ruhu adeta sonsuz zamandan beri zincire vurulmuş bir hayvandır. Özgürlüğüne kavuşmaya görsün, ilk kıpırdanışları hiç de kıpırdanışların en güzeli olmayacaktır.’

Rama Coomaraswamy “Modern ve Geleneksel İnsan” adlı makalesinin sonunda şunları söylemektedir:

“Halkların afyonu bize Tanrılar gibi olacağımızı vaad eden evrim, ilerleme fikri ve dünyeviliktir. Bu eski bir vaad olup, ilk sunulduğu günkü gibi baştan çıkarıcı özelliğini korumaktadır. Hâlbuki bunun yanında geleneksel din hayata verilebilecek yegane sağlıklı cevaptır.”

Artık ilerlemenin, sekülerizmin, insanları dünya için çalıştırmanın onları sürüleştirmek amacı ile kullanılan sahte hedefler olduğu ortaya çıkmıştır. Kalkınmak, zenginleşmek, kazanmak, ilerlemek sömürgeciliğin yeni isimleri olup hayatı hep bir mücadele, insanı insana düşman yapan unsurlardır. Bugün Batı ilerlemeyi, kalkınmayı, milliyetçiliği başkalarını köleleştirmek ve sömürmek için yem olarak kullanmaktadır.

Paul Valery'nin, şair duyarlılığıyla, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından yazdığı Bugünkü Dünyaya Bakış adlı denemesinde belirttiği, 'modern dünyanın kendisine yeni bir hayat görüşü, yeni bir ahlâk, yeni bir iktisat, yeni bir estetik, hatta yeni bir din aradığı' öngörüsü, gitgide daha bir berraklığa kavuşuyor.”

Tolstoy Günlüklerinde diyor ki; “Kimin adına yaşıyorsun Allah’ın mı, Çar’ın mı? Allah’ın mı, nefsinin, dünyanın, başkalarının adına mı yaşıyorsun. Ve Allah adına yaşamıyorsan kimin adına yaşarsan yaşa hiç önemi yok.”

Şimdi ben de açık açık soruyorum: Kimin adına yaşıyoruz? Kimin adına birlikten, beraberlikten, barıştan, kardeşlikten, ittifaktan bahsediyoruz? Kuralı kim koyacak? Allah mı Mustafa Kemal mi? Allah mı nefislerimiz mi? Neden birlikten, beraber yaşamaktan bahsediyoruz? Allah için mi rahatımız bozulmasın diye mi? Bugün artık bir karar vermeliyiz. Allah için mi yaşıyoruz, topyekün modernizmin köleleri olmak için mi? Biz Müslüman bireyler ve Müslüman bir toplum olarak, ferdi ve toplumsal hayatımızı kimin kurallarıyla tesis edeceğiz? Ortada imani bir ittifak arayışı yoksa Şark toplumlarını hiçbir şeyin birleştiremeyeceğini, sosyal bir ittifakın mümkün olmadığını, zaman ve hal-i hazır bize göstermiştir.

E. F. Schumacher'in, “Aklı karışıklar İçin Kılavuz”da dikkat çektiği üzere, "Modern dinsiz yaşama deneyi, başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Artık maddeci bilimciliğin kendini beğenmişliği, arzi barış arayışları, sekülerist ittifak arayışları çöküyor.

Bütün 'yeni' problemler teknolojik donanımlar tarafından çözülseydi bile, boşunalık, düzensizlik ve bozulma hali devam ederdi. Bugünkü bunalım had safhaya varmadan önce de mevcuttu ve kendi kendine ortadan kalkmayacaktır. 'Modern dünyevi deneyim'in başarısız olduğunu her geçen gün daha çok sayıda insan fark etmeye başlıyor. İnsanoğlu göklerin kapılarını kendisine kapattı ve muazzam bir enerji ve hüner ile kendini yeryüzüne hapsetmeye çalıştı. Şimdi, yeryüzünün ancak bir geçiş mevkii olduğunu, dolayısıyla göklere erişmeyi reddetmenin Cehenneme gönülsüz bir alçalma mânâsına geldiğini keşfediyor. Kilisesiz yaşamak mümkün olabilir belki; ama dinsiz, asla.”

Batıdan bilim, teknoloji ve dünyevilik ithal ederken, beraberinde bir dünya görüşünün ve bir hayat felsefesinin, hayatın bir mücadele olduğu anlayışının da İslam âlemine girdiği artık açıklık kazanmıştır.

E. Winkel. Paradigma and Postmodern Politics adlı makalesinde diyor ki: “Müslümanlar, en son model teknoloji ürünlerini elde etmenin özlemiyle yanıp tutuşmaktalar. Unutmayın, çevreyi kirletmeden, fabrikalarda gece vardiyalarına kalınmadan ve bunlara bağlı olarak insanın yaşadığı çevresinden, birbirinden ve kendisinden yabancılaşmadan araba, zenginlik, lüks sahibi olamazsınız."

İslâm, imani derinliğinden ve semavî özünden soyutlanmış bir 'ideoloji' düzeyinde sunulursa ne ittifak, ne muhabbet ne kardeşlik mümkün olur. Müslümanların şanlı tarihini iade etmek adı altında güç peşinde koşarak barış ve kardeşlik tesis edilemez. İslamı dar, siyasi ve milli sınırlara mahkûm ederek ittifak sağlanamaz.

İslâm, s-l-m kökünden geldiğine göre, müslim de bu hakikati kabul etmiş, mutmain olmuş ve dolayısıyla her şey ile insanlar ve kâinat ile selâm, barış içinde yaşayan kimse demektir. Bir müslimin gözünde, bütün yaratıklar aynı Rabbin mahlûklarıdır; hepsi barış içinde yaşayan kardeşlerdir. Said Nursi’nin Risaleleri bütün mahlûkatı kardeş gören ifadelerle doludur.

Bir evrensel sevgi ve barış dini olan İslâm, yaşadığımız çağın "Hayat bir mücadeledir" yanlışından kaynaklanmış evrensel bunalımına en etkili çaredir. Onu canlandırmak gerekir. İslam’ın kendi mensuplarının ve genel olarak dünyanın nazarını kâinatın manevî önemine yöneltme, dikkatleri mahlûkat ile barış ve uyum içerisinde yaşamamızı sağlayacak ilahî emirlere çekme noktasında her Müslümana görev düşmektedir

İnançsız bir toplumun bu ortak menfaatlerini sağlayan faktörlerden en Önemlisi ise milliyetçiliktir, Said Nursî, böyle toplumlarda ‘rabıta, unsuriyet ve menfi milliyettir’ der. Yani, ırkçılık ve milliyetçilik aracılığı ile toplumda zahirî birlik sağlanır. Fakat bu birlik menfaate dayalıdır. Çünkü, vahyi dinlemeyen insan, menfaatçi ve bencildir. Onun gayesi nefsinin heveslerini tatmindir. Fakat, bunu 'toplumun çıkarları' görüntüsü içinde yapar. Nefsinin menfaatlerini 'ulusal çıkarlar', ‘kamu yararı’ 'millî menfaat', 'ortak çıkarlar' gibi kılıflara büründürür. Gerçekte ise, Yaratıcıyı ve ahireti tanımayan bir insan, nefsinden başka hiçbir şeye hakikî sevgi besleyemez. Kendi çıkarı için her şeyi feda edebilir.

Pascal, “avcılıktan kumara, top oynamaktan yüksek memuriyetler kazanmaya, kazanmaktan harcamaya kadar uzanan bir dizi iş’in gerçek sebebinin, insanın acziyetini, faniliğini, yaratılmışlığını ve ölümden sonrasını düşünmekten kaçış olduğunu” söyler.

Bu durumu gördükten sonra, aklı başında bir insan, bu uygarlıktan ne sevgi, ne kardeşlik, ne de barış beklenebileceğini anlar. Çünkü, bu uygarlığın felsefesinin özünde nefret, düşmanlık ve mücadele vardır. Bunun içindir ki, sevgiye ve barışa inanmayan birçok insan mevcuttur. Bunların güzel sözden ibaret olduğu, gerçek olmaktan ziyade bir ütopya niteliği taşıdığı şuur altlarında hükmetmektedir.

Sevgi, barış, ittifak ve kardeşlik insanın fıtratında var olan duygulardır. Çağdaş medeniyetin mantığı içinde bunlara yer olmamasının sebebi ise, çağdaş medeniyetin fıtrata ve vahye ters düşmesi, vahye tâbi olmamasıdır.

Batıda dinin yerine ikame edilmek üzere kullanılan kalkınma, dünyayı kazanma efsanesi topluma bir hedef vermiş; ilerleme inancı, insanlara bir şevk ve ümit kazandırmıştır. Şimdilerde ise, bu ümit kırılmış, ilerleme inancı anlamsızlaşmış durumdadır. Vaad edilen maddî refaha ulaşıldığı halde, ondan beklenen mutluluk elde edilebilmiş değildir. Artık insanlar nereye doğru ve niçin ilerlediklerini bilemez haldedirler. Şaşakalmış bir vaziyettedirler. Âhiretlerini dünya için feda etmiş, ama onlara dünyanın da verilmediğini fark etmeye başlamışlardır.

Tevhid ve ahret inancı zayıflayan insan, mükemmellik isteklerini kaçınılmaz olarak bu dünyâ ile sınırlamıştır. Maddî tekâmül, nefis-eksenli bir tekâmüldür; insaniyetin ve ruhun tekâmülü değildir. Bugün kalkınmadan kastedilen, “dünyevi hayatın bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşidini tatmak için bütün latifeleri ve kalb ve aklı nefse musahhar etmek”tir, (BSN, Sözler) Bu, nefsin terakkisidir dünyevi bir ilerlemedir; fakat insaniyetin düşüşünü netice veren maddî bir ilerleme. Bu sözüm ona ilerleme adına insan öylesine dünyevileştirilmiştir ki, insanlığı mahvolmuş, âhireti tamamen unutmuştur. İşi gücü, bu 'zulümat kuyusu' denilen fani dünyada güya terakki etmekmiş gibi, bu dünya için çalıştırılmaktadır. Sadece kendi menfaatleri doğrultusunda çalışmak, sadece kendi çıkarlarını düşünmek kavgayı ve husumeti netice vermektedir. İnsan, bu acı durumdan, ancak kuralı koyanın nefislerimiz olmadığının farkına vararak kurtulabilir.

Mü'minin nazarında, Rabbi, mahlûkatı kardeşçesine birbirinin imdadına gönderip onları terbiye ermektedir. Meselâ, Kerîm olan bir Rabbin emriyle, bitkiler hayvanların imdadına, hayvanlar insanların imdadına koşmaktadır. Bu bir yardımlaşma ve kardeşlik görevidir. Rabb-ı Rahîm, kuvvetli olanı zayıfa musahhar kılmıştır. Bu bir mücadele değil, yardımlaşmadır. Tüm mahlûklar, yaratıklar içinde en yüksek varlık düzeyinde olan; hayat, ruh ve şuur sahibi bulunan insanın hizmetine koşturarak, yaratılış sırrının gerçekleşmesine çalışmaktadırlar.

Mü'min sair mevcutlara bu nazarla baktığı gibi, kendisi de o yardımlaşma ve kardeşlik görevinden payına düşeni alır. Herkese, her şeye yalnız Allah'ın rızası için hizmet eder, kimseden dünyevi bir karşılık beklemez. Çünkü, o, Kerim olan Sahibinin vaad ettiği uhrevî servet ile müstağnidir. Dünyaya hükmetme, her şeyi tahakkümü altına alma sevdası yoktur. Yaratıcısından başka kimseye tenezzül etmez. Mü'min için fazilet başkalarına tahakküm etmekte değil, onlara hizmet etmekte ve sorumluluk almaktadır.

Toplumsal hayatı sağlayan ye mutluluğa sevk eden unsur, muhabbet ve sevgidir. Ve onu bozan, düşmanlık ve adavettir. Madem muhabbet, kardeşlik ve sevmek imanın bir esasıdır ve iman insana bunları kazandırmaktadır; o halde, toplumların hastalıklarını tedavi eden de imandır, İslâmiyet’tir. Kişisel hayatta olsun, toplumsal hayatta olsun, sevgi, kardeşlik ve dolayısıyla barışın, ittifakın temini, ancak Allah'a imanla mümkün olur. Risaleler Kur’an ayetlerinin beşeri ve sosyal her türlü hastalıklarımıza deva olmasının örnekleri ile doludur.

Kısacası, Rabbini tanımayan; Rabbini tanımadığı için kendi iç dünyasının dengeleri altüst olan; en özet ifadeyle, 'kendisiyle barışık' olmayan bir insanın dış dünyayla barışık olmasının imkânı yoktur. Dini reddeden modern uygarlık dünyayı bir savaş alanına çevirmiş; insanı sair insanlarla, hatta tüm canlılarla mücadele eder hale getirmişse, sebebi bu 'iç barış'ın yokluğudur. Bunun dışındaki saçma sınırlar, bayrak kavgaları, ahmakçasına milliyetçilik iddiaları, bir ırkın diğer bir ırka üstünlüğü gibi salaklıklar yaratılmış olmayı kabul etmemenin şeytanca bahaneleridirler.

İman, insanın 'kendisiyle barışık olma'sını sağlamakta; ubudiyet şuuru içinde insanı bir 'iç barış ve denge' durumuna eriştirerek, dış dünyadaki barış, ittifak ve kardeşliğin temellerini hazırlamaktadır.

Bize lazım olan batının empoze ettiği milliyetçilik fikirleriyle, Kemalist tabularla yapılacak olan bir ıslahat değil, uyduruk anayasalar değil; kul olduğumuzun, imani tavrın getireceği yeniden doğuş, tecdit fikridir.

Zira Bediüzzaman’ın tabiriyle; ittifak Hüda’dadır, itihad tevhiddedir, nefislerde, dünyevi kavgalarda, heveslerde değil.

Son olarak yine ve yeniden tebliğimdeki ilk sorumu tekrarlıyorum: Gerek şahsi hayatımızda, gerekse sosyal hayatımızda, evimizde, iş yerimizde, toplumsal, bireysel ilişkilerimizde KURALI KİM KOYACAK?

 

popüler cevapdünya atlası