Seyahatnameler ve Ayetü’l-Kübra seyahatnamesi

Eklenme Tarihi: 26 Eylül 2013 | Güncelleme Tarihi: 04 Ağustos 2017

Seyyah, seyahat, seyahatname, birbiri ile alakalı kelimeler. İbni Batuta’nın ve Evliya Çelebi’nin meşhur seyahatnameleri gibi örnekler çok. Bunlar coğrafya alanına giren seyahat örnekleri. Evliya Çelebi rüyasında Peygamber-i Zîşandan (asm) şefaat isteyeceği yerde, dili sürçer “seyahat ya Resulallah” der. Duası kabul olur, özellikle bizim ülkeleri ve daha başka ülkeleri de gezer.

Bediüzzaman’ın hayatı bir seyyahın hayatına benziyor. Hikmeti nedir? Ayrı bir konu. Bediüzzaman çok dolaşmış, Selanik’ten Şam’a, Viyana’dan, Kostruma’ya, dünyanın dört bir bucağında o günün imkânları içinde erinmeden dolaşmış. Çok mekân, çok insan görmüş, yıkılış öncesi Osmanlıyı, kuruluş öncesi Cumhuriyet hükümetini, Demokrat Parti’yi daha neler neler… O kadar çok yazılacak şey var ki… Talebeleri var, âşıkları, sevdalıları, hahişgerleri çok sınırlı. Bu yüzden kırık dökük bilgi çok. Bir büyük biyografın onun hayatını bir araya getirip bir eser meydana çıkarması gerekir. Goethe’nin bir biyografisini gördüm, üç cilt iki bini aşkın sahife. Tolstoy’un bir biyografisini gördüm, bini aşkın sahife. Onların biyografisi yazılır da Bediüzzaman’ınki niye yazılmaz?

Bediüzzaman’ın seyahatnamesinin adı Ayetü’l-Kübra. Bediüzzaman bir karakter, bir kahraman icad etmiş, ismini koymuş. “Kâinattan Halıkını soran bir seyyah.” Koca kâinatı bir adam mı dolaşmış? Evet dolaşmış. Eseri baştan sona iki defa gözden geçirdim. Konuları birbiri ardına nasıl da dağıtmadan dizmiş, ahenk ve armonisini kaybetmemiş. Ne kadar büyük bir zekâ, hafıza, vaka örgüsü? Hayret et başka ne yapabilirsin ki?

Milli Eğitim Bakanlığı bu kitabı liselere edebiyat olarak koymalı, okutmalı. Böyle bir kitap bizim edebiyat tarihimizde yok, dünya edebiyatında da yok. O zaman ülkenin batısında ki “gezi” de kalmaz, güneyin dağlarındaki gezi de. Yeter ki Bediüzzaman‘ın bu tanrısal gezisini okusunlar, onun dolaştığı iklimlerde dolaşsınlar. İnsan ruhunda, semada, yıldızlarda, kozmik âlemlerde, ruhta, akılda, kalpte evelemek gevelemek yok.

Sayın siyasiler! Menderes‘ten beri Bediüzzaman’ı oyalıyorsunuz. Cenazelerde buluşuyorsunuz ama liselere bu kitapları sokmadınız. Sokmazsanız çok başınız ağrır. Bu ülkenin Isparta kahramanlarına ihtiyacı bitmedi. Kahraman rektörler, bakanlar, öğretim üyeleri gerekir. Hem neden korkuyorsunuz? Kırık-dökük Bediüzzaman beyanları ile kimsenin ilgisi ona artmaz, yiğitçe işler yapılmalı. Bediüzzaman “milyonlar başın feda olduğu bir hakikate bin başım olsa feda olsun” diyor.

Eserin başındaki ayet-i celilede seyahat var. Tesbih eden, Allah’ı anan, O’nun adına hizmetçilik ve rükünlük eden, kâinatı ve içinde dolaşmayı ortaya koyan bir ayet-i muazzama. Arz, sema ve içindekiler O’nu anarlar, O’nun adına hareket ederler. Arkasından trajik bir kelime söyler Rabb-i Zülcelal “velakin la tefkehun.” Arz ve semanın içindekilere bakıp düşüneceğine hayatın lüzumsuz ayrıntısını gaye edinen insanlar! Onlar için de acele etmiyor Allah, “halimen gafura” diyor. Ölünce Allah soracak olursa, “Bu ayeti nasıl anladın kulum?” diye, herhalde “arz ve semanın içindekilere değil, televizyonun içindekilere baktım, daha nelerin içine bakmadım ki” diyeceğiz. “İnsan insanın kurdudur” demiş bir feylesof-u zavallı. Doğru. Bir kurt insan televizyonu yapmış, o kurt da şimdi insanlığı kemiriyor, televizyon değil kurtlar sofrası.

Bediüzzaman’ın seyahatnamesi dağ-taş seyretme seyahatnamesi değil. Ya nedir? Bediüzzaman farkını anlatır. “Sonra o seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafir” der. Burada iki türlü ironi var, biri alışılmış misafir kelimesine muhalefet. Bu misafir, mütefekkir misafir. Yemek yemeğe gelen değildir. Aynı zamanda bu vasıf Bediüzzaman’ın kurguladığı insan tipidir. Mütefekkir misafir, karnı yemekten dışarı fırlamış yemek misafiri değildir. O seyahat kelimesinde de ikinci ironiyi söyler, coğrafi seyahat değil, fikri seyahat. İki kelime grubunda talep ettiği insan tipi, fikri seyahat eden seyyah ve tefekkür eden misafir. Zola‘nın, Hugo’nun, Dostoyevski‘nin Flobert’in tipleri tipsiz heriflerdir. Ayetü’l-Kübra’yı liselere koymayın, Yaban’ı, Aylak Adam’ı, Zehra’yı okutun, ondan sonra Gezi’de silahlarla gezinin.

İkinci bir defa kullanır seyahat kelimesini, “dağlar ve sahralar seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar.” Dağları, sahraları dolaşır ama ne yapar? Fikrini hareket halinde dolaştırır. Ben de dâhil hayatı fikir seyahati şeklinde anlayamadık. Eşyalarla mutlu olduk, düşüncelerle değil. Eskiden ölenlerle eşyalar beraber gömülürmüş, akıllı adamlar doğru yapmışlar. Bakmışlar ki bu insanlar eşyadan başka bir şey düşünmüyorlar. Şimdi de eşyalarla gömsek yanlış olur mu? Hani “kişi sevdiği ile beraberdir” denmiş ya! İnsan ölünce sevdiği eşyalar onun arkasından mezara koşsalar, hani çocuklar oyuncakları ile yatarlar ya onun gibi.

Yine bir seyahat kelimesi; “sonra seyahat-ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu…” Batı romanındaki tiplerin romanların başındaki tanıtım cümlelerini okumak isterdim. Onlar tip değil karakter. Fikri seyahat ettikçe merakı artıyor, zevki ve şevki artıyor. Batılı bilim adamlarının merak, zevk ve şevkine hayran olmamak mümkün mü? Onlardan örnek vermek gerekir. Enlem ve boylamları bulmak için adam ne kadar dolaşmış. Bizden hadis aramış. Buhari hazretleri ne kadar uzak memleketlere gitmiş. Adamın davranışını etik görmediğinden geri dönmüş. Ampulü bulmak için Edison ne kadar çabalamış? Newton ne fiziki çalışmalar yapmış? Işık üzerinde neler söylemiş? Fosforu bulmak için adam neler çekmiş? Hasta adam Marsel Proust, 6-7 yıl bir küçük odadan dışarı çıkmamış altı ciltlik Geçmiş Zamanın Peşinde romanını yazmış. Daha neler neler… Merakları, şevkleri, zevkleri artmış. Nur talebesinin de fikri seyahatte bulunan, zevki ve şevki artan, meraklı kişiler olmasını söylemiyor mu bu tahlil ve tanıtım?

Seyyaha yeni bir vasıf katar; “Sonra imanın kuvvetinden ulvi bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talib…” İmanının kuvvetinden ulvi hakikat zevki alan, taleb eden, isteyen bir seyyah. Mütefekkir, düşünen bir seyyah. Yeni bir özellik kazanır. Taleb eden, isteyen. Durmadan bilgi ve marifet açlığı içindeki insan. Bediüzzaman bilgi ve marifete aç bir insan, onun bilgi ve marifete açlığını bütün bir Risale-i Nur anlatıyor. Ne kadar farklı bilgi alanlarında dolaşmış? Adama demiş ki, “Napolyon gibi yapma, Selahattin Eyyübi gibi yap!” İki büyük adamı da biliyor, bilmek yetmez yaptıklarının yeterliliklerini ve yetersizliklerini de biliyor. Bizim sadece adını bildiğimiz bu meşahirlerin o yaptıklarını da biliyor. Allah Allah, hayran olma da ne yap?

Seyyah kelimesine her durakta yeni bir mana katar, önce seyyahın özelliklerini sayar sonra ona dünya seyyahı der: “Sonra kemalat-ı insaniyenin en büyüğü, belki bilcümle kemalat-ı insaniyenin menbaı ve esası iman-ı billahtan ve marfetullahtan neşet eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı…” Dünya seyyahı ama mekanların, coğrafyanın seyyahı değil. Allah’ı bilmenin, O’nu tanımanın ve O’nu sevmenin seyyahı. O’nu tanıtan, O’nu sevdiren, O’nu bildiren şeylere düşkün bir dünya seyyahı. Bu cümlede o kadar eleştiri var ki, her cümlede edebiyatın, felsefenin devlerinin ne kadar cüce olduğunu gösteren ironik oklar var.

Yeni bir seyyah modeli; “akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu…” Akıl ve kalpte dolaşan seyyah. Böyle bir seyahat türü var mı? Var işte. Bediüzzaman elbette hasta aklı tedavi için aklın dünyasına girecek. Kalbin tedavisi için kalp hastanesine girecek. O akıl ve kalp tedavisi uzmanı. Onun tedavisinden geçmediği için akıllar ve kalpler hasta.

Sonra seyyahın aklı Asr-ı Saadette dolaşır. Orada aklı ile beraber dolaşır, seyahat eder. O “Asr-ı Saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiridir.” Aynı seyyah, bir ayetin indiği zamandaki hazzını yaşamak için o zamana gider, geriye dönüş tekniği ile.

İkinci babın başında seyyah çok zenginleşmiştir, her dolaştığı durakta iman hazinesini zenginleştirir. Şimdi bu zengini nasıl tanıtır? Bediüzzaman, “imanın bir zerre artması bir hazinedir” diyor. İşte onun gibi. “Dünyaya ilim için gönderilen ve bütün kâinatta fikren seyahat eden ve her şeyden Halıkını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakin derecesinde ilahını vücub-ı vücut noktasında bulan dünya misafiri…”

Seyyah önce seyyahtır, sonra dünya seyyahı, sona doğru “kâinat seyyahıdır.” Çünkü konu ilerledikçe gözlemler ve yorumlar kâinata taşmıştır. Sonra “seyyah-ı âlemdir.” Âlem mi büyük, kâinat mı? O da başka sorun. Bediüzzaman karakterine bazen de “bizim seyyah” der. Bahsin sonunda karakter “pürmerak bir seyyahtır.”

Ayetü’l-Kübra’da seyyah kelimesi üzerinde durduk, daha neler var neler…

popüler cevapdünya atlası