Said Özdemir ve Mehmet Kırkıncı’yı anlattılar

Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2018

Serdar Bilgin’in haberi:

Risale Akademi'nin Ankara'daki merkezinde başlayan program, Mülayim İskender’in okuduğu aşr-ı şerifin ardından Bestami Çiftçi, Akif Yazıcı ve Mehmet Fırıncı Ağabeyin açış konuşması ile başladı. Kemalettin Özdemir, Ziyaeddin Akbulut, Mustafa Yılmaz, Kadir Aytar, Himmet Uç ve Münir Yükselmiş tarafından ağabeylerin hayatı, şahsiyeti ve hatıraları anlatıldı, video gösterimi yapıldı. Program Hasan Özkan’ın ve Mehmet Erdoğan’ın yaptığı hatim duası ile sona erdi.

Araştırmacı Yazar Bestami Çiftçi, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinin birer azaları olmayı hak etmiş, sevgili üstadımızın iltifatına ve sırr-ı ihlasa mazhar olmuş ağabeyleri anmanın Risale-i Nur’u anlamamıza katkı sunacağını ifade etti.

Risale Akademi Kurucu Başkanı Dr. Akif Yazıcı, akademinin yaptığı faaliyetler hakkında bilgi verdi. Hem abilerin ilmi şahsiyetlerinin anlaşılmasında hem de Risale-i Nur’un anlaşılmasında bu tür programların önemine işaret etti.

RİSALE-İ NURLARI İNSANLARA ULAŞTIRMA HUSUSUNDA ADETA BİR DEHA İDİ

Bediüzzaman’ın talebelerinden Mehmet Fırıncı Ağabey ise konuşmasında şunları anlattı:

“Said Özdemir ve Mehmet Kırkıncı ağabeyler Kur’an’ı Hakîmin, Risale-i Nur’un hakikatlerini anlattılar. Bu hakikatleri anlatacak, hizmet edecek talebeler yetiştirdiler. Yine bu hakikatleri Anadolu’da ve dünyada duyuracak eserler neşrettiler. Allah onlardan razı olsun.

“1960’dan evvel Said abinin evinde misafir olur, onun evinde yer içerdik. Said abinin, bu hakikatleri bütün dünyaya duyurmak için son on-on beş senede yaptığı tercüme faaliyetlerine, çırpınışlarına hayrandım doğrusu. O şartlarda tarifi imkânsız fedakârlıktı. Risale-i Nurları insanlara ulaştırma hususunda adeta bir deha idi. Gayretliydi. Netice veren bir gayreti vardı. Cesurdu. Tereddüte düşmezdi. Hizmet erbabı idi. Hizmet noktasında gözünü kırpmadan giderdi. Hapishaneye girme rekoru onundu. Dokuz defa hapishaneye girmişti.

“1962 yılında seçimlerde İstanbul’a gelmişti. 46 numaralı binada, Süleymaniye’de polis baskını oluyor. Her tarafı arıyorlar. Said abinin çantasını da aramak istiyorlar. Said abi de “Siz bu binayı aramak için izin almışsınız, benim çantamı aramaya hakkınız yok” diyor. Polisler de “Emniyete gideceğiz, çantanı arama izni çıkartacağız, senin çantanı da arayacağız” diyorlar. Emniyete geliyorlar, irtibat noktasında duran polise, “Arkadaş burada dursun, biz geleceğiz” diyorlar. Onlar gittikten sonra bakıyor Said abi, ortam müsait, oradan kayboluyor. Polisler geliyor, bakıyorlar, Said abi yok. 46 numaralı binaya geliyorlar, arıyorlar, “Nurculuk nedir?” adlı merhum Nazım abinin bir yazısı vardı. Onu buluyorlar. Ardından bizleri topladılar. Ben dâhil on bir kişiyi nezarethaneye aldılar. Tek kişilik hücrelerde, on beş gün falan nezarethanede kaldık. İyi memurlar geliyor, hücreleri açıyor, birleşiyoruz. Hukuksuz bir muamele ile karşı karşıya olduğumuza dair bir dilekçe yazık, hep birlikte imzaladık. Emniyet müdürü de asker, dilekçe emniyet müdürüne gidince, “Bunlar toplu halde nasıl imzalamışlar?” diyor. Bu sefer kâğıt, tespih, takke ne varsa aldılar. O arada Ceylan abi, kâğıdın kartonun arkasına bir şiir yazmış.

“Ağustosun dördüncü haftası,

Said ve çantası,

Birinci şubeden bırakıp kaçtı,

Başımıza sevaplı belalar açtı.”

Birinci Şube Müdürü Zafer Yılmaz gelmiş, birinci hücre, benim bulunduğum hücremdi, aç demiş, açtılar, “Sizinle sohbet edelim.” dedi, sohbet ettik.  Elimdeki kartona gülerek baktı, “Bu şiiri kim yazdı?” dedi. “Ceylan Çalışkan” dedim. “Hangi hücre?” dedi. Hücresini gösterdim, sonra bütün hücreleri açtı ve hepimizi çıkardı. Şiiri tekrar okudu, güldü. “İki buçuk ay sonra seçimler var, şimdi malum askeri idare var, bu beyannameyi neşretmeyi, böyle kalabalık toplantı yapmayı bırakın, dört beş kişi toplanın, askeri idare bitsin, sivile geçelim, sonra ne yaparsanız yapın.” dedi.  Şube müdürü, lahikaya beyanname diyor. Hepimizi bıraktı, çıktık. Said abi sonradan teslim olmuş. O an bir hadise olmuş, çıkmış. Yine ihtilal olduğu zaman basılan kitapları Said abi ile minibüse koyduk, İstanbul’a götürdük. O sıkıntılı günlerde hep beraberdik.

 

ERZURUM’DA AÇILACAK ÜNİVERSİTE BENİM ÜNİVERSİTEMDİR

Erzurum’da üniversite açılacağını duyduk, “Eyvah!” dedik. Bu dinsizlik buraya kadar gelecek, bizim çocukları ifsat edecek diye düşünürken Üstat Hazretlerinden mektup geldi. Mektupta şöyle yazıyor. Erzurum’da açılacak üniversite benim üniversitemdir. Bizdeki bakış tamamen değişti, bizler de bu üniversiteyi nur üniversitesi haline getirmek için bir düşünce doğdu. Bu üniversiteden ilim adamları yetişiyor; vatanımıza, milletimize, dinimize hizmet ediyor, Üstadımızın arzusunu böyle tahakkuk ettiriyorlar–hamdolsun!-

Said abi, Cumhuriyet tarihinde radyoda risale okuyan ilk kişidir. İzmit’te gemi kazası olmuştu, 120 çocuk vefat etmişti, çocuklar için İzmit’te mevlit okunmuştu, Said abi Çocuk Taziyenâmesini radyodan okumuştu, Üstat Hazretleri de dinledi, çok memnun oldu, çok tebrik etti.

Allah, Said Özdemir ve Mehmet Kırkıncı abilerden razı olsun.

ÜSTADIN KENDİSİNE RİSALE-İ NURLARI AÇIKLAMA GÖREVİ VERDİĞİNİ” SÖYLEMİŞTİ

Prof. Dr. Kemalettin Özdemir konuşmasında babası Said Özdemir’in kendisine Rabbini, İslamı, Kur’anı, Üstadı tanıtan kişi olduğunu ifade etti ve hayatının her karesinde onun davası ile nasıl bütünleştiğine dair gözlemlerini anlattı.

Eski Milletvekili Ziyaeddin Akbulut konuşmasında şunları ifade etti.

Said Özdemir ve Mehmet Kırkıncı abiler ile bir hukukumuz olmadı ancak bir beraberliğimiz oldu. Kırkıncı hoca, büyük bir âlimdi. Ankara’da üniversite öğrencisi iken Kırkıncı hocanın Ankara’ya geldiğini duyar, derslerine giderdim, dersini keyifle dinlerdim. Bir gün dersinde “Üstadın kendisine Risale-i Nurları açıklama görevi verdiğini” söylemişti. Hakikaten Risale-i Nur’daki mevzuları misallerle, örneklerle çok güzel anlatırdı. Hazırcevaptı. Kendisine yöneltilen sorulara çabuk, yerinde cevaplar verirdi. Karşısındaki insanı ikna eden bir zattı.

Risale-i Nurların Osmanlıcadan Latin harflerine basılması hususunda Said abinin çok büyük bir emeği, rolü var. Her bir formayı alıp Ankara’da bastırıyor, Emirdağ’a gidiyordu, Üstadın formları gördüğünde neşelendiğini bizlere aktarırdı.

Gerek Said abi gerek Kırkıncı hoca bu büyük insanların hayatından ders almak lazım, onları örnek almak lazım, ömürleri ile Risale-i Nurlara verdiler. Onlar çok zor günlerde hizmet ettiler. Çilesini onlar çektiler. Şimdi bizler meyvelerini topluyoruz. İnşallah o büyüklerimize layık oluruz. Risale-i Nurların neşrinde, okunmasında görev şimdi bizlerde Cenab-ı Hakk, cümlemizi muvaffak etsin. İslamdan, Kur’an’dan ve Risale-i Nur’dan ayırmasın. Hizmeti de kıyamete kadar devam ettirsin inşallah.

İttihat Derneği Başkanı Mustafa Yılmaz konuşmasında mümtaz iki abimizin anılmasından duyduğu şevki ifade etti, ilk görev yeri Erzincan Lisesinde iken sık sık Kırkıncı hoca ile olan görüşmelerinden, hatıralarından bahsetti.

Yazar Kadir Aytar, her iki ismi şöyle anlattı:

SAİD ÖZDEMİR AĞABEY

1927 yılında Siirt’in Tillo ilçesinde dünyaya gelir. 1938 yılında ailecek babasının yanına Ankara’ya gelirler.Ankara’da ilerleyen dönemlerde Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde okuyan Abdullah Yeğin ile tanışır. Abdullah Yeğin ona Telvihat-ı Tis’a ve Gençlik Rehberi gibi Üstad Said Nursî’nin bazı eserlerinden verir.

Said Özdemir, fıkıh, tefsir, kelam derslerini okur ve hitabette kendisini geliştirir. Diyanet’in açtığı sınava girerek yüksek bir puanla alarak vaiz olarak atanır. Daha sonra da gezici vaiz olur.

Said Özdemir, Isparta’ya ziyarete  gider. Baba oğul Üstadın huzuruna çıkarlar. Üstat onlara sarılarak “hoş geldiniz” der.

Said Özdemir Üstada Hicaz’a gitmek istediğini söyleyince Üstad: “Niye?” diye sorar. O da: “Memleketin hali fena, gittikçe daha da fenalaşacak. Orada çocuklarım da ben de kurtuluruz” der.

Üstad: “Kardeşim, ben orada olsam buraya gelirdim. Âlem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye’dir. Bu kilit açılınca âlem-i İslam’ın kilidi açılacak. Buradan gitmek, harpten kaçmak gibidir. Harpten kaçmak kebairdendir. Buradan gitmek için izin yok’ der. Said Özdemir bu görüşmeden sonra Hicaz’a gitmekten vaz geçer.

Diyanet’te çalıştığı sürede Risale-i Nur Külliyatı’yla ilgili çok hadiselerle karşılaşır ve çok hizmetleri olur. 1953’te Üstadı 2. defa ziyarete gittiğinde; “Atıf Ural’la tanış ve hemen hizmete başla!” diyerek neşriyat görevi verir. İlk olarak yeniyazı 10 Söz’ün teksirinde çalışır. Sözlerin tamamı basıldığında Üstad sevincinden uçar. Daha sonra Mektubat, Lem’alar, Tarihçe-i Hayat, basılır. Daha sonra Said Özdemir, Risale-i Nur’dan vecizelerin bulunduğu bir takvim hazırlatır ve yayımlar.

Said Özdemir, Üstadın vefatından sonra Risale-i Nur’ların neşrini ve dershane hizmetlerini, arada ihtilâller olmasına rağmen ara vermeden sürdürmeye çalışır, Ankara’da kendi kurduğu İhlâs Nur Yayınevinde Risale neşriyatını sürdürür.

Doksanlı yıllarda bazı küçük Risaleleri, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca gibi pek çok dünya diline çevirterek o dillerin konuşulduğu ülkelere gönderir ve bir bakıma Risale-i Nur’un yurt dışında da intişar etmesine zemin hazırlar.

Bazı Risaleleri teyp bantlarına okutarak başlattığı sesli Risale neşriyatını, iki binli yıllarda CD’lere, VCD’lere, daha sonra internet sitelerine aktarttırarak Risale neşriyatında yeni bir hamle daha yapar.

Risale-i Nur’un neşrinde sınır tanımaz. Radyo mikrofonlarından televizyon ekranlarına; bilgisayarlardan internet sitelerine varıncaya kadar beşeriyetin geliştirdiği bütün cihazları, Nurların intişar vesilesi hâline getirir

Son nefesine kadar da, yeni icat edilerek insanlığın hizmetine sunulacak olan her türlü teknik cihazatı, yine alıp Nurların intişarında kullanma azmi, gayreti ve kararlılığı içinde hareket eder.

MEHMED KIRKINCI

1928 yılında Erzurum’un Güllüce köyünde dünyaya gelmiştir. Gerek babasının telkinleriyle gerekse evlerinin karşısında bulunan İhmal camiinin imamı Mehmed Efendinin tesirli vaazları sayesinde ilim aşkı uyanır.

Bediüzzaman’ı ilk defa hocasının sohbetinde duyduktan sonra gönlünde ona karşı fevkalade bir muhabbet meş’alesi tutuşur. Sürekli Bediüzzaman’ı düşünür, rüyalarında görmeyi arzular. Görür de…

Hocası Faruk Efendiden Bediüzzaman’la ilgili hatıraları dinledikten sonra, onu tanımak ve eserlerini okumak hususunda şiddetli merak uyanır. 1947 yılında Üstada bir mektup yazar ve kitaplarından ister. Hüsrev Ağabey elle yazılmış risalelerden gönderir. Risaleleri böylece okumaya başlar.

Nihayet 1955 yılında 27 yaşında iken Zekeriya Efendi ile birlikte Üstadı ziyarete giderler. Üstat onlarla görüşmeyi kabul eder. Heyecanla beklerler. Kapı aralanıp Üstad içeri girince Kırkıncı Hocanın gönlünün semasına “mavera-i ufuktan bir bedr-i Münir” doğar. Elini öper. Mektubu okunur. Üstat dua eder. Üstattan sonra Barla’yı ve oradaki ağabeyleri ziyaret ederler. Sohbetlerini dinlerler. Oradan da Erzurum’a dönerler. Mehmed Kırkıncı, döndükten sonra Risaleleri okumaya ve başkalarına okutmaya çalışır. Bediüzzaman Said Nursi'nin önemli talebelerinden biri olur. Karanlık Kümbetin yanındaki evini medreseye çevirir. Risale-i Nur ve Arapça dersleri verir. Ondan öğrendiklerini, gördüklerini kendi öğrencilerine aktarmak için seferber olur. Çevre illere hizmet için koşar.

Sıkı takiplerin yapıldığı sıkıntılı günlerde bile sohbetlerine devam eder. 1960 ihtilalinde hakkında tutuklama emri bile çıkarılır.

Bütün ömrü İslâm'ın hizmetinde geçer. Sohbetlerinin temelini İslâm birliği, müminler arasındaki muhabbet ve kardeşlik oluşturur. Ayet ve hadislerle süslediği sözleri talebelerine ışık olur. Sık sık olmasa da bazı hususları Üstadına mektupla danışır ve fikrini sorar.

Mehmed Kırkıncı Hoca,  hem iyi bir Nur Talebesidir, hem de iyi bir müderristir. İlm-i kelamda ve bunun yanında mantıkta ve usul ilminde çok ileri durumdadır. İyi bir İslam âlimi olduğu kadar, aynı zamanda iyi bir insan mühendisidir. Herkesi büyük bir şefkatle bağrına basar. En kıymetli eserleri, yetiştirdiği talebeleridir.

YÜRÜYEN BİR RİSALE-İ NUR’DU

Prof. Dr. Himmet Uç ise konuşmasında Kırkıncı hocanın çocukluk yıllarında başlayan ilim hevesinin ilerleyen dönemlerde Bediüzzaman ile 1955 yılında Isparta’da görüşmesine vesile olduğunu ifade etti, bu görüşme sonrası ömrünü süsleyen Risale-i Nurların Erzurum’da tedrisine devam ettiğini, Risale-i Nur’u anlayan ve şerh eden talebeler yetiştirerek bir ekol ortaya koyduğunu anlattı.

Münir Yükselmiş konuşmasında yaklaşık yirmi bir yıldır Said abi ile program yaptığını ifade etti. Program sırasındaki Said abi ile ilgili hatıralarına değinen Yükselmiş, şunları anlattı.

“Kendisini evden alıp programa götürdüğümde bedelini ödemek isterdi. Hakperestti. Takvadaki hassasiyeti takdire şayandı. Her bir programa hassas davranır, iyi hazırlanır, rahatsız olsa da programa katılmak isterdi. “Bizi yaklaşık bir milyon kişi izlese bir milyon ile bir saati çarparsak ömrümüz yüz sene artıyor, her bir programda biz evlere gidiyoruz, evlerde ders yapıyoruz, ömrümüz uzuyor, bu fırsat kaçırılır mı?” derdi. Son dönemde Üstadın sarığı ve cüppesi ile programa çıkmıştı.  Program bittikten sonra program kayıt cd’sini muhakkak alırdı.

Doğru bildiği şeyi yapmaya çalışır, adımını atardı. Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra onunla hemhal olup Risale-i Nur’un neşrinden başka bir şey düşünmeyen biri olarak tanıdım. Said Özdemir, yürüyen bir Risale-i Nur’du. Üstadın hatıralarını toplayan aynı zamanda muhafaza eden bir boyutu vardı. Allah razı olsun. Mekânları cennet olsun.

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası