Said Özdemir Ağabey Paneli

Eklenme Tarihi: 27 Kasım 2013

Prof. Dr. Kemalettin ÖZDEMİR'in Tillo'da yapılan Said Özdemir Ağabey Paneli konuşmasıdır

Muhterem Hazırun

Bu programı tertib eden başta Siirt Valisi Sayın Ahmet Aydın Bey’e Tillo Belediye Başkanı Sayın M.Mesud Memduhoğlu’na ve bu vefa programı Anadolu Ağabeyleri Panellerini tertib eden ve bu uğurda her türlü takdirin üstünde gayretleri bulunan Risale Akademi kurucu üyesi Sayın Dr. İsmail Belek Bey ve mesai arkadaşlarına teşekkürlerimle başlamak istiyorum. Bu programda emeği bulunan herkese şükranlarımı sunuyorum.

Engin kültür ve tarihi, medfun bulunan büyüklerimizin ruhaniyeti, asırlardır kesintisiz devam etmekte bulunan eğitim ve öğretim hizmetleri ile dünyada haklı bir şöhrete sahip memleketimde, TİLLO’da böyle bir programa davet edilmekle, babamla alakalı bu anma toplantısında akrabalarıma, hemşerilerime hitab etmekle müşerref oldum.

Babam, 1927 yılında burada, Tillo’da Mücahit mahallesinde halen ayakta olan panelimizin yapıldığı bu mekana yakın, kemerli ve altından yolun geçtiği evde üç erkek kardeşin büyüğü olarak dünyaya gelmiş. Babası Osman Bey soyu Halid b. Velid hazretlerine dayanan Şeyh Mücahid ailesinden yani Halidi aileden. Annesi Hediye Hanım ise, soyu Hz. Abbas’a da dayanan Fakirullah hazretleri neslinden. Babam, annesini dört yaşında iken kaybettiğinde, kardeşi Tevfik Bey henüz 2 yaşındadır. En küçük kardeş Şefik ise henüz bebektir. Dedem Osman Bey, hanımının vefatı sonrasında Tillo’da çok kalamaz ve memleketinden ayrılır. Büyük anne Sitti Hanım müteveffa babannemin yokluğunu hissettirmez. Önceleri Meyme Yasiyye Camii daha sonra Seydo Camii imamı olan büyük dedem Molla İsmail artık babamın hem babası hem de hocasıdır. Dini eğitimini ondan alır. O dönemde Tillo’da ilkokul bulunmadığından resmi eğitimini burada alamamış, ancak Ankara’ya gittiğinde ilkokula başlayabilecektir.

Dedem Osman Bey’in Ankara’da Orman Genel Müdürlüğünde Orman Mesaha memurluğu görevine başlaması ve sonrasında Münire Hanımla izdivacından kısa süre sonra babam dayısı Zeki Bey tarafından Ankara’ya getirilmiştir. Dedem, babama matematik dersi vermiş, Münire hanım da aldığı Türkçe alfabe ile babama Türkçe öğretirken babam da yeni annesine Kur’anı- Kerimi öğretmiştir. Münire hanımın terbiyeli ve müttaki olarak tavsif ettiği babam çok kısa zamanda öğrenmede mesafe katetmiş ve Tillo’dan geldiği 1938 yılında girdiği imtihan neticesinde ilkokul üçüncü sınıfına kaydolmuştur. Devrim ilkokulundan mezun olmuş, Ortaokulu Hacettepe mevkiindeki Taşmektep’te okumuş sonrasında Ankara’nın en kaliteli lisesi kabul edilen Gazi Lisesi Fen Bölümüne kayıt yaptırmıştır. Bu Lise İsmet İnönü’nin oğlu Erdal İnönü dahil o devrin meşhurlarının çocuklarının okuduğu okuldur. Arkadaşlarından Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş babamla alakalı şunları söylemişti “Biz yolda yürürken baban, sağa sola bakmamıza müsaade etmez, günaha girebileceğimizi söyler ve bizi engellerdi. Ayrıca yolda lüzum olmadan konuşmamamızı, zamanımızı, zikrederek, dua okuyarak değerlendirmemizi ister kendisi zikrini, duasını okur ve bizi korumaya çalışırdı” demişti. Babam, 1946 yılında Gazi Lisesi Fen Bölümünü okul birincisi olarak bitirmiş ve aynı yıl lise başarısı sebebiyle imtihansız olarak İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği bölümüne kaydolmuştu. Üniversitede ikinci sınıfta da başarı ile öğretimini devam ettirirken teferruatını bize anlatmadığı manevi bir hal neticesi 1948 yılında aldığı bir kararla okulunu bırakır ve Ankara’ya dönerek artık okumayacağını bildirir. Bir müddet Ankara’da kaldıktan sonra memleketine, Tillo’ya döner. Esasen babası hariç neredeyse bütün akrabaları Tillo’dadır. 1950 yılında dedesi, babaannesi ve akrabalarının tavassutu ile annemle Rahime hanımla evlenir ve Ailesi ile Ankara’ya gelirler. Kısa süre sonra da askere gider. Yedek Subay olarak askerliğini tamamlar. Bu izdivaç neticesinde Cenabı Hak onlara beş erkek üç kız evlat nasib eder. Bunlardan ikisi çok erken dönemde vefat ederler. Babamın da iki erkek iki kız kardeşi de dünyaya gelir.

Babam, izdivacı akabinde Diyanet İşleri Başkanlığında açılan memuriyet imtihanına başvurur. İmtihan komisyonu Başkanı merhum Ahmed Hamdi Akseki’dir. Yapılan imtihanı kazanır, memur olarak göreve başlar. Diyanette çalışması esnasında başta Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Hasan Fehmi Başoğlu olmak üzere bir çok hocadan tefsir, hadis, fıkıh ve diğer dini dersleri hususi olarak alır, kendisini yetiştirir. Üç yıl sonra yapılan Müftülük ve Vaizlik imtihanını da yüksek puanla kazanır ve Ankara Gezici vaizliğine tayin edilir. Bir arayış içindedir. Devrimler neticesi insanların dini değerlerden uzaklaştıklarını görmekte. Ailesinin, çocuklarının dini hayatı hakkında endişeler taşımaktadır. Karar vermiştir. Ailesini alıp Hicaz’a gitmeye, orada yerleşip, onlara dini hayatlarını orada yaşatmaya. Kitaplarını ve ev eşyasını satılığa da çıkarmıştır. Kitapların bir kısmının satılmadığını görünce de kitaplarını ücretsiz olarak verir ve şu şartı koyar kitabı alan 10 gün içinde okuyacak ve okuması için başkasına verecektir bu süre sonunda başkasına vermemişse her gün için bir fakire 10 kuruş verecektir.

Babam, ülkenin yaşadığı sıkıntıları, o dönemde tanıştığı ve mehdi olacağını söyleyen bir zatı, hicaza hicret edip yerleşme kararlarını istişare etmek, tavsiye, nasihat almak düşüncesi ile Tillo’da iken de adını çok duyduğu, henüz görmediği halde kendisine çok güvendiği bir zat’a Bediüzzaman Said Nursi’ye soracaktır. Bu niyetle 1953 yılında İsparta’ya babası Osman Bey ile giderler.

Bediüzzaman ile görüşmeleri esnasında Üstad, Tillo’daki hayatını, 31 Mart vak’asını, Ankara’ya Türkiye Büyük Millet Meclisine davet edilişini ve orada kendisine yapılan teklifleri ve yaşananları anlatır ve Tillo’dan kendisine bir yardımcı vermesi için Rabbisine duasını, anlatır ve demek ki ruhum seni arıyormuş Cenabı Hak yardımcı olarak seni bana gönderecekmiş der. Hicaz ile alakalı olarak da Alemi İslam’ın kapısının kilidinin Türkiye olduğunu Bu kilidin bu kapıyı, Alemi İslam’ı açacağını buradan yani Türkiye’den gitmenin görevden, harpten kaçmak olacağını, buradan gitmenin caiz olmadığını ve kendisinin eğer orada olsaydı buraya geleceğini bildirir. Bir yıl sonraki ziyaretinde de babama ilk vazifesini tebliğ eder. “Kardeşim Atıf Ural’ı tanıyormusun. Git O’nunla tanış ve hemen beraberce hizmete başlayın.” der.

Ankara’ya dönülünce talimat hemen yerine getirilmiş, Atıf Ural ile tanışılmış, hizmete, büyük bir şevkle neşriyata başlanılmıştır. Eserler birer birer baskıya hazırlanır dizilir, üstada tashih ve tasvibi için forma forma gönderilir ve eserler büyük bir süratle basılır, dağıtılır. Bu arada eserlerin basıldığı duyurulmalıdır. İnsanlar bu eserleri nereden temin edeceklerini bilmelidirler. Ankara Radyosuna ilan verilir, eserler ve neşredildikleri ile nasıl temin edileceği duyurulur. Ben o günleri hatırlıyorum, ana haber saati kuşağı idi. Evimizdeki büyük lambalı radyonun önünde toplanmış bu ilanı dinlemiştik. İlan şöyleydi; “Risale-i nur, Risale-i nur müellifi Büyük İslam Mütefekkiri Bediüzzaman Said Nur, Sözler, Mektubat, Lemalar çıkmıştır. isteme adresi Posta Kutusu 444 Ulus, Ankara”. İlan üç gün daha çıkacaktır. Ankara Radyosu her kelime için aldığı ücret karşılığı ilanı yayınlamaktadır. İlk gün yapılan reklamın arkasından zamanın cumhurbaşkanı Celal Bayar ilanı dinlemiş olacak ki radyo evinin yetkilisini bizzat arayarak ve azarlayarak ilanı durdurmuş bu ilanın çıkması gereken iki gününü engellemişti. Radyo idaresi babama iki günlük ilan karşılığı aldıkları parayı iade etmişti. Radyoda ilan engellenince başka yollar olmalıydı eserleri duyurmak için Erzincan’da bulunan ressam Refet Kavukçu ağabeye büyük panolar hazırlatıldı. Ankara Tren Garına asılmak için. Büyük yağlıboya vecize yazılı tablolar. Yağlı boya tablolar yerine asılırken ben de ağabeylerin yanında idim. Arkasından Refet ağabey Belediye otobüslerinin ilan için ayrılan yerine sığabilecek 40 yeni yağlı boya vecize tabloları hazırladı. Babam, gerek Radyoda yaptığı derslerde gerek cami kürsüsündeki vaazlarında Üstad Bediüzzaman’dan, risalelerden ders yaptığını çekinmeden açık açık söylüyordu. Gerek radyodaki ilan gerekse tren garında bulunan tablolar, otobüslerde bir ay süre ile dolaşan panolar eserlerin tanınmasına, korkusuzca taleb edilmesine vesile oldu. Ancak Maliye risalelerin basma iznini, yetkisini sormaktadır. Artık müellifi muhteremin verdiği şifahi yetkiyi kabul etmemektedirler. Müellifin bu eserleri basma yetkisini yazılı vermesi halinde neşir yapılabilecektir. Babamın bu durumu Bediüzzaman hazretlerine bildirmesi üzerine Üstad, talebesi Zübeyir Gündüzalp’e, “Zübeyir kardeşim daktiloyu getir ve söylediklerimi yaz” demiş ve babamı vekil tayin ettiğine dair vekaletnameyi yazdırmış, imza ederek, hem parmak basarak hem de mühürleyerek teslim etmişti. Daha sonra Ankara 1. Noterliğince de tasdiki yapılan meşhur vekaletname bu şekilde verilmişti.

1957 senesinde ailemiz adına bir ikram gerçekleşti. Babam Üstad hazretlerine gidişinde bizleri de yani babaannem, annem ve kardeşlerimi de Üstad hazretlerine götürdü. Bu iltifat ve ikram sebebiyle Cenabı Erhamürrahimin’e hamd ve sena ederim. Daha sonra 1959 yılı sonu ve 1960 yılı başlarında Ankara, Bediüzzaman hazretlerini iki defa ağırlama imkanı buldu. Yoğun ziyaretçi arasında Üstad’ı defalarca görme imkanı sağlaması sebebiyle babamın hakkını ödeyemem. Üstadın Ankara’ya üçüncü gelişi maalesef Ankara -Gölbaşı girişinde engellendi. O esnada babam hapiste idi. Said Nursi’nin Ankara’ya girişinin engelleneceğinden haberi olmayan ağabeylerle birlikte karşılamak için Ankara Gölbaşı girişinde beklerken polis ekipleri geldiler. Üstad’ın arabası geldiğinde de durdurdular. İçişleri Bakanlığı emri ile geri dönmeleri gerektiğini bildirdiler. Üstad hazretleri arabasının içinde, seyahat hürriyeti olduğunu herhangi bir mahkeme kararı ile seyahatinin engellenmediğini bu uygulamanın kanunsuz keyfi olduğunu bildirmesi maalesef neticeyi değiştirmedi. Hayatının hiçbir devresinde şiddete başvurmamış, baş vurulmasına da masumların haklarının zayi olabileceği endişesi ile müsaade etmemiş bu büyük insan, yine yeni bir zulme daha maruz kalıyor, seyahati engelleniyordu. Bu görüşüm kendilerini dünya gözü ile son görüşüm olmuştu.

Biz aile olarak babamızı görerek büyüdüğümüzü söylemeyiz. Sanıyorum dava arkadaşlarının aileleri de babalarını çok görmemişlerdir. Ancak O’nu onunla beraber gittiğimiz vaazları esnasında veya dershanelerde veya hapishane ziyaret günlerinde görebilirdik. Bu gidişlerimiz bazen baskın sonucu onunla beraber karakolda veya emniyet müdürlüğünde son buluyordu. Bir defasında Ulus’ta Çankırı Caddesi üzerindeki Murat Lokantası üzerindeki dershanede idik. Polisler baskın yaptılar. Ne olduğunu anlayamadık. Namaz kılıyorduk, Sağ olsunlar namazımıza müdahale etmediler, namazımızı bozdurmadılar, biz namazımızı tamamladık. Arama yaptılar, Suç aletleri olarak kitap, takke, cübbe ve tesbihleri topladılar ve bizi hep beraber Ankara Valiliği alt katında bulunan o zamanki sorgu dairesine götürdüler, orada ifadeye aldılar. Sorgu uzadı, ben orada oturduğum sandalyede uyuya kalmışım. Amucam Sabri Beye telefon edip beni alması için çağırdıklarında ancak giderken uyandım.

Evimizin önünde karakol kuran, çocuk yaştaki bizleri bile takib eden polisler sebebiyle bazen aylarca evimizden uzakta ya Kazım amcanın evinde veya Hacı Ali Uğurlu beyin evinde misafir olarak yaşadığımız şimdi tatlı hatıra olan o günleri unutmak mümkün değil. Evimizi özlüyorduk, yarın nerede kalabileceğimiz belli değildi. Siyasi şubede polis memuru uzun boylu esmer İsmail’i, Başkomiser Abdülkadir Denizli’yi nasıl unutabilirdik. Her baskında onlar mutlaka olurdu. Neredeyse ay geçmiyordu ki evimiz basılıp altı üstüne getirilmesin. Şu anda Bediüzzaman Camii adıyla hizmet veren Ankara kalesinin karşısında ahşap evimizin orta odasının altı uygun biçimde kamufleli olarak depo haline getirilmişti. Üstten açılan tahta kapağının altında kitaplar durur, üzerinde sergi bulunduğundan fark edilmezdi. Ancak ahşap zeminin gıcırdamasını engelleyemezdik. Polis o depoyu hiç bulamadı. Bir defasında baskın olmuştu kapıda polisleri oyalarken annem o gün küçük kızkardeşimi oraya serdiği yer yatağına yatırmıştı. Arama esnasında zemin tahtalarının gıcırdaması polislerin dikkatlerini çekmiş olmalı ki duvarları elleri ile kontrol eden polisler yatağın kaldırılmasını istediler, yatağın altını arayacaklarını söylediler. Kardeşim tam kapağın üstüne yatırılmıştı. Annem ateşler içindeki hasta çocuğunu kaldırmayacağını, hiç insaf ve merhametlerin olmadığını feryatla söyleyince Allah himaye buyurdu. Israr etmedi ve yatağı kaldırtmadılar. Yine hemen her defasında olduğu gibi arama yapanlar elleri boş döndüler. Bir defasında da arama yapıyorlardı. Babamın içi kitap, adres ve depo anahtarları bulunan çantası masanın üzerinde idi. Görmesinler diye içten dualar okunuyordu, halbuki çanta hemen herkesin gözlerinin önündeydi. Allah göstermedi.

Polislerin bazen aradıkları yüzlerce defa beraat etmiş, beraat kararı kesinleşmiş eserlerdi, bazen de babamın kendisi idi. Babam, tamamlamayı düşündüğü işlerini, basılmakta olan kitapların baskı işlerini bitirmeden teslim olmuyordu. Bu sebeple de takipler bazen aylarca devam ediyordu. Babam eve ancak tebdili kıyafet yapıp bazı geceler sadece kıyafet değiştirmek için uğruyordu. Yine babamın arandığı zamanlardı ve bulamamışlardı, beni annemle beraber Ankara Necatibey caddesindeki siyasi şubeye götürdüler ve git babanı bul yoksa anneni ve seni buradan salmayacağız, babanın yerine siz yatacaksınız dediler. Gerçi babamın zaman zaman kaldığı yerlerin bazılarını biliyordum. Ama nasıl söylerdim. Hiç unutmuyorum o gün yakındaki Maltepe Camiine gitmiş orada uzunca kalmış ve dua etmiştim, ne yapabilir, nereye gidebilirdim ki. Mutlaka takip edilirdim. Akşam olunca annemin yanına siyasi şubeye geldim ve babamı bulamadığımı söyledim. Ümitlerini kestiler, o gece bizi saldılar. Babamı bulamadıkları bir başka sefer de beni kardeşim Nurullah ile beraber götürdüler babanız gelinceye kadar rehinsiniz dediler. Tevafuk babam bir süre sonra evi telefonla arayınca annem herhalde anneliğin verdiği şefkatten olacak babama sen hemen git teslim ol çocuklarımı alıp götürdüler onlar dayanamazlar demiş. Ne yapacaklardı yine bizi bir müddet tutup sonra serbest bıraktılar.

Babamızı en çok sıklıkla girdiği hapishanede ziyaretlerimiz esnasında veya mahkemeye çıktığında görebilirdik. Hemen her gün Ankara Ulucanlar Hapishanesine yemek götürür, sıraya girer, babamızı ziyaret ederdik. Götürdüğümüz yemekler demir çubukla kontrol edilir sonra kabul edilirdi. Bir gün annem karnıyarık yemeği yapmıştı. Gardiyan demir çubuğu ile karıştırdığında yemek ne hale geldi tahmin edemezsiniz. Yemeğin halini gören annem ağlamaya başladı. Babaannem tencereyi aldı, hapishane bahçesinde bir ağaç altına annemle oturup patlıcanları kestiler, Karnıyarık yemeği patlıcan yemeği olmuştu.

Hiç unutamadığım bir sorguyu da sizinle paylaşmak istiyorum. Dava, Anafartalar caddesi üzerindeki Adliye’de 2. Ağır Ceza Mahkemesinin büyük salonunda görülüyordu. Reis Mithat Sungur idi. Ben annemle beraber salonda idim. Nedense babamın davalarına 2. Ağır Ceza Mahkemesi ve onun başkanı Mithat Sungur bakardı. O gün herhalde suç unsuru olacak bir şey bulamamıştı. Ama bir şeyler bulup hiç değilse Şeriat istiyor diye mahkum etmek istiyordu.. Hakim bey sorgu üslubunu değiştirmiş gayet mülayim bir şekilde Said Bey İslamiyet’te hırsızlara verilen el kesme cezası hakkında ne dersiniz. Babam daha cevap vermeden Bir erkeğin dört kadınla evlenmesi hakkında da ne düşünürsünüz İslamiyet’te verilen recm cezası hakkında ne diyorsunuz, deyince babam Hakim bey bu soruların cevabını gerçekten istiyorsanız hemen yakında Diyanet İşleri Reisliği var, oradan sorabilirsiniz diyordu ama nafile Reis bey ısrarla siz söyleyiniz demişti, netice alamayınca da davayı başka vakte ta’lik etmişti.

Babam Bediüzzaman hazretlerinin vefat ettiği gün de hapishanede idi. Bu sebeple cenaze namazına katılamamıştı. O zamanlar 33 yaşında idi ve o defa içeride tam 33 gün kalmıştı. Hapishaneden çıkar çıkmaz henüz Urfa’da bulunan üstad hazretlerinin kabrini ziyaret edecekti. Beni, annemi de alarak bir minibüsle Urfa’ya götürdü, kabrinde Üstadımızı ziyaret ettik. Dönerken Maraş’a Mustafa Ramazanoğlu ağabeyin evine uğradık. Meğer emniyet bizi takib ediyormuş. Evi abluka altına almışlar Daha yeni girdiğimiz bu eve baskın yapıp, arama yaptılar meğer evin alt katı dershane imiş gerek oradan gerek arabamızdan serbest satıldığı halde bir çuval eser götürdüler. Ev sahibi ve babam sorguya alındılar. Sorgu biter bitmez de bu şehirden hemen ayrılmamızı yoksa kendileri zor kullanarak bizleri çıkaracaklarını bildirdiler. Evden dışarı çıktığımızda polis arabalarının beklemekte olduğunu gördük. Evden çıktık. Bir polis aracı önde bir diğeri arkamızda idi. İl hududuna kadar aracımıza refakat ettiler, sonra ayrıldılar. Halbuki ne bir suçla itham ettiler ne de neden Maraş’tan çıkarılma gerekçemizi söylediler.

Babamın çok az da olsa yanında götürdüğü olurdu. Meğer Doğuş matbaasından kendisini çağırmışlar. Bütün büyük eserler orada basılmıştı. Fakat en son bastıkları kitap olan Sikke-i Tasdiki Gaybi isimli eseri, baskısı tamamlanınca babama teslim etmeden emniyete haber vermişler. Emniyet Müdürlüğü de gönderdiği kamyonla kitapların tamamını aldırmış. O gün babamdan bastıkları kitabın baskı, kağıt masraflarını istiyorlardı. Babam gayet sakin bir şekilde bana kitaplarımı teslim etmediniz. Ne parası istiyorsunuz diyordu. Sesler yükseldi, tansiyon arttı. Neyse ki hadise kavgaya dönmeden söndü de oradan kazasız, belasız ayrıldık.

Babam, emniyetin götürdüğü bu kitapları almak için Ankara savcısına gitmiş. Savcı kitaplar için müsadere kararı verildiğini babama bildirmiş. Müsadere kararı verilen bütün kitaplar Ankara Anafartalar caddesindeki adliye binasının kalorifer dairesinde yakılıyormuş. Bu üzüntülü haberi alan babam Anafartalar Caddesi başına Belediye’nin önüne gelince bulunduğu yere çok yakın iki uçağın çarpıştığını görmüş. Kur’an tefsirleri ile alakalı bu kararın gazabı İlahiye vesile olduğunu söylemişti. Müsadere kararı üzerine Zübeyir ağabeyin hatırlatması ile babam kalorifer görevlisine gidip içinde Kur’an ayetleri ve Peygamberimizin hadislerinin bulunan bu kitapların yakılmaması gerektiğini anlatmış, ikna etmiş olmalı ki. Görevli, kömür atılan demir kapıyı açık bırakacağını kendisinin izni dışında akşamdan sonra kitaplarını alabileceklerini söyleyince Zübeyir ağabey başta olmak üzere bütün ağabeyler çuvallarla 5050 adet Sikke-i Tasdiki Gaybi’leri o gece Balgat semtindeki bir eve taşıdılar. Birkaç gün sonra Balgat semtindeki kitapların konduğu evdeki hareketlilik komşuların dikkatlerini çekmiş olacak ki yapılan ihbarı değerlendiren polis oradaki bütün kitapları adliyeden alındığını fark etmeden alıp yeniden bir kamyonla yine malum kalorifer dairesine taşıdı. Aynı yolla tekrar alınan kitaplar bu sefer Eskişehir Çifteler’de Abdülvahit ağabeyin bağevine götürüldü. Cenabı Hak kitapların yakılmasına müsaade etmemiş olacak ki eserler yine yanmaktan kurtuldular.

Babamı o kadar uzun zaman göremiyorduk ki hayatından endişe ediyorduk. Sağ mı değil mi bilemiyorduk. O dönemlerde hapishanede, emniyette infazlar da oluyordu. Bir defasında yine kendisinden haber alamamıştık, nerede olduğunu bilmiyorduk. Babaannem Hacıbayram Camiinde gördüğü mübarek bir hanıma oğlundan haber alamadıklarını, durumunu nasıl öğrenebileceğini sorduğunda 70 bin besmele çekerlerse biiznillah netice alacaklarını söylüyor. Besmeleler okunduğu gün babam uzun süre kaldığı hapishanedeki hücresinden 9. koğuşa alındığı ile alakalı telefon alındı.

Babamın hayatı, bütün dava arkadaşları gibi, hizmete endekslenmişti. Zaten Bediüzzaman hazretlerine gönderdiği mektubunda, ben de ailem de bu yolda fedadır diyordu. Babam, İlkokul dahil ne benim ne kardeşlerimin okullarına ne kayıt için ne de bir veli toplantısı sebebiyle hiç bir defa dahi gelememiştir. İlkokula başlarken kayda beni ve kız kardeşimi annem götürdü sonra da her sene bir öğretmen benim ve kardeşimin velisi oldu. Eğitim hayatı sadece bu sadece benim için değil bütün kardeşlerim için böyle oldu. Benim, kardeşlerimin, doğumlarında da babam bir yerlerde Allah davası için koşuşturmakta idi. O milleti için, bizim ebedi hayatımız için gayret ediyordu. Biz Onunla iftihar ediyorduk.

Babam, şimdi dedemin, amucamın ve bizim evimiz ile ilave aldığı arsa üzerinde inşa ettirdiği ve içinde iki yıldır ibadet edilen Bediüzzaman camii ve yanında inşa edilecek olan dershane ile meşgul. Ayrıca üstad hazretlerinin vefatı ile kendisine intikal eden eşyası, Hulusi ağabeyin kendisine gönderdiği başka yerde numunesi olmayan çok önemli lahika mektupları ve Üstadın bizzat tashih ettiği ve basıma esas olan kitapların sergileneceği müzenin projeleri ile meşgul.

Babam, ilerlemiş yaşına rağmen Allahın inayeti ve edilen duaların bereketi ile latin harflere çevrilmekte olan ve sayıları 5000i aşkın lahika mektuplarının tanzimi ile uğraşmaktadır. Henüz internetin bizim dünyamızda bilinmediği 1995 yılında açtığı sayfaya kırkı aşkın dile tercüme ettirdiği risaleleri internete yerleştirmiş, daha başka dillere de tercüme ettirmek gayretinde, Risale-i Nurun devlet tarafından asli şekli ile tahrif edilmeksizin basılmasında gerekli temasları elhamdülillah netice verdi. İnşaallah basılmasını takib etmektedir.. Bunlarla bilikte Üstadımız ve eserleri ile alakalı nerde yapılırsa yapılsın davet edildiği toplantılara, sempozyum ve panellere iştirak ederek, sohbetlerini, derslerini, televizyon programlarını aksatmamaya çalışarak İman kurtarma davasında hizmetlerini sürdürmektedir.

Bu vesile selam ve saygılarımı iletir, sabırla dinlediğinizden teşekkürlerimi arz ederim.

popüler cevapdünya atlası