Said Özdemir Ağabey

Eklenme Tarihi: 27 Kasım 2013

Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz'ın Tillo'da yapılanSaid Özdemir Ağabey Paneli konuşmasıdır

Said Özdemir Ağabeyin hayatını okudum. Çok sıkıntılı günler yaşamış bir zattır. Onun hayatı bir kitapla anlatılır ama belki de bir tek cümleyle ifade edilebilir. Bana göre Said Özdemir Ağabeyin hayatını hülasa edecek cümle şudur: “Said Ağabey, Risale-i Nurun neşri için Üstaddan aldığı emri yerine getirmek üzere her şeyi göze almıştır.”

Nitekim Risalelerin sırayla basımını yapan Said Özdemir sıra Tarihçe-i Hayat’a gelince basılacak nüshayı Üstada götürür. Üstad: “Said Kardeş Tarihçe-i Hayat çok mükemmel olmuş. Hatta 20 mecmua kuvvetinde oldu. Sen Tarihçe-i Hayat’ı basarsan hapse gireceksin. Eğer hapsi kabul ediyorsan götür bastırder. Said Özdemir de “kabul ediyorum” der. Said Özdemir oradan ayrılınca Üstad talebesi Bayram Yüksel’e “Bu kitap 10 ordu kuvvetinde olmuş” der.

Her Ağabey, tıpkı parlak cisimlerin güneşten aldıkları ışıklar misali, Üstad-ı muhtereminden kabiliyetine göre feyz almıştır. Hatta denilebilir ki, her talebe üstadın bir yönüne daha çok mazhariyet kesp etmiştir. Benim anladığım kadarıyla Said Özdemir Ağabey’de şu meziyetler daha çok öne çıkmıştır:

Hakikat Arayışı

Esasen Said Ağabey, dine ve dindarlara karşı himayetkarane bir taraftarlık, şefkat ve fedakârlık hissine sahipti. Bu his, onun fıtratında var olan hakikat arayışının bir tezahürüdür. Bunu iki şeyden anlamak mümkündür: Birincisi Said Ağabey, henüz Üstad’la tanışmadan önce, ahir zaman fitnesinin dehşetinden ve gittikçe zamanın bozulmasından endişe ederek Hicaza, yani Mekke veya Medine’ye gitmek istemiş. Amacı başta kendisinin sonra da çocuklarının uhrevi hayatlarını kurtarmaktı.

Türkiye’nin manevi havasının kendisini bunaltması üzerine, çocuklarının bozulmalarını önlemek için Mekke veya Medine’ye gitme arzusu, o zaman birçok Anadolu insanında mevcut idi. Aslında bu sıradan ve son derece masumane bir istekti. Türkiye’den ayrılıp Hicaz’a yerleşmek isteyen çok insan olmuştur. Nitekim Türkiye’de cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte İslam’a ve Kur’an’a karşı gösterilen tepkiler üzerine birçok insan Hicaz’a gitmek için yola çıkmışlar; bazıları muvaffak olmuş, bazıları da olmamıştır.

Said Ağabey de Hicaz’a yerleşmeye karar vermiş ve bunun için hemen eşyalarını ve kitaplarını atmaya başlamıştır. Eşyalarının bir kısmını satmış fakat kitaplar ağır gidiyordu. Kitapları satmak üzere Ankara Zinciriye camisine gidip orada kitaplarını satmaya karar verir. Fakat camide de kitapların müşterisi pek çıkmaz. Bunun üzerine Said Ağabey kitapları bedava dağıtmak ister. Fakat kitapların ehliyetsiz kimselerin eline geçmemeleri için kitapların sonuna şöyle bir not yazar:

Bu kitabı alan kişi 15 gün okusun. Sonra başka birisine versin. Eğer başka birisine vermezse her gün için 10 kuruşu bir fakire versin.”

Doğrusu Said Ağabeyin kitapları için böyle bir çözüm bulması oldukça bana enteresan geldi. Sanki Said Ağabey, kader-i ilahinin sevkiyle, hem zihninde, hem dağarcığında, hem de evinde Risale-i Nura yer hazırlamakla meşguldü.

Said Ağabeyin fıtratında bir hakikat arayışı olduğunu gösteren ikinci emare de meczup bir zatla tanışmasıdır. Said Ağabey, ahir zaman Müslümanlarının bir mehdi beklediklerini biliyordu. Kendi âleminde, böyle bir insanın çıkması halinde kesinlikle onun hizmetine gireceğine inanıyordu.

Said Ağabey, Diyanet’te çalıştığı dönemlerde İskender Göçer adında, yol mühendisi bir adamla tanışır. İskender Göçer, “harika şeyler gördüğünü, bütün peygamberlerin hayatlarını gözlerinin önüne getirildiğini, hangi peygamber nerede, nasıl mücadele ettiğinin kendisine gösterildiğini, sürekli manevi telkinat aldığını, Âl-i Beyt’in kendisiyle meşgul olduğunu, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in kendisine harp talimi yaptırdığını, Hz. Aişe ve Hz. Fâtıma’nın da kendisine cübbe ve takke taktığını ve ileride mehdi olacağını, Mekke’den çıkıp bütün dünyayı ıslah edeceğini” Said Ağabeye anlatır.

Said Özdemir suret-i haktan görünen bu adamı dinleyince anlattıklarının İslam’a aykırı olmadığını düşünür, “Madem bu mehdi olacak ben de onun yanında vazife görürüm” der. Göçer’den çok etkilenen Said Özdemir Ağabey adeta şeyh mürit gibi olurlar. Bu münasebet iki yıl kadar sürer. Onunla beraber gezer, dolaşır. Fakat Said Ağabey, Göçerle Konya’ya gider ve orada onun anlattıklarından kuşku duymaya başlar. Çelişkili sözler söylemeye başlayan Göçer’den şüphelenir ve dualar ederek doğru yola yönlendirmesi için Allah’tan yardım ister.

Nihayet Said Ağabey, Muhterem pederi ve İskender Göçer’le birlikte Üstadla görüşmeye giderler. Üçü Üstadla görüşmeyi beklerlerken, Ceylan çalışkan Ağabeyin “Üstadım acele sizi istiyor. Yalnız üç kişi değil, iki kişi geleceksiniz” demesiyle birlikte Üstadı ziyaret etmiş olurlar. Böylece Meczup olan İskender Göçer’den de kurtulmuş oldular.

Said Özdemir Ağabeyin üstada, “Üstadım, ben Hicaza gitmek istiyorum” demesi üzerine Üstad bunun sebebini sormuş, Said Ağabey de, “Efendim, memleketin halini görüyorsunuz. Gittikçe daha fenalaşacak gibi görünüyor. Orada olsa çocuklarım da kurtulur, ben de kurtulurum” der. Üstad ise hem Said Ağabeye hem de onun gibi düşünen herkese şu manidar cevabı vermiştir:

“Kardeşim, ‘Ben Hicaz’da olsaydım buraya gelirdim. Âlem-i İslâm kapısının kilidi Türkiye’dir. Bu kilit açılınca âlem-i İslam’ın kilidi açılacak. Buradan gitmek, harpten kaçmak gibidir. Harpten kaçmak ise kebairdendir. Buradan gitmek için izin yok.”

Said Ağabey’in Şahsını nazara Vermemesi

Kanaatimce Said Özdemir Ağabeyin en önemli özelliği, Üstad Bediüzzaman’ın diğer varisleri gibi, kendisini asla nazara vermemesidir. Deyim yerindeyse Said Ağabey Üstadında ve Risale-i Nur’da fanileşmiştir. Bir toplantıda, bir mecliste, bir ders halkasında ya da bir televizyon programında sürekli Üstadı ve Risale-i Nurları nazara verir ve kendi şahsını, Üstadla olan ilişkilerini ve hatıralarını pek anlatmaz. Hatıra anlatmak yerine Risale-i Nur’dan bir ders okumayı tercih eder.

Bu özelliği Hülûsi Ağabey’de görmüştüm. Ben Diyarbakır İmam-Hatip Lisesinde okurken Hülûsi Ağabey birkaç defa Diyarbakır’daki 10 numaraya gelmişti. Onu dinleme fırsatım olmuştu. Bir gün dersten sonra Diyarbekirli bir Ağabey, “Abi, bize Üstad’tan bazı hatıralar anlatmak istemez misin? Risale-i Nur’u nasıl tanımış oldun? Üstad’la ne zaman görüştünüz?” şeklinde bazı isteklerde bulundu. Hülûsi Ağabey şöyle dedi: “Bakınız kardeşler, Üstadimiz ‘Bir risaleyi okumak on kere benimle görüşmekten daha istifadelidir’ diyor. Bütün Mektubat benimle Üstadım arasında geçen hatıralardır. Onu okursanız yeterlidir.” dedi. Said Özdemir Ağabey de tıpkı Hülûsi Ağabey gibi nazarları hep Risale-i Nur’a çeviriyor. Kendisini nazara verir korkusuyla Üstadıyla yaşadığı anıları bile zor-bela anlatıyor.

Üstadından aldığı hizmet terbiyesi ve hizmet aşkının, tevazuun ve Üstadına bağlılığın bir nişanesi olan bu güzel ahlakı, Said Ağabeyin bütün sohbetlerinde görebiliriz. Gerek dost Tv’de gerek dershanelerde kaydedilen sohbetlerini izlediğimiz zaman Onun bir kitaptan ders yaptığını görürüz. Hatta Said Özdemir Ağabeyin hayatını kaleme alan Erol Öztürkçi Bey’in, kitabın önsözünde zikrettiği şu ifadeler, tevazuun, Said Ağabey’de zirvede olduğunu göstermektedir: Diyor ki: “Said Ağabey, hayatta iken kendisinden sitayişle söz eden bir kitabın yazılmasına izin vermek istemedi. Ancak biz, Üstadı anlamak için kendisini anlatacağımızı söyleyince, kitabın hazırlanmasına izin vermiş oldu.”

Benim açımdan bu söz çok dikkat çekiciydi.

Said Ağabey’in bir sohbetini izlemiştim. Orada Üstad’ın Barla Hayatı adlı kitabını eline almış ve derse başlamadan önce Üstadın Barla’daki sıkıntılı hayatını anlatıyordu. Şöyle diyordu: “Üstad burada çok sıkıntı çekmiş ki, Allah onu ihlâslı amellere muvaffak etsin. Çünkü bir Müslüman ne kadar sıkıntı çekerse, sabretmek şartıyla, ameli de o kadar halisen livechillah olur ve ihlâslı amele muvaffak olur.”

Neşriyat Hizmeti Ve Said Özdemir Ağabey

Said Ağabeyin Üstadın talebeliğinde en çok tebellür eden vasfı hiç şüphesiz Risale-i Nurların neşredilmesidir. Yani Neşriyat hizmetidir. Üstadın Risale-i Nurun neşri konusunda Said Ağabeyi yetkili kılmış olması aslında çok anlamlıdır. Said Ağabey, Üstadın kendisine Risale-i Nurların neşri konusunda yetki vermiş olmasını hep bir lütüf ve ihsan-i İlahi olarak kabul etmiştir.

Dikkat edersek Said Ağabey Üstadla ilk görüştüğünde, Üstad onun Risale-i Nurların yeni harflerle basılması için Atıf Ural ve Mustafa Türkmenoğlu ile tanışmasını söyler. İşte ne olduysa, Said Ağabeyin Ankara’da atıf Ural ile görüşmesinde olmuş ve artık Said Özdemir Ağabey bütün himmetini Risale-i Nurların neşrine vermiştir. Başka bir deyimle, Risale-i Nur’un neşrini kendisi için gaye-i hayal yapmıştır.

Türkiye’de bir ilk sayılan, Risale-i Nur eczalarının basılmış olduğunu ilan eden Reklamların radyodan okunması, Vecizelerin yazılı olduğu afişlerin duvarlara ve ilan panolarına asılması, Risale-i Nurların cami kürsülerinde okutulması, her sayfasında bir vecizenin yazılı olduğu takvimlerin basılıp dağıtılması… Bütün bunlar Said Özdemir Ağabeyin faaliyet alanları içine giren sıra dışı hizmetlerden bazılarıdır.

Ben Said Özdemir Ağabeyin Üstadın varislerinden biri olduğunu biliyordum, ancak onunla tanışmamıştım. İlahiyatta okumadan önce Ankara’da ODTÜ’ye kayıt yaptırdığım zaman Ulus 27 numarada kalan Bayram Ağabeyin yanına gidiyordum. Bir gün derste bulunan bir kardeş beni Said Ağabeyin dersine götürdü. Said Ağabeyi orada gördüm. Ankara’da bir buçuk ay kalmıştım. Onu bir kere daha gördüm.

Ankara ODTÜ’den ayrılıp Erzurum İslami ilimler fakültesine kayıt yaptırdım. O zamanlar bayram tebriği olarak kartpostallar gönderilirdi. Bir gün çarşıda kitapçıları dolaşırken üzerinde bir resim, resmin altında da “Bu dünya ebedi kalmak için yaratmış bir menzil değildir. Ancak cenab-ı Hakk’ın ebedi ve sermedi olan Daru’s-Selam menziline davetlisi olan mahlûkatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur” vecizesi yer alıyordu.

O kartpostalı satın aldım. Kartpostalın arkasında, kitap ve kartpostal isteme adresi olarak (P. K. 44, Ulus-Anakara) adresi yer alıyordu. Hemen oraya bir mektup yazdım ve fiyat listesini istedim. Gelen cevabî mektupta kitap fiyatları da yer alıyordu ve talebelerin bütçesine çok uygundu. Başka yayın evlerinde satılan Risalelerin yarı fiyatıyla Risaleler satılıyordu. Ayrıca birkaç takım isteyenlere farklı bir indirim de yaptıklarını yazmışlardı. Ben hemen bir takım istedim. Yanımda bunu gören arkadaşlar benden adresi aldılar ve toplam on takım Erzurum’a gelmiş oldu. Meğerse bu hizmeti yürüten Said Özdemir Ağabeymiş. Sonradan anladık. Allah Said Ağabeyden razı olsun ki, bizi o zaman Risale-i Nur Külliyatı sahibi yapmış oldu. O olmasaydı gerçekten bir külliyat alacak gücümüz yoktu.

Said Özdemir Ağabeyin anlattığı bir hatırada şöyle deniliyor: Hiç kimsenin minnetini almayan ve bedelsiz bir şey kabul etmeyen Üstad, Sözler basılıp kendisine getirilince fiyatını sorar. Kendi eseri olan bu kitaba çıkarıp 25 lira verir. Talebeleri kabul etmese de mecburen alırlar. Ve Her 25 lirayı verene bu kitabı vermeyin, 25 kişiye okutacağımdiyene verinder.

Buradan anlaşılıyor ki, Risale-i Nur’un neşrinde asıl önemli olan bu kitapları çok kimselere okutabilmektir. Eğer fiyat indirerek bunu yapabiliyorsanız, bu da okumak için güzel bir teşviktir.

Risale-i Nurların Yeni Harflerle Basılmasındaki Hizmetleri

Said Özdemir Ağabey, 1953 yılında Üstadla yapmış olduğu ikinci görüşmesinde Atıf Ural ile tanışıp hemen hizmete başlamasını söyler. Bunu bir emir telakki eden Said Ağabey hemen kolları sıvar. 1954 yılındaki görüşmesinde ise Üstad Said Ağabeye şöyle der: Kardeşim artık biz yetiştiremiyoruz, bundan sonra artık bu Risaleler matbaa lisanıyla basılacak ve bütün Türkiye’ye, bütün dünyaya yayılacak. Büyük Sözler’i daktilo ettirdik. Şurada duruyor. Sen onu alıp götüreceksin”der. Üstad kesesinden o günün parasıyla 1200 lira para çıkarıp Said Ağabeye vererek Bunu da maya yaparsınız,” der ve onu Ankara’ya gönderir.

Said Ağabey arkadaşlarıyla hummalı bir faaliyet içine girerler ve nihayet SÖZLER’i basmakta müvaffak olurlar. Yeni yazıyla basılmış sözleri Üstada getirdiklerinde üstad kitabı alır, bağrına basar ve oda içinde dönerek şöyle der: Kardeşim ben şimdi âhirete gitsem gözüm arkada gitmez; çünkü şimdiki neslin okuyacağı, anlayacağı bir lisanla binlerin ellerine bu Kur’an hakikatları geçti, elhamdülillah ben vazifemi yaptım.

Said Ağabeyin bu hatırası aslında, Risale-i Nurlar yeni yazıyla basılabilir mi? Ya da Üstad böyle bir şeye cevaz verir mi? Şeklinde yıllarca devam eden tartışmanın ne kadar yersiz, gereksiz ve zaman kaybettirici olduğunu açıkça göstermektedir. Üstadın Sözlerin yeni yazıyla basılması için duyduğu sevincin ne manaya geldiğini ancak 50 yıl sonra anladık. Bu da zaman kaybı sayılmaktadır. Eğer bir müellif kendi eserlerinin yeni yazıyla yazılmasını istiyorsa, kimsenin buna karşı çıkmaya hakkı yoktur, olmamalıdır.

Said Ağabeyin neşriyatla ilgili olarak anlattığı hoş bir hatıra da şöyle: Üstad Risale-i Nur’un yeni harflerle basılmasına o derece ehemmiyet veriyordu ki, Üstadla görüşmek isteyenler bir bahaneyle Ankara’daki matbaaya gelirlerdi. Oradan yeni basılan bir fasikül alırlar ve tashih için Üstada götürürlerdi. Böylece Emirdağı’nda Üstadla görüşmüş oluyorlardı. Zira Üstad kimseyle görüşmeyi kabul etmez, sadece formalarla gelenleri kabul ediyordu.

Said Ağabey, ekser hayatını Ankara’daki hizmetlere vakfetmiştir. Nitekim Üstadımız, Sungur Ağabey’i Ankara’ya gönderirken, “Bak Sungur, benim yanımdaki hizmet gümüş ise, Ankara’daki hizmet altındır” demiştir. Bu da Ankara’da hizmet yapmanın ne denli önemli olduğunu açıkça gösteriyor.

Said Ağabey, Üstaddan naklettiği hatıralarıyla birçok konuya da açıklık getirmiştir:

1) Risale-i Nurların Sadeleştirilmesi

Son zamanlarda Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi konusu gündemde tutuluyor. Daha doğrusu bazı kimseler, işi oldu-bittiye getirip el altından Risaleleri sadeleştiriyorlar. Adamlar bu konuda üstadın varislerine danışma ihtiyacını da his etmiyorlar. Said Özdemir Ağabeyin açıklık getirdiği konuların başında sadeleştirme geliyor. Gençler daha iyi anlasınlar diye gençlik rehberini sadeleştiren bir talebesine üstadın söylediklerini şöyle naklediyor:

Üstad o talebesini çağırmış, “Gel otur seninle muhakeme olacağız” demiş. Sonra diğer Ağabeyleri de çağırmış, siz hakem olundemiş. Üstad demiş ki: “Bakın ben bu kelimeyi koymuşum. Bu kelimeyi Arapçaveyahut anlaşılmaz deyip kaldırmış, başka bir kelime koymuş.Benim koyduğum cümlenin manası bu tarafa onun ki öbürtarafa gitmiş. Manalar birbirini tutmamış.” Gençlik rehberinde birkaç tane örnek gösterdikten sonra Bozmuşsunkardeşim. Vallahi ben dahi elleyemiyorum. Bunlar âlem-i manada ilhamen, sünuhât olarak yazdırılıyor. Eğer sen bununeşredersen benim ismimi koyamazsın. Ancak kendi isminikoyabilirsin.”

Aslında bu üstadın bu uyarısı çok ağırdır. “Ben dahi elleyemiyorum… Bu şekilde neşredersen benim ismimi koyamazsın.” şeklindeki ağır uyarıları işiten bir nur talebesi nasıl olur da Risale-i Nurları sadeleştirmeye kalkar? Bunu anlamak mümkün değildir. Aslında üstadın bu ağır uyarısı olmasaydı bile Risale-i Nur eczalarının birçoğunda bu manada uyarılar zaten vardır. Üstad, sonradan çıkacak olan bu tür çabalara önceden cevap vermiştir. Şöyle diyor:

Resaili’n-Nur'un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor. (Kastamonu L., 26)

Hele hastalar Risalesinde 6. devanın iki defa yazılmasına müdahale etmemesi “Belki bir sır vardır” diye ilişmemesi, Risale-i Nur’u sadeleştirmek isteyenlere çok ciddi bir uyarıdır.

Yine der ki: “Kur’an’ın bir nevi tefsiri olan Sözlerdeki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil, belki muntazam, güzel hakaik-i Kur’aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslup libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez. Belki onların vücududur ki öyle ister; ve bir dest-i gaybidir ki o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkarız.” (Mektubat, 383)

İşte, en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede, benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlâk, çoğu anlaşılmaz ve "Zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor" diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu harika teshilât ve suhulet-i beyan, elbette, bilâşüphe, bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân-ı Kerîmin i'câz-ı mânevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.” (Mektubat, 290)

Üstadın şu sözünü de nakledeyim. Şöyle der:

“Lafızperestlik nasıl bir hastalık ise, öyle de süretperestlik, üslupperestlik ve kafiyeperestlik de, şimdi fil-cümle, ileride ifratla tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.”

Üstadın bu son sözü de, güya zamane gençleri daha iyi anlayacaklar diye manayı lafızlara feda edenlere çok çok ağır düşer. Said Ağabeyin sadeleştirme ile ilgili olarak Üstaddan naklettiği hatırayı bir daha düşünelim. Üstad gençlik rehberini sadeleştiren talebesine, “Bozmuşsun kardeşim, Vallahi ben dahi elleyemiyorum” demişti. Bizde sadeleştirme heveslilerine, “Bozmuşsunuz kardeşler, Vallahi bozmuşsunuz” demekle iktifa ediyoruz.

Evet, bozmuşlar, çünkü Risale-i Nur Kur’an’ın hakikatlerinden telemmu’ etmiş en yüksek bir ders-i imaniyedir.

Sadeleştirme ise Risale-i Nur’daki kudsî mazhariyetleri kırar, döker.

Hakaik-i Kur’aniyenin feyzini uçurur, elfazın letafetine zarar verir, hüsün ve cemalini zayi eder.

Sarih mananın maverasındaki işari, remzi ve telmihî mana tabakalarına perde çeker.

Risale-i Nur’un hakiki hüsün ve cemalini incitir, hatta derin manaları basitleştirir.

Unutmayalım ki, Risale-i Nurlarların hizmete taalluk eden yönleri bir yana, bu eserler Türk diline kazandırılmış klasik eserlerdir ve bir uslub-u aliyeye sahiptir. Sadeleştirme, hiç şüphesiz bu âli üslubu tebdil ve tahrif eder.

Eserdeki mevzu ne kadar yüksek hakikatleri anlatıyor olsa bile, uslubun libasları sadeleştirme ile bozulduğu zaman, kalb, ruh, sır ve diğer letaifler hissesiz kalırlar.

İşte Haşir Risalesini kendi müellifine 500 defa okutan sır, bu üslub-u âliyedir.

Sadeleştirme ise kelamın camiiyetine, lisanın selasetine, nazmın cezaletine ve mananın belagatine büyük zarar verir.

2) Risale-i Nurların Yazdırılması Konusu

Birçok bedbaht insan, Üstad’ın zaman zaman “Daha fazla yazdırılmadı” ve “Perde kapandı” şeklindeki ifadelerine şiddetli itiraz ediyorlar. “Bu da ne demek oluyor. Bediüzzaman Peygamber mi? Kendisi yazmıyor da Allah mı ona yazdırıyor?” İtirazlar bu şekilde sürüp gidiyor.

Said Ağabeyin konuyla ilgili hatırası kanaatimce çok önemlidir. Nitekim Hüve Nüktesinin sonunda “Perde kapandı fazla yazdırılmadı” şeklinde bir not vardır. Said Ağabey, bununla ilgili olarak şöyle der:

Hüve Nüktesi’nde hiçbir eserin sonunda bulunmayan bir ibare var. Perde kapandı, fazla yazdırılmadı.” Bu Risaleyi Üstada götürmüştüm. Üstad bana dedi ki: “Said Kardeş bir ara Cenâb-ı Hak bana havaâlemini açtı. Ben orada çok garaibi seyrettim. Öyle acip şeylergördüm ki bu gün onlar yazılsa bu günkü insanlar anlamaz.Çok şey gördüm ama bu kadarı yazdırıldı.”

Yine Said Ağabey anlatıyor:

Refet Barutçu Ağabey anlatmıştı: Üstad ile Çam Dağı’na giderdik. Üstad en yüksek tepedeki çam ağacına çıkar, en yüksek dalları arasına iki tane tahta attırırdı. Yazın üç ay gece-gündüz orada kalırdı. Mütemadiyen dua ederdi. Yalvarırdı, ağlardı. Münâcât ve Kur’an okumakla vaktini geçiriyordu. Üstad Hazretleri bazen aşağıya iner, kıbleye döner ve namazda oturur gibi dururdu. Sonra birden söylemeye başlar, biz de hemen kayda alırdık. Bir süre sonra durur, Perde kapandı, yazdırılmadı. Burası biraz karışık oldu fakat değiştirilmeye izin yok.” derdi.

Şimdi üstadın bu tür ifadelerine itiraz edenlere şunu söylemek lazım: Üstad burada “Bana yazdırıldı veya yazdırılmadı” diyor. Sonuçta her şeyi yapan ve yaptıran Allah değil midir? Siz neden bundan rahatsız oluyorsunuz ki? Kaldı ki, eğer siz de Bediüzzaman gibi hayatınızı Kur’an’a ve imana vakfederseniz belki Allah size de ilhamda bulunur, gözlerdeki kalın gaflet perdesi kalkar da hakikati görürsünüz. Böyle bir ilhama mazhar olursanız tahdis-i nimet kabilinden “Allah tarafından bana yazdırıldı” derseniz ne mahzuru vardır? Siz de Bediüzzaman olsaydınız herhalde garip bazı halleriniz olacaktı ki size Bediüzzaman desinler. Herkese bu lakabı verirler mi?

3) Hizmet değil, Uhuvvet ve Tesanüd Önemlidir

Said Ağabeyin bize aktardığı önemli konulardan birisi de hizmetin değil, uhuvvet, muhabbet ve tesanüdün daha önemli olduğu hususudur. Said Ağabey’in hatıralarında bu tesanüt ve uhuvvet vurgusu dikkat çekicidir. Nitekim Said Ağabey Üstadla son görüşmesini anlatırken şöyle der:

Üstadı ziyarete gittim. Üstad bana şöyle dedi:

Kardeşim bu gece benim misafirimsin. Benim yemeğimi yiyip benim yatağımda yatacaksın.Yani kendi yatağını o günlük Said Özdemir’e vermektedir. Said Özdemir, bu duruma hem hayret eder ve hem de çok sevinir. Üstadla sohbet eder. Üstad, yalnız başına yemek yemektedir. Akşam namazından sonra avuç kadar bir kap içinde yoğurt, pirinç ve yumurtadan oluşan bir yemeğin yarısını yer, kalan yarısını da getirip Said Özdemir’e ikram eder ve Yarısını yiyeceksin, yalnız kabı yemeyeceksin ha! Kabı bana lazım.diyerek lâtife yapar. Said Özdemir de “Peki Üstadım.” der. Üstad, biraz sonra yorganını getirir ve Burada yatacaksın.”der. Said Özdemir Ağabey, o gece Üstadın yorganına bürünüp yatar. Üstad, son görüşme olduğunu hissedercesine Said Özdemir’e şunları söyler: Kardeşim, sana son vasiyetim! Hizmeti düşünmeyin. Cenab-ı Hak bu hizmeti, en muhaliflere bile yaptıracaktır. Sizin düşüneceğiniz uhuvvet, muhabbet, ittihad, tesanüd.”

Üstadın bu uyarısı, ihtilafların Müslümanlara ne kadar zarar verdiğinin de bir delilidir. Çünkü kaş yapayım derken göz çıkaracak kadar birbirilerine karşı hırçınlaşan Müslümanlar, aslında hizmet ettiklerini zan etseler bile hakikatte hizmet etmiş sayılmazlar.

Allah Said Özdemir Ağabeye uzun ömürler versin. Hizmet-i Nuriyede berdevam ettirsin. Âmin.

popüler cevapdünya atlası