Said Nursi’ye Göre İhlaslı Yaşamanın Önemi

Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2014 | Güncelleme Tarihi: 09 Ekim 2017

Sayın Başkan, değerli misafirler, değerli gönül dostları,

Konumuz ihlas meselesidir. İhlas meselesi bir nevi Said Nursî’nin hizmet içi eğitimi gibi görülebilir. Cemaat içi eğitim olarak da görülebilir. Bir kere önce, “Sağlam bir çekirdeğin oluşması için öncü kadroların yetişmesinde, nasıl bir eğitim uygulamak gerekir?” sorusuna cevap da; “İhlaslı insanlar yetiştirmektir.” Çünkü o tarihte hep ihlaslı insanlar öncü olmuşlardır. Neden öyle olmuşlar? Çünkü ihlaslı olmazsanız sağlıklı bir çete bile kuramazsınız. Çünkü çetede bile ihlaslı olmazsanız samimi, güvenilir ve sadakat sahibi olmazsanız. Cezası bellidir. Onun için bir davada da bir fikir iddiasında bulunan insanlarda da ve bunun öncü kuvvetlerinde de mutlaka ihlasın olması gerekiyor. Buna biz ihlas kanunu diyoruz. Samimiyet kanunu diyoruz. Hatta şöyle bir şey söyleye biliriz: Eğer bir satıcı, ihlasla zehir bile satsa, eğer içerek o zehiri satıyorsa, ihlaslı olduğu için o zehirin mutlaka alıcıları olur. Ben bazen Risale-i Nur öğrencilerine, “İhlas Risalesi okudunuz mu? Gelin sizi bir imtihan edeyim.” diye ara sıra sorar ve şakalaşırım. Tabii ki, ihlas çok önemlidir.

Günah işlememek, kirlenmemek, hata etmemek, yanlış yapmamak mümkün değildir. Zaten Hazret-i Peygamber bir hadisinde diyor ki: “Siz hata işlemezseniz Allah hata işleyen bir kul yaratır. O Allah’a tövbe eder. Allah ondan razı olur. O da Allah'tan razı olur.” Yani hata edebiliriz. Fakat bilerek hata etmemek, hata edildiğinde de neler yapmak gerekir? Said Nursî bir kere Allah’la kul arasındaki ilişkiye çok dikkat çekiyor. Birisi ibadet ve ubudiyet meselesidir. Yaptığımız işlerin Allah’ın rızasına uygun olması ibadeti oluşturuyor. Yani Allah’ın rızasına uygun hareket etmektir. İkincisi Allah’ın yaptıklarından razı olmak da ubudiyettir. Bu bize kendimizi aşmamızı sağlıyor ve böylece ilişkilerimiz Yaratıcıyla rahat olunca diğer alanlardaki ilişkilerimizde rahatlaşıyor. Çünkü biz artık Yunus Emre’nin deyişiyle “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” diyebiliyoruz. Peki neden hep Yaratan veya Allah'ın rızasına uygun davranış? Çünkü Allah'ın rızasından daha üstün bir davranış yoktur. Burada insanın kendisini aşması var. Yine en büyük şefaatçi olarak Allah rızasına uygun bir ihlası dile getirir ki, bu hadislerde de çokça ifade edilmiştir. Şunu da arz edeyim ki, Risalelerde her bir cümlenin, her bir ifadenin arkasında ayetler ve hadisler var. Onları da dikkate alarak eğer okuyabilirsek çok daha rahat meselenin arka planlarına nüfuz edebiliriz. Üstat bir ayeti veya hadisi rehber alarak konuşmasına, sohbetine başlamış, yazdırmış veya düşünmüştür. Onu işte Mehmet Akif'in ifadesiyle “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” derken aynı şeyi beraber söylüyorlar. Zaten Akif'le Bediüzzaman arkadaşlar. Aynı fikri paylaşıyorlar. Mesela Üstat imanı öne alırken Akif de ümitsizliği yenmeyi öne almıştır.

Şefaat ile alakalı bir hadis var. “Kimi araya koyalım da şefaat isteyelim?” diye hep tartışılmıştır. Burada tartışma konusu, “Ölen insandan şefaat bekleyebilir miyiz?” İşte, “Ey filan! Gel benim bu işimi gör! Anahtarımı kaybettim bul!” diyebilir miyiz? İşte burada bunun cevabı var. İnsanın en büyük şefaatçisi ihlaslı hareketidir. Bu sözün arkasında bir hadisi şerif var. Nedir bu hadis? Üç arkadaş bir yolculukta yağmura yakalanıyorlar. Yağmur, sel, fırtına içerisinde bir mağaraya sığınıyorlar. Küçük bir mağara olduğundan bu fırtınada büyük bir kaya düşüyor ve mağaranın kapısını kapatıyor. Önce akıllarını kullanıyorlar. Fiili dua. Taşı oynatmaları mümkün değil çıkamıyorlar. Sonra hatırlarına şöyle bir şey geliyor. Kim ki, Allah rızası için bir amel işlemişse onu dile getirerek dua etsin. Her biri ayrı ayrı dua eder. Birisi haram işlemek üzerinde olan birisine, “Allah’tankork” dediği için, bir diğeri işçisinin ücretini vermemiş, unutmuş. Unuttuğu parayla koyun almış. O koyundan üreyen yavrularla bir vadi dolusu koyun olmuş. Yıllar geçtikten sonra ücretini isteyen işçisine, “Al vadi dolu koyunlar senin. Bir de çoban tuttum.” Bu üç kişi, her biri teker teker, “Bunu senin rızan için yapmışsam ya Rabbi” cümlesi ile başlıyor. Allah rızası için yapmak çok önemli, çok büyük bir değer. Artık Allah'ın rızası için olunca bütün kapılar da açılıyor, dertler de aşılıyor. Onun için Said Nursi bu ihlas Risalesi’nde Allah rızası kavramına çok vurgu yapar. Şunu da arz etmek istiyorum. Allah rızası kavramı kişiyi gençleştiren bir kavramdır. İnsana derdini unutturan bir kavramdır. Ben bazı hususi sohbetlerimde şöyle diyorum: “Eğer siz genç kalmak istiyorsanız Allah'ın rızasına uygun yaşayın. Bu bütün kozmetiklerden üstündür.”

Hadid suresi 27’nci ayet ruhbanlıktan bahseder. Ruhbanlık temelde Allah rızası için günahlara girerim endişesiyle helalleri terk etme olayıdır. İslam bu anlayışı tehlikeli görür. Çünkü haram işlememek için helalleri terk etmek doğru değildir. İşte Hadid suresindeki ayette sırf Allah’ın rızası olduğu için ruhbanlar bile hoş görülmüş. Eğer uygun yapmışlarsa ücretlerini alacaklarını söylüyor. Ama bu yol sıkıntılı bir yoldur, kişiyi saptırabilir, dikkat etmek lazım. Demek Allah rızası üstünde başka bir kavram yok. İşte onlarının kapısındaki taş da her birinin ifadesiyle biraz aralanıyor. Üçüncü kişinin de duasıyla tamamen açılıyor. Yani Allah rızası bizim hayattaki bütün karşılaştığımız, tıkandığımız mağaralardan çıkmamız için en büyük çaredir ve ihlasın temelini burası oluşturuyor. Biz günlük hayatta “Allah rızası için” veya “Allah razı olsun” kavramlarını kullanıyoruz. Ama bunları gerçekten kalbimizden söyleyebilsek öyle sanıyorum ki birçok taşlar aralanacak. Üstat Bediüzzaman hizmet edenleri bir vücut gibi görüyor. Bunun da arka planında bir hadis var. Müminleri bir vücut gibi görebilme. “Nasıl ki, vücudun bir organı hastalandığı zaman diğerleri onu eleştirmiyorsa, o bütün içerisinde fabrikanın parçaları gibi çalışıyorsa yani ihlasla çalışıyorsa, “Niçin hastalandın?” demiyorsa, o zaman işte insan ihlaslı hareket etmiş olur. Yani burada bir bütün olduğumuzu ve birisinin hatası yüzünden onu yok saymamamız gerektiğini vurgular. Ona karşı görevlerimiz varsa, o görevlerimizi ihmal etmemenizi söylüyor. Yani ihlasın temel şartlarından bir tanesi de budur. Aksi takdirde birisi, “Ben kafa olmalıyım” diyor. Biri ben, “Neden ayak oldum?” diye söylemeye başlar. Kol da “Ben olmazsam olmaz” derse, o zaman vücudun artık bitmesi demektir. Toplumların da yok olması demektir. Yani fenafi’l-ihvan duygusunu getiriyor.

Daha önceki konuşmacılar çok dile getirdi. Hani fenafi’ş-şeyh meselesi var. İşte tarikat, hakikat, devlet meselesi var. Yer yer gelir gazali bu metot konusunda önemli bir şey söyler. Der ki, herkes aynı metodu kullanılarak aynı şahıs olmaz. Yani aynı yoldan gideriz ama biz aynı sonuca varmayız. Hatta çok defa bir ateistin kullandığı bir dinsizin, bir müşrikin kullandığı delilleri belli bir müddet kullanabiliriz. Ama vardığımız sonuç farklıdır. O gider işi bir maddeye bağlar. İşte ben onlarla çok karşılaştım. “Hocam bir yaratıcı var ama anlayamıyorum, göremiyorum, tasavvur edemiyorum. Zaten Kur’an’da da demiyor mu? Siz onu tasvir edemezsiniz.” diyorlar. Çünkü sizin aklınızda yazılı mekanizmanızda, hard diskinizde böyle bir program yok. Allah sizin düşündüğünüz hiçbir şeye benzemez. Onun üzerinde de çok durmamak lazım. Bir de Risalelerin tümüne bakarsak belki beş altı yüz yıllık bir döneme de bir eleştiri vardır. Nedir o eleştiri? Ben onu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu eleştiri üzerinde çok fazla durulmuyor. Nedir bu? Şöyle, ilk dönem İslam âlimleri tefekkür alanını anlatan bir ayet-i kerime var. Onlar otururken, kalkarken, yatarken yaptıkları için Allah'ın rızasına uygun olup olmadığını devamlı hatırlarında tutarlar. Tezekkürün ve zikrin anlamı budur. Bu teşbihler, yaptığımız bu işin, çok cüzünün cüzüdür. Ama asıl tezekkür, “Bütün hayatı Allah rızası için mi yaşıyoruz?” sorusuna verilen cevaptır. Bu yönden bütün hayatı zikir haline getirebilmek mümkündür. Sonra ne yaparlar? Yerin ve göğün yaratılışı hakkında ne düşünürler? Arkasından da bu müminler şunu derler: “Allah’ım hiçbir şeyi amaçsız boş yere yaratmadı.” İşte bu tefekküre dayalı olarak çalışan ilk İslam âlimleri ki, benim buradaki hazirundan bir arzum var. İstanbul’da Gülhane parkı içerisinde İslam bilim ve teknoloji tarihi müzesi var. Fuat Sezgin hoca 50 yıl uğraştı. İlk dönem İslam âlimlerinin yapmış olduğu aletlerin birebir prototipleridir. Onları mutlaka öğrencilerimize gezi yaparak öğretmemiz lazım. Çünkü onlar İslam tefekkürünün eserleridir. Batı'yı bugün pozitif alanda da ve müspet ilimler alanında da Batı yapan ve bize hava atmalarına yol açan o ilimlerin temelindeki o çalışmalar var.

Kâinatı tefekkür ve yaratıklar üzerinde düşünmek yani Said-i Nursi, Akif ve benzeri arkadaşları olsun, belki altı yedi yüz yıllık tarihe bu çalışmalarıyla bir eleştiri getiriyorlar. İşte ondan sonra İslâm tarihinde Yaratıcı üzerinde, Allah'ın zatı konusunda düşünmeler başlamıştır. Zaten buradan da hiçbir şey çıkmaz. İşte devrimiz tarikat devri değil, hakikat devri derken, o hakikat devri, aslında bütün kâinatı tefekkür devridir. İşte o devre bir eleştiri var. Ama ne yapsınlar? Hiçbiri Müslümanları karşılarına almak istemiyorlar ama söyleyeceklerini de söylüyorlar. Özden, derinden söylüyor. Şimdi bunu söylemek yeterli mi? Hayır! Keşke Kur’an tefekkürüne göre bir üniversite kurulsa. Ben sırf Lokman suresine göre bir ilahiyat fakültesini tasavvur ettim. Mevcut ilahiyat fakülteleri bir ilkokul bile etmiyor. İlk dönem İslam âlimlerinin Kur’an tefekkürüne göre bu üniversiteyi kurmamız lazım. İşte onun medresetüzzehrası belki bunun bir yansımasıydı. Yani Kur’an tefekkürünü merkeze koyarak yeni bir üniversite kursak dünyaya yeni bir açılım getirebiliriz. Onun için Risale-i Nur talebelerine bundan sonra düşen iş, bu tefekkürü yeniden kavramaları, yeniden yirmi birinci asra göre yorumlamaları, gündeme getirmeleri ve oluşturmalarıdır. Buna da bugün imkânları vardır. Vakıflar vardır. Yeter ki, imkânlar bu noktaya teksif edilsin. İşte ihlasın ve samimiyetin temeli bu. Belki altı yedi yüz yıllık dönemin açığı bu şekilde kapatılmış olur. Bu hakikat devri de hakiki bir şekilde ortaya konmuş olur. İhlaslı olmak için ölüm rabıtası da gereklidir. Ehl-i tarik ölüm rabıtası ile ayrılır. Ölümü her zaman yanına yaklaştırarak sanki ölünün başında bekleyen birisi gibi kendisini düşünür. Bu da insanı atıl yapar, insanı pasifize ve yok eder.

Mutlu edebilirim ama mutlu olmak, doğru olmak anlamına gelmez. Çünkü Hint fakirleri de mutludurlar, yoga yapanlar da mutludurlar. Ama önemli olan harekettir. Fakat Said Nursi’nin ölüm rabıtası çok ilginç, akibet olarak düşündürür. Yani bunun sonunda mutlaka öleceksin. Ayette zaten bu şekildedir. Sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Yani bir gün ölüm mukadder. Onun için bu dünyanı en iyi değerlendirmek lazımdır. Mesele ölmekte değil, görevi yapmaktadır. Biz zaferle mükellef değiliz, seferle mükellefiz. İki de bir ölümü akla getirip zihni meşgul etmek doğru değildir. Zaten öleceğiz, bu sonuçtur. Biz sonuçlar üzerinde çok fazla karar veremeyiz.

İhlasın önündeki engelleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Hırs, madde/menfaat-i maddiye

2. Makam sevgisi/hubb-ı cah

3. Riya

4. Hakka tecavüz

5. Hodbinlik, bencillik

6. Hakaik-ı imaniyeye hürmetsizlik

7. Nefsin arzularına esirlik

8. Şeytana uymak

9. Tamah

10. Asabiyet-i milliyeyi tahrik

11. Tembellik

Teşekkür ediyorum.

 

popüler cevapdünya atlası