Said Nursi’nin Zikir Dünyası

Eklenme Tarihi: 29 Ağustos 2017 | Güncelleme Tarihi: 29 Ağustos 2017

“Zikir”, sözlükte; anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, bir şeyi zihinde hazır etmek, bir şeyi dile getirmek, hatırlatmak demektir. Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir.

İslam bilginlerinin birçoğu zikri, “ibadetlerin en yücesi”[1] olarak müjdelemişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in üzerinde durduğu önemli konulardan biri de zikirdir. Zikir kelimesi, Kur’an’da müştaklarıyla birlikte 256 yerde geçmektedir. Bu durum zikir ve ondan türeyen kelimelerin vücud verdiği kavramların Kur’an bünyesinde tuttukları yerin büyüklüğüne bir delildir. Hz. Peygamberin (s.a.v) sözleri ve davranışları, Ashâb, Tâbiun ve onları izleyenlerin sözleri ve davranışları da zikrin İslamiyetteki muazzam mevkiine işaret etmektedir. Allah ile kul arasında bütün perdelerin kalktığı an zikir anıdır.[2]

Bediüzzaman Said Nursi, zikir konusunda çok titiz davranmış en ağır zamanlarda dahi zikrini terketmemiştir. Mehmed Feyzi Efendi Bediüzzaman’ın zikir konusundaki hassasiyetini şöyle ifade etmiştir:

"Gecelerde sabaha kadar calib-i dikkat bir hal-i haşiane ile ubudiyette bulunurlar. Yaz ve kış bu adetleritahalluf etmez (geri kalmaz). Teheccüd ve münacaat ve evradlarını asla terk etmezler. Hatta bir Ramazan'da pek şiddetli hastalıkta altı gün bir şey yemeden savm-ı visal (iki gün üst üste iftar etmeden oruç tutmak) içinde ubudiyetteki mücahedelerini terk etmediler. Komşuları her zaman derler ki: "Biz sizin üstadınızın sekiz sene yaz ve kış geceleri, aynı vakitlerde, sabaha kadar hazin ve muhrik sadasıyla münacat seslerini dinler ve böyle fasılasız devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık." (Tarihçe-i Hayat, s. 327)

Bediüzzaman Said Nursi’nin zikir hayatını merak eden Fas’ın en büyük mütefekkirlerinden biri olan Taha Abdurrahman, onun okuduğu evrad kitabı Hizbü’l-Hakaik-i Nuriye’deki münacatları ve zikirleri görünce şunları söyler: 

“İşte bu, Muazzam Külliyat’ın menbaı... Bu derecede kalblerde ve ruhlarda tesir eden böyle bir eserin arkasında, böyle kuvvetli ve kesif bir ibadet olduğunu tahmin ediyordum. Onun için ısrarla Bediüzzaman Said Nursi’nin evradını soruyordum. Kalb etrafında günlük meşgalelerden, günahlardan biriken perdeler, muhatabın kalbinde ve ruhunda tesir edecek bir cümlenin kalbin ta derinliğinden gelip çıkmasına mani olurlar. Bu sebebden, bu Nurlar’da mademki, külli bir tesir var, bu, o derslerin, kalbin tam umkundan ve derinliğinden geldiğine en büyük delildir. Bu derinliğin arkasında da böyle kuvvetli bir evrad vardır.”[3]

Allah’ı zikretmeyi terk etmek insanın iç dünyasındaki bozulmanın alâmetlerinden sayılabilir. Bunu Said Nursi şöyle ifade eder:

“...günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şüpheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” [4]

Zikir konusu Said Nursi’nin önemle üzerinde durduğu konulardan biridir. Bütün hayatı boyunca zikre devam ettiği gibi, Risale-i Nurları okuyan talebelerine de zikrin ehemmiyetine dair dersler vermiştir.

Manasını bilmiyorum diyerek Kur’an okumamak veya zikri terk etmek büyük hatadır. Zira, insanda birçok latife vardır, akıl bazı hakikatleri kavramazsa bile, kalp ve ruh hissesiz kalmaz. Yemiş olduğumuz birçok meyvenin hangi vitamin deposu olduğu ve vücudumuza ne gibi faydalar sağladığı daha yakın bir zamanda ortaya çıktı. Birçoğunun ise faydasından habersiziz. Bizden önce yaşayan insanlar da o meyve ve sebzelerde ne gibi vitaminlerin olduğunu bilmiyorlardı ama gene de onlardan istifade ediyorlardı. Aynı şekilde dünyaya yeni gelen bir çocuk da en gıdalı ve en latif olan sütün kendisine ne gibi faydalar sağladığından habersizdir, ama onunla beslenmekte ve gıdalanmaktadır. İnsanın manasını anlamadan okuduğu Kur’an ve diğer virdler de bunun gibidir.[5] Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:[6]

“Zikreden adamın feyz-i İlahîyi celbeden muhtelif latifeleri vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. مِنَْيْثُلاَيَشْعُرُ husule gelir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.”[7]

Said Nursi 1. Söz’de Hakiki Nimet sahibi Allah’ın verdiği nimetlere karşılık bizden zikir istediğini herkesin anlayacağı bir üslupla bildiriyor:

“Mâdem herşeymânen, "Bismillâh" der, Allah nâmına Allah'ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, "Bismillâh" demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gàfil insanlardan almamalıyız.

“Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba, asıl mal sahibi olan Allah ne fiat istiyor?

“Elcevap: Evet, o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise, üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.

“Başta "Bismillâh" zikirdir. Ahirde "Elhamdülillâh" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan nimetler Ehad, Samed'inmu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip Mün'im-i Hakikîyi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir. Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle, vesselâm.[8] der. “Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirâne muhabbet-i meşruanın uhrevî neticesi, Kur’ân’ın nassıyla, Cennete lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyâne bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin “Elhamdülillâh” kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada “Elhamdülillâh” yersin. Ve nimette ve taam içinde in’âm-ı İlâhîyi ve iltifat-ı Rahmânîyi gördüğünden, o lezzetli şükr-ü mânevî, Cennette gayet leziz bir taam suretinde sana verileceği, hadisin nassıyla, Kur’ân’ın işârâtıyla ve hikmet ve rahmetin iktizasıyla sabittir.”[9]

Cenab-ı Hak, “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunan her şey (melekler, cinler) onu hamd ile tesbih eder. Fakat siz, onların tesbihini iyi anlamazsınız. O, hakikaten halîmdir, gerçekten bağışlayıcıdır.”[10]

Said Nursi, iman gözüyle dünyada yaşananları; “Her tarafta bir sürûr, bir şehrâyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhâneler. Herkes ona dost ve akrabâ görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlîl ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor.[11] şeklinde anlatır.

Said Nursi kâinat kitabının her sayfasına ibret nazarıyla bakar. Hissettiklerini ve duyduklarını bize aktarır. Bu bazen bir yapraktır, bazen bir sinektir, bazen, bir buluttur bazen de bir çocuktur. Hayvanlar âleminin kendi lisanı ile Allah’ı zikrettiğini belirtir:

“Hattâ bir gün kedilere baktım; yalnız yemeklerini yediler, oynadılar yattılar. Hatırıma geldi, "Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübârek denilir?" Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarîh bir sûrette, "Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyerek, güyâ hatırıma gelen îtirazı ve tahkiri, tâifesi nâmına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi, "Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa tâifesine mi âmmdır? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir mûterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?" Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan onun gibi sarîh değil, fakat mütefâvit derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidâyette hır hırları arkasında "Yâ Rahîm" fark edilir. Git gide hır hırları, mırmırları aynı "Yâ Rahîm" olur. Mahreçsiz, fasîh bir zikr-i hazin olur. Ağzını kapar, güzel "Yâ Rahîm" çeker. Yanına gelen ihvanlara hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler, "Bir derece işitiyoruz" dediler. Sonra kalbime geldi, "Acaba şu ismin vech-i tahsîsi nedir ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisâniyle etmiyorlar?" Kalbime geldi, şu hayvanlar çocuk gibi çok nazdar ve nâzik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit hoşlarına giden taltifleri gördükleri zaman, o nimete bir hamd olarak, kelbin hilâfına olarak, esbâbı bırakıp yalnız kendi Hâlık-ı Rahîminin rahmetini kendi âleminde ilân ile nevm-i gaflette olan insanları ikaz ve "Yâ Rahîm" nidâsıyla, kimden meded gelir ve kimden rahmet beklenir, esbâbperestlere ihtar ediyorlar. [12]Hem de, sevap ve fazîlet nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semâvât, nücûmuyla beraber görünebilir; öyle de, niyet-i hâlise ile şeffâfiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevap ve fazîlet yerleşebilir. [13]

Said Nursi sahabelerin zikrindeki ulviyet ve kudsiyete de işaret eder:

“Bir zaman kalbime geldi, "Niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârikazâtlar Sahabelere yetişemiyorlar?" Sonra, namaz içinde "Sübhane rabbiyelâlâ" derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti, tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: "Keşke, birtek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi." Namazdan sonra anladım ki, o hâtıra ve o hal, Sahabelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşâddır. Bütün hissiyâtları uyanık ve letâifleri hüşyar olan Sahabeler envâr-ı imâniye ve tesbihiyeyi câmi' olan kelimât-ı mübârekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı.” [14]

Meleklerin de her daim zikirle meşgul olduklarını, zikirsiz yaşamadıklarını şöyle anlatır:

“Nasıl insan mâ, hava ve ziyâ ve gıdâ ile tegaddî edip telezzüz eder; öyle de, melekler zikir ve tesbih ve hamd ve ibâdet ve mârifet ve muhabbetin envarıylategaddî edip, telezzüz ediyorlar. Çünkü, onlar nurdan mahlûk oldukları için gıdâlarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan râyiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdâlarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh-ı tayyibe, revâyih-i tayyibeyi sever.”[15]

Kâinatın içindekileriyle birlikte topyekün zikir halinde olduğunu Said Nursi bir başka yerde şöyle dile getirir:

“Evet bir bahr-ı müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbihiyyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyyesi; hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi; zeminin de ve zeminin her bir kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrının da ve göklerin herbir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüzbin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misâlde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.”[16]

Allah’ı zikretmek ferdin ulvi meziyetlerinin devamına sebep olduğu gibi milletlerinde bekasına sebeptir. Said Nursi bu konuyu şöyle dile getirir:

“Merkez-i Hilafet olan İstanbul'u beş yüz elli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beş yüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyet’teki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde "Allah Allah!" diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlahiyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cûş u huruşlarıdır.”[17]

Bediüzzaman Said Nursi kâinat kitabını tefekkür ile okunması gerektiğini bildirir:

“Kâinat terkiplerindeki intizam, cereyan-ı ahvaldeki nizam, suretlerdeki garabet, nakışlarındaki ziynet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhalefet ve mümaselet, câmidattaki muavenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesanüd, hikmet-i âmme, inayet-i tâmme, rahmet-i vâsia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvil, tağyir, tanzim, imkân, hudus, ihtiyaç, zaaf, mevt, cehil, ibadet, tesbihat, daavat ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisanlarıyla Hâlık-ı Kadîm-i Kadîrin vücub ve vücuduna ve evsaf-ı kemaliyesine şehadet ettikleri gibi; Esmâ-i Hüsnâyı tilâvet ederek, Cenab-ı Hakka tesbih ve Kur'ân-ı Hakîmi tefsir ve Resul-i Ekremin (a.s.m.) ihbaratını tasdik ediyorlar.”[18]

Bu pasajdan anlaşılıyor ki; Kâinatın parçaları arasındaki nizam ve intizam, her parçanın kendi vazifesine mahsus bir hareket tarzı, varlıkların hepsinde söz konusu olan harika şekiller, süslü nakışlar, yüksek hikmetler, tüm varlıkların bir yandan benzerliği, bir yandan farklılığın olması, ezelî olmadığı gibi, var olmaları zorunlu olmamasına rağmen yani imkân ve hudus dairesinde olmalarına rağmen varlığa çıkmaları gösteriyor ki bu işlerin arkasında sonsuz bir ilim ve kudret sahibi olan Allah'ın varlığına şehadet edip, Kur'ân-ı Hakîmi tefsir ve Resul-i Ekremin (a.s.m.) ihbaratını tasdik ediyorlar. [19]

Bediüzzaman Hazretleri, geceleri, Kur'an-ı Kerîm'den vird edindiği sûreleri ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın münacat-ı meşhûresi olan "Cevşenü'l-Kebîr" namındaki münacatını ve Şah-ı Geylanî ve Şah-ı Nakşibend gibi eazım-ı evliyanın münacat ve hizblerini ve salâvat-ı Nuriyeleri ve bilhassa Risale-i Nur'un menbaı olan "Hizbü'n-Nuriye"yi ve ayat-ı Kur'aniyenin lemeatı olan ve bir silsile-i tefekkür bulunan ve Yirmi Dokuzuncu Lem'ada cem edilen hizb ve münacatları okur, bunları tamam edince de yine Risale-i Nur'la meşgul olurdu. [20]

Said Nursi tüm hayatı boyunca bilinen evrad ve zikirlerden başka Risale-i Nur’un esası ve kaynağı olan ayet ve kelimat-ı mübareke ile de ayrıca meşgul olurdu. Böylelikle Risale-i Nur, tasavvuftaki murakabe dairesini Kur'an-ı Kerîm yolu ile genişleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilave etmiştir.[21]

Zikir ve tefekkür âlemindeki zatların zikir derinliğini Said Nursi şöyle ifade eder:

“Kur'ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, "Evradlarınızı bununla okuyunuz" der. İşte, Kur'ân'ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.” [22]

Evet Allah u Teala kendisini zikreden bir zakirin kalbinden uzak olmaz, onun refiki ve dostu, habibi ve tabibi olur, ona şifa verir. Özür ve tövbelerini kabul eder, günahlarını setreder. Dualarına icabet eder, musibet ve belalarını def eder. Bu ise Cenab-ı Hakk’ın sevgili kullarına en büyük bir ihsanı ve en mühim bir iltifatıdır. Bu iltifata mazhar olan bir mümin Cenab-ı Hakk’ın muhabbetini hiçbir zaman kalbinden çıkarmaz. O muhabbet o kulun kalbinde parlayan bir ziya ve sönmeyen bir nur gibi devam eder. Evet huzur-u kalp ve ihlas ile zikreden zakir, Allah ile ünsiyet peyda eder, O’na karşı muhabbeti artar. Artık O’nun zikrini dilinden ve gönlünden bırakamaz.[23]

İbadetin en ulvisi, en mukaddesi, Allah’a karşı şükrün en mükemmel ifadesi, Cenab-ı Hakk’a yaklaşmanın ve rızasına mazhar olmanın, O’nu tazim, tesbih, zikir ve hamd etmenin en güzel yolu, en güzel vasıtası olan namaz da en büyük bir zikirdir:[24]

“Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yâni, celâline karşı kavlen ve fiilen "Sübhânallah" deyip takdis etmek. Hem kemaline karşı, lâfzan ve amelen "Allahü Ekber" deyip tâzim etmek. Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen "Elhamdülillâh" deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu kelimât-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir.”[25]

Said Nursi insan için zikrin önemini şöyle dile getirir:

“İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semavat ve Arz'a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde, ene mahvolur. İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeğe ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmarenin başını kırmağa muvaffak olmuşlardır. Kezalik Kadirîler de zikr-i cehrî sayesinde tabiat tağutlarını tar ü mar etmişlerdir.”[26]

Aynen o büyük zatlar gibi hatta biraz daha farklı bir tarzda evrad ve zikir derinliğine sahip olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri zikir anında akıl, kalp, ruh ve hayal dünyasındaki cereyan eden hadisat hakkında şunları söyler:  

“Evet, ben, Hülasatü l-Hülasa’yı okuduğum zaman, koca kâinat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nevin lisanı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfat ve esma-i İlahiyeyi ilmelyakin ile iz’an etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tam görür. Hakikat-ı insaniyeye baktığı vakit, o cami mikyasta, o küçük haritacıkta, o doğru numunecikte, o hassas mizancıkta, o enaniyet hassasiyetinde öyle kat’i ve şuhudi ve iz’ani bir vicdan, bir itminan, bir imân ile o sıfat ve esmayı tasdik eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki aynasında hiç uzun bir seyahat-ı fikriyeye muhtaç olmadan iman-ı tahkikiyi kazanır. Evet, nasıl ki ehl-i tarikat, seyr-i enfüsi ve afakî ile marifet-i İlahiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itminanlı yolunu enfüside, yani kalbinde zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar. Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakikat dahi, marifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âli ve kıymetli olan imân ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişler. Biri: Kitab-ı kâinatı mütalaa ile Ayetü'l-Kübrâ ve Hizbün-Nuriye ve Hülasatü’l-Hülasa gibi afaka bakmaktır. Diğeri: En kuvvetli ve hakkalyakin derecesinde vicdani ve hissi, bir derece şuhudi olan hakikat-i insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalaa ile imanın şüphesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki, sırr-ı akrebiyete ve veraset-i Nübüvvete bakar. Ve enfüsi tefekkür-ü imani hakikatinin bir parçası, Otuzuncu Sözün ve "ene" ve "enaniyet"te ve Otuz Üçüncü Mektubun Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde ve bazı parçaları da sair ecza-yı Nuriyede bir derece beyan edilmiş.” [27]

Bediüzzaman Said Nursi, yaptığı her zikrin nasıl birer marifet kaynağı ve kapısı olduğunu ve eriştiği marifet ile telif ettiği eserlerin hakikatine işaret etmiş, te’lif ettiği eserlerdeki birçok imanî meselenin namaz tesbihatından sonra kalp dünyasında inkişaf ettiğini [28] bildirmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi, namazdan sonra tesbihatta yaşadığı anlam ve maneviyat derinliğini şöyle anlatır:

“Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor... Kalbi hüşyar bir zat namazdan sonra sübhânallah, sübhânallah deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselamın müvacehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini manen hisseder. O azamet ve ulviyetle sübhânallah, sübhânallah der. Sonra o serzâkirin emr-i manevisiyle, ona ittibaen elhamdülillâh, elhamdülillâh dediği vakit, o halka-i zikrin ve o çok geniş dâiresi bulunan hatme-i Ahmediyenin (aleyhissalâtü vesselam) dairesinde yüz milyon müridlerin elhamdülillâh, elhamdülillâh'larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde elhamdülillâh ile iştirak eder ve hâkezâ Allahuekber, Allahuekber ve duadan sonra lâ ilâhe illâllah, lâ ilâhe illâllah otuz üç defa o tarikat-ı Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselam halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sabık manayla o ihvan-ı tarikatı nazara alıp o halkanın serzâkiri olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselama müteveccih olup “Milyon kere salât ile milyon kere selam Senin üzerine olsun ey Allah'ın Resûlü ” der, diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm.” [29]

Namazdan sonra Yüce Peygamberimizin (asm) öncülüğünde tüm ehl-i imanla birlikte tesbihat yapmak gibi mana derinliğine sahip olan Bediüzzaman Hazretleri kâinattaki tüm varlıkların da kendine has bir lisan ile Allah’ı zikrettiğini şöyle bildirir:

“Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. "Vezâif-i eşya" tabir edilen hidemât-ı meşhude (görülen vazifeler, işler), onların ubudiyetlerinin ünvanlarıdır. O hâlde “Allahu Ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım...” [30]

Böyle kuvvetli bir evrad hayatı olan Said Nursi, okumuş olduğu başta Kur’an ayetleri olmak üzere tüm kudsi kelimelerin fikir ve kalp dünyasında hangi mana boyutları açtığını şu cümleler ile işaret etmektedir:

“Allah göklerin ve yerlerin nurudur.” ayetinin beyanında, seyahat-ı kalbiyeyle, her bir ism-i İlahi bu kâinattaki bir âlemi nurlandırdığını ve zulümatı dağıttığını gördüğüm gibi; aynen ve daha başka bir şekilde, Cevşenü'l-Kebîr ve Risale-i Nur ve Hizb-i Nurî dahi kâinatı baştanbaşa nurlandırıyor, zulümat karanlıklarını dağıtıyor, gafletleri, tabiatları parça parça ediyor; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor gördüm, kâinatı envâıyla pamuk gibi hallaç ediyor, taraklarla tarıyor müşahede ettim. Ehl-i dalâletin boğulduğu en son ve en geniş kâinat perdelerinin arkasında envâr-ı tevhidi gösteriyor.” [31]

Allah’ın esma-i hünsasını ve Kur’an ayetlerini tekrar tekrar okumanın insanın aklına, kalbine ve ruhuna manevi gıda verdiğini Said Nursi şöyle ifade etmiştir:

“Hem cismânî ihtiyâç gibi, mânevîhâcât dahi muhteliftir. Bâzısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, ruha Hû gibi. Bâzısına her saat; Bismillâh gibi ve hâkezâ... Demek tekrar-ı âyet, tekerrür-ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyâkı ve iştihâyı tahrik etmek için tekrar eder.”[32]

Said Nursi, Peygamber Efendimiz (s.a.v) salavat göndermenin önemini şöyle ifade eder:

“Rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmetenli'l-âlemîn ünvânıyla Kur'an’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmetenlil-âlemîn olan Rahmet-i mücessemeye vesîle ise: salavâttır. Evet Salâvatın mânâsı Rahmettir. Ve o zîhayat mücessem Rahmete rahmet duası olan Salâvat ise, o Rahmetenlil-âlemînin vüsûlüne vesiledir. Öyle ise sen Salâvatı kendine, o Rahmetenlil-âlemîne vesile yap ve o Zâtı da Rahmet-i Rahman'a vesîle ittihaz et. Umum ümmetin Rahmetenlil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet mânâsiyla Salâvat getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir Sûrette isbat eder. Elhâsıl: Hazîne-i Rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi: "Bismillahirrahmânirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da Salavattır.”[33]

Sonuç:

Said Nursi’nin zikir dünyasına bakıldığında manevi keşf ve tefekkür ile enfüsi duyguların kalbi ve ruhi derinliklerinden temayüz eden bir fütuhatla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. O, gözle görülen ve görülmeyen tüm varlıkların bir zikir halkası oluşturduklarını bize bildirir. Zikirle Allah’a yaklaşmanın halâvetini, salavatla Resulüllaha ümmet olmanın tatlılığını hissettirir. Tüm mesaisi iman kurtarma olan Said Nursi, muhatablarına herkesten ziyade zikir ve tefekkür âleminde bulunduğunu hissettirir. Tabiatta bulunan tüm canlıların lisanı halleriyle ve lisan-ı kalleriyle Allahı zikrettiklerini ifade eder. Kur’an’daki her ayetin anlamını derin derin düşünerek, tefekkür yollarını açıklar. Açtığı tefekkür ve zikir pencerelerinden okuyucusuna zikrin ve fikrin nurunu gösterir. Çünkü O, hayatı boyunca bir fikir ve zikir adamı olduğunu eserleriyle, sözleriyle, hayatıyla göstermiştir.


[1]et-Tehanevi, Muhammed el-A’la, Keşşâfu Istılahati’l-Funûn, I, Kalküta, 1863,s.152.

[2] Yaşar Nuri Öztürk, Kuşadalı İbrahim Halveti, Fatih Yayınevi,1982.s.101.

[3]Fas-Tetvan Sempozyumu Notlarından. (Zafer Karlı)

[4]Lemalar.s.9)

[5] Mehmet Kırkıncı, Zikrin Ehemmiyeti .www.mehmedkirkinci.com/index.php?s=article&aid=1312

[6] Mehmet Kırkıncı, Zikrin Ehemmiyeti .www.mehmedkirkinci.com/index.php?s=article&aid=1312

[7]Mesnevi-i Nuriye Hubab

[8] Sözler. 1. Söz. S. 13

[9] Sözler. 32.Sözün 3. Mevkıfı.

[10]İsra 44.

[11] Sözler. 2. Söz. S.22

[12] Sözler. 24. Söz.s.301.

[13] Sözler. 24. Söz.s. 314.

[14] Sözler. 27.Söz.s. 452

[15] Sözler. 24. Söz. s..318.

[16] Sözler. 14. Söz.

[17]Mektubat,Telvihat-ı Tis’a.

[18]Mesnevi-i Nuriye; Katre s. 48

[19] Zafer Karlı, Bediüzzaman Hazretlerinin Zikir Hayatı. Risaletalim.com

[20]Tarihçe-i Hayat; İkinci Kısım: Barla Hayatı s.150

[21]Tarihçe-i Hayat; Önsöz s. 20

[22]Mesnevi-i Nuriye; Zühre s.132

[23]Mehmet Kırkıncı, Zikrin Ehemmiyeti. www.mehmedkirkinci.com/index.php?s=article&aid=1312

[24] Mehmet Kırkıncı, a.g.m

[25] Sözler. 9. Söz.

[26]Mesnev-i Nuriye, Hubab.

[27]Emirdağ Lâhikası: Dâhiliye Vekili İle Bir Hasb-i Halden Bir Parçadır s.127- 128, Z. Karlı, adı geçen makale

[28]Emirdağ Lâhikası | Yirmi Yedinci Mektubun Lahikası | 82. Z. Karlı, a.g.m

[29]Sikke-i Tasdik-i Gaybi: Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektuplar. s.152

[30]Mektubat: Yirmi Dokuzuncu Mektup s.383, Z. Karlı a.g.m

[31]Kastamonu Lâhikası; Tahlil s. 179

[32] Sözler. 19.Söz

[33]Lem’alar

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası