Said Nursi'nin Eğitim Felsefesinde İnanç İnkâr Üzerine Bilimsellik Değerlendirmeleri

Eklenme Tarihi: 20 Şubat 2017 | Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2017

Bilimsel bilginin kanıt ve delilerle ön plana çıktığı 20. yüzyılda Said Nursi inanç üzerine kurmuş olduğu köprü ile eğitim üzerinde reformist bir hareket geliştirmiştir. İnsanlığın ve özellikle İslam dünyasının karşılaştığı tüm problemlerin hem nedeni hem de çözümünü inanç üzerine kurgulamıştır. Bu sebeple; pozitivist düşüncenin toplum üzerinde bilimsel hükümranlık kurma çabasına karşın Nursi, çağa uygun bir düşünce anlayışı ve metotla İslam düşüncesine yeni ve farklı bir soluk getirmiştir. İnanç meselesinde iman olgusunu kanıtlarla açıklarken varlık ve olaylarını yeniden incelemeye alarak ideolojik düşüncelere göre yapılan yorumlara reddiye vermiştir.

Bu çalışmada Nursi'nin gelişen sosyal ve fen bilimleri penceresinden yeni bir kavrayış şekli ile İslam terminolojisini modern söylemler üzerinden bağdaştırırken pozitivist düşünce karşısında yeni bir bilimsellik anlayışı üretmesi üzerinde durulacaktır. Nursi'nin pozitivist ve materyaliste dayalı eğitim ve zihniyetin reddi ile inancı bilimsellikle yorumlaması örneklerle ele alınacaktır.

 Anahtar kelimeler: Said Nursi, İnanç, İnkâr, Bilimsellik, Pozitivist, Eğitim

           

            1.GİRİŞ

Bilim terimine düşünce tarihinin çok erken dönemlerine rastlanmakla birlikte, bu terim 16. ve özelliklede 17. yüzyıllardan günümüze kendine özgü yeni ve özel bir anlam alanı oluşturmuştur. Modern bilim, evrenselci anlayışın yeniçağ felsefesine özgü olarak dinsel içeriğinden arındırılmış kavramıyla öne çıkmıştır. Bilimin sadece olgulardan hareket edebilir kabul edilmesi ve bundan öteye geçememesi ile sadece mantıksal ve rasyonel düşünme şeklini kullanarak rasyonel olmayan düşünce şekillerinin bilim yapmaya uygun olmadığı görüşü son yüzyılda öne çıkan bir durum olmuştur.

Bilimsellik ancak olgulara dönülerek deneyimsel ve mantıksal işlemlerle gerçek yoldan sorgulanabilir ve denetlenebilir olarak savunulması ile birlikte değer yargılardan arındırılmış ve rasyonel şekilde sunulmuş olması halinde değer kazanacağı kabul görmüştür.

Bilimsel olmayan ve inanç üzerine kurulmuş olgular kanaatten öteye geçemez savına karşın Nursi, eserlerinde evrenselci bir söylem içerisinde sosyal ve fen bilimlerini kanaatin ötesine geçirerek denetlenebilir ve kanıtlanabilir olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda bilimsel bilginin kanıt ve delillerle öne çıktığı 20. yüzyılda nesnel gerçeklik alanının bilimsel varlığını inanç ile bütüncül olduğunu ve bu alanın ayrı olmadığını Said Nursi eserlerinde göstermiştir.

                           

              I.BÖLÜM    

              1.KAVRAMSAL DEĞERLENDİRME

İnsan, varlık dünyasında bir düzen ve ilk olgu arama zorundadır. Olayların görünürdeki karışıklığında, onları anlamada yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle insana, teori ve olguların çatışmasında rehber olacak bir ışık gereklidir. Bu ışık ve düşünce insanlığın uyanışından beri kuvvetle hissedilmektedir (Ülken,2001:9). Bu bağlamda insan bilgisini her devirde olgular üzerine yeniden sistemleştirmek doğal olmuştur.

Her çağda düşünce, evrensel ve bilimleri ilerletici temel karakterini kaybettiği zaman yeni bir skolâstik düşünce meydana çıkmıştır. İlkçağ sonu Archimedes zamanında bilim ilerlediği halde akli düşünce (felsefe) donup kaldığı için bir skolâstik içine girmiştir. Ortaçağ içinde bu skolâstik, bilimin ilerlemesini köstekleyecek hale gelmiştir. Yeniçağın başında ise bilim revaç bulması dönemin Batılı düşünürlerinden Galileo ve Descartes ile bilim yeniden kendini göstermiştir. 18. ve 19.yüzyılda Kant zamanında ise kesin bir şekle bürünmüştür (Ülken,2001:11).

Son yüzyılda ise bilimin hızla ilerlediği ve yeni bir reform yapma ihtiyacında ve onun eşiğindedir. Fen bilimlerinden Sosyal bilimlere kadar bütün bilim dallarının temellerinde reform ile kendilerine yeni bir temel bulma ihtiyacında görmektedir. Geçmişten günümüze gelişen bilimler inanç temelinden sıyrıldığı ve kendini bundan soyutlamış bir konuma getirilmiştir. Fakat 20. yüzyılda Fen bilimlerini ve Sosyal bilimlerini, Said Nursi inanç üzerine oturtarak akıl ve mantık düzleminde olay ve varlıkları tanımlamıştır. Akıl ve mantık kurallarıyla soyut varlık ilkelerini somut varlık ilkeleri ile tam uyarlayan Nursi, bunların temelinde İlahi bir tasarımın olduğunu belirtmektedir. Said Nursi ''ispat edemediğim için yazmadım'' demesi iddiaları pozitivist bir yaklaşımla uzlaşmaktadır. Bilginin akıl ve olgular dayanmasını bütün eserlerinde net bir şekilde belirtirken, bilginin gerektirdiği gibi, açıklamak istedikleri olguları yine bu olgulardan elde ettikleri verilere inanç unsurunu dâhil ederek ortaya açıklamalar ve örneklemeler koymuştur.

Diğer yandan pozitivizmin sosyal düşünce bakımından gösterdiği en önemli şey olarak insanın dışında var olan ve bilimsel yöntemlerle bilinebilecek nitelikte olan bir nesnel gerçeklik alanın varlığını kabul etmektedir. Dolayısıyla, nesnel dünyayı elverişli bilimsel yöntemlerle bilebilme olanağına kavuşmuş ''eğitilmiş'' insanların inançtan ayıklanan bir duruma getirilmesi ve sonrasında bu bireylerin toplum yönetiminde egemen olmalarını arzulamak pozitivizmin doğal uzantısı olmaktadır. Pozitivizmin özellikle Aguste Comte'daki biçiminde oldukça açık olan düşünsel ve siyasal sonuçları, bu anlayışı benimsemiş bulunan Cumhuriyet döneminin elitlerini de oluşturmuştur (Köker, 2010; 222-223).

2. POZİTİVİZMİN OSMANLIDAN CUMHURİYET TÜRİKİYE’SİNE

                  DOĞRU GELİŞİMİ

Ülkemizde Batılılaşma, birçok tarihçi tarafından kısmen Tanzimat öncesine uzanan yönleri olsa da, Batı’da pozitivizmin ortaya çıkışı ve yükseliş dönemiyle eş zamanlı olan Tanzimat’la birlikte başlatılmaktadır. Batı fikir dünyasıyla temasa geçtiğimiz sırada, öncelikle Batı’da o sırada hâkim olan Aydınlanmacı ve pozitivist karakterli düşünce ile tanışılmıştır. Bu dönemde İslam dünyasının içinde bulunduğu durağanlık İslam düşünürlerini etkilemekle birlikte bu Pozitivist düşünce felsefesine karşın ileri sürecek felsefi veya düşünsel alternatif imkânından yoksundular (Özlem, 2009:458). Bu dönemin vermiş olduğu eksiklik ve geri kalmışlık üzerine bilimsel ve düşünsel arayışlara giren Osmanlı aydınları ve siyasetçileri geri sayılan geleneksel toplumdan ileri sayılan pozitif topluma geçişi sağlamak üzere birtakım ilgili alanları oluşturmaya başlamışlardır.

Devleti kurtarmak ve yeni nizam vermek akılcı ve evrensel ilkelere göre kurulmuş bir pozitif toplum düşüncesi, pozitivist siyaset öğretisi olarak o aşamada Osmanlı aydınlarına özellikle Jöntürkler’e pek cazip gelmiştir (Özlem, 2009:458).

Osmanlı aydınlarının birçoğu özelliklede Jöntürkler pozitivist öğretiyi toplum hayatının her alanında yaymak istemişlerdi. Pozitivist bilimin vaat ettiği ilerlemenin ve Batı'yı ileri kılan koşulların Osmanlı toplumunda da oluşturulması ve pozitif bir toplum modeline dönüştürülmesi Cumhuriyet döneminde ve kurucularında etkili olmuştur. Eğitimden, siyaset öğretisine, bilim anlayışından diğer tüm alanlara kadar etki eden bu düşünceyi bu dönemde ve sonrasında her alandaki uygulamada görmek mümkün olmuştur.

Türkiye'de eğitim hareketleri ve eğitim sisteminin çeşitli yönleri ve sorunlarına ilişkin fikri tartışmalar ve toplumu Batı'ya yöneltmede akılsallığın (pozitivizm) etkisi ile ilişkilidir. Batılılaşma sürecinde eğitim ve içeriğindeki pozitivizm felsefesi toplumun sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal yapısındaki değişmeleri etkilemiştir. Medreselerin kapatılması, Latin harflerin kabulü, şer'i ye mahkemelerinin kaldırılması gibi birçok köktenci değişim çabalarının temeline bakıldığı zaman pozitivist felsefenin sosyal ve siyasal hükümranlığı görülecektir.

Pozitivist aklın mantığı, karşıtını veya rakibini aynı çizgide durmaya zorlayan bir mantıktır. Bunun nedeni, görüş alanı pozitif epistemoloji tarafından sınırlandırılmış olan aklın, kendi formuna ya da bilgi tanımına uymayan, dolayısı ile kendi mantık dizgesiyle konuşmayan fikir, ideoloji ya da projeleri bilim-dışı, akıl-dışı ilan ederek yok saymaktadır. Pozitivist aklın üretimi olan dini inanç karşıtı olan bir dünya tasarımı ile bilim-dışı, akıl-dışı bir nitelikte olan din, akıla aydınlanmış modern bir toplumun bileşenlerinde biri olamayacağını ortaya koymuşlardır (Kurtoğlu, 2011:209-215).

Bu açıdan yeni bir devlet ideolojisinin temeline yerleştirilen, kutsallığın kamusal alandan ayıklanıp atıldığı bir Türkiye inşasında Cumhuriyetin lider kadrosu İslam'a referans yapılan bütün kurum, kural, ritüel ve simgeleri tasfiye etmiştir (Tezel, 2009:34). Cumhuriyet Döneminden günümüze dek süregelen eğitim ve içeriğindeki söz konusu siyasal-ideolojik tercihin etrafında oluşturulmuştur (Kafadar,2009:352). Bu bağlamda Yeni Cumhuriyet Türkiye'sinde pozitivist yönetim ideolojisinin toplumun düşünce yapısına da etki ettiğini söylemek mümkündür.

Bu nedenle dönemin yönetim kadrosu yeni devletin, oluşturulmak istedikleri kültür ve düşüncenin kamusal alandan dine (İslam'a) referans yapılan tüm kuruluşlara reddiye verilmesi akabinde Halifeliğin kaldırılması, devlet ağının denetimi dışında örgütlenmiş eğitimin yasaklanması, dini kıyafetlerin giyilmesinin yasaklanması, Latin alfabesinin benimsenmesi ile Kur'an alfabesi olan Arap alfabesinin kamusal alanda kullanılmasının yasaklanması, resmi tatil gününün, takvim yılı, günlük saat sistemi gibi zamanı düzenleyen normlarda Batıya uyumlaştırma, ''devletin dini İslam''dır hükmünün ve İslami yeminin anayasadan çıkartılması gibi tüm bu reformlar değerlendirildiğinde Türkiye'de dine yani İslam'a referans yapan bütün öğelerin tasfiye edilmesinin (Tezel, 2009:34) ideolojik dayanağını Pozitivist yönetim ideolojisi olarak açıklayabiliriz. Dönem itibari ile toplumun düşünsel, vicdani ve sosyal yapısına müdahale eden bu ideolojideki devrim ve radikal değişim arzusunun kaynağın da iman (inanç) ve bilimin ayrı görülmesidir. İnsanın akıl kapasitesini kabullenmeyi reddedip, onun gücünü abartarak, dünyayı ona dayalı olarak yeniden biçimlendirmeyi öngören zihniyet (Özipek, 2009:69) bu salt akıldan hareketle yola çıkılmıştır.

Din dışı bir Türkiye tasarımında Batı'nın bilim ve teknolojisinin müsebbibi olan akıl kavramını, akılsallık kategorisi olarak okunmasına neden olan pozitivizm, Cumhuriyet projesinin bel kemiği olmuştur.  Bilimin hayatta en gerçekçi yol gösterici olarak tarif edilmesi ile dinsel simge ve sisteminin bakiyesini dünyevileştirerek kendi simgesel sermayesine ekleyen pozitivist kavrayış, geleneğin yerine aklı, inancın yerine bilimi ikame etme çabasında sınır tanımazlık karşısında, Said Nursi inanç (iman) ve ahiret meselelerini akla dayandırarak akıl yolu ile açıklaması, döneme etki eden bir bakıma reformist bir hareket olmuştur. Dini, inancı hayatın hayatı olarak gören Nursi hem milletçe atılımın yapılması ve diğer alanlarda iyi kazanımların olacağını inançtaki temele bağlamaktadır.

              2. POZİTİVİST DÜŞÜNCENİN CUMHURİYET DÖNEMİ EĞİTİMDEKİ 

                 ETKİSİ

Cumhuriyet siyaseti ve eğitim modelini bile pozitivist düşünce sisteminden ilham alan dönemin seçkinleri, hem merkeziyetçi hem otoriter, bürokratik siyaset ve uygulama izlemişlerdir. Cumhuriyet döneminde eğitim alanında ilkokuldan üniversiteye eğitim kurumlarının organizasyonundan bilime çoğunlukla pozitivizm damgasını vurmuş olduğunu söylemek hiç abartısız olsa bile, bizde ki bu pozitivizmin Batı'daki aslının oldukça yüzeysel, ikinci üçüncü elden devşirilmiş ve çoğu yerde yanlış anlaşılmış bir görüntüsü olduğunun altını çizmek gerekir. Bu tespitler, Jöntürkler'in başını çektiği Osmanlı Pozitivizmi birçok yönden Cumhuriyet döneminde de devam ettiğini göstermektedir (Özlem,2009:460).

Cumhuriyetin ilk zamanlarında eğitim yoluyla hedeflenen değerler dönüşümünü ''müsbet ve tecrübevi ilim'' adı altında ifade edilen Laik eğitim modeli uygulaması ile pozitivist anlayış benimsenerek hem kamusal alanda hem toplumsal alanda İslam inancının yerine dinsel içerikten arındırılmış yeni bir inanç sistemi yerleştirilmek istendiğini kabul etmek gerekmektedir. Pozitivist düşünce çerçevesinde egemen inanç sistemi ''bilim'' olarak kabul edilirken Kemalizm'in çağdaşlık anlayışı da temelde ''hayatta en hakiki mürşit ilimdir'' düsturuna dayandırılmış ve bu çerçevede, İslami inanç sisteminin yerine bilimsel inanç sisteminin geçirilmesi anlamını kazanmıştır (Köker, 2010:168).

Dolayısıyla dönemler itibari ile yaşanan bu gelişmelerde ideolojik tutumlar ile bilimi inançtan arındırarak pozitivizme özgü ilke ve şiarları toplumun eğitim ve kültürel ve siyasal hayatına temellendirmeleri karşısında Said Nursi olayların bir bakıma doğa olaylarının varlık boyutunda dönemin aydınlarınca itilen, geri bırakılan inanç ve iman üzerine yeniden kurgulamıştır. Bilimin inançsız bir temelinin mümkün olmadığını izah eden Nursi tüm bilimlerin temelinin yine de asıl olan İlahi isimlere dayandığını pozitivizmin savunduğu ispatiyecilik ile vurgulamıştır.    

Nursi, çağın ilimleri ile din ilimlerini, kalple akılın birleşmesinin ancak yeni bir yaklaşımla mümkün olacağına işaret eder. Bu açıdan Nursi'nin eserlerinde materyalizm ve pozitivizme dayalı egemen zihniyetin reddini görmek mümkündür.  

        

            II. BÖLÜM

              1.NURSİ'NİN ÖĞRETİSİNDE BİLİMSELLİK DEĞERLENDİRMELERİ VE  

              ÖRNEKLEMELER

Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk devresinde Anadolu da çok az sayıda lise eğitimi veren okullar bulunmakta idi. Örneğin Afyon, Eskişehir liseleri gibi çevre kentlerde lise öğrenimi görecek öğrenciler bu gibi liselere gitmek zorunda idiler. Fakat günümüzde gelinen noktaya baktığımızda ise Türkiye'de her il ve ilçede lise ve dengi okullarla birlikte üniversiteler açılıyor ve açılmaya devam etmektedir.

Bu durum Türkiye'de böyle olduğu gibi gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde de eğitim alanında okullaşma ve eğitime verilen önem hızla artmaktadır. Bu eğitim kurumlarında öğretilen konular Sosyal ve Fen bilimleri içerisinde verilmektedir. Kâinat fenlerinden verilen dersler ise varlıklardan, madenlerden, bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan, atomlardan uzaydan ve atomlardan hülasa varlık âleminden sistematik olarak bahsetmektedir. Bu çerçevede bu fenleri tahsil eden öğrencilerin akılları bu bilgilerle dolmaktadır. Fenlerin anlatımı, yazımı hangi eksende ise gençliğin beyni o şekilde yönlendirilebilmektedir. Verilen bu öğretimde, anlatım şeklinde pozitivist ideoloji ile olay ve varlıklar bir doğal olay veya tesadüf ve doğanın tabiatın sonucu olarak sunulmakta ve tabiat kanunlarına bağlanılmaktadır.

Bu öğretim şekli ile genç nesiller yanlış eğitilmekte ve yönlendirilmektedir. Hatta şu hususta şöyle bir misal verebiliriz; Örneğin bir öğrenci bilimsel açıdan yağmur'un oluşumu konusunu, denizlerin buharlaşmasını, bulutların meydana gelmesini, yağmur tanelerinin yeryüzüne düşmesini kitaplardan ve ilgili kaynaklardan gayet güzel okumakta ve anlamaktadır. Bununla birlikte bir çiftçide gözü ile bulutların gelişini yağmurun yağışını izliyor görüyor, bunlardan ikisine de yani hem kanıtlanabilir bilgiye ulaşabilen öğrenci ile bu bilgileri gözlemsel olarak değerlendiren basit düşünceli bir çiftçiye (inançlı olarak kabul edip) yağmuru kim yağdırıyor sorusunu sorduğumuzda öğrencide çiftçide inançlı oldukları için Allah yağdırıyor diye cevap vereceklerdir. Eğer bu iki insanı inançsız olarak kabul etse idik alacağımız cevap daha farklı olacak ve doğa olayı olarak yanıt vereceklerdi. Bu bağlamda inançlı insanlara şu soruyu da soruyoruz. Öğrenciye, ''senin beynindeki bilgilerle, çiftçiye de senin hayalindeki gördüklerinle Allah yağdırıyor inancını nasıl bağdaştırıyorsun?'' diye bir soru yönelttiğimizde alacağımız genel cevap ''bilmiyorum, fakat inanıyorum'' şeklinde olacaktır. İşte burada Said Nursi’nin Kur’an ayetlerini izah edici bize bir ışık tutmaktadır. Abese suresi 24 ve 32. ayetlerin izahı makamında şöyle bir açıklaması vardır;

''Evet -meta'an leküm ve li-en'amiküm- tabiriyle bütün esbabı, icad kabiliyetinden azleder. Manen der: "Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su semadan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından; su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak, nebatatıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîm'in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzak, Mün'im, Kerim gibi çok esmanın matla'ları görünüyor''  (Nursi, 2005:412).

Demek bu olay insanların ve hayvanların çeşit çeşit gıdalara, besinlere ve rızka ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyacın yağmur ile karşılandığını yağmurun, bulutun, denizdeki buharın ve olay içindeki atomların hiç birinin insan ve hayvanların gıdası ve yaşamasını düşünecek özellikte olmadığını gözlemek açıktır. Demek insan ve hayvanların gıdasını yaşamını ihtiyacını bilen gören şefkat eden birisi göndermektedir çünkü yağmur tanelerin de bilmek görmek şefkat etmek diye bir kavram yoktur, çünkü onlar duygusuz bilinçsiz hissiz maddelerdir.

Şimdi eğitimde bu gibi dersleri verilirken bakış açısı çok önemlidir. Bu konuda Said Nursi (2006:43) Mesnevi i Nuriye adlı eserinde katre risalesinde şöyle bir vurgu yapmaktadır: ''Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksad: Mana-yı harfî, mana-ismî, niyet, nazardır.  Şöyle ki: Cenaba-ı Hakk'ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır. Evet, her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk'a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk'a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk'a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün'im, san'ata bakıldığı zaman Sâni', esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.''

Nursi'nin otuz senelik eğitiminin sonunda vardığı bazı kelime ve cümleleri bu konuda izah etmiş. Biz burada manayı harfi mana-yı ismi üzerinde duracağız. Nimete bakıldığı zaman nimeti veren, sanata bakıldığı zaman sanatkâr, sebeplere bakıldığı zaman gerçek etki gibi tesirin sahibi akla ve fikre gelmelidir.

Nursi, kâinattaki ifadeyi anlamlandıran bakış açısı (nazar) iken, insanın fiillerini anlamlı değerli kılan şeyin ise niyet olduğunu belirtmektedir. Varlıkların üzerindeki ilahi yansımayı fark etmek için nazarı yani bakış açısını çok önemli bir yerde tutmaktadır (Yavuz, 2011:272).

Maalesef dünya üzerindeki bu bakış atlanmış yapabilmek, vermek, ayarlamak, ilim, bilinç nedir bilmeyen hiç etkin sıfatı olmayan atomları, sanatkâr ve bilinç sahibi, irade idare etki göstermek yanlışına ve gafletine düşülmüştür. Çünkü maddeye, varlıklara ve kâinata sebepler hesabına bakılsa cahilliktir bilgisizliktir. Allah hesabına bakılsa ilimdir. Allah’ı bilme ilmidir ve dolayısıyla marifetullahtır. Örneğin aynaya ayna için bakarsak manayı ismi olur, hâlbuki biz aynaya kendimizi görmek için bakıyoruz bu bakış manayı harfi olur. Ayna bize kendimizi gösterir yani kâinata bakarken Allah'ın isim ve sıfatlarını tanıtan bir ayna gibi görmemiz gerekiyor. Bu konuyu Said Nursi (2005:125-126), Sözler isimli kitabından Onikinci Söz [3]  fevkalade bir şekilde açıklamaktadır.

''Hem herbiri birer harf-i manidar olan mevcudata "mana-yı harfî" nazarıyla, yani onlara Sâni' hesabına bakar, "Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâni'inin cemaline delalet ediyor" der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösteriyor. Amma ilm-i hikmet dedikleri felsefe ise; huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatın yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına "mana-yı harfî" ile yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip "mana-yı ismî" ile yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel yapılmış"a bedel, "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder. Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir''

Said Nursi otuzuncu söz eserine ene ve zerre risalesi adını vermiştir. Zerreden atomdan, molekülden elementlerden, karbon, hidrojen, azot, oksijen gibi maddelerden ders vererek, onların ilim sahibi olmadığını bilinçsiz cansız olduklarını, görmediklerini, bir gayeyi takip edecek iradelerinin olmadığının üzerinde durarak Allah'ın ilmini iradesini kudretini tanıtıcı ispat edici açıklamalar yapmıştır. İşte bu açıklamalarda dünyada akıl sahibi hiç bir kimsenin karşı çıkamayacağı bir şekilde atomların hareketlerini analiz ederek bu bilimsel veya fenni olayı delil yaparak Allah'ın ilmini ve kudretini tanıtmıştır. Bu konuda bir kaç örnek verilerek değerlendirmelerde bulunulacaktır. İlk olarak o bahsi sunulacak ve sonrasında ise değerlendirilecektir.

''(...)Eşyanın intizamatı ve kavanin-i teşekkülâtı birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Hâlbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor. Evet havanın herbir zerresi, her bir zîhayatın cismine, herbir çiçeğin herbir meyvesine, herbir yaprağın binasına girip işleyebilir. Hâlbuki onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizamatı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkeza.. o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmane ve üstadane yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider. İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebatata ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen suretlerin, mikdarların teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzımgeldiği veyahut onlar, bir bilenin emir ve iradesiyle memur olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprak, sâkin olan herbir zerresi; bütün çiçekli nebatatın ve meyvedar ağaçların tohumlarına medar ve menşe' olmak kabil olduğundan hangi tohum gelse o zerrede, yani misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsus bir fabrika ve bütün levazımatına ve teşkilâtına lâzım bütün cihazatı bulunduğundan; o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcar ve nebatat ve çiçekler ve meyveler enva'ı adedince muntazam manevî makine ve fabrikaları bulunması veyahut mu'cizekâr, herşeyi hiçten icad eder ve herşeyin herşeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyahut bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey'in emir ve izniyle, havl ve kuvvetiyle o vazifeler gördürülür (...)'' (Nursi,2005:535-536).

Buradan anlaşılır ki bir Müslüman sebep ve sonuçları inkâr etmemekle birlikte, bu açık gerçeği kabul etmektedir. Fakat o sebeplerin bu sonuçlarda gayeleri takip edecek ilim irade görmek gibi gerekli özellikleri taşımadıklarından bu özellikleri olmayan atomların hava âleminde cereyan eden bitkiler ve hayvanlar içersinde çalışan o harika sistemlerde iş yapacak bilgi ve becerisi bulunmadığından bu olayları hava molekülleri sebep yapılarak izah edilmesi akıl dışı olduğu ispat edilmektedir. Şimdi akıl ve mantık dışı bir şeye bilimsel demenin ne kadar yanlış bir ifade olduğu bununla anlatılmaktadır. Yirmi ikinci Sözde harika bir formül ortaya koyarak ve bir ölçü vererek olayları nasıl değerlendirmemiz gereken kısa bir cümleyi sunmak ve ifade etmek gerekir.

'' (...) o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki; o zerre, cüz'ü olduğu zîhayata bakar, onun nizamına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev'ine bakar gibi, o nev'in devamına yarayacak her yerde zer'etmek ve nev'inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcudata karşı muamelâtını ve münasebat-ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor. İşte eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlak'ın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlak'tan kesilse; o vakit o zerreye, herşeyi görür bir göz, herşeye muhit bir şuur vermek lâzımdır '' (Nursi, 2005:290).

Bu formül çerçevesinde depremlerden, faydan, genden, güneş sisteminden,  varlıkların atomlarından vb. kısaca çeşitli örnekler ve uygulamalar vermek gerekecektir. Burada en önemli nokta atomun hareketlerinin incelenerek Allah'ın ilim ve kudretine nasıl intikal edileceğini çok iyi kavramak gerekmektedir. Bunları salt şekilde bilmekten öteye geçerek pozitivist ideoloji ve düşüncenin bile itiraz edemeyeceği şekilde ifade etmek gerekir. İşte Said Nursi bizim ifade edemediklerimizi bilim ve insanlık dünyasına sunmuştur.

Hatta Otuz ikinci Sözde[4] her lise öğrencisinin anlayacağı bir şekilde atomu, kanı, al ve akyuvarları, hücreyi organı, canlı vücudunu, insanın tıbbi yapısını, baharı, zemini, yer küreyi, güneşi, güneş sistemini ve evreni konuşturarak imanın ilmi izahını yapmıştır. Felsefenin inkârın, tesadüfün, maddenin kendisinin bu işlere müdahalesinin olmayacağının dersini vermiştir. Bu konuda fenni bilgi ile imani bilgi nasıl birleştiğini Nursi aşağıda bazı örneklerle göstermiştir.

''Sâni'-i Hakîm, beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halketmiştir.(...) Sâni'-i Hakîm, havada iki unsur halketmiştir. Biri azot, biri müvellid-ülhumuza. Müvellid-ülhumuza ise nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizac eder. Buharîhâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye inkılab ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki Sâni'-i Hakîm, fenn-i Kimya'da aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi müvellid-ülhumuza ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlahî ile o iki unsur imtizac ederler. Fennen sabittir ki; imtizacdan hararet hâsıl olur. Çünki imtizac, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizac vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi bunun zerresiyle imtizac eder, birtek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünki imtizacdan evvel iki hareket idi; şimdi iki zerre bir oldu, her iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni'-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılab eder. Zâten "hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi safi olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı iş'alediyor. Çıktığı vakit ağızda mu'cizat-ı kudret-i İlahiye olan kelime meyvelerini veriyor.''

''Kuran-ı Hâkim güneşten güneş için mahiyeti için bahsetmiyor bilakis bir çeşit intizamın zenbereği nizamın merkezi olduğu için bahsediyor. İntizam ve Nizam ise Sani'in (Cenaba-ı Hakkın) marifet aynası olduğundan bahsediyor '' (Nursi,2005:378-577). Demek varlık âlemindeki düzen ölçü ve düzgünlük Allah'ı isimleri ile bize tanıtan bir ayna hükmündedir. İntizam ile iş görmek ilim ile olur. Ölçü ile tartı ile sanatkârane yapan elbette kuvvetli bir ilme dayanarak yapar.

Bu intizam ve nizamı orijinal bir izahla şöyle açıklamaktadır: ''İşte cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzadan ve zerratın tahavvülâtından ve cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ denizlerin vâridat ve masarıfına..tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına..tâ hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve vefiyatlarına..tâ güz ve baharın tahribat ve tamiratlarına..tâ unsurların ve yıldızların hidemat ve harekâtlarına..tâ mevt ve hayatın, ziya ve zulmetin ve hararet ve bürudetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir mizan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzuniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet-i insaniye o intizam ve mevzuniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır''. '' İşte gel, Güneş ile muhtelif oniki seyyarenin müvazenelerine bak. Acaba bu müvazene, Güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelal'i göstermiyor mu?''  (Nursi, 2007:309).

Yukarıdaki ifadeler kâinattaki nizamın düzenin düzgünlüğün ölçünün fenler diliyle konuştuğunu veya fenler aynasıyla varlık âlemindeki düzen ve denge anlaşıldığını öğrenmekteyiz. Mevcut fenlerin kâinatın bir dili olduğu ifade edilmektedir. İntizam ve nizam olmazsa fenler ortaya çıkmaz. İntizamlı iş görmek ilim ile olur fenler de bize evreni kapsayan intizam ve nizamdan bahsetmektedir. Öyle ise fenler bizlere evreni kuşatan, kapsayan bu nizam ve intizam her şeyi kuşatan muhit bir ilmin varlığına delil ve kanıt olmaktadır.

Said Nursi (2009:77-78) İşaretü’l-İcaz tefsirinde bu konuları başka bir boyutta izah ettikten sonra şöyle ilginç bir tespit vurgulamaktadır; '' (...) herbir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâni'in kasd u hikmetini ilân ediyorlar. Âdeta vehim şeytanlarını tard etmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar''. Nizam olmazsa hiç bir fayda varlık âleminde olamaz bir şeyde faydalılık yararlılık o şeyin nizamlı olmasıyla orantılıdır. Hava âleminde nizam olmazsa konuşamayız yaşayamayız, omurgamızda nizam olmazsa oturamayız ve yürüyemeyiz, atomlarda nizam olmazsa kâinat devam etmez. Nizamı da ölçüyü de düzeni de cansız bilinçsiz atomlar bilmezler.

Nursi, ilahi ilmin delilerini şu şekilde izah etmektedir; ''Bütün mahlûkatta müşahede edilen ölçülü düzgünlük, mizanlı intizam; ihatalı bir ilme şehadet eder. Evet muntazam bir saray gibi kâinattan ve manzume-i şemsiyeden ve kelimeler ve seslerin neşrinde zerreleri medar-ı hayret bir intizam gösteren hava sahifesinden ve üçyüzbin ayrı ayrı nevileri her baharda bir intizam-ı ekmel içinde yetiştiren zemin yüzünden tut, tâ herbir zîhayatın vücudundaki a'za ve cihazat ve hüceyrat ve zerrelere kadar derin, ihatalı, şaşırmaz bir ilmin eseri olan mizanî düzgünlük ve tam intizam bulunması; gayet zahir ve kat'î bir surette ihatalı bir ilme delalet ve şehadet eder demektir. Bütün kâinattaki masnuatta -cüz'î, küllî- seyyarattantâ kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzaya kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenasib bir mizan bulunması; bedahetle muhit bir ilme delalet ve kat'î şehadet eder. Evet, görüyoruz ki: Meselâ bir sineğin, bir insanın a'zaları ve cihazatı, hattâ cesedinin hüceyratı ve kanındaki kırmızı ve beyaz kürecikleri o derece hassas bir mizan ve ince bir ölçü ile yerleştirilmiş ve o derece birbirine münasib ve uygun ve cesedin sair a'zalarında öyle muntazam bir tenasüb var ki; nihayetsiz bir ilme mâlik olmayan, o vaziyeti onlara vermesi hiçbir cihette imkânı yok'' (Nursi, 2010:576).

Said Nursi aslında çok çarpıcı bir şekilde tesadüf kelimesini eserlerinde reddederek, bilim dünyasında bu kavramı idam etmiştir. Tabiat risalesi eserinde ilk örneğinde eczane misalini sunarak belki de dünyanın en büyük fizikçisinin intikal edemediği bir noktayı vurgulamış, inançsız bilimi mantık ve akıl haricinde olduğunu göstermiştir.

           

            SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Said Nursi 20. yüzyılın önemli bir meselesi olan din ve bilim arasında bir köprü kurmuştur. Akıl ve kalp gibi bir benzetme arsındaki bu kavramsal köprü ile pozitivist düşüncenin inanç üzerindeki hâkimiyet çabasını sonlandırmıştır. Osmanlının son pozitivist aydınlarından miras kalan Cumhuriyet düşünürlerinin dini kamusal alandan red ve ayıklamasının temelinde bulunan ideoloji karşısında Nursi, müsbet ilimlerle din ilimlerini, diğer bir değişle kalp ve aklın birleşmesinin ancak yeni bir anlayış ve yaklaşımla mümkün olacağına dikkat çekmiştir. Eserlerinde dönemin reformist eğitim hareketine karşın, bakış açısında yeni bir nazar ortaya koyarak kendi öğrenimindeki kazanmış olduğu dört kelime (manayı harfi, manayı ismi, niyet, nazar) ile varlık ve olayları iman dürbünü ile incelemeye alarak pozitivizmin inanç reddiyesine bu karakteristik düşünsel özelliği ile reddiye vermiştir.

Bu bakımdan Nursi'nin eğitim felsefesindeki gayelerinden en önemlisi eserlerindeki yaklaşımla materyalizm ve pozitivizme dayalı, yani bilimsellik öğretisi ile inancın reddiyesine karşın bu ideolojiye dayalı egemen zihniyet (Yavuz, 2011:268) ve inkâr zihniyetin aslında akıl ve olgulara zıt olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde iddialı olarak savunmuştur. Toplumun ortak dilini inanç ile birleştiren Nursi, inancın bilimden ayrı tutulmasının imkânsızlığına değinirken, zihinsel düzlemde iman olgusunun yeterince kazanıldığında varlık dünyasında cari olan olaylara da akla zıt olmayan bir nazar ve düşünce ile bakılıp yorumlanacağını belirtmiştir.  Nursi, düşünce üzerinde içselleştirilmiş bir inancın zaruret derecesinde önemli olduğunu vurgularken ve ferdi zamanın pozitivist akımları karşısında hem toplumsal hem siyasal hem kültürel alanlara hakim menfi cereyanı karşısında da koruyarak tüm bilimleri iman ile bütünleştirerek, ferdin dünya görüşünde şekillendirip toplumsal bir paradigma haline getirmiştir.

Bilimsel bilginin itibar kaynak olarak gören, bilimi tek mürşit ilan eden pozitivist zihniyetin Türkiye'deki yansıması tüm geri kalmışlıktaki sorumlu tutulmasına karşın Nursi, İslam'ın bilimle barışık olduğunu çok açık bir biçimde ispatlamıştır (Yavuz, 2011:268). Risale-i Nur eserleri ile İslam terminolojisini bilimsel söylemlerle bağdaştırırken, pozitivist düşünce karşısında üstün bir alternatif düşünce ve eğitim modeli üretmiştir. Kâinattaki tüm varlık ve hadiseleri bir nizam ve mizan pratiğinde ele alarak beşeri ilimler penceresine nazarı değiştirerek iman ile bütüncül bir model insanlığa sunmuştur.

Said Nursi'nin düşüncesinin, bir yandan İslam teolojisinin mistik özelliklerinden arındırmaksızın kitlelerce benimsenebilir hale getirmiş olması, bir yandan da bilimi kullanılması gereken bir vasıta olarak onaylaması ve özellikle bilimsel bilginin Allah'ın insana sunmuş olduğu bir lütuf olarak kabul etmesi kendi öğretilerini günümüzde geniş kitleler için cazip kılmasında en önemli sebeptir (Mardin, 2011:141).

Tüm bu anlatımlar sonucu olarak eğitimde yeni bir model olarak, ders kitaplarının hemen girişi kısmına bir sunuş olarak bu ilmi öğretileri özetlenir veya iman ilmi dersinde dört senelik süreçte, her fenden konular seçilerek onları nasıl manayı harfiyle işlenmesi gerektiğinin dersi verilmelidir. Yani dersin (fennin) açıkladığı olaylardaki işlevleri, fiilleri delil yapıp ilahi isim ve sıfatlara nasıl aklen intikal edileceğini göstermek gerekmektedir.

        

            KAYNAKÇA

KAFADAR, Osman (2009), “Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tartışmaları”, Modernleşme ve Batıcılık,  Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 3, s:351-381, İletişim Yayınları: İstanbul.

KÖKER, Levent (2010), “Modernleşme, Kemalizm Ve Demokrasi”, İletişim Yayınları: İstanbul.

KURTOĞLU, Zerrin (2011), "Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi ve Siyaset, Pozitivist Yönetim İdeolojisinin İslam'ın Siyasallaşmasına Katkısı'' , Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 6, İslamcılık,  s.201-216, İletişim Yayınları: İstanbul.

MARDİN, Şerif (2010) , "Türkiye'de Din ve Siyaset" , İletişim Yayınları: İstanbul.

NURSİ, Said (2005),  “Sözler”, Sözler Yayın: İstanbul.

NURSİ, Said (2006),  “Mesnevi Nuriye”, Sözler Yayın: İstanbul.

NURSİ, Said (2007),  “Lem'alar”,  Envar Neşriyat: İstanbul.

NURSİ, Said (2009),  “İşarat'ül İcaz”, Sözler Yayın: İstanbul.

NURSİ, Said (2010),  “Şualar”,  Sözler Yayın: İstanbul.

ÖZİPEK, Bekir Berat (2009), “Muhafazakârlık, Devrim ve Türkiye”, Muhafazakârlık, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 5, s.66-85, İletişim Yayınları: İstanbul.

ÖZLEM, Doğan (2009), “Türkiye'de Pozitivizm ve Siyaset”, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce,  Modernleşme ve Batıcılık, Cilt 3, İletişim Yayınları: İstanbul.

TEZEL, Yahya Sezai (2009), ''Tanzimat Sonrası İmparatorluk ve Cumhuriyet Türkiye’sinde “Muhafazakârlık” Sorunsalı: Devamlılıklar, Değişmeler ve Kırılmalar'', Muhafazakârlık,  Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 5, ss.21-39, İletişim Yayınları: İstanbul.

TRIGG, Roger (2005), “Sosyal Bilimleri Anlamak, Sosyal Bilimlere Felsefi Bir Bakış”, Çev: Beyza Sümer, Filiz Ülgüt, Babil Yayınları: İstanbul.

ÜLKEN, Hilmi Ziya (2001), “Bilgi ve Değer”, Ülken Yayınları: İstanbul.

YAVUZ, M. Hakan (2011), “Bediüzzaman Said Nursi ve Nurculuk”, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 6, İslamcılık, s.264-294, İletişim Yayınları: İstanbul.


[1] Araştırmacı Ahmet Emin Dernekli: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde eğitim alan yazar, Said Nursi ve Risale-i Nur üzerine çalışmalar ve araştırmalar yapmaktadır. Risale-i Nur ve Said Nursi hakkında birçok konferansı bulunmaktadır.

[2] Arş. Gör. Erdal Şahin: İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Kamu Yönetimi Bölümünde Öğretim Elemanı olarak çalışmaktadır.

[3] Bkz. Sözler eserinin on ikinci söz kısmında konun tamamı örnek hikâye ile daha açık bir şekilde özetlenmektedir

[4] Bkz. Otuz İkinci Söz Birinci Mevkıfı

Medrsetüzzehra Sempozyumu, Van 12-14 Ekim 2012, Merak Yayınları, Risale Akademi, Bilimsel Etkinlikler Serisi: 8, s. 141-158, Ankara. 

popüler cevapdünya atlası