Said Nursi’de Sabır ve Metanet

Eklenme Tarihi: 28 Ağustos 2017 | Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2017

GİRİŞ

Bediüzzaman Said Nursi’de sabır ve metaneti iki türlü incelemek mümkündür. Birincisi, Onun hayatında, eserlerin telifi sürecinde karşılaştığı ağır olumsuzluklar karşısındaki duruşu. İkincisi eserlerinde sabır ve metanet konusunda serdettiği izah ve ifadeler. Şüphesiz müessiri yani eser sahibini anlamak için esere, eseri anlamak için de eser müessire bakmak icap etmektedir. İkisinin birbirini nakzetmemesi gerekir.

Bediüzzaman’ın yaşadıkları ve buna karşın sergilediği müsbet duruşun seleflerinde de şiddeti farklı olmakla birlikte yaşandığını hatta varisi olduğu Peygamberlerin ve en başta Peygamber Efendimiz’in (asm) hayatıyla paralel olduğunu davranış kodlarının da bu kaynağı göstermesinden anlaşılıyor ki, Bediüzzaman’ın sabır ve metaneti nebevi eksenlidir, müsbet hareketi rahmet muhabbet öncelikli duruşu da nebevi kaynaklıdır. Bu çalışma da bunu anlamaya yöneliktir.

İMTİHAN DÜNYASINDA SABIR

Sabır kelimesinin sözlük anlamı, “Başa gelen üzücü olaylardan bela ve afetlere veya bir haksızlığa katlanma, tahammül göstererek Allah’a tevekkül edip, sıkıntılara göğüs germe” olarak kaydedilmektedir. Metanet ise, sağlamlık, dayanıklılık diye ifade edilmektedir.

Sabır anahtardır, kuvvettir, enerjidir, şeriat-ı fıtriyeye uyarak, doğru yerde doğru iş yaparak doğru neticeyi beklemektir. Acelecilik ise, sabrın zıddı olduğu için yaratılış kanunlarına da aykırılık teşkil eder. Sabır isminin taalluk ettiği bir kısım Esmaü’l-Hüsna ise; "Rab, Adl, Hakim, Halim, Kemal, Rahim, Fatır, Kayyum, Metin, Afv, Gafur gibi isimlerdir. Bu isimlerden sırasıyla sabrın, terbiye edici oluşunu, herkesin hak ettiği karşılığı bulacağını, hikmetle hareket edilmesi gerektiğini, yumuşak huylu ve olgunlaştırıcı özelliğini, şefkat yönünü, yaratılışa uygun davranmayı, dirençli ve ayakta kalmayı, sağlam durmayı, affedici ve bağışlayıcı olmayı anlıyoruz.(1)

Sabır ise, kurallara uymak, sonuçtan önce sürece odaklanmak, disiplin içerisinde çalışarak sürece sadık kalmak, kuvveti merkezde ve şimdiki zamanda toplayarak güce yön vermek, tertile riayet etmek ve hikmetle donanmış bir gücü yöneterek neticeyi Allah’tan beklemektir.

Sabır, bir işte bir süreçte sonucun belirli merhalelerden sonra gerçekleşebileceğine olan inanç ve bu inancın kişide davranışsal olarak kendini gösterme ifadesidir. Metanet ise, kelime anlamı dayanıklılık olup, sıkıntı ve zorluklar karşısında yılmamak, yenilmişlik duygusuna kapılmamaktır veya hedefe kilitlenmişken savrulmamaktadır.

Sabırsızlık ise diğer bir ifadeyle aculiyet yani sebepleri yerine getirmemek, aşama aşama değil hırsla hareket ederek doğrudan neticeye koşmak, basamakları üçer beşer çıkmaktır. Bu fert hayatında ve toplum hayatında sık rastlanan bir durum olup çoğu kez hayal kırıklığıyla sonuçlanmaktadır. Hedefe varılmayınca meydana gelen şaşkınlık ümitsizliğe dönüşebilmektedir.

Sabır ve metanet her dava adamının taşıması gereken vasıflardır. Büyük davaların kurbanı da fedakârlıkları da büyük olur. Tarih boyunca bunun örneklerini görürüz. Kahramanları kahraman yapan özelliklerin başında bunlar vardır.

İslam tarihi açısından da baktığımızda en büyük musibet ve belaların Peygamberlere ve arkalarından giden takvası yüksek insanlara geldiğini, onların sergiledikleri duruş ile zirve insanı oldukları kaydedilmektedir. Dünya imtihan yeridir ve imtihan süreci şiddetlendikçe metanet ve sabır göstermek de o derece zor olmakta ve zor oldukça alınan mükâfat da büyük olmaktadır.

Nitekim Kuran ı Kerim’de, “Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (2) “Şimdi sen onların dediklerine sabret”  (3)  “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.” (4) denilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de 90 kadar ayet sabrı anlatmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v); “Dünya dar-ülmeşakkattır” diye buyurmaktadır. Konu ile ilgili birkaç hadis daha zikredecek olursak,

 "Allah sabredenler ile beraberdir." 

"Sabır bütün huzur ve rahatın anahtarıdır.",

"Sabreden zafere ulaşır.",

"Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır.",

"Acele şeytandan, teenni ve sabır Allah 'tandır.",

“Sabır amellerin en efdali, zor olanıdır.”

MUSİBET, MASİYET VE TAATTE SABIR

Bediüzzaman insanların üç çeşit sabır ile mükellef olduğunu bunun müsibette yani bela ve afetler geldiğinde, masiyette yani günaha karşı direnmede taatte, yani ibadet etmede ve sürdürmede sabır göstermek olduğunu ifade etmektedir.

 Musibete karşı sabır konusunu eserlerinde genişçe işleyen Said Nursi, insanın Allah’ın eseri olduğunu eser sahibinin eser konusunda istediği tasarrufu yapacağını anlatır. Her işinde hikmet olan Allah’ın icraatına tevekkül ile mukabelede bulunmak gerektiğini kaydeden Bediüzzaman, şöyle der:

 “Çok zahirî musibetler var ki; İlahî birer ihtar, birer ikazdır ve bir kısmı keffaret-üz zünubdur ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşere aczini ve za'fını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev'i, sabıkan geçtiği gibi o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbanidir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki: "Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor."  (5)

"Ve sabırsızlık ise Allah'tan şikâyeti tazammun eder. Ve efalinitenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı. Hazret-i YakubAleyhisselâmın "Ben derdimi de, üzüntümü de ancak Allah'a şikâyet ederim " demesi gibi olmalı. Yani: Musibeti Allah'a şekva etmeli, yoksa Allah'ı insanlara şekva eder gibi, "Eyvah! Of!" deyip, "Ben ne ettim ki, bu başıma geldi" diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, manasızdır."

Peygamberlerin hayatlarından sabır levhası olacak örnekler mevcuttur. Hayat hakkında bilinmeyenleri sözlü olduğu kadar fiili olarak anlatan bu öncü insanların hayatlarını bu açıdan incelemek gerekmektedir.

SABIR KAHRAMANI HZ. EYYÜP (AS)

En başta “Sabır kahramanı” olarak isimlendirilen Hazreti Eyyüb’un (as) hayatı dikkat çeker. Hem evladını hem servetini kaybeden hem de dayanılamayacak hastalıklara düçar olan Eyüp (a.s) "veren Allah, alan Allah" diyerek sabırla mukabele etti. Yakalandığı bu hastalık ile uzun zaman mücadele etti. Dört hanımının üçü kendisinden ayrıldı, Rahime adlı eşi kaldı. Uzun bir meşakkatin ve sergilenen eşsiz sabır ve tevekkülün ardından Cenab ı Hakk’ın Şafi ismi tecelli eder. Bu hadise Kur'an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: "Kulumuz Eyyub'u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: "Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu. "(Biz ona): "Ayağını yere vur! İşte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su" dedik. Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.” (6) Bediüzzaman bu olayı şöyle ifade eder:

"Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlahiye için demiş: "Ya Rab! Zarar bana dokundu, lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor." diye münacat edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve safı, garazsız, lillah için o münacatı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemal-i afiyetini ihsan edip enva'-ı merhametine mazhar eylemiş.”

Peki bu hadiseden günümüz insanının alacağı ders nedir? Bediüzzaman bu dersi de şöyle ifade eder:

“Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın zahiri yara hastalıklarının mukabili bizim bâtını ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünki işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i EyyübAleyhisselâm'ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesinitehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizitehdid ediyor. O münacat-ı Eyyübiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. Bahusus nasıl ki o Hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar, kalb ve lisanına ilişmişler; öyle de; bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıratâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor. "(7)

HZ YUSUF: ZİNDAN GÜNAHTAN DAHA SEVİMLİDİR

Hz. Yusuf kıssası da sabır ve metanet dersi vermektedir. Kardeşleri tarafından kuyuya atılması bezirgânlar tarafından çıkarılıp Mısır’a köle olarak satılması günaha cebren çağrılması kabul etmeyince iftiraya uğraması ve zindana gönderilmesi ve nihayet kurtulması Mısır’ın azizi olması sevdiklerine kavuşması…

Bu arada, kendisini günaha icbar eden ve zindan tehdidinde bulunan otoriteye karşı Hz. Yusuf’un duruşunu kaydetmek lazımdır. Kuran’da bu durum şu ifadeyle geçer: "Yusuf dedi ki: "Ey Rabbim Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum. " (8)

Yusuf (a.s)'ın bu niyazı üzerine Cebrail (a.s) ona gelerek şöyle dedi: "Ey Yusuf! Allah sana selam etti ve dedi ki: " Sabret, çünkü sabır, bütün müşkilatların anahtarıdır. Onun akibeti selamettir."

Hz. Yusuf bu aşamaların her birinden geçerken tevekkülünü sabrını metanetini bozmamıştır. İsyan etmemiş, istikametten ayrılmamıştır.

Ve hayatının en mutlu figürleri bir araya gelmişken; anne-baba ve kardeşlerine kavuşmuş, itibarı iade edilmiş, Mısır azizi olmuş Züleyha ile evlenmiş iken,  ellerini açıp rabbinden ölümünü ve Salih kulları arasına dâhil edilmesini istemiştir. "Ahsenü’l-kasas” yani kıssaların en güzeli olan bu hikâyeyi Bediüzzaman nasıl yorumlamaktadır?

"Ahsenü’l-kasas olan Kıssa-i Yusuf Aleyhisselâm hatimesini haber veren "benim canımı Müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!" âyetinin, ulvî ve latif ve müjdeli ve i'cazkârane bir nüktesi şudur ki: Sair ferahlı ve saadetli kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberlerinin acıları ve elemi, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bahusus kemal-i ferah ve saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda, mevtini ve firakını haber vermek daha elimdir; dinleyenlere "Eyvah!" dedirtir. Halbuki şu âyet, Kıssa-i Yusuf’un (A.S.) en parlak kısmı ki; Aziz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf’un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki: Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenab-ı Hak'tan vefatını istedi ve vefat etti; o saadete mazhar oldu. Demek o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikat-bîn bir zât, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.

“İşte Kur'an-ı Hakîm'in şu belagatına bak ki, Kıssa-i Yusuf un hatimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürür ilâve ediyor. Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saadet ve lezzet ondadır. Hem Hazret-i Yusuf’un âlîsıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor, yine âhireti istiyor. " (9)

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN (ASM) SABIR VE METANETİ

Peygamber Efendimiz(asm) in sabır ve metaneti hayatının önemli kısmını teşkil eder. Mekke hayatında müşriklerin kendisine ve arkadaşlarına yaptıkları eziyet ve cefalar şiddetli idi. Buna mukabil göstermiş oldukları fevkalade sabır, metanet, tevekkül ve emr-i ilahiyeyeinkiyad muhteşemdir. Taif’te kendisini taşlayanlara beddua etmek bir tarafa “Allah’ım bunlar cahildir bilmiyorlar” deyip belanın selbine mani olması da rahmet peygamberi olduğunun ifadelerindendir.

Allah'a ve Hz. Peygamber’e düşman olan müşriklerin kin ve nefret gayzını söndürmek mümkün değildi. Bunların başında gelen Ebu Leheb, bütün şahsî imkânlarını kullanmış, iktisadî ve içtimaî boykot uygulayarak Müslümanları çaresiz bırakmak istemişti. Kureyşliler Peygamberliğin yedinci senesi başlarında Müslüman olsun olmasın Hâşimoğulları ile konuşmayı, alışveriş yapmayı ve onlardan kız alıp vermeyi yasaklayan bir antlaşma metnini Kabe'ye astılar ve onun aksine hiçbir hareket yapmamak üzere ant içtiler. Bu muhasara iki seneden fazla sürdü. Bu süre zarfında Müslümanlar çok sıkıntı çektiler. Onlardan herhangi biri alışveriş için çarşıya çıktığında müşrikler tarafından dayanılmaz ezâ ve cefâlara maruz kalıyor, Hac mevsiminde alış-veriş için Mekke’ye gelen tüccarlar Haşimoğulları’ndan herhangi biri ile alışveriş yapacak olsa hemen ona mani oluyorlardı. Ayrıca, bir taraftan Allah Resûlü'nun mukaddes başlarına toprak saçılıyor, bir yandan "sihirbaz", "kâhin" ve "sâhir" gibi sıfatlar ile iftira atılıyordu.

Nihayet Allah Resûlü, Medine'ye hicret etmeğe mecbur bırakılmasına mukabil, O'nun göstermiş olduğu eşsiz sabır, müminlerin muzaffer ve İslâm’ın galip gelmesine vesile olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v) hicretten sonra da Medine'de münafıkların her türlü desiselerine ve dedikodularına sabretmiş ve kendisini arkadan vurmaya çalışan İbniSelül gibi Yahudi münafıklarının oyunlarını sabır ve metanetle akim bırakmıştır.

Hz. Peygamber’den (asm) sonra dört halifeden üçü şehadet şerbetini içerek vefat etmiştir. Torunları Hz. Hasan’ın (ra) zehirlenerek Hz. Hüseyin’in (ra) ve beraberindekilerin vahşiyane şehit edilmeleri gösteriyor ki imtihanın şiddetlisinin zirve isimlerin hayatında vuku bulmuştur.

Daha sonra silsileyi takip eden birçok mürşit ve müceddid de hapislere atılmak suretiyle çeşitli eza ve cefalara maruz kalmışlardır.

İmam Ebu Hanife, Emevi ve Abbasi; İmam Malik, İmam Şafi, İmam Ahmet bin Hanbel Abbasi sultanlarının resmi görev ve menfaat tekliflerini reddetmişlerdir. Bunun üzerine Ebu Hanife işkence altında ruhunu Rabbine teslim eder. İmam Malik de çeşitli işkenceler görür.  Öyle ki, kolu omzundan çıkar. İmam Ahmet bin Hanbel de işkenceler sonucu Rabbine kavuşur. Kendilerini rejimi meşrulaştırmak için resmi göreve ve çeşitli menfaatlere çağıran sultanların eziyetlerine katlanır, şehit olur, ama onların oyunlarına gelmezler.

Son asırda da başta Bediüzzaman olmak üzere Kur’an’a ve imana hizmet eden ilim ve irfan erbabı her türlü zulüm, istibdat, hapis ve sürgün gibi eza ve cefalara maruz kalmışlardır. Zira, Kur’an nurunu söndürmeye çalışanlar zulümlerini bütün şiddetiyle icra ediyorlardı.

ÇAĞIMIZIN SABIR KAHRAMANI BEDİÜZZAMAN

Asrımızın büyük İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursi’nin hayat serencamı tam bir sabır ve metanet tablosudur. Onun iman ve Kuran hizmetinde çektiği çile ve ızdırapları daha da önemlisi bunu hikmet rahmet penceresinden okuması dikkat çekmektedir.

Bediüzzaman, TBMM’de kendisine yapılan mebusluk, şarkta Şeyh Sunisi'nin yerine vaiz-i umumilik, bir köşk tahsisi gibi teklifleri kabul etmez. (10) "Mebusluk, umumi vaizlik gibi imkânları kullanıp daha iyi hizmet yaparım, bu dehşetli gücü karşıma almak yerine, yanıma alayım" demez. Bunları hizmete fayda verecek imkânlar değil, esasatını bozacak rüşvet, ayakbağı, göbek bağı olarak görür. Buna mukabil 1925'ten başlayarak vefatına kadar geçen otuz beş sene boyunca hapse, sürgüne, tarassuda, mahkemelere, baskılara, defalarca zehirlenmelere maruz kalır.  Uzlaşmamasının bedelini kendisine çektirmek isterler, fakat o bir sepete sığan malvarlığı ve iyi bir eğitim almamış, kariyeri olmayan, az sayıda çiftçi, çoban, memurdan oluşan sadık talebeleriyle hizmetleri, sürgün, hapis ve zehirlenmelere rağmen Allah'ın inayetiyle başarır, büyük oyunu bozar.

Bütün hayatının sürgünlerde, hapishanelerde, tecritlerde geçmesine karşın” kadere isyan etmemesi, halinden şikâyetçi olmaması, eziyet edenlere beddua etmemesi, kendisine cefa çektirenlere 'imanla tanışmaları halinde hakkımı helal ediyorum’ demesi, bu kadar eza ve cefa karşısında bu haksızlıkları reva görenlere sadece acıması, ne büyük bir sabır abidesiyle karşılaştığımızı bize gösteriyor.

Eski Said döneminde izzet ve cesaret vasıfları önde olan en küçük haksızlığa tahammül etmeyen Bediüzzaman, Barla hayatıyla birlikte farklı bir tavır sergiler. Kuran hakikatlerini asrımız insanının idrakine uygun bir dille anlatan Risale i Nur Külliyatının telif ve neşrine başlar. Yer, kuş uçmaz kervan geçmez Barla’dır. Elindeki insan malzemesi ise, kimi çiftçi kimi marangoz olan çoğu okuryazar dahi olmayan sıradan birkaç insandır. Zahire bakılırsa Bediüzzaman için tam bir bitiş sahnesidir. Onu oraya gönderenler de burada unutulup gideceğini hesaplamışlardır.

Ancak “eşedd-i zülm”e karşı “emsalsiz sabır” ve “metanet” ile cevap veren Nur müellifi tüm zahiri imkânsızlıklara meydan okuyan bir enerji sarf etmiştir. Elle çoğaltılan risaleleler elden ele ulaştırılmış,  Isparta ve havalisi kısa bir zamanda “nur ve gül fabrikasına” dönüşmüştür.

Bediüzzaman kanunsuz olarak hapishaneden hapishaneye sürülmüş, defalarca zehirlenmiş, serbest kaldığı zamanlarda da kontrol ve göz altılarla yaşamıştır. Buna rağmen o bir an olsun sabır ve takva dolu hayatından taviz vermemiş, zamanını nurların telif, tashih ve neşriyle sürdürmüştür.

Bediüzzaman Kur'ân hizmetkârlarının, Kur'ân hizmetinde temel bir kural olan "müspet hareket" prensibine bağlı oldukları için, her olayı hayra yorma ve her şeyde kader-i İlâhînin olumlu bir cilvesini görmek istidadında olduklarını ifade eder. Kendi ifadesiyle, "Risâle-i Nur'un meslek-i esası ihlâs-i tam ve terk-i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde baki lezzetleri hissedip aramak ve fani aynı lezzet-i sefihanede elemleri göstermektir."

Bediüzzaman yaklaşık on ay süren Denizli hapsini bir musibet olarak kabul eder; ancak bu musibetin elması cam parçalarından, sadık ve fedakâr insanları tereddütlü ve sebatsızlardan, halis ve muhlisleri benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayırdığına dikkat çekerek hapis musibetiyle imtihan olmanın iki önemli neticesini şöyle zikreder:

"Birisi, zulm-u beşer, ehl-i dünyaya ve siyaset evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalade bir hizmet-i diniyeye yol açtı. İkincisi, kader-i İlâhî birbirini çok seven fakat görüşmek imkânına sahip olmayan kardeşleri bir meclise getirdi; zahmetleri ibadete ve zayiatları sadakaya çevirdi." Hatta Bediüzzaman Denizli hapsinden arkadaşlarına yazdığı bir mektubunda, "Bu işkence neden oluyor, hizmetimize ne faydası vardır?" diye kendi kendine bir soru sormuş, daha sonra bu soruya cevap meyanında "zahmet içinde rahmet vardır" düşüncesinden hareketle şunları yazmıştır: "Birden bu sabah kalbe geldi ki, sizin bu şiddetli imtihana girmeniz ve altın mı, bakır mı diye mihenge vurularak her bakımdan insafsızca tecrübe edilmeniz hizmetiniz için gereklidir. Çünkü böyle bir imtihan meydanında herkes anladı ki, bu hizmette hiç bir hile, hiç bir garaz, hiç bir enaniyet, dünyevi ya da uhrevî hiç bir şahsi menfaat yoktur."

Görülüyor ki, Bediüzzaman, "zahmet içinde rahmet vardır" kaidesinden hareket ederek ve her olayda kaderin adalet yönünü düşünme yönündeki iyimser ve hoşgörülü karakteriyle beşer zulmünün Kur'ân hizmetkârlarını ihlâsa ve samimiyete sevk edip riyadan kurtardığına inanmaktadır.

Bediüzzaman birçok mektubunda Kur'ân hizmetinde ihlas-ı tammeden sonra en büyük esasın sebat ve metanet olduğunu ifade eder. Davaya bağlılık ve deyim yerindeyse, bulunduğu mevziyi terk etmemek anlamına gelen sebat ve metanet ihlâslı olmanın bir alameti olduğunu söylemek mümkündür. Ona göre Nur hizmetinin verdiği manevî büyük neticelere karşılık, Risale-i Nur da hizmetkârlardan sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet istemektedir. Bediüzzaman "Isparta Kahramanları" dediği ilk talebelerini örnek göstererek onların gösterdikleri harikaların ve cihan değerindeki Nur hizmetinin esasının onların harika sadakatleri ve fevkalade metanetleri olduğu ifade etmektedir. (11)

Kendisine hayatı çok görenlerin gündemini kendisine gündem yapmayan Said Nursi, onlara laf yetiştirmemiş hizmetini merkeze oturtmuştur. Eziyetleri sıkıntıları cefaları büyütmemiş, abartmamıştır. Şahsına yapılan hakaretleri önemsememiştir. Bu inanmışlığını ihlasını iman davasında sebat ve metanetinin boyutunu göstermektedir. Bir mektubunda şöyle der:

“Benim şahsıma edilen eziyet ve ihanetlerden müteessir olmayınız. Çünkü Risale-i Nur'da bir kusur bulamıyorlar, onun bedeline benim ehemmiyetsiz ve çok kusurlu şahsımla uğraşıyorlar. Ben bundan memnunum. Risale-i Nur'un selâmetine ve şerefine binler şahsî elemler, belâlar, tahkirler görsem, yine müftehirâne şükretmek, Nurdan aldığım dersin muktezasıdır. Ve onun için bana bu cihette acımayınız. (12)

“Elleri bağlı, zaif ve hasta bir tek adama ordular taarruz ettiği” halde, O, bu gayesinden dönmemiş, davasından zerre kadar taviz vermemiş, eğilmemiş, yılmamış ve yıkılmamıştır. Bediüzzaman, sabır ve metaneti sayesinde gizli zındıka komitelerini tarumar etmiş ve bütün planlarını akim bırakmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri yapılan eza ve cefalara tahammül ederek yazmış olduğu altı bin sahifelik bir marifet hazinesini âlem-i insaniyete miras bırakarak huzurla huzur-u İlâhiyeye gitmiştir. Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risale-i Nurdaki ulvi hakikatler îman, marifet, ahlak, edep ve irfan sahasında büyük fütuhatlar yapmış, başta Arapça ve İngilizce olmak üzere elli dokuz dile çevrilmiş ve Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarına kadar ulaşmıştır.

Artık bugün dünyada en güzel ve en tesirli konuşan insan Bediüzzaman’dır. Şarktan ve garptan ve dünyanın her tarafından gelen ses onun sesidir.

Hizmetinde bulunan talebelerinin müşahedesini de kaydetmemiz gerekmektedir. Sözler kitabında Konferans bölümünde yer alan cümleler bu bakımdan kayda değerdir.

ENERJİSİNİ KURAN HAKİKATLERİNE SARF ETTİ

“Bediüzzaman'ın, Risâle-i Nur dâvâsında öyle bir itminânı, öyle bir sıdk ve sadâkati, öyle bir sebat ve metâneti, öyle bir ihlâsı vardır ki, din düşmanlarının o kadar şiddetli zulüm ve istibdadları, o kadar hücum ve tazyikâtları ve bunlarla beraber maddî yokluklar içinde bulunması, dâvâsından vazgeçirememiş ve küçük bir tereddüt dahi îkâ edememiştir.

“Bir müdde-i umumi, iddiânâmesinde, "Bediüzzaman, ihtiyarladıkça artan enerjisiyle dinî faaliyete devam etmektedir"; Denizli mahkemesi ehl-i vukuf raporunda, "Evet, Said Nursî'de bir enerji vardır. Bu enerjisini Kur'ân hakikatlerini beyân ve dine hizmete sarf ettiği kanaatine varılmıştır" denilmektedir.

“Biz de deriz ki: Evet, Said Nursî Hazretleri, emsâli görülmemiş dinamik ve enerjik bir zâttır. Bediüzzaman'ın hârika bir insan olduğunu, din düşmanları olan muârızları dahi kalben tasdik ve takdir etmektedirler.” (13)

MANEVİ CİHAD VE MÜSBET HAREKET

Vefatından önce talebelerine verdiği son dersinde Said Nursî, müsbet hareket vurgusu yapar. Birkaç caninin yüzünden masumların zarara sokulmaması gerektiği hususunu tekrarlamıştır. Bu nedenledir ki ‘İslam dairesinde’ güç kullanımına izin verilmemiştir. “Kimse kimsenin günahını çekmez.” ayetini hatırlatan Bediüzzaman, bu zamanda yapılması gerekenin manevi cihad olduğunu ifade etmiştir. Ülke içindeki yani daire-i İslam’daki hareket “müsbet hareket” olmalıdır. Tahrip fizikî ya da maddî olmayıp ahlakî ve manevî olduğundan buna karşı mücadele de aynı şekilde olmalıdır. “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”

 Nursî, Risale talebelerini “asayişin muhafızları” olarak tarif etmiştir. Çünkü “iman dersiyle herkesin kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar.”

Nursî, Risale’nin bu noktaya bu kadar önem vermesinin sebebini 1940’ların ortalarında yazdığı bir mektupta açıklamaktadır. Ona göre Risale “bu mübarek vatanın manevî bir halaskarı” olduğundan, memleketin karşılaştığı anarşi ve anarşinin meydana getirmeyi amaçladığı tahribat olan “iki dehşetli manevî belayı def etmek için matbuat alemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi.” (14)

LAHİKALARDA SABIR DERSLERİ:

Bediüzzaman’ın sabır ve metanet cihetini anlamak için başvuracağımız en önemli kaynak talebelerine yazdığı mektuplardır. Burada halet-i ruhiyesini hadiselere farklı bakışını görürüz.

HALİS SADAKAT VE SARSILMAZ SEBAT

“Risale-i Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve halis bir sadakat ve daimî ve sarsılmaz bir sebat ister.” (Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 88.)

SIKINTIYA KARŞI SABIRLA ŞÜKÜRLE MÜKELLEFİZ

"Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz..."(Emirdağ Lahikası 151.Mektup) 

SEBAT VE METANET LAZIM

“Hem, yirmi seneden beri tahribkârâne eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, ondan, belki de yirmiden birisine itimat edilmez. Bu acip hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir."(Kastamonu Lahikası 59. Mektup)

KEMAL-İ METANETLE MUKABELE

“Madem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse, yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. (Hizmet Rehberi, s.184).

İHLAS KUVVETİNE DAYAN

 “Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerekir.” (Lem’alar, s. 390)

MEDRESE-İ YUSUFİYEDE TESELLİ

“Hattâ diyebilirim ki, benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebepsiz hapsimizde ve dehşetli musibetimizde, eğer iman-ı âhiret yardım etmeseydi, bir gün dayanmak, ölüm kadar tesir edip bizi hayattan istifa etmeye sevk edecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musibetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale-i Nur risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymettar kitaplarımın ziyaları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım halde; sizi kasemle temin ederim ki, iman-ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metanet, belki mücahidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfatı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi medrese-i Yusufiyeünvanına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Ara sıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasaydı, mükemmel ve rahat-ı kalb ile derslerime daha ziyade çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münasebetiyle saded harici girdi; kusura bakılmasın. (Asa yı Musa 1.Kısım s40)

HİKMETE RAHMETE İTİMAT

“Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sureten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten daima beraberiz; ebed yolunda da inşaallah bu beraberlik devam edecek. İmanî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevaplar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanaatindeyim. Şimdiye kadar, Risale-i Nur şakirtleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış.

Evet, Cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Madem bizi çalıştıran Hâlıkımız Rahîm ve Hakîmdir; başa gelen her şeyi rıza ile sevinçle, rahmetine, hikmetine itimatla karşılamalıyız.

Kahraman bir kardeşimiz, Âyetü'l-Kübrâ meselesinde bütün mes'uliyeti kendine alıp, Hizb-i Kur'ân'ı ve Hizb-i Nur'u ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazilete istihkakını tam göstermiş, beni derin sevinçlerle ağlatmış. Ve Yedinci Şua olan Âyetü'l-Kübrâ tam nazar-ı dikkati celb ederek ileride ona lâyık bir fütuhatı ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsadere, o kardeşimizin ve rüfekasının hizmetlerini ve masraflarını zayi etmeyecek, inşaallah daha parlattıracak diye rahmet-i İlâhiyeden bekleriz.

Sizi bütün dualarında gibi bütün mütekellim-i maalgayrsigalarında bilâistisna dahil edip, kesretli cesetler ve bir tek ruh hükmünde şirket-i mâneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınızla sizden ziyade alâkadar olan ve şahs-ı mânevînizden himmet ve medet ve sebat ve metanet ve şefaat bekleyen kardeşiniz. Said Nursî (RNK Şualar 13 Şua S.264)

BURADAKİ KARDEŞLER ZİYADESİYLE MUHTAÇ

 “Aziz, sıddık kardeşlerim,

Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiyeye bir hikmet için sevk etti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı. Ve madem şimdiye kadar kat'î tecrübelerle sırrına inâyet-i İlâhiye bizi mazhar etmiş. Ve madem medrese-i Yusufiyedeki yeni kardeşlerimiz herkesten ziyade Nurlardaki teselliye muhtaçtırlar ve adliyeciler, memurlardan ziyade Nur kaidelerine ve sair kudsî kanunlarına ihtiyaçları var. Ve madem Nur nüshaları pek kesretle hariçteki vazifenizi görüyorlar ve fütuhatları tevakkuf etmiyor. Ve madem burada herbir fâni saat, bâki ibadet saatleri hükmüne geçer. Elbette biz bu hadiseden, mezkûr noktalar için kemâl-i sabır ve metanet içinde mesrurâne şükretmemiz lâzımdır. Denizli hapsinde teselli için yazdığımız bütün o küçük mektupları size de aynen tekrar ederim. İnşaallah o hakikatli fıkralar sizi de mütesellî ederler.

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvelâ: Hadsiz şükrederim ki, Risale-i Nur'un hakikî sahipleri olan müftüler, vâizler, imamlar, hocalardan mânevî kahramanlar meydana çıktılar. Şimdiye kadar Nurun fedakârları gençler, mektepliler, muallimler idi. Bin bârekâllah, Ethem, İbrahim'ler, Ali Osman'lar ehl-i medresenin yüzlerini ak ettiler, çekingenliklerini cesarete çevirdiler.

Saniyen: Hâlisâne faaliyetlerinden ve heyecanlarından neş'et eden bu hadiseden teessüf etmesinler. Çünkü, Denizli hapsi, netice itibarıyla, ihtiyatsız hareket edenleri tebrik ettirdi. Zahmet pek az, faide-i mâneviye pek çok oldu. İnşâallah bu üçüncü medrese-i Yusufiye ikinciden geri kalmayacak.

Salisen: Meşakkat derecesinde sevabın ziyadeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hale şükretmeliyiz. Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlâsla yapmaya çalışmalı, vazife-i İlâhiye olan muvaffakiyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız. deyip bu çilehanedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz. Amelimizin makbuliyetine bir alâmet ve kudsîmücahedemizin imtihanında tam bir şehadetnâme almamıza bir emâredir bilmeliyiz. (Şualar 14.Şua 415)

BEDİÜZZAMAN FOTOĞRAFINI OKUYALIM…

Bediüzzaman 1952 yılında Gençlik Rehberi davası dolayısıyla İstanbul’a gelir. Bu tarihlerde Fatih Camii avlusunda çekilen bir fotoğrafı vardır. Bu resmi birlikte okumaya çalışalım.

-Fotoğraftaki adam, eza, hapis, sürgünlerden nefret yüklü olan düşmanlarına intikam besleyen biri olarak mı görünmektedir?

-Hayır. Şahsına yapılanları önemsemeyen imanlarını kurtarmaları halinde hakkını helal ettiğini söyleyen mesleğini, “muhabbete muhabbet adavete adavet” olarak açıklayan kendisini ve talebelerini “muhabbet fedaisi” olarak açıklayan adamın haletini aksettirmektedir.

-Fotoğraftaki adam, eserlerinden çok kendini ön plana çıkaran hürmet isteyen bir kişilik mi aksettiriyor?

Hayır. Talebelerine yazdığı mektuplarında kendisini “pürkusur kardeşiniz Said Nursi” diye imza atan, kendisi eserleri yüzlerce kez okuyan ve “onlar benim malım değil Kuran’ın malıdır” diyen, şahsına teveccüh edenlere ya da bir şey umanlara eserleri ziyaret adresi olarak gösteren ve “Ben kendimi beğenmiyorum beni beğenenleri de beğenmiyorum” diyen bir duruş ortaya koymaktadır.

-Bu fotoğrafta 35 yıl sürgün hayatı yaşamış bundan mütevellit çökmüş hayattan bezmiş bir insan mı görüyoruz?

Hayır. “Ehl-i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa; Kuran’ın feyziyle hadiminin de; şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır; Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır” diye ifade ettiği bir donanıma sahiptir.

-Bu fotoğrafta kendisine teklif edilen makamları reddetmiş, uzlaşma önerilerini elinin tersiyle itmiş, hakkı her yerde söylemiş ama bunun sonucunda çile çekmiş bir adamın pişmanlığı var?

Hayır. “Dünyaları teptim, makamları reddettim ama şükürler olsun nurlar her yerde inkışaf etti. Risale i Nur Anadolu’nun sinesine yerleşmiştir. Hiçbir kuvvet onu söküp atamayacak. Küfrün beli kırılmıştır”  diyen adamın kararlılığı var?

-Bu fotoğraftaki adamın gözlerine bakın, iyi şeyler yaptık ama zaman değişti bizden geçti anlamında mı bakıyor?

Hayır. “Ümitvar olun istikbal inkılabatının içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacak” ve “Fenlerin hükümferma olduğu istikbalde tüm fenlerin seyidi olan Kuran hükmedecek” diye geleceğe projektör tutan bir bilginin ışıltısı var gözlerinde.

-Bu fotoğraftaki adam, arkasından gelen talebelerinden ve hizmetlerden ümidini kesmiş gibi mi görünüyor?

Hayır. “Acele ettim kışta geldim sizler cennetasa bir baharda geleceksiniz” diyen Rus’un intibahından Avrupa’nın İslamiyete hamile olduğuna kahraman ordunun dizginini kurtaracağına kadar bir dizi fütühatı ifade eden bir adam var.

-Fotoğraftaki adam, Tahir Paşa konağında “Kuran’ın sönmez ve söndürülmez nur olduğunu tüm dünyaya ispat edeceğim” diyen ama dediğini yapamayan adam gibi mi duruyor?

Hayır. Kur’an hakikatlerini asrın idrakine göre anlatan iman esaslarını iki kere iki dört eder katiyetinde anlatan haşri yarın sabah uyanmamız ne kadar kesin ise o kadar kesin diye izah ve ispat eden ona kadar sadece nakli olan kader meselesini aklen izah ve ispat eden hülasa davasını başarmış bir İslam âlimi duruyor.

Bediüzzaman’ın bu fotoğraftaki manasını okumaya çalıştığımızda; hem kararlılık hem tevazu, sadelik ile birlikte izzet-vakar,  muhabbet in’ikası ile birlikte kahramanane bir eda, İslami davranış ile birlikte insani bir sesleniş iradesini hissedebiliriz. Fotoğrafına daha derin bakarsanız yani eserleri sergüzeşt i hayatı ve manevi vazifesi ekseninde bakarsanız birçok ifadeyi buradan çıkarmak mümkündür.

SONUÇ

Sabır ve metanet iman merkezli kavramlar olup, ahirete iman, ihlas sırrına dayanmaktadır. İmanın derecesine göre mümin kişi dünyada olup biten hadiselerden az etkilenir, sıkıntılara karşı direnci güçlü olur. Allah’ın rızasını hayatının temel meselesi bilen, “ O razıysa halklar razı olmazsa da olur. O isterse halkları da razı eder” şuuruyla yaşayan insan sabrın zirvesine çıkabilir.

Dünya bir imtihan merkezidir. İmtihanı en çetin geçen başta peygamberler olmak üzere ulu kişiler, sahabeler, mücedditler, evliyalar asfiyalar ve ilmiyle amil şahsiyetler ve takva sahibi müminlerdir.  Bediüzzaman Said Nursi de asrımızda yaşayan Peygamber varisi olarak, müceddit, mücahit ve âlim bir şahsiyettir. Sabrına ve metanetine baktığımızda enbiya ve evliyanın duruşunu müşahede ederiz. Şiddetli hayat imtihanını serfiraz olarak noktalayan Bediüzzaman, telif ettiği risalelerle ümmeti ahirzaman fitnelerinden sahil i selamete çıkarmıştır. Bu hizmeti hala devam etmektedir.

Hayatı hapiste sürgünde gözaltı ve baskılarla geçen on dokuz defa zehirle öldürülmek istenen Bediüzzaman, geriye evlad ü iyal, maddi servet, saray ya da köşk bırakmamıştır. Dünyalığı bir sepeti dolduracak kadardır. Manevi mirası ise dünyanın 59 diline çevrilen Risale i Nur Külliyatı ve bu eserle imanını kurtaran toplumun örnek insanı olan sayıları milyonları aşan Nur Talebesi diye isimlendirilen insanlar bırakmıştır.

Sabır, sahip olunan ihlasın, boyutuna göre tezahür eder. Allah’ın rızasını esas sayan bir haletin neticesidir. “Kimin için Allah var onun için her şey var” ve  “Allah’ı tanıyan ve ona itaat eden zindan da olsa bahtiyardır” İşte o “Bahtiyar adam” Bediüzzaman’dır. Çünkü o zindanda olmasına rağmen marifetullah ile huzur u daimi makamında muhabetullah sefasında mesuttur. Dünyanın gıll ü gaşından sıyrılmıştır. Tek meselesi rıza istikametinde hizmetini tamamlamaktır. Osman Yüksel Serdengeçti “Bahtiyar bir ihtiyar var” diye başlayan mektubunda bunu anlatmaktadır:

“Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Güngörmüş bir ihtiyar. Üç devir; Meşrutiyet, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet: Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çöküşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta. Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı sıradağlar gibi muhkem. Bu adam üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. “Allah” demiş, “Peygamber” demiş, başka bir şey dememiş; başı Ağrı dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade, şimşekler gibi bir zeka; işte Said Nur! Divan ı Harpler, mahkemeler, ihtilaller, inkılaplar, onun için kurulan idam sehpaları, sürgünler bu müthiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kuran ı Kerim’de “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz”(Ali İmran ayet 139) diye buyruluyor. Bu Allah kelamı, sanki Said Nursi’de tecelli etmiş.

“…O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu.

“…Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz müminler tarafından sarılıyordu.

“…Tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishaneye attılar, Kaç kere zehirlemek istediler. Ona zehirler panzehir oldu, zindanlar dershane…” (15)

Özetle, sabır ve metanet kavramlarının arka planında iman, ahiret ve ihlas manaları vardır. Bediüzzaman’daki bu kemal noktasındaki hususiyetlerinin derinliğinde de bu durum vardır. Sözü “Medine-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim” olarak tavsif edilen Ali Ulvi Kurucu’nun Tarihçe i Hayat’ “önsöz”ünde yaptığı tahlille noktalayalım:

RABBİM O NASIL BİR İMAN…

“Allah'ın nûru ile nurlanan bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? Her an huzûr-u İlahîde bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun ruhunu, hangi fanî emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespaye gâye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve tesellî edebilir?

Allah'tır onun yarı, mürebbîsi, velisi;

Andıkça, bütün nur oluyor duygusu, hissi.

Yükselmededir marifet iklimine her an,

Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur'an.

Kur'an ona yâd ettiriyor, "Bezm-i Elest"i,

Âşık, o tecellînin ezelden beri mesti.

“İşte, Bediüzzaman böyle harikalar harikası bir inayete mazhar olan mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki, zindanlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam sehpaları, birer vaaz ve irşat kürsüsüdür; oradan insanlığa ulvî bir gâye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve celadet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yûsufiye’ye inkılap eder; oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.

 “Mademki bir âlim, Peygamberlerin varisidir, o halde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, tas, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrid, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa... İşte Bediüzzaman; yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karsısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sürati ile asan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır.

“Kendisinin; ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftun eden şey; onun o, dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.

“Rabbim, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdid, tazib ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir! (16)

Evet, “Mademki Peygamber varisidir o halde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır.” Elhak o da öyle yapmıştır.

 

KAYNAKÇA

1-Erdoğan Çelebi 12 Haziran 2012. Risalehaber.com.

2-Bakara Suresi 155

3-Sad Suresi 38

4-Nahl Suresi 127

5-Nursi, B.S. Lem’alar, s.12

6-Sad Suresi 41-43

7- Nursi, B.S. Lem’alar, s.8

 8-Yusuf Suresi 12/33

9-Nursi, B.S. Mektubat, s.269-270

10-Tarihçe-i Hayat, s. 131

 11-Bir Temel Ahlak Teorisi… Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz Köprü Bahar 2005 90.sayı.)

12-Şualar 14.Şua 415

13-Sözler Konferans.

14-Emirdağ Lahikası, s.101-128-214

15-Tarihçe i Hayat 963-964

16-Tarihçe i Hayat Önsöz, s.22

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası