SAİD NURSİ’DE HAYAT-I BEŞERİYE

Eklenme Tarihi: 25 Eylül 2017 | Güncelleme Tarihi: 25 Eylül 2017

Asr-ı saadet hariç tarihsel seyir içinde bir insanın insan ilişkilerinde bu derece başarılı olduğu nadir görülmüştür.

Bediüzzaman hazretlerinin hedeflerinde muvaffak olmasının temel sırlarından birisi talebeleri ile olan ilişkisindeki başarısıdır.

Bediüzzaman’ın sadece talebeleri ile değil muhatap olduğu dost ve düşman herkesi çok etkilediği bilinen bir gerçektir.

Aslına bakıldığında Bediüzzaman hazretlerinin sosyal hayatın içinde başarı grafiğinin çok yüksek olduğunu biliyoruz. Daha gençlik yıllarında medresede, Tahir Paşa’nın evinde, Birinci cihan harbinde, İstanbul hayatında, Rumeli ve Şam seyahatlerinde, Ferih tiyatrosunda güçlü bir davranış ve diyalog içerisinde olduğunu görüyoruz.

Bugüne kadar ki bakış açılarımız daha çok onun iman ve siyaset ile ilgili analizlerine kaydığı için, toplumsal ve bireysel ilişkilerindeki başarısı nazarlardan uzak kaçmıştır.

Özellikle talebeleri ile olan ilişkileri bu anlamda çok dikkate değerdir. Bediüzzaman talebelerini hedeflerinde kilitlemesini bilmiştir. Bediüzzaman hem talebelerine çok taltif etmiş hem de gerektiği zaman onların heyecanlarının tazelenmesi için “ciddi imtihanlardan” geçirmiştir.

Tarihi ve klasik metinlerin içinde var mı bilmiyorum ben kendim rastlamadım imani bahislerin dışındaki metinlerin hemen yarısında Bediüzzaman eserlerini talebeleri ile paylaşır, onların müdafaaları, lahikaları ve analizlerin kitap sayfaları arasında yerini alır.

Dikkate değer bir şeydir, Risale-i Nur külliyatı derken onların lahikaları, tahlilleri ve müdafaaları da bu külliyatın içine dâhildir. Yani onların o destanları ebedileştirilmiştir.

Bu tebliğde olayların ve ilişkilerin penceresinde onun “hayat-ı beşeriyesi” analiz edilmeye çalışılacaktır.

VEFA

28 Sene Sonra Bediüzzaman’ı ziyaret

Barla Lahikası’nda şöyle bir cümle geçer:

Aziz, sıddık, vefâdar âhiret kardeşlerim Hacı Nuh Bey, Molla Hamid,

Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. "Sıddık-ı vefiy bu zamanda yoktur" diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van'da geçirdiğim hayat-ı ilmiye benim için Van çok kıymettardır. Lillâhilhamd, sizler o kıymettarlığı gösterdiniz. Ve Van'a karşı şedid hissiyatıma tam mukabele ediyorsunuz. (http://www.risaleara.com)

Bu durumu teyit eden Bediüzzaman’ın talebesi Molla Hamid’in hatırası şöyledir:

Üstad Van’dan ayrıldıktan yirmi sekiz sene sonra Emirdağ’ında ziyaretine gittim. Beni içeri aldılar. Üstadın odasına girdik. Beni görünce:

“Dur bakalım, seni tanıyabilecek miyim? Benim Van’da bir Molla Hamid’im vardı. Sen o olmayasın?” Ben, “Evet, hizmetkârınızım” dedim. Beni öyle bir kucakladı, sıktı ki, kuvvetli bir genç ancak öyle sıkabilirdi”

“O vakit zayıftın, şimdi gelişmişsin.” Zübeyir Ağabey’e dönerek, “Zübeyir bak! Van’da tek başına benim hizmetimi görüyordu. Siz üç-dört kişi ancak görüyorsunuz.”

“Otur, otur. Van’daki sinema perdelerini çevir bakalım. Kimler gitmiş, kimler kalmış. Bazı kimselerin hayatta olduğunu, selamlarını söyledim. (Özcan, Cilt 2,s. 319)

Hesna Şener: Risale-i Nur Mahkemelerinin Adil Hâkimi

l943 senesinde Bediüzzaman Said Nursî'nin talebeleriyle birlikte verildiği Denizli mahkemesinin âdil hâkimlerinden olarak ebedî fazilet ve adalet levhalarına geçen bahtiyarlardandı. Risale-i Nur'un hizmet tarihinde mühim bir dönüm noktası olan Denizli mahkemesinin ilk beraat kararını veren merhum Muğlalı Ali Rıza Balaban Bey'in bu kararına iştirak eden bir Senirkent hanımefendisiydi. Risale-i Nur müellifi: "Hâkim-i âdil ile beraber, hakiki adalete çalışan zatlar, değil yalnız bizi, belki Anadolu'yu ve âlem-i İslâmı manen minnettar eylemişler" diye bu mutlu hakimleri senalarla alkışlamıştı. (Son Şahitler, Necmeddin Şahiner)

Hesna Hanımın bir diğer üzüntü kaynağı ise, hiç evlen(e)memesi. Bir defasında Ali İhsan Tola'ya teessür içinde şöylece dert yanıyordu:
"Hey Ali İhsan, hey koca Nurcu! Söyle bakalım, ne olacak şu benim halim? Baksana, ne dünyaya yaradık, ne âhirete... Enaniyetten ne evlenebildim, ne de tesettürlü bir hayatı yaşayabildim... Bu halimi düşününce, bazan rahmetli babama bile kızıyorum. Tutturdu okuttu, üniversiteye gönderdi beni. Zaman zaman kendi kendime diyorum: 'Babam, keşke beni köyümüzün sümüklü çobanı Hasan Efendiye verseydi de, hiç okula göndermeseydi' diye... Evlenseydim, hiç olmazsa dinimin vecibelerini daha rahat yaşar, ayrıca çoluk çocuk sahibi olurdum... Fakat, elden ne gelir? Demek ki, bizim de mukadderatımız böyle imiş..."

Üstad Bediüzzaman'ın özel selâmını ve mesajını Hesna Hanıma götüren Ali İhsan Tola ise, onu şöylece teselli eder ve içindeki karamsarlığı dağıtmaya çalışır:

"Üzülme Hesna Hanım. Hazret–i Bediüzzaman gibi bir zâtın hususî duâsına mazhar olmak gibi büyük bir şansın var. Bu az bir şey mi? Denizli'ye sizi ziyarete sırf bunun için geldim. Üstadımız Said Nursî'nin size selâmını getirdim. Beni o gönderdi. Sizin için duâ ettiğini ve sizi talebeliğe kabul ettiğini ifade buyurdu."

Bunları duyunca ağlayan ve adeta gözyaşlarına boğulan Hesna Hanım ile akrabası/hemşehrisi Ali İhsan Tola arasında şu diyaloglar yaşanır:

Şener: “O mübarek zât, bizi bu halimizle kabul eder mi?”
Tola: "Evet, sizi hem talebeliğe, hem de mânevî evlâtlığa kabul ediyor. Hatta, sizin için hususî duâ ettiğini söyledi."
Şener: "Ama, yine de ona lâyık bir talebe olamadığıma üzülüyorum."
Tola: "Üstad, tam üç kere beni çağırarak size selâmını getirmemi istedi. Tembellik ettiğim için, üçüncüsünde beni azarladı ve Denizli'ye sırf sizi ziyaret etmeye beni mecbur etti. Emin olun, size çok değer veriyor. Risâle–i Nur'un beraatine karar verenlerden olduğunuz için, sizin veliler kadar büyük hizmet ettiğinizi söyleyip her daim duâlar ediyor."

Bunları duyan Hesna Hanım hüngür hüngür ağlamaya başlar ve herkesten müsaade isteyerek hususî dünyasına çekilir. Yaklaşık on gün müddetle hiç dışarı çıkmaz ve kimseyle de görüşmez.

Denizli'den Isparta'ya dönen Ali İhsan Tola ise, bu ziyaretini ve sohbet esnasında konuştuklarını Üstad Bediüzzaman'a olduğu gibi anlatır. Üstad ise, kendisine şunları söyler:

"Ali İhsan kardaşım. Ben Hesna'nın ismini gavsların, kutupların yanına yazdım. Onlarla beraber ona da duâ ediyorum. Kur'ân'ın malı olan Risâle–i Nur dâvâsında erkekler korktu; ama, o hayatını ortaya koyarak bu dâvâya taraf oldu. Yarın Rûz–i mahşerde, o şecaat ve cesaret timsâline Kur'ân şefaatçi olacak.

"Aziz kardaşım. Akrabanız Hesnâ tesettürsüz diye, ona belki de darılıyordunuz. İşte bak, tesettüre riayet etmiyor dediğin o şefkat kahramanı, Tesettür Risâlesini beraat ettirdi. 'Essebebü ke'l–fâil' sırrınca, bu hizmetten hâsıl olan hasenelerin, sevapların bir misli ona da yazılıyor."

 

Risâle–i Nur mahkemesinin 15 Haziran 1944'teki son celsesinden evvel, tek parti hükümeti tarafından yapılan olanca baskı, tehdit ve yıldırma teşebbüslerine rağmen, "ilm–i hakikat sahibi" dediği Üstad Bediüzzaman'ı kahramanca savunan ve Risâle–i Nur hakkında ittifakla verilen beraat kararına imza atan Hesna Şener Hanıma, şu vefat yıldönümünde bir kere daha Cenâb–ı Hak'tan ganî ganî rağmet ve mağfiret niyaz ediyoruz. (http://www.risaleforum.net)

Serez Müftüsü

İstanbul’un İngiliz işgali altında olduğu günlerdi. Genç bir talebesiyle Bayezit’ten Sultanahmet’e doğru gidiyorlardı. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi önüne geldiklerinde tanıdık bir sima ile göz göze geldiler.

Bediüzzaman, adama yaklaştı: “ Beni tanımadınız mı?”

“Elbette tanıdım,” dedi. “Bediüzzaman Said efendi değil mi?”

“Taa kendisi” dedi Bediüzzaman.

“Peki siz beni tanıdınız mı?”

“Nasıl tanımam?” diye cevap verdi Bediüzzaman. “Evinizde misafir olup da, yediğimiz yemeklerin tadı hala damağımızda iken sizi nasıl unuturum?”

Bediüzzaman’ın yolda karşılaştığı bu zat, on sene önce tanıştığı Serez  Müftüsü İsmeddin  Efendiydi. 

Serez,o tarihlerde Balkanların önemli bir beldesiydi.

Bilim ve kültür merkeziydi.

Bediüzzaman 1911 yılında Sultan Reşad’ın  Rumeli seyahatini katılmış ve bu yolculuk sırasında bu zatın evinde misafir olmuştu.

Yılar sonra iki dost o gün işgal altında olan başkent İstanbul’da gözyaşlarıyla hasret gidermişlerdi. Dosta vefa gösterilmeliydi. Vefa unutmamak ve unutulmamaktı, kıymet-bilirlikti. (Paksu, s, 30)

Abdülmecid Ağabey’in Isparta’da Üstadı Ziyareti

A.Mutkan anlatıyor: '31.1.1994'te Üstadın talebesi Hüsnü Bayram bey, Fatih'te bir sohbetimizde, merhum ve muazzez üstadımızın kardeşi Abdülmecid efendi merhumun, Üstad'ı Isparta'da ziyaretini anlattı. Kardeşinin Isparta'ya gelişinde üstadımız bayram yapmış. Bütün ağabeyleri çağırıp odasının kapısını açmış. Hep birlikte oturup sohbet ederken, 40 senedir görüşmedikleri için üstadımız çok sevinçli bir vaziyette imiş(http://www.cevaplar.org)

Üstadımız Abdülmecid Ağabey’in gelişine o kadar seviniyor ki durup durup: “Sahii sen Abdülmecid misin” diyor. Bu sevincin bir işareti olarak yanındakilere bir ziyafet veriyor. (Nur’un Sadık Kahramanı, İbrahim Kaygusuz)

Taziyeler, Taltifler, Takdirler

Tahiri Mutlu ağabey vasıtasıyla nurları tanıyan Ali Osman Öztop, maruz kaldığı bir hastalıktan dolayı ayaklarını kaybetmişti. Fakat Allah unun yerine kendisini manevi kanatlar vermişti. Kısa ömründe yarım vücuduyla hizmette adeta uçmuştu. Çok faal ve hızlı bir hizmet hayatı vardır. Vefat ettiğinde Üstad hazretleri kendisi için şöyle demişti: “Terik ediyorum ki, vazifesini tam yapmış ve şimdi de nur kahramanları Hafız Ali ve Hafız Mustafa yanında duama dâhildir” (Özcan, Cilt, 2, s.67)

Ali Öztop’un Risale-i Nurdaki vasıfları Alil Ali, Kötürüm Ali, Ali Osman, Demirbaş Ali Osman…

Emirdağ Lahikası’nda kendisi ile ilgili ir paragraf şöyledir.

Ali Osman'ın vefatıyla hem akrabasını, hem Medresetü'z-Zehra ve Nur dairesini tâziye ediyorum. Ve onu da tebrik ediyorum ki, vazifesini tam yapmış ve şimdi de Nur kahramanları Hâfız Ali ve Hâfız Mustafa yanında duama dâhildir. Umum kardeşlerime binler selâm. El Baki Hüvel Baki Said Nursi

Çocuk Taziyenamesi

Aziz âhiret kardeşim Hafız Halid Efendi,

Kardeşim, çocuğun vefatı beni müteessir etti. Fakat, El hükmü lillah kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyetin bir şiârıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemil versin; merhumu da, size zahîre-i âhiret ve şefaatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttaki mü'minlere büyük bir müjde ve hakikî bir teselli gösterecek Beş Noktayı beyan ederiz” diyerek beş nokta içinde hakikati Hafız Halid efendiye hatırlatarak teselli ediyor.

Bir Taziyename’nin Bediüzzaman’ı sürurla ağlatması

Salisen: medrese-i nuriyenin kahramanlarından ve Barla’lı marangoz mustafa çavuş ve hafız mehmed in tam varisi marangoz Ahmed in medrese-i nuriye namına pek samimi ve hazin taziyenamesi, beni sürurla ağlattırdı. (Emirdağ Lahikası)

“Hafız Ali Benim Canım”

Hafız Ali’nin talebesi Hafız Ahmet Lütfi sönmez anlatıyor:

Bediüzzaman hazretlerinin üçüncü kez ziyaretlerimde bana “Üstad misafir kabul etmiyor” dediler. Ben de “Gidin Üstada Hafız Ali’nin talebesi gelmiş deyin” dedim.

Üstadımız “Hemen gelsin, hemen gelsin” demiş.

Çıktım huzuruna… Bediüzzaman hazretlere önce başımı kaldırarak bana baktı. Sağ elini göğsüne koydu ve çok dokunaklı bir sesle üç kere “Hafız Ali benim canım!” dedikten sonra, “O benim yerime gitti!” dedi. (Ömer Özcan, Cilt 3, s.123-127)

Mehmet Fırıncı Ağabey’de anlatıyor:

Üstadı son ziyaretlerinden birinde Üstadın kendisini hafız Ali’yi anlattığını dile getirirken: “Öyle anlatıyordu ki ben sanki Hafız Ali o anda oradaymış gibi bir halet-i ruhiyeye kapıldım.  Hafız Ali ağabey’in ruhaniyatlarını o odanın içinde hissettim. O anda  gayr-ı ihtiyari odanın içine etrafıma bakınarak Hafız Ali’yi aradım…”

Ben Bütün Ömrümde Bir Vefattan Bu derece Ağlamamıştım. (Hasan Feyzi’nin Vefatı)

Risale-i Nur'un kahramanlarından ve Hafız Ali nin makamına geçen merhum Hasan Feyzi nin vefatı, Denizli ye, Risale-i Nur dairesine ve bu memlekete ve âlem-i İslama büyük bir zayiattır. Fakat kendisi, pek samimi ve halis ve fevkalade beyanatıyla ve dersleriyle, inşaallah, kendi yerinde çok Hasan Feyzi lerin yetişmesine bir zemin ihzar etmiş, sonra gitmiş. Aynen biraderzadem Abdurrahman gibi, bir iki senede on sene kadar Nurlara kıymetli hizmet etti. Güya o da, Abdurrahman da çabuk dünyadan gideceğiz diye on senelik vazifeyi bir iki senede gördüler.

Ben, merhum Hasan Feyzi’nin vefatını onun şahsı itibarıyla tebrik ediyorum ve Denizli’yi ve Nur dairesini ve bu memleketi cidden taziye ediyorum. Bu çeşit zülcenaheyn ve hakiki mü min ve müdakkik bir alim ve yüksek bir edip, muallim ve tesirli bir vaiz ve müderrisi kaybettiği için, büyük bir musibettir. Cenab-ı Hak, inşaallah, Denizli gibi kahramanlar ocağından çok Hasan Feyzi ruhunda Nurlara sahip ve naşir çıkaracak. Bir tane, toprak altına girer, vefat eder, fakat yüz tane sümbüller meydana geldiği gibi; rahmet-i İlahiyeden ümitvarız ki, Hasan Feyzi de öyle kudsi bir sümbül verecek, çok Hasan Feyzi ler Nur dairesinde yetişecekler, vazifesini daha ziyade yapacaklar.

Saniyen: Bu kahraman kardeşimizin, hayatta kaldığı gibi, defter-i hasenatına herbirimiz, manevi kazançlarımızı, umumda olduğu gibi, hususi bir surette dahi o kardeşimize hediye etmeliyiz. Ben, kendim, onu da, Hafız Ali, Hafız Mehmed ve Savalı Ahmed ve Mehmed Zühtü nün beşincisi olarak evliya-i azimenin has dairesinde, manevi kazançlarımı ona da bağışlamaya karar verdim. O zatın ağır şerait altında Nurların intişarına büyük hizmetler eden Nur hakkındaki fıkraları, Lahikada olduğu gibi, münasip gördüğünüz bazı mecmuaların ahirine de o tesirli mektuplarının birer tanesini ilhak ediniz. Nasıl ki Asa-yı Musa ve Zülfikar da yazılıyor; ta onun o canlı fıkraları, onun bedeline Nurlara hizmet etsin.

Hem, benim bedelime onun küçücük medrese-i Nuriyesi olan hanesindeki akrabasına ve Denizli ve civarındaki büyük medrese-i Nuriyedeki refiklerine ve talebelerine ve Nur şakirtlerine taziyemizi tebliğ edip deyiniz ki: Ben, bütün ömrümde, bu derece, bir vefattan bu kadar müteessir olup ağlamamıştım.

Hem size bundan evvel yazdığım mektuptaki şiddetli hiddetim ve dimağımdaki perişaniyet, şimdi tahakkuk etti ki, o kahraman kardeşimizin vefatı gününden başlamış. Hatta o tesir, ihtiyarımı selb etmişti. Öleceğim diye hizmetçiye vasiyetimi söyledim. Demek, ikinci bir ruhum hükmünde Hasan Feyzi, benim bedelime ölmüş ve ölüyor. Hatta onun vefat mektubu, bütün bütün adetime muhalif, bir buçuk saat elimde iken açamıyordum. Her neyse... Bütün bu elim acılara mukabil, inayet-i İlahiye imdada geldi; hem kendimi, hem onu, hem Nurcuları mesrurane ruh u canımızla taziye içinde tebrik ettim. Bin barekallah ve binler rahmetullah dedim, terhisini alkışladım.

Salisen: Merhum Hasan Feyzi nin berzaha gitmesi ve vazifesi münhal kalması ve mekteplileri Nurlara sevk eden yüksek muallimlik ve mekteb-i fünunda mütefenninlik sıfatları çok mekteplilere bir parlak nümune-i iktida olması cihetini teessüfle düşünürken, birden, aynı sistemde hem muallim, hem iki mahdumuyla Nurcu, hem Hasan namında, hem bu iki Hasan'lar gibi müstesna ve fedakar bir muallim olan Ahmed Fuad ı Nur dairesine girmeye vesile bulunan Dadaylı Hafız Hasan ın üç seneden beri hiç mektubunu almadığım ve halini ve Nurlara devamını bilemediğim halde, bir mektubunu aldım. Dedim: Bir Muallim Hasan gitti, yerine bir Muallim Hasan ve çok fedakar diğer bir Muallim Ahmed geldi.

Aynı vakitte, hacca gidip yeni gelen Bolvadinli bir Hasan yanıma geldi, Nur dairesine girdi, risaleleri aldı, tenvir etmeye başladı.

Üç dört saat sonra, Emirdağının bir Hüsrev i ve Feyzi si, çok hayırlı olan Tabib Hayri yanıma geldi. Dedi: "Buranın ehemmiyetli bir mektep muallimi Abdurrahman (bu muallim aynen Feyzi kadar Nura hizmet etti) Nurlara talebe olmak istiyor. Kabul etseniz, Asa-yı Musa yı vereceğiz."
Dedim: "Veriniz."

Hem kendimi, hem onu, hem Nurcuları mesrurane ruh u canımızla taziye içinde tebrik ettim.

Hem, benim bedelime onun küçücük medrese-i Nuriyesi olan hanesindeki akrabasına ve Denizli ve civarındaki büyük medrese-i Nuriyedeki refiklerine ve talebelerine ve Nur şakirtlerine taziyemizi tebliğ edip deyiniz ki: Ben, bütün ömrümde, bu derece, bir vefattan bu kadar müteessir olup ağlamamıştım.

Hem size bundan evvel yazdığım mektuptaki şiddetli hiddetim ve dimağımdaki perişaniyet, şimdi tahakkuk etti ki, o kahraman kardeşimizin vefatı gününden başlamış. Hatta o tesir, ihtiyarımı selb etmişti. Öleceğim diye hizmetçiye vasiyetimi söyledim. Demek, ikinci bir ruhum hükmünde Hasan Feyzi, benim bedelime ölmüş ve ölüyor. Hatta onun vefat mektubu, bütün bütün adetime muhalif, bir buçuk saat elimde iken açamıyordum. Her neyse... Bütün bu elim acılara mukabil, inayet-i İlahiye imdada geldi; hem kendimi, hem onu, hem Nurcuları mesrurane ruh u canımızla taziye içinde tebrik ettim. Bin barekallah ve binler rahmetullah dedim, terhisini alkışladım.

Salisen: Merhum Hasan Feyzi nin berzaha gitmesi ve vazifesi münhal kalması ve mekteplileri Nurlara sevk eden yüksek muallimlik ve mekteb-i fünunda mütefenninlik sıfatları çok mekteplilere bir parlak nümune-i iktida olması cihetini teessüfle düşünürken, birden, aynı sistemde hem muallim, hem iki mahdumuyla Nurcu, hem Hasan namında, hem bu iki Hasan'lar gibi müstesna ve fedakar bir muallim olan Ahmed Fuad ı Nur dairesine girmeye vesile bulunan Dadaylı Hafız Hasan ın üç seneden beri hiç mektubunu almadığım ve halini ve Nurlara devamını bilemediğim halde, bir mektubunu aldım. Dedim: Bir Muallim Hasan gitti, yerine bir Muallim Hasan ve çok fedakar diğer bir Muallim Ahmed geldi.

Hafız Ali, Hafız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed

Sizleri ve umum Risale-i Nur şakirtlerini ve bilhassa medrese-i Nuriyenin talebelerini ve bilhassa o merhumun akrabalarını, medrese-i Nuriyenin mübarek üstadı Hacı HafızMehmed in vefatı münasebetiyle taziye ediyoruz. Ve Nurlar hesabına bütün ruh u canımızla biz dünyada kaldıkça ona dua-yı rahmet etmeye ve Hafız Ali ve Hasan Feyzi ortasında daima bütün manevi kazançlarımıza hissedar etmeye kat i karar verdik. O çok ehemmiyetli ve Nur hizmetinde muvaffakiyetli merhum o mübarek zat, mükemmel vazifesini bitirip yüzer manevi evlat ve hayrülhalef bırakıp gittiği ve terhis olduğu, rahmet ve istirahat alemine çekildiği aynı zamanda, büyük üstadlarımın dairesine kazançlarımı bağışladığım zaman, Hafız Ali, Hafız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde, ihtiyarım olmadan Hacı Hafız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyordum. Derdim, "Vefat edenler içinde bu da bulunsun." İlişmedim. Hem hayatta olanlar içinde, hem üstadlar dairesinde bulunmasına hayret ederdim.

Şimdi bu mektubunuzdan anlaşıldı ki, onun halisane kudsi hizmetinin bir kerameti olarak vefatını ihsas ediyordu. "Hafız Ali, Hasan Feyzi ortasında makamım var" diye iş ar ediyordu. Cenab-ı Hak, onun defter-i a maline Sava medrese-i Nuriyede okunan ve yazılan risalelerin harfleri adedince ruhuna rahmetler ve kabrine nurlar ihsan eylesin. Amin. Ve aynı sistemde tam hayrülhalef mahdumu Hafız Mehmed ve hafidi Ahmed Zeki yi onun vazifesinin idamesine muvaffak eylesin. Amin. Ve onların umumuna sabr-ı cemil ihsan eylesin. Amin.

Abdurrahman’ın Vefatı

On İkinci Rica (İhtiyarlar Risalesi)
Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde, nefiy namı altında işkenceli bir esaretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhabereden men edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem gurbet içinde gayet perişan bir halde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur'ân-ı Hakîmin nüktelerine, sırlarına dair benim için medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum.

Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabiliyordum. Fakat, vâ hasretâ, birisini unutamıyordum. O da hem biraderzadem, hem mânevî evlâdım, hem en fedakâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı.

Sonra, birden, birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım, gördüm ki, Abdurrahman'ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki, o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el'an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektupla, pek ciddî ve samimî bir surette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı, bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur'âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: "Yirmi otuz risaleyi bana gönder; her birisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım" diyordu.

O mektup, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümit verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum.
O mektuptan evvel, iman-ı bi'l-âhirete dair tab ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki, altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir imanla ecelini bekliyor gibi, bana o mektubu yazmış. Bir iki ay sonra Abdurrahman vasıtasıyla yine mes'udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken, vâ hasretâ, birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman'ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrülhalef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.

İstikamet Şehidi Binbaşı Asım

Binbaşı Merhum Asım Bey isticvab edildi; eğer doğru dese Üstadına zarar gelir ve eğer yalan dese kırk senelik namuskarane ve müstakîmane askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, "Ya Rab, canımı al!" diyerek on dakikada teslim-i ruh eyledi; istikamet şehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve bir tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu. Evet, Risale-i Nur'dan tam ders alan, bir su içer gibi, kolayca terhis tezkeresi telakki ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini düşünmeseydim, ben de, alicenap kardeşim Asım Bey gibi "Ya Rab! Canımı da al" diyecektim. Her ne ise... (Tarihçe-i Hayat)

Çetin İmtihanlarla Bireyi Yetiştirmesi

 

Bediüzzaman, lâhika yazdırma, gazete okutma, gelenlerle muhatap edip istişare ettirme gibi birinci derecede hizmetlerinde hep Zübeyir Gündüzalp’i vazifelendirmişti.

Bediüzzaman, son yıllarında “harim-i ismet”ine alıp bütün sırlarına vakıf ettiği Gündüzalp’i, çetin imtihanlardan geçiriyordu.

Bediüzzaman’ın imtihanları çok yönlü ve şaşırtmacalı oluyordu. Gündüzalp bu son yıllara ait başından geçen ibretli olayları yanındakilere anlatmıştı. Onların dilinden dinliyoruz.

 

Mehmet Fırıncı’ya anlatıyor:

Islâhiye’de posta memuru iken, Posta Müdürümüz (Cenap Bey) vardı. Dindar bir kimse idi. Bana bir gün şarktaki Dersim hadisesini anlatmıştı. İnsanların kurşuna dizildiklerini, kurşun yetmeyince de, hunharca süngüden geçirildiklerini, tüyler ürpertici bir şekilde anlatmıştı. Ben de bir gün Üstat ile kıra giderken faytonu kullanıyordum. Onları Üstada tafsilâtıyla anlattım.

Üstat dinledi, anlatırken bir şey demedi. Sonra varacağımız yere vardık. Tepeye doğru çıktı. Bir iki saat kaldıktan sonra yanıma geldi. Ama öyle kızgın bir hali vardı ki, kara bir bulut gibiydi. Bana, “Doğru söyle seni buraya kim gönderdi?” diye söze başladı. Neye uğradığımı şaşırmıştım.

“Seni casus olarak mı bana gönderdiler? Benim mukavemetimi kırmak için, din düşmanları mı gönderdi seni?”

“Üstadım, tövbe estağfirullah.”

“Peki bunları bana niye anlattın?”

Uzun zaman bu minval üzere konuştu. Çırpınmaya başladım. O anda, “Ölsem de kurtulsam” diyordum, tarizli sözlerinden.

“Söyle kim gönderdi seni buraya?” dedikçe, yerin dibine geçecek gibi oluyordum. Sonra bir kenara oturdu. Bir müddet durdu. Nihayet Üstatta bir al oldu. Duruldu.

“İhtar var. Hataen yapmışsın, anlaşıldı, affedildin hadi!” dedi.

“Elhamdülillah” dedim. Sanki cendereden kurtulmuştum, üzerimden dağlar kalkmış oldu.

 

Mehmet Kutlular’a anlatıyor:

Bir gün dünyamı yıkan bir hadise oldu. Üstadın odasını temizlemiştim, dışarıya çıkıyordum. Arkadan, “Zübeyir!” diye çağırdı.

“Buyur Üstadım!” dedim.

“Burada benim param vardı; bunu herhalde sen çaldın!” dedi, yanından kovdu.

Ben de çıktım, kapının önüne taş gibi yığıldım. Dünyam yıkılmıştı. Başım dönüyor, neye uğradığımı şaşırmıştım.

Sonra ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Üstat kapıyı açtı. Mütebessim bir çehreyle geldi, beni kucakladı, alnımdan öptü, iltifat etti, yıkılan dünyam tekrar yerine geldi.

 

Mehmet Emin Birinci’ye anlatıyor:

Bir gün evden dışarıya çıktık, Üstat birden, “Zübeyir! Odanın kapısını kapattın mı?” dedi.

“Hayır, Üstadım!” dedim.

Aslında dış kapı kapalıydı.

Ama Üstat, “Vaay, sen tayinat parasını çaldırtacaksın!” dedi ve geri çevirdi, kapıyı kapattırdı.

 

Eyüp Ekmekçi anlatıyor:

Zübeyir Ağabey derdi ki:

“Üstadımızın sözle vurması, elle vurmasından çok daha şiddetliydi. İnsanın ruhunu cendereye alır sıkardı. Sıkmanın şiddetini ancak yaşayan bilir.”

Mesela, Üstadımız on beş günde bir Zübeyir Ağabeye, “Çağır arkadaşları!” der, herkesi toplatırdı. Herkes odaya gelince Üstat, çok şiddetli bir ders verirdi. Tıpkı Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) sohbetinde olduğu gibi, herkes kendisine düşen hisseyi alırdı. Kimse ötekinin ne ders aldığını bilmezdi.

Zübeyir Ağabey derdi ki, “Bazen bu tazibin şiddetine dayanamazdık, odalarımıza girip yorganları başımıza çekerdik!”

Tabi saff-ı evvel olmak kolay değil. Üstadın onların ruhunu bu derece cendereye alıp sıkmasının sebebi, daha sonra ortaya çıkacak olan dağlar kuvvetindeki imtihanlar karşısında kuvve-i maneviyelerini hazırlamaktı.

 

Ahmet Tanyel anlatıyor:

Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Efendi, Üstadı Isparta’da ziyarete gidiyor. Üstat buna çok seviniyor ve yanındakilere ziyafet veriyor. O kadar ki, durup durup, “Sahi sen Abdülmecid misin?” diye iltifatta bulunuyor.

Abdülmecid Efendi Isparta’dan ayrılır ayrılmaz Üstat, Zübeyir Ağabeyi çağırıyor diyor ki, “Zübeyir! Abdülmecid’in kafasında şapka var mıydı?”

Zübeyir Ağabey bunun yine bir imtihan olduğunu fark ediyor.

“Üstadım burada yoktu” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Üstat, “ben dışarıda diyorum” deyince tekrar bir çıkış noktası arıyor, “Acaba var mıydı, yok muydu, bilemiyorum Üstadım” diyor.

“Vardı” dese, “Sen kardeşimle aramı açmak istiyorsun!” diyecek.

Yine bir gün kıra çıktığı zaman çocuklar Üstadın elini öpmek için topluca koşuşurlar. Aralarında kız çocukları da bulunur. Üstat onlara, “Risale-i Nur’u okuyun. Bana dua edin. Siz masumsunuz, sizin duanız kabuldür” der. Çocuklar gidince Üstat Zübeyir Ağabeye, “İçlerinde yedi yaşından büyük kız çocuğu var mıydı?” diye sorar.

Zübeyir Ağabey bu olayın da yine bir imtihan başlangıcı olduğunu fark eder ve “Üstadım var mıydı, yok muydu bilemiyorum” diye cevap verir.

“Vardı” dese, “Vaay! Demek onlara bakıyorsun?” diyecek.

 

 Talebelerine Değer Atfetmesi

 

Bediüzzaman’ın “Vahşi Şaban” dediği Şaban Akdağ, yaşadığı hatırayı şöyle aktarıyor:

Bir gün, teksir için formaları tashihten geçirmesi gayesiyle Üstada getirdim. Baktım Zübeyir Ağabey var, bir de kendisi. Geldim Zübeyir Ağabeyin yanına oturdum.

“Şaban” dedi, “Sen Zübeyir’i biliyor musun?”

“Biliyorum Üstadım” dedim.

Yanında kulunç değneği vardı. Onu aldı.

 “Bu taş, kaya bu” diye başına vurmaya başladı. O hiç sesini çıkarmıyordu. Vuruyor değnekle, “Camit bu. Şaban, bak! Bu hiç konuşmaz” diyor; o da öyle, ciddiyetini bozmuyor, kuzu gibi duruyordu.

“Kardeşim Şaban! Bu ahmaktır” dedi. “Hem öyle bir ahmak ki, otuz lirayı bıraktı, otuz kuruşa çalışıyor.” Öyle kafasına vurup vurup duruyordu. Bizim jeton kalın, düşmüyor ki. Ne bileyim ben, taş ise taş, kaya ise kaya, camitse camit… Anlamıyorum. Neyse gittim.

Bir hafta sonra geldim. Kapıyı açtım.

“Şaban!” dedi, “Sen benim Zübeyir’imi tanır mısın?”

“Tanıyorum, Üstadım” dedim.

“Zübeyir’imi kâinata değişmem!” dedi.

Biraz aklım vardı, bu söz üzerine o da başımdan gitti.

Fesübhanallah. Hani taş idi kaya idi? Şimdi kâinata değişmiyorsun?

Cenabıhak ona öyle feraset, öyle sadakat, öyle meziyetler vermişti ki, ne sayarsan say… Hepsi mevcut idi, Allah rahmet eylesin.

 

Nezaketi

"Ben sizi uğurlamalıyım"

Yüzbaşı refet Barutçu Anlatıyor:

İlk ziyaretini bu şekilde anlatan Refet Bey, bir başka ziyaretini de şöyle ifade ediyordu:

"Tenekeci Küçük Mehmet Efendi ile bir de oğlum Bedreddin yanımda olduğu halde Isparta'dan İslam köyüne kadar vasıta ile, oradan da Barla'ya yaya olarak gitmiştik. Ziyaretimiz esnasında konuşurken bizim yaya olarak geldiğimizi anlamıştı. 'Madem bu kardaşlarım benim için yorulmuşlar, ben de alâküllihâl sizi Karaca Ahmed Sultan'a kadar teşyi etmek mecburiyetindeyim' deyince biz onun nezaketi karşısında mahçup olmuştuk. 'Aman efendim nasıl olur?' dedik. Çok rica ederek bu fikrinden vaz geçirdik. Yoksa bizi Karaca Ahmed'e kadar yolcu edecekti."

"Üstad bize çay getiriyordu"

Yüzbaşı refet Barutçu Anlatıyor:

Onun bu nezaket ve tevazuunu hayranlıkla anlatan Refet Bey, l934 senesinde Isparta'da Ada Kahvesi denilen bir mahaldeki bağ içinde iki katlı bir evde bulundukları bir sırada cereyan eden başka bir hatırasını da şöyle anlatıyordu:

"Hüsrev Altınbaşak ile birlikte Nur Risalelerini yazarak çoğaltıyorduk. Üstad da üst odada idi. Bir ara kapı tıkırdadı ve açıldı. Bir de ne görelim, Üstad Hazretleri elindeki bir çay tepsisinde iki bardak çayla içeri girdi. Biz heyecan ve mahcubiyetle; 'Aman Üstadım' diye fırlayıp elinden tepsiyi almak istedik, elini kaldırarak 'yo, yo ben size hizmet etmeye mecburum' dedi. Aman Yarabbi bir de mecburiyet ekliyor. Bu ne tevazü, bu ne nezaket.... Ben bu nezaket ve tevazüyü ne Mekteb-i Âliyede, ne Mekteb-i Harbiyede, ne de ailemde hiçbir yerde görmedim." (Son şahitler, cilt 1)

Dostlarının Sıkıntısını İstememesi

Esarete giden yolda Ali Çavuş anlatıyor:
"Ruslar şehirde bulunan üç köprüyü de tutmuş olduklarından Üstad Hazretleri şehrin karşı tarafına geçmek istedi. Şimdiki Kasımpaşa ilkokulunun yanında büyük binanın altındaki su kemerinin üstünden aşağıya atladık. Su üzeri tamamen karla kaplı olmasından, vaktin de gece olması dolayısiyle yeri tahmin edememiştik ki, bu arada Üstadın sağ ayağı taşa değmiş ve kırılmıştı. Bana kemerin içerisinde daha münasipçe bir yer göstererek, 'Ali beni oraya götür. Sana izin veriyorum. Git inşallah kurtulursun' dedi. Ben kendilerini o yere götürüp, oturttum. Benim musırrane gitmemi arzu ettiyse de, gitmeyeceğimi ve beraberce şehid olmak istediğimi söyleyince başımı eliyle sıvazlayarak "Dayı hayran, kader bizi esir etti" dedi. Ben de kadere teslimiyetimi izhar ettim. (http://www.risale-inur.org)

Teşvik ve Tebrik Vasfı

Isparta’dan İslamköy’e tebrik için gitti.

Üstadımızın talebelerinden İslam köy’lü Hasan Ergünal anlatıyor:

 Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri- herhalde 1954 idi- şimdi Isparta’da müzede bulunan o arabayla İslamköy’e geldi. ‘Ben neye geldim, biliyor musunuz? Ben sizi tebrike geldim, sizin yazdığınız bu eserlerin dünyaya duyurulması ve neşrine sebep olduğunuz için, sizi tebrike geldim’ dedi ve gitti.

Ben bir müddet sonra Üstadı tekrar ziyarete gittim. Şöyle dedi: “Kim var sizin İslam köy’de bu risaleleri yazan? Sen hepsine selam söyleyeceksin. Sizin bu yazdığınız eserlerin dünyaya duyrulmasına ve neşrine sebep olduğunuzdan dolayı Üstadınız sizi tebrik ediyor diyeceksin.” (Ömer Özcan, Risale-i Nur Hizmetkarları Ağabeyler Anlatıyor, Cilt 1, s119)

En Ağır Şartlarda Bile Latife Yapabilmesi Vasfı

Üstadın talebelerinde Vahşi Şaban adıyla meşhur Şaban Akdağ anlatıyor:

Bir gün sudan geldim, kapıyı açtım. Üstadımız:

“Fesubhanallah, Şaban, ben seni köyüne kaçmıştır sanıyordum” dedi.

“Neden Üstadım?” dedim.

“Senin haberin yok!”

“Ben sudan geliyorum Üstadım” dedim.

“Bu edebsiz herifler taharri ettiler kitaplarımızı aldılar, eğer benim Şaban duyduysa kaçmıştır dedim” dedi.

“Üstadım kaçar mıyım? Kaçmam” dedim.

“Kaçmaz, kaçmaz; kahramandır bu, kaçmaz” dedi.

Latife ediyor tabi.

“Sana dokunmuyor mu, bu edepsiz herifler?” dedi.

Üç tane polis bekliyor; bir de cip… Biri gelip kapının düğmesine dokunuverdi mi: “Gel bakalım karakola!” itirazsız götürüyorlar.

Üstad bunu bildiği için soruyor: “Sana dokunmuyor mu bu edepsiz herifler.

Dedim: “Üstadım, ben, tomofilin girip çıktığı yer var ya, oradan girip çıkıyorum” Üstad, otomobile “tomofil” derdi.

“Divane herifler, masumların canını yakıyorlar! Gidip seni şikayet edeceğim, en çok bana hizmet eden bu, diyeceğim” dedi. (Özcan, Cilt 1, s349-350)

Bediüzzaman Hazretleri bu ağır şartlar altında bile latife yapıyor.

Bediüzzaman’ın özellikle Ceylan ağabeyle olan latifeleri bilinmektedir.

Hayvanlara Karşı Şefkat ve Merhameti

Yaban Elması

Yaz mevsimi boyunca Erek dağında kalmış, derslerine burada devam etmişlerdi. Bir gün talebeleri ile birlikte gezmeye çıkmışlardı.  Ders aralarında sık sık yaptıkları bir şey bu… Sadece ders okumakla kalmaz, varlıklar üzerinde tefekkür de ederdi. 

Her bir varlık Allah’ı tanıtan bir sanat eseriydi… Dağlarda bol miktarda yaban elması vardı. Talebelerinden birisi gruptan ayrıldı ve hemen az ilerideki  bir elma ağacından bir yaban elması kopardı. Yemeye başladı. Bediüaman bunu gördü ve talebesini yanına ağırdı.

“Kardeşim o elmayı niye kopardın?” dedi.

“Üstadım, canım elma çekmişti. Ben de kopardım, yiyiyorum” diye cevap verdi talebesi…

Bediüzzaman:” Bu meyveler yaban hayvanlarının rızkıdır” dedi. “Onların kısmetine dokunmamamız lazım”

Ve ekledi: “ Bizim payımız bağlarda ve bahçelerdedir. Cenab-ı Allah bizim rızkımızı oralarda veriyor.” (Ömer Faruk Paksu, Bediüzzamanla Yaşayan Öyküler 2, s. 38-39)

Kuşları Avlamayın

Bediüzzaman’ın, sadece insanlara değil hayvanlara hatta cansızlara ve eşyaya karşı da ihtiramı vardı. Tahta kaşığına, yıllarca kullandığı usturasına ve pişirdiği yumurtaların kabuklarına varıncaya kadar…

Bediüzzaman hazretleri ir gün Jandarma’nın nezareti altında Barla’ya götürülüyordu. İki saatlik kayık yolculuğundan sonra Barla iskelesine varmışlardı.  Barla iskelesi civarında sırtındaki tüfeği ile gezinen korucu Burhanı gördüler.

Jandarma Şevket Seslendi: “Hey oğlum,  gel buraya!”

Korucu koşarak geldi. Bu hareketlilik, az ileride ağaçların dallarına tünemiş keklikleri havalandırmıştı. Kayıkçı, bir hamleyle korucu Burhan’ın tüfeğini kaptı. Ve tüfeği kapar kapmaz, havaya nişan vaziyeti aldı.

“Gelmişken eli boş dönmeyelim” dedi.  “Kendimize bir ziyafet çekelim.”

Bediüzzaman, beklenmedik bir tavırla tüfeğin namlusunu kavradı “Yok, yok” dedi. “Yapma kardeşim. Bahar yakındır bu kuşların yavrulama mevsimidir. Yazıktır, vazgeç bu işten…”

Kayıkçı şaşırmış ve bir o kadar mahcup olmuştur. Tüfeği indirdi: “Kusura bakma hoca, düşünemedim” dedi ve tüfeği korucuya uzattı ve helalleşerek ayrıldı Barla’ya kadar keklikler, yeni Barla misafirine eşlik ettiler. (Paksu s.46-49)

Kertenkeleyi Niye öldürdün?

Üstadın talebelerinden Molla Halid Ekinci anlatıyor:

Üstadımız hiç durmazdı. Her zaman meşguldü. Bir gün bana “Arkadaşını al, dağa çık, biraz dolaşın, ben biraz meşgul olacağım” dedi. Biz de söylendiği gibi dağa çıktık, dağı gezerken bir kertenkeleye rast geldik. Bizde kertenkeleyi öldürmek sevap bilinirdi. Bunun için kertenkelenin kafasını bir taş ile ezdim. Döndüğümüzde Üstadımız sordu:

-Neler yaptınız? Ben iyi bir marifet işlemişim gibi hemen atıldım. Sevinerek kedi kafası kadar kafası olan bir hayvanı bir taşla öldürdüğümü söyledim. Çok kızdı:

“Ne yaptın sen, evini harap ettin!” Beni yanına çağırdı ve üst üste sorular sormaya başladı:

“O kertenkele size hücum etti mi?”

“Yok.”

“Sizi ısırdı mı?”

“Yok”

“Elinizden bir şey aldı mı?”

“Yok”

“Rızkını, yiyeceğini siz mi veriyorsunuz?”

“Yok”

“Sizin mülkünüzde, toprağınızda mı geziyor?”

“Yok”

“Siz mi Halk ettiniz?”

“Yok”

“Ne için, ne hikmetle yaratıldığını biliyor musunuz?”

“Yok”

“Bu kadar yok yok yok! Bunu yaratan Allah, senin öldürmen için mi yarattı? Sen nasıl öldürürsün onu? Mahlûkatın ne için halk oluğunu Cenab-ı Hak bilir.” (Özcan, Cilt2, s. 307)

KAYNAKÇA

Bediüzzaman Said Nursi,Barla Lahikası, Söz Basım Yayın, 2006, İstanbul

Bediüzzaman Said Nursi,Emirdağ Lahikası, Söz Basım Yayın, 2006, İstanbul

Bediüzzaman Said Nursi,Tarihçe-i Hayat, Söz Basım Yayın, 2006, İstanbul

http://www.cevaplar.org

http://www.risaleara.com

http://www.risaleforum.net

http://www.risale-inur.org

İbrahim Kaygusuz, Nur’un Sadık Kahramanı Zübeyir Gündüzalp, Yeni Asya Neşriyat, 2007, İstanbul

Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, Nesil Yayınları, 1994, Cilt, 1,2,3,4, İstanbul

Ömer Faruk Paksu, Bediüzzamanla Yaşayan Öyküler 2, 2004, İstanbul

Ömer Özcan, Risale-i Nur Hizmetkarları Ağabeyler Anlatıyor, Nesil Yayınları Cilt 1,2,3,4,İstanbul

 

popüler cevapdünya atlası