Said Nursi ve Nurculuğun başarısının 3 sebebi var

Eklenme Tarihi: 07 Eylül 2016 | Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2017

 

Şerif Mardin: Said Nursi ve Nurculuğun başarısının 3 sebebi var

 

Bediüzzaman Said Nursi'nin Nurculuğun içine getirmiş olduğu özelliklerden biri, bu üç kapının, İslami muadilini bulmaya çalışması ve bu çabanın altını çizmiş olmasıdır

Risale Haber-Haber Merkezi

Prof. Dr. Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi ile Nurculuk hareketinin başarısının altında yatan sebepleri açıkladı. Gazeteci-yazar Suad Alkan, Mardin’in yıllar önce verdiği seminer notlarını Risale Haber okuyucuları ile paylaştı.

Suad Alkan’ın yazısı şöyle:

12 Eylül İhtilalinden önceydi. "Türkiye,İslam veSekülarizm" adlı kitabında Prof. Şerif Mardin, "1980’lerin başıydı Said Nursi konusuna yöneldim" diyor. Mardin’in Said Nursi konusuna yönelmesinin bir evveliyatı vardır.

79’ların sonunda İsmet Bozdağ, Kenterler Tiyatrosunda bir konuşma yapmıştı. Konuşmasının bir yerinde dostu Kemal Tahir’den şu hatırayı nakletti: Kemal Tahir dostu Şerif Mardin'e sormuş:

-Şerif, senin evinde annenin seccadesi var mı?

-Var, ee?

-Annenin tesbihi de var mı?

-Var tabii!

-Biz bunları görmezden gelirsek dürüst bir yazar olmayız!

Bunu konferans tesiri üzerine Şerif Mardin’le anarşiyle ilgili bir röportaj yapmak istedim. O zaman Boğaziçi Üniversitesinde İdari Bilimler Fakültesinde dekandı. Türkiye'de anarşinin, terörün sebebini bir de o çevrelerden sormuştum. Şu cevabı vermişti:

-Yüz seneden beri, dünyada insanın, insanların 'ben kimim, biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz!' sualinin cevapsız kalmış olmasıdır!

Bu, Bediüzzaman’ın Türkiye'de ve dünyadaki dersinin en önemli konularının başında geliyordu. Muasır olmak bakımından Bediüzzaman gibi Fransız Empresyonist ressam Paul Gauguin'in (1848-1903) belki de en büyük şaheserinin ismi de "Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz?" idi. Gauguin, Fransa'dakinden daha az yozlaşmış bir toplum arayışı içerisinde 1891 yılında Tahiti'ye yerleşmiştir. Bu yeni ülkesinden etkilenerek yaptığı bu parça, fikirlerinin özetidir.

Boğaziçi Üniversitesi, İdari Bilimler Fakültesi dekanından böylesine bir cevap alınca heyecanlanmıştım. Sonunda dayanamayıp sordum:

-Siz Bediüzzaman Said Nursi'yi tanıyor musunuz?

Bana dekan odasında bulunan kütüphanesinin en üst raflarında bulunan kırmızı rengiyle maruf Risale-i Nur Külliyatını göstererek:

-Bir senedir Risale-i Nurları okuyorum. Bediüzzaman'ın bir "Hayat Hikayesini" yazacağım. demişti.

Mardin bir yıl sonra da “öğrendiklerimi size anlatarak kendimi denemek istiyorum” diyordu. Yeni Asya salonlarında özel bir topluluğa seminer verdi. Ali Uçar, Mustafa Sungur, Mehmet Kırkıncı bir çok gazete çalışanı ve ismini bilmediğim Bediüzzaman Hazretlerinin hizmetkarları konuşmalarıyla Mardin’e bilgi vermeye çalışıyorlardı. Mehmet Kutlular aynı toplantıda Mardin’e sorular da yöneltmişti. Uhdemde kaseti bulunan bu konuşma, öyle anlaşılıyor ki, on sene sonra Amerika’da yayınlayacağı "Bediüzzaman Said Nursi olayı ve Modern Türkiye'de Değişme" adlı kitabının taslak, hammaddelerinden biridir.

Şimdi ilim adamı adı altında, gazetecilik adına bazı nadanlar bilir bilmez laf ediyor. Üstad vaktiyle, "Bir dane-i Hakikat harmanlarla hayalatı yakar!" mealinde bir sözle ve "Gazeteciler edepli olmalı hem de Edeb-i İslamiye ile edepli olmalı", "Sus!" "sen kimin vekilisin, milleti kendin gibi dal zannetme! ağzını kapat!" gibi hatırlatıcı beyanlarda bulunmuştur.

Prof. Dr. Şerif Mardin'in semineri şöyledir:

SAİD NURSİ’DE DEMOKRATİK YAKLAŞIM

Modern teknolojiyi üretmiş olan dünyanın asıl kökeni, açık müzakere, serbest siyasi sistem, serbest bilimsel faaliyettir.

“Risale-i Nur hareketi, bir 19. asır sonu hadisesidir. 19. asır sonunda İslâm, diğer dinlerle kendisini karşılaştırdığı zaman, Müslümanlığın dışından gelen kültürlerin istilasına uğramaya başladığının farkına vardığı zamandır.

İstila şekilleri:

Önce Osmanlı İmparatorluğunda, Tanzimat devrinde olduğu gibi, idare sistemi, eğitim, giyim kuşam, alış-veriş usulleri, kitaplar ve kitaplardaki fikirler değişiyor.

Her alanda; Osmanlı kültürünün içinde hemen her noktada bulunan Allah fikrinin yerine, daha mekanik fikirlerin girdiği görülüyor. Mesela alış-veriş, pazar mekanizması, sanki insanların iman ve inançlarından ayrı şeyler olarak çalışıyormuş gibi bir tarz ortaya çıkmaya başlıyor.

İslam kültürünü en rahatsız etmiş olan şeylerden biri budur.

Yani iman ve inanç bir unsur, ilkedir, ancak sosyal hayat, başka bir alanı kapsar, “bunları biri birinden ayırmak lazımdır” fikri, Tanzimat'la birlikte Türkiye'ye yerleşen, bir fikirdir.

Tanzimat'tan önce medreselere giden kimseler, doktor, hâkim, öğretmen, astronom (müneccim), muvakkit olarak çıkabiliyordu.

Bütün bu mesleklerin, İslami ilimlerle ilişkisi temin edilmişti.

Tanzimat'ın getirdiği sonuçlardan biri, bu ilimlerin her birinin İslami kültürle bağını koparmak olmuş.

Bu, yalnız İslam'da değil, bütün dinlerle ilgili olarak 18. ve 19. asırlarda meydana çıkmış bir düşünce tarzıdır.

İslâmî kültüre has bir şekilde, dinle günlük hayatın birbiriyle kaynaşmış olduğundan, bu ayrılma, İslam ülkelerinde yaşayan insanları çok rahatsız etmiştir:

Cemaleddin Afganî, Mısır'da Muhammed Abduh veBediüzzaman Said Nursi'yi Müslümanlıkla olan ilgiyi yeniden gözden geçirmeye itmiş olan hususlardan biri, Tanzimat'ın getirdiği bu yaşayış tarzı ve imanı günlük hayattan ayıran, ikisinin arasındaki bağı kesen, koparan gelişme olmuştur.

Onun yanında, Batının çok mütecaviz bir şekilde, kendi kültürünü, kendi okullarını, -Fransız okullarını- empoze etmeye çalışması, Boğaziçi Üniversitesi, Robert Koleji kurması, Müslümanlar arasında bir rahatsızlık meydana getirmiştir. «Müslüman olarak bu okulların öğrettiği pratik bilgileri veremiyoruz, kültürümüz geriliyor» şeklinde bir fikir doğmuştur. Demek ki Müslümanları iki şey rahatsız ediyor:

Biri günlük hayattaki din ilişkisinin günlük hayattan ayrılması,

İkincisi de Batı'nın gerçekten mütecaviz bir yönü olan kültür politikasıdır.

Bediüzzaman Said Nursi'nin içinde yaşadığı şartlarda, yani Türkiye'nin doğusunda, Bitlis’te, rahatsız olduğu konulardan birinin, Batı'nın tedricen sızan ve "İslami" muadili olmayan kültürü olduğundan hiç şüphe yoktur. Bitlis şehrinde 1858’de Protestanlar bir misyon kurmuşlar ve oradaki Hıristiyanlar arasında, eğitim yoluyla insanları Protestanlığa kazanmaya çalışmışlardır. Bu müthiş ve başarılı faaliyetin o zaman Bediüzzaman Said Nursi üzerinde tesiri olmuştur. Kendi hatıralarından, da biliniyor ki Batı'nın hem kültür, hem Osmanlıya karşı siyasi politikası, kendini harekete sevk etmiş olan amillerden biridir.

1895’lerde Ermeni meselesi dolayısıyla, bir İngiliz müstemleke nazırının ifade ettiği bir fikrin, Bediüzzaman Said Nursi'nin isyan etmesinde, önemli bir rol oynadığı biliniyor.

Meselenin bir ekseni, İslam kültürünün 19. asrın sonunda bazı darbeler yemesi ve bu darbelerin bazı kimselerin ta kalbinin içinde bir sızı olarak duyulmasıdır.

Meselenin bir diğer ekseni, bu darbeler hissedilirken darbelerin gelmiş olduğu dünya, çok kuvvetli, teknolojisi, modern bilim, harp gemileri, topları, fabrikaları olan memleketlerin dünyasıdır. Teknoloji bütününün gelişmesinde çok yer tutan modernleşme, İslami kültürde çok etkili oluyor. Çünkü içinde yaşadıkları topluluk, bu teknolojik gelişmelere uymuyor. Batı'nın sahip olduğu toplara, fabrikalara, eğitim ve öğretim merkezlerine sahip değildir. Osmanlı devleti, modernleşmenin yalnız uçlarından yakalamış ve tümüyle onu kontrolü altına alamıyor.

Binaen aleyh ortaya İki şeyi mezcetmek problemi çıkıyor:

Yani İslam'ı kuvvetlendireceğiz, maruz olduğu darbelerden kurtaracağız, fakat İslam'ı bu darbelerden kurtarırken, belirli bir teknolojik ve bilimsel gelişmeyi kabul etmemiz gerekir. Çünkü güçlü olmak istiyorsak, batıyı güçlü yapan şey odur.

Problem, İslami inançların, teknolojiden istifade ederek kuvvetlenmesi, nasıl temin edileceğidir.

Buna verilmiş olan cevaplardan biridir: Bütün Müslümanlar bir birlik haline getirilecek ve o birlik, batıya karşı bir kalkan olarak kullanılacak. Fakat Panislamizm'in ele almadığı, çözmediği problemlerden bir tanesi, teknolojiye dayanan yeni bir hayat tarzının nasıl ortaya çıkarılacağıdır. Cemaleddin Afganî hiçbir zaman bu konuda tam bir karar vermemiştir. Demiş ki evet, 19. asırda, Mısır'da batı okullarını taklit etmişler fakat batının felsefesini almadıkları için yarım bir meyve elde etmişler. Çünkü batının okulları, yalnız batının pedagojisi, değil, aynı zamanda onunla beraber gelen temel bir düşünce tarzıdır. "Mısır'daki eğitimin güdük kalmasının sebebi, ikisini mezcetmenin zor olmasından ileri geliyor." Mısırlılar Batı okullarını almışlar ama batı okullarını çalıştıran düşünce tarzını alamamışlar. Binaenaleyh problem, İslami düşünceyi, teknoloji ve batı kültürüyle öyle bir şekilde mezcetmektir ki, İslami felsefe bu işin temelini, cevherini teşkil etsin fakat arka planı olan teknoloji ve sistemi de onun canlı bir parçası olsun. Yani hem İslam'ca düşünelim, hem de teknolojik bir hayat yaşayalım. Cemaleddin Afganî’de hal tarzı olarak bu problemin başlangıçları görülüyor. Çünkü Cemaleddin Afganî, batı düşüncesinin ne dereceye kadar alınacağı ve batı teknolojisini doğuran düşünce tarzının İslam'la nasıl mezcedileceği konusunda hiçbir zaman karar verememiştir.

NURCULUĞUN BAŞARISINI ANLATAN ÜÇ NOKTA:

Batı'nın teknolojik medeniyetinin özünü veren şey, materyalist düşünceden çok birçok bakımlardan açık bir toplum ortaya çıkarmış olmasındandır.

Bu, meselelerin açıkça konuşulduğu, iletişimin çok geniş olduğu, çok gazete, kitap okunan, siyasi bakımdan açık bir topluluktur. Yani bir tek kişinin emrini dinleyen siyasi sistem içinde bulunan bir rejim değil, birçok kimsenin siyasete katılmasını temin eden birimleri de öne çıkaran bir siyasi rejimdir.

ıklığın birinci yönü, her şeyin açık olarak müzakere edilmesi ve her şey için bir sebep verebilmek, insanları her şeyin izahını vererek ikna etmektir.

ıklığın ikinci yönü, siyasi sistemin açık, yani katılmaya bağlı olması ve birçok insanın siyasete katılmasının temin edilmesidir. Bu, parlamento sistemiyle temin ediliyor. Siyaset bakımından liberal görüşlerle daha çok insan, siyaset sürecine nasıl katılacak? Bu problemin çözülmesi gerekiyor.

Üçüncü nokta: Batı ilminde, fiziki ilimlerin sonu yoktur fikridir. Araştırıcı, dünya nizamının nasıl çalıştığını, fiziki âlemi düzenleyen kanunların bulunmasında serbest bırakılacaktır. Bunun inançla; imanla bir çelişkisi yoktur. Meselâ arzın güneşin etrafında, güneşin merkez, dünyamızın, onun küçücük bir parçası olmasını bulmak, kâinatın Allah tarafından yaratıldığını inkâr etmek değildir. Bırakın, bilim adamını, ne bulursa bulacaktır, fakat her halde ortaya çıkan sistem çok çapraşık olsa da fevkalade dengeli ve çok incelikleri olan bir sistemdir. Bu sistemin nasıl çalıştığını söylemek, Allah'ı inkâr etmek değildir. Bu sistemin anlaşılması gerekiyor.

Bu üçüncü açıklık noktası, batı teknolojisinin ortaya çıkabilmiş olmasının sebeplerinden bir tanesidir.

Bediüzzaman Said Nursi'nin Nurculuğun içine getirmiş olduğu özelliklerden biri, bu üç kapının, İslami muadilini bulmaya çalışması ve bu çabanın altını çizmiş olmasıdır:

  • Münakaşa ve müzakere usullerinin kabul edilmesi, her şeyin ancak anlatılarak ortaya çıkarılması, hiçbir şeyin, otorite ile empoze edilmemesi, Risale-i Nur'da, birçok yerde bulunan bir tema, bir görüş tarzı ve bir dünya bakışıdır.
  • Siyasi rejimle ilgili ikinci önemli noktada, gene Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur'daki fikirlerine bakıldığı zaman, birçok yerde, her türlü siyasi katılmaya ve cemaatin kendi mukadderatında serbest bırakılmasına çok önem verildiği görülüyor.
  • Bu çalışmaların en önemlisi, bilimsel buluş konusudur. Risale-i Nurda; Sözler‘de, Allah’ın yaratıcı kudretinin yaşadıklarımızın bir menşei olduğu, fakat bu menşein beraberinde fevkalade çapraşık ve ancak ilimle anlaşılması mümkün olan birbirine bağlı bir sistem kurulmuş olduğunu söyleniyor. İnsanları bu sistemin inceliklerini anlamaya teşvik ediyor. Böylece şu anlaşılıyor. Risale-i Nur'un içinde İslam'la, Batı endüstri medeniyetinin menşei sayılan açıklığın telif edilmesi meselesi halledilmeye çalışılmıştır. Nurculuk bugün bir akis meydana getirdiği zaman, Türkiye'de Said Nursî'nin kendi İslami anlayışının, o üç açık kapı ile şekillendiğinin büyük rolü olduğu şüphesizdir. Bunun daha da açıklıkla devam edeceği ümit edilir.

Çünkü açık kapı, açık müzakere, serbest siyasi sistem ve serbest bilimsel faaliyet, modern dünyamızın ve bu teknolojiyi üretmiş olan dünyanın asıl kökenidir.

İşte bu esas kökeni, İslami inanç ve düşünce ile birleştirebilmiş olmak, belki Cemaleddin Afgani’nin, belki Muhammed Abduh'un yapamamış olduğu bir şeyi yapmaya çalışma çabası, Bediüzzaman'ın ifadelerinden çıkarılabilecek bir sonuçtur.

 

- Reklam -


popüler cevapdünya atlası