Rumi ve Nursi’de İnsan Kavramı

Eklenme Tarihi: 25 Mart 2014 | Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2017

Prof. Dr. Bilal KUŞPINAR'ınUluslararsı Said Nursi ve Mevlana Sempozyumu tebliğidir

Bu programı düzenleyenlere teşekkür etmekle başlamak istiyorum. Bu konuda ben daha önce geniş bir makale yazmıştım. İngilizce olarak basılmıştı. Burada biraz daha farklı yönlerini zaman içerisinde sizinle paylaşmaya çalışacağım.

İnsan üzerine çok yazılmış ve çok çizilmiştir. İnsanın bir bilmece, bir muammadır. Fakat bu iki veli zatın iki Peygamber varisini, iki âlimi, iki mütefekkiri burada anmak demek aynı zamanda İslâm medeniyetinin zenginliğinden ve özellikle insan kavramı etrafında oluşturdukları o geniş kültür hazinesinden küçük bir parça sunmak istiyorum.

Bu iki zat biliyorsunuz Kur’an ve hadis merkezinde hareket etmişlerdir. Fakat Bediüzzaman’ın şu Kur’an üzerindeki ifadesi tıpkı Mevlana’nın “kölesiyim” dediği gibi, “Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, cenneti de istemem. Orası da bana zindan olur” demesinden, aynı şekilde Mevlana’nın Peygamberimize, “Benim aşkım, tabibim, mürşidim, dermanımdır” demesinden ve Bediüzzaman Hazretlerinin İmam-ı Rabbani’den ifade ettiği çok veciz bir şey, “Ben sözlerimle Muhammed’i övmüş olmadım. Aslında kendi sözlerimi Muhammed’le güzelleştirmiş oldum.” demesinden anlıyoruz ki, bu iki zâtın da insan anlayışı Hazret-i Peygamber'i anlamaktır. Yani ideal insanı ortaya koymaktır.

Şimdi iki kavramdan bahsetmek istiyorum. Birincisi mânâ-yı harfi. İnsanı bir bütün olarak ikisi beraber ele alıyor. Yani insanı kendi içinde değil ama Rabbine bakan yönüyle ki, o yön holistik yani bütüncül yöndür. Her yönüyle insanı ortaya koyuyorlar. İkincisi ise, ikisinin de üzerinde durduğu kavram Kur’ani bir kavram olan halife kavram mıdır ki, bugün sadece siyasi olarak algılanan bu kavramın çok derin manaları olduğu açıktır. Öncelikle Mevlana ve Said Nursi Hazretleri varlığın merkezine insanı oturtur. İnsan yaratılışının sebebidir ve adeta kâinata açılmış bir penceredir. İnsan maddi manevi, zâhirî ve bâtınî, içsel dışsal, açık kapalı, soyut somut, dünyevî ve uhrevî olarak çok geniş bir varlıktır. O her şeyden önce varlığın idrakindedir ve onun için farklıdır. Bundan dolayı da ahlaki bir kaygının öznesidir. Mevlana ve Said Nursi için insan Kur’an-ı Kerim’de ifadesini bulan, “Biz beni âdeme ikram ettik” veyahut “Onu şerefli kıldık, ona tekrim ettik” ifadesindeki İsra suresinin ayetinin açılımlarını yaparlar ve insanın başının üzerine yerleştirdiği bir taç vardır. Bu taç her ikisi açısından da ene içselliğini ve daha doğrusu bilinçli düşünce boyutunu, benliğini aklını, zihnini ruhunu, kalbini içine alan bir külli olgudur. Bunu anladığımız zaman onlara göre evreni anlaya biliriz, kendimizi anlayabiliriz. Çok enteresandır, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled, “Bu emanetten maksat, insanın içindeki enedir.” der. Bediüzzaman da aynı şekilde ifade ediyor. Dolayısıyla ikisinin de aynı şeyi düşündüğünü görüyoruz.

İnsanın iki boyutu var. Birisi fiziksel boyutu diğeri metahistory dediğimiz, “Elestü birabbikum”deki boyutu. Önemli olan iki boyutunun bir arada gitmesidir. Yani metalhistory dediğimiz o “elestü birabbikum” sualine verilen cevaptır. Şimdi baktığımız zaman Mevlana bu “bela” kelimesi ile adeta bir cilve yapar. “Dedi ki, elestü birabbikum, ben sizin rabbiniz değil miyim?” Der ki bela yani bela Arapça evet demek, aynı zamanda belanın manası, eziyet, dert, sıkıntı, keder demektir. İşte dedin bela. Al başına belayı demek. Dolayısıyla bunun gibi Said Nursi Hazretleri de bir şekilde Mevlana’nın kullandığı bu güzel tabirin altını çizerek insanın sürekli o elestte vermiş olduğu cevabı anlaması gerekir ama bir fark var. Mevlana der ki: “Oraya özlem var. Bu bir muhabbettir, bir aşktır, bir geri dönüştür.” Nursi de ise bu görevini yaparak oraya dönmektir. Birinde fenada kalmak var. Birinde ise bekada kalıp insanlarla beraber olup irşad ettikten sonra o elestin görevini yerine getirmek var. Mesela elestin en önemli özelliği olarak Mevlana şuraya dikkat çeker, “unutmamakdır” der. Orada verdiği cevabı unutmamak. Fakat Bediüzzaman’da ise unutmamak değil “farkında olmak”tır. Dolayısıyla bu farkında olma özelliği her şeyi mana-yı harfi cihetiyle Allah'a yönelen yönüyle görmektir. Yine bakıyoruz sema konusunda Risalelerde geçen kısımlar var. “Sema nedir bilir misin? Varlık bilincinden sıyrılmadır. Fenayı tecrübedir.” bu Rumi tarafıdır. Ama Nursi tarafı ise, “bekayı tatmak” içindir. Dolayısıyla Mevlana da “fenaya” vurgu var. Nursi de ise, “bekaya” vurgu var. Birisinde sekr yani o makamda yok olmak var. Diğerinde ise, o makamda yok olduktan sonra ki, Cüneyd'in yoludur, tekrar orada kendine gelmek ve görevini ifa etmek var.

İkisi de ehl-i irfân okulundan geliyor. İkisi de mutasavvuf. Her ne kadar Bediüzzaman bir tarikat kurucusu olmasa da ona baktığımız zaman bütün tasavvuf ehlinin ortaya koyduğu o kavramları, pratik teorileri veya virdleri adeta bir süzgeçten geçirerek şöyle der: “Belki de Allah'a giden en kısa yol yok olmak değil, aczini ve fakrını anlamak, şefkatli olmak ve tefekkür etmektir.” Dolayısıyla adeta Bediüzzaman Rumi’yi tamamlıyor veyahut bu devrin fena olma devri olmadığını, beka devri olduğunu söyler. Çünkü devir imanı kurtarma devridir. Onun için ona dikkat çekiyor. Her iki düşünür için iki önemli hicap var. Birisi sağlık, diğer maldır. Her ikisi için de insanla Allah arasındaki bu perde her zaman engeldir. Mevlana’ya göre insan açısından bunları kaldırmanın yolu, gönlüne dönmek, temizlenmek, dünya sevgisini içinden atmaktır. Bediüzzaman Hazretlerine göre bütün bunlar tamam ama bunların ötesinde, insanın devamlı aczini ve zayıflığını hisseder olması, adeta kulluk makamında devamlı bulunmasıdır.

Her iki düşünür de insanın iki boyutuna dikkat çeker; meleki ve hayvani boyutu. Adeta birini okurken diğerini okur gibiyiz. Birbirini tamamlıyor gibi. İnşallah ilerde Mesnevi ile Risale-i Nur karşılıklı okunur. Mesela Mevlana der ki, “İnsanın yaratılış itibarıyla hayvani yönü vardır. Hayvani yönü onu aşağıya doğru çeker. Ama meleki yönü ki, mutlak akıldır, secde makamıdır, o da yukarıya doğru çeker. Fakat ikisi arasında olan bu insan mücadele içerisindedir. Yani akli dürtülerine egemen olan meleklerden üstün olur ve dürtüleri aklına egemen olan ise hayvanlardan daha aşağıdır” der. Buna binaen Nursi ise şöyle der: “Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar, hem melâikeye benzer, hem hayvanâta benzer. Melâikeye, ubûdiyet-i külliyede, nezâretin şümûlünde, mârifetin ihâtasında, Rubûbiyetin dellâllığında meleklere benzer; belki insan daha câmi'dir. Fakat, insanın şerîre ve iştihâlı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak, pek mühim terakkiyât ve tedenniyâta mazhardır. Hem, insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için, hayvana benzer.”

Son nokta olarak akıl ile kalp arasındaki ilişkiyi ifade etmek istiyorum. İnsanı anlamak akıl ile kalp arasındaki dengeyi anlamakla başlıyor. Her ikisinin de özellikle vurguladığı nokta çok önemlidir. Eğer insan kendi içerisinde sürekli mücadele ediyorsa, hangisini vurgu yapmalı? Bakıyorsunuz Mevlana daha çok kalbe vurgu var. Sanki kalp bir seviye üstte. Bediüzzaman Hazretlerinde ise, akla vurgu var. Ama der ki: “Akıl önemlidir.” Neden önemli? İnsanın şimdiki zamanı ile geçmişi ve geleceğini bağlaması akılladır. Fakat manalandırma ise imanladır. Dolayısıyla bu ikisi arasındaki dengeyi kurmak Bediüzzaman’a göre ancak imanla mümkündür. Zaten Mevlana’nın da buna benzer ifadeleri vardır. İki âlimimiz de değerli eserlerinin büyük bölümünü kalp ve akıl arasındaki ilişkiye ayırmışlardır. Her ikisi de aklı çok yönüyle eleştiriyorlar ve aklın salt anlamında ulaşıldığı noktaya her ikisi de iblisi örnek verirler. Hazret-i Adem’in o ruhi yönünün iblis göremedi ve bu aklın göremeyeceği başka bir nokta da tasavvufun ve irfan ehlinin o hazinelerini göremezler. Bu konu ile ilgili Mevlana şöyle der: “Eğer bu meselede akıl hakikat yolunu fark edebilseydi Fahrettin Razi ki, akıl üstadı tasavvufta üstat olurdu. Akıl ve kalp dengesini yakalamanın yolları Rumi’ye göre gönül tezkiyesidir yani kalp tezkiyesidir. Bu konuyla ilgili Bediüzzaman Hazretleri kalp tezkiyesine ek olarak “Kur’an hakikatlerine kulak verip hakikatleri ortaya çıkarmaktır” der.

İki âlime göre de insan olmak için üç aşamalı bir görevi tamamlamanız gerekir.

1. İnsan hiç bitmeyen azgın arzularını ve firavunlaşmış nefsini teskin etmelidir.

2. İnsan kendi içindeki mücadele eden güçler arasında bir dengeyi ortaya koymak zorundadır. Bu mücadeleye Rumi’nin vurgusu nefis mücadelesidir. Nursi’nin ise akıl ve kalp arasındadır.

3. Zâhirî ve bâtınî bütün duygularını gerçek sahibinin hizmetine vermeli, ikisinin de ortak tabiri ile bu çok değerli mücevherleri adeta sahibine satmalıdır ki yani sahibi uğruna kullanılmalıdır, hayırda, iyi yerde kullanmalıdır.

Mevlana ile Nursi’nin arasındaki en belirgin ortak noktaları belirtmek gerekirse, insanın başarısı yukarıda bahsettiğimiz görevleri yapıp yapmadığı ile ölçülür. Eğer insan zâhirî ve bâtınî duygularının dizginine yapışıp onları ruhun kontrolü altına alıp, imanın yol göstericiliği ışığında kalbi ve aklı arasında dengeyi sağlar ve sonuçta bunların hepsini Yaratanına verirse, gerçekten insan denmeye hak kazanır. Veya görünüşte aynı kalsa da Mevlana deyişiyle makrokozmos yani “insan-ı kebir” olur ya da Nursî’nin deyişiyle, “meyvedar koca bir ağaç olmakla büyük bir hakikat külliyesi şeklini alır.” Bu inanacak halde olan insanın en mükemmel hali ki, Hazret-i Peygamber'in de vurgu yaptığı “insan-ı kâmil”e ulaşır. Böyle bir insanı Allah’ın isim ve sıfatlarının tezahür ettiği bir mevki mertebesine, bir ayinedarlığa yükseltir ve meşhur hadisten de anlaşılacağı üzere onun adeta gören gözü, tutan eli, işiten kulağı yani efal-i İlahiyeye bir ayine olur. Bu büyük saadet makamını insan yeni bir kavrayış veya hikmet gözü kazanır ki, Nursi bu hali gözden gaflet perdesinin kalkması ile eşyayı bir açıdan değil, sayısız açıdan ve pek çok yönlerle görme olarak tanımlar. O zaman çirkin sanılan şey dahi insana güzel görünür. Kısaca eşyayı iki cihetiyle anlayabilir.

Teşekkür ediyorum.

 

popüler cevapdünya atlası