Ruhları Ağlamak İsteyenlere Neden Bahane Bulamıyoruz veya Olamıyoruz?

Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2017

Said Nursinin, II. Meşrutiyet’in kazanımları olarak değerlendirdiği Kur’ani manaları devrin Kürt aşiretlerine anlatmak amacıyla yaptığı ve içeriğini metod olarak “sorulu cevaplı” karşılıklı konuşmaların oluşturduğu “Münazarat”[1] adlı eseri, özgürlüğü ve sorgulayıcı olmayı imanın tamamlayıcı bir parçası olarak ele almış, yoksulluğu, cehaleti ve dâhildeki[2] düşmanlığı[3] “Müslüman cemaati”nin temel problemleri olarak teşhis etmiştir. (Bedir, 2011, s.113)

Nursi Münazarat adlı eserini dinlemek ve iyi bir şekilde anlayabilmek için Kürd cesedini giymek ve vahşi hayalini başına takmak gerekliliğinden bahseder: “Yoksa ne istima’ helal, ne sema’ tatlı olur” (Nursi, 2009, s.295) diye uyarıda bulunur.

Said Nursi kısa adıyla “Münazarat” olarak iştihar bulmuş bu eserinde, ehl-i hamiyete seslenerek, Kürd ve emsalinin fikren meşrutiyetperver olduklarından ötürü “teşhis-i maraz için miftah-ı kelamı onlara” verdiğini söyler. Bu yol ile siyaset tabiblerine, teşhis-i illet için (Nursi, 2009, s.296) hali hazır problemlerin ancak bu şekilde yani yerinde elde edilecek bulgular ve ipuçları eşliğinde yapılacak teşhislerin ışığında tedavi edilmesi mecburiyetini ihtar ederek(Nursi, 2009, s. 299-300)  büyük bir hizmette bulunur.

Bu tebliğde Münazarat adlı eserdeki bazı mücmel hakikatlerden hareketle kendisini nüve şeklinde gösteren Kur’ani devaların, Risale-i Nur Külliyatı içerisinden paralel bir okumasını yapmaya çalışacağım. Anlatmaktan öte hissettirmeğe çabaladığım mananın tecessüm bulduğu alan ise Uludere hadisesidir. Zira tüm siyasi çıkar ve tavırlardan öte Uludere, Türkiye insanları için bir vicdan muhasebesi ve Türkiye siyaset arenalarında bugüne kadar bir şekilde gözlerden ve en önemlisi de gönüllerden uzak tutulmaya çalışılan, en yalın haliyle bu ülkede yaşamanın, insan olmanın zorluğunu, dramını en çıplak ve rahatsız edici halini Şarki Anadolu’dan bir örnek ile ortaya koyması itibariyle unutulmaması gereken bir hadisedir.

Said Nursi, özellikle şark coğrafyasında çokça örneğini gördüğümüz bu gibi muzlim hadiselerin önünü almak için “Dine zarar olması, ne olursa olsun” sualinin cevabında “ruhları ağlamak istedi, biri bahane oldu ağladılar”ı (Nursi, 2009, s. 310-2)  bir çözüm olarak sunmaktadır, tabiri diğerle eşkıyalık ile maruf bir takım insanların bile bulundukları yanlış hal ve tavırlardan döndürülmelerinin, “ağlamak” tabiri ile formüle ettiği bir şekilde mümkün olabileceğini dile getirmektedir. Özellikle bu çözümün ana unsuru olarak da Nursi, “Nasıl, hürriyet imanın hassasıdır?” sualine cevaben, “Zira rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat'a hizmetkâr olan adamın, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi şefkat-i imaniyesi”nin izin vermeyeceğini dile getirerek, “şefkat-i imaniye”ye vurgu yapmaktadır. (Nursi, 2009, s. 318-9)  Said Nursi’nin mezkûr sual ve cevapta “şefkat-i imaniye” olarak belirttiği çözüm, Münazarat içerisinde başka bir sualin cevabında kendisini, “ümmeti sırrı” ve bu sırrı “teferrüs” edebilmek olarak göstermektedir. (Nursi, 2009, s.328)  Mademki “şefkat-i imaniye” hakikati bir sır olarak nitelendirilmektedir, biz de bu sırrı incitmeden keşfetmek üzere gene Nursi’nin bize vermiş olduğu şu usulü takip etmeliyiz: “Nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir.” (Nursi, 1998, s. 84)

 O halde biz de pür dikkat dikkatimizi bir mehir babından nazlanan ve istiğna gösteren bu içtimai hakikate vermeliyiz. Tabiri diğerle birinin ya da birilerinin bahane olarak ağlamaya ve dolayısıyla yapılan hatalardan pişmanlığa vesile olabildiği bu tür hadiselerde neden bunca yıldır bu tür bir sonuca ulaşılamamasının nedenini ya da nedenlerini keşfetmeliyiz. Bu nokta Kur’ani “adalet” açısından çok mühimdir. Zira Kur’an, Hud Suresi 113. ayette, “Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur” emriyle tüm inananları bu tür zulum istişmam edilen Uludere gibi hadiseler karşısında uyararak, tavır almaya, en azından bir vicdan muhasebesine davet etmektedir. Gene bu ayetin tefsiri babında, Said Nursi, “zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü rıza-yı küfür, küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür” (Nursi, 1999, s. 361-2)  diyerek, Müslümanları Kur’ani bir adalet çerçevesinde, fikirlerini ve eylemlerini yeniden yeniye, bitmeyecek bir şekilde gözden geçirmeyi tavsiye etmektedir. Ancak böylesine bir vicdani muhasebesi neticesinde “hakk” ve “adalet” tesis edilebilir ve bu çerçevede istikametli bir maddi ve manevi hayat mümkün olabilir. Özellikle toplumsal hayata bakan noktalarda, “zulüm”den uzak durma ve “şefkat-i imaniye” noktasında önlem alma adına Nursi’nin tespitleri, yukarıda arz ettiğim Uludere özelinde ama aslında pek çok içtimai meselelerde de, bizler için zihin açıcı Kur’ani uyarılar içermektedir.

Nursi, “Hükûmet-i İslâmiye” diye adlandırdığı bu memleketin selâmetine çalışan ya da o iddiada bulunan ehl-i siyasetin, siyasetle bilfiil meşgul olanların nazara alması lâzım gelen bir “hakikat”ten bahseder:

“İhtar”, olarak “Emirdağ Lahikası” adlı kitabında kaleme aldığı yazısının başlığındaki ithaf çok manidardır: “Başvekil'e ve dindar meb'uslara verilmek üzere, ihtara binaen yazdırılmış gayet ehemmiyetli bir hakikattır”, (Nursi, 2007, s. 81)  der Nursi. Bu ihtarı, tarihsel kontekst itibarıyla Demokrat Parti ve Adnan Menderes’e hitaben yazılmış olsa da günümüz itibariyle kendi siyasi oluşumunu Demokrat Parti’nin varisi olarak gören ve pek çok AKP mitinginde, zatını Adnan Menderes ile aynı kare içerisinde resmettiren Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik okumak da mümkündür. Zira Said Nursi açısından, kâinatta, devridaim eden iki cereyan farklı suret alsalar da, mana itibarıyla aynı kalarak mevcudiyetlerini sürdürürler ki, onlardan birisi “hakk ve adalet”, diğeri ise “şer ve zulüm”dür. (Nursi, 2006, s. 531-3)  Tabir-i diğerle, her şahıs ya da oluşum için ya birinci cereyana ya da ikincisine dâhil olma şansı ya da tehlikesi mevcut olduğundan, Said Nursi’nin yazısını, değişik zaman ve zemin itibarıyla farklı şekillerde ama aynı hakikati ifade eder şekilde okumak mümkündür.

Mevzumuza bahis olan mektubunda Nursi, insanlık içerisinde, “en dehşetli vahşet ve bedeviliğin bir kanun-u esasîsine irticaa çalışan” bir düşünce sisteminden bahseder. Bu düşünüş sistemi, insanlığı, Hz. Peygamber vasıtasıyla muhatap kılındığı İlahi uyarı ve derslerin terbiyesinden uzaklaştırmaya, o terbiye öncesi eski hallerine geri döndürmeye çalışmaktadır. Nursi Emirdağ Lahikası’nda, bu özelliği ile bu topraklarda asıl “irtica” tehlikesinin yani asıl “gericilik”in bu tarz düşünüş ve bu bağlamda yapılan faaliyetler olduğunu dile getirir. Nursi’ye göre, bu şekildeki düşünüş yani “asıl irtica”, beşeri, insanlığı peygamber öncesi döneme yani vahşet ve bedevilik zamanlarındaki bir kanun-u esasîye, “medeniyet” namı takılarak döndürmek istemektedir. Mektubun devamında, “Beşerin selâmet, adalet ve sulh-u umumîsini mahveden o dehşetli vahşiyane kanun-u esasî”, yani bu düşünüş çerçevesinde uygulamaya geçen faaliyetler neticesinde ortaya çıkan şey ile insanların başta zihni dünyalarındaki “adalet”, “özgürlük” kavramları ve ona bağlı olarak da yaşam alanlarındaki barış ortamı, rahat ve saadetli bir hayat sürdürme imkânları ortadan kalkmaktadır. Özellikle “zulüm ve şer cephesi”, “garazkârane ve anudane particilik” yani birbirini çekememek, sırf kendi fikriyatından olmadığından ötürü her türlü düşünceye karşı olmak gibi düşünceleri aşılayarak, toplumsal parçalanmaların, siyasi, dini, etnik kamplaşmaların önünü açıyor. Nursi, böylesine bölünme ve ayrışmalara neden olan düşünce sisteminin temelini ise, “Bir taifeden, bir cereyandan, bir aşiretten bir ferdin hatasıyla o taifenin, o cereyanın, o aşiretin bütün ferdleri mahkûm ve düşman ve mes'ul tevehhüm ediliyor.” fikriyatında bulmaktadır. Ona göre böylelikle,  “bir hata, binler hata hükmüne geçiriliyor” ve umumileştirilerek çözümsüzleştiriliyor. Nursi, bu düşüncenin tedavisine yönelik olarak ise, “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” (En'am Sûresi 164. ayet) ayetini adres gösteriyor. Said Nursi’ye göre Kur’ani adalet bu ayetle yani birisinin hatasıyla başkası mes'ul sayılamayacağını vurgulayarak, sırf mensubiyet ve aynı düşünceyi paylaşmak cihetleriyle suçu işleyenin kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa, yapılan suça ortak sayılarak cezalandırılamayacağını dile getirmektedir. Hissen, yapılan suça iştirak edenlerin ise “Olsa olsa o cinayete bir nevi tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mes'ul ol”acaklarının altını çizer. Nursi, “Eğer adaleti ve hakikiyeti teşkil eden bu emir ile hareket edilmezse “hayat-ı içtimaiye-i beşeriye, iki harb-i umumînin gösterdiği tahribatın emsaliyle esfel-i sâfilîn olan” o vahşi irticaa düşecek”lerini yani Kur’anın adaleti teşkil eden emri mucibince hareket edilmezse toplumsal hayatın, iki dünya savaşının benzeri bir tahribe maruz kalacağına dair uyarıda bulunur. Çünkü yukarıda zikredilen düşünüş ile hareket eden cereyanlar, topluluğun, umumun selâmeti için ferdleri feda ederken, vatanın selâmeti için eşhasın, şahısların hukukunu nazara almazlar. Devletin siyasetinin, ki biz ona meselemiz olan Uludere nokta-i nazarında terörle mücadele ederken de diyebiliriz, selâmeti için cüz'î (35/34 insancık!!!) zulümleri nazara almazlar. Bu zulümlü düşünce ile hareket edenler, bir tek cani yüzünden bir köyü mahvetmekle bin masumun hakkını nazara almazlar. Çünkü bir tek caninin yüzünden bin adamın kılınçtan geçmesini caiz, normal görürler. Bir adamın yaralanması ile binler masumu sıkıntıya verdirebilirler. Halbuki aynı hadiselerde Kur’ani adaletin verdiği ders, emir, “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.”den (Mâide Sûresi 32. ayet) hareketle, bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilemeyeceğidir. Kur’an’i adalete göre, bir kişi dahi, umumun selâmeti için feda edilemez; çünkü Cenâb-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılamaz, küçük, büyük için iptal edil(e)mez, bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edil(e)mez. (Nursi, 2007, s. 81-4)

Hal böyle iken siyasi arenalarda, özellikle son Uludere hadisesi gibi zulmün artık ayan beyan ortada olduğu meselelerde dahi, daha öncelerden ezber edilmiş zulüm içerikli söylemlerin özellikle nazarı umumide “dindarlık”larıyla ün salmış şahıslarca tekrar edilişi şayanı dikkattir. Siyasetin şerrinden Allah’a sığındığını çokça dile getiren Said Nursi’nin, bu sözü, kendisini dindar, Müslüman olarak tanımlayan bizler açısından bir kez daha üzerinde durulup düşünülmesi gereken bir noktadır.

Tebliğimi bitirirken, başta Uludere hadisesi münasebetiyle ama aslında tüm insanlık için, gelecek adına ümitvar olmamıza olanak sağlayan Said Nursi’den şu alıntıları hem bir dua hem de hakka ve adalete dair tavır almaktaki tüm gecikmişliklerimiz için bir istiğfar babında zikretmeden geçemeyeceğim:

“Millet uyanmış; mugalâta ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telâkki olunan hayalin ömrü kısadır. Feveran eden efkâr-ı umumiye ile o aldatmalar ve mugalâtalar dağılacaktır. Ve hakikat meydana çıkacaktır.” (Nursi, 2005, s. 44-5)  “Ümidim kavîdir ki, çok mâsumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden “ay,” “vay” ve “ah”lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir.” (Nursi, 2005, s.46), inşallah.

                                                                                             

KAYNAKLAR

Bedir, A., (2011). Said Nursi’nin Teolojisinde Gündelik Hayat. (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). İstanbul Bilgi Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Beysülen, Y. K., Canlı, C., (2010). Zaman İçinde Bediüzzaman, İstanbul: İletişim.

Nursi, S.,  (1998). Muhakemat, İstanbul: Envar.

Nursi, S., (1999). Mektubat, İstanbul: Envar.

Nursi, S., (2005). Divan-ı Harb-i Örfi, İstanbul: Envar.

Nursi, S., (2006). Sözler, İstanbul: Envar.

Nursi, S., (2007). Emirdağ Lahikası II, İstanbul: Envar.

Nursi, S., (2009). Asar-ı Bediiyye, İstanbul: Envar.


[1] Tam adı, “Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahibsiz Bir Kavmin Reçetesi Veyahut Bedîüzzaman’ın Münazarat’ı”. Said Nursi, Asar-ı Bediiyye, İstanbul: Envar Neşriyat, 2009, s.292

[2] Burada daha, “meş’um” 1915 olayları, “meds yeghern”, gerçekleşmeden Said Nursi’nin içteki düşmanlıklara dikkat çekmesi gayet manidardır, zira “Münazarat” adlı esere konu olan konuşmalar, 1909 yıllarının son aylarında geldiği Van’dan 1910 yazına kadar Kürt aşiretlerinin arasında yapılmıştır, kitaplaştırma tarihi ise 1911’dir. Cemalettin Canlı, Yusuf Kenan Beysülen, Zaman İçinde Bediüzzaman, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010, s.167 

[3] “S - Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyanet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?
C - Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat'iyen söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir. Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek, musalâha elini uzatmaktır.

Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahife-i vücuttan silinsin. Olabilir; yalnız, size husumetin fay­dası olsun. Yoksa mutlaka husumet zarardır. Hâlbuki Âdem zamanından, yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi “di­kenli bir dalı elle soymak”dır.

Amrdellan kabilesi bin senedir yine Amrdellan'dır.

Hem de onlar uyanmışlar, siz uykudasınız; rüya görüyorsu­nuz. Hem de fikr-i milliyetle müttefik ve kavidirler; siz ihtilafla şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsunuz; onlar, sizi mağlup ettiği silah ile; yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlub edebilirsiniz.

Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner yetimlere do­kunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lakin ak­lın elinde... Hem de dostluğun sebebi vardır, zira komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar. Dünyaya yayıldılar. Terakkiyat tohumlarını topladılar. Vatanı­mızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkiye ikaz, biz­deki fikr-i milliyeti hüşhar ediyorlar.

İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden cehalet ağa; ve oğlu zaruret efendi; ve hafidi husûmet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.” Said Nursi, Asar-ı Bediiyye, İstanbul: Envar Neşriyat, 2009, s.330

 
popüler cevapdünya atlası